03 Temmuz 2005

cehennemi söndürelim...

anahtar sözcükler: Mehmet Kartal, DIN, kiler market, iett.

Geçen hafta içinde akşamları fırsat buldukça Mehmet Kartal'ın "hayatım gerçekten roman" isimli kitabını gece yarılarına kadar hızla ve çok büyük bir merakla okuyup bitirdim.

Değişik bir gözlem gücü ve abartıya kaçmadan, kendine has argo anlatımıyla mehmet kartal olağanüstü bir iş çıkarmış. tabii bu olağan üstülük hem yazdığı kitap hem de kitapta yazılan yaşadıkları için geçerli.

Başından binbir türlü karışık olay geçen, Almanya-Türkiye arasında hayatını gelgitlerle yaşayan kartal'ın tükenişin zirvesinde olduğu dönemlerde bile almanya'daki ilköğretim zamanı aldığı eğitim sırasında kendisine söylenenlerin etkisinde olması, her zaman söylenen "iyi bir eğitim"in önemini bana tekrar tekrar hatırlattı.

Her şeyden önce almanların eğitim ve mühendislik alanında gösterdiği başarının arkasındaki disiplinin farkında olmak gerekiyor. insanlar bireysel olarak ne kadar özgür olurlarsa olsunlar toplumsal olarak birçok katı kurala sıkı sıkı bağlılar. bu katı kuralları, yaşadıkları ülkenin bütün görünüşünü etkilediğinin bilinciyle, kendilerine sunulan hayatı modern ve temiz bir çevrede yaşamanın en önemli temeli olarak kabul etmişler.

Almanya da yaşayan bir genç, sistem karşıtı bireysel tepkisini "her şeye müdahale edebilirsiniz ama ruhum ve fiziğim bana aittir. ben karakterimi ve fiziğimi istediğim gibi şekillendirebilirim. o yüzden kulağıma küpe, dudağıma piercing, koluma dövme, saçıma boya yaptırmama kimse karışamaz." diye dile getirebilir, bu saydıklarımızı kendisine uygulayabilir. ama bisiklete biniyorsa bisiklet yolundan gitmek zorundadır aksi düşünülemez, çiğnediği sakızın kağıdını bile yere atamaz. katı kurallar ve cezalar küçüklükten itibaren almanların yaşam tarzı içinde kabullenilip uygulanması normal bir davranış biçimi haline gelmiştir.

Bunlar asla robotlaşma ya da baskı altında ezilme olarak özgürlüğün kısıtlanması anlamına gelmemelidir. toplu olarak yararlanılan alanlarda da herkesin hakkı olduğu için çevreye uygun davranmak başkasının özel hayatına gösterilen saygıyı ifade eder.

Bu sayede, temiz pak giyinmiş okula giderken, apartmandan açılan bir camdan aşağı kafanızdan aşağıya bir leğen bulaşık suyu dökülmez (kurtuluş'ta oturduğumuz zamanlarda benim başıma gelen bir olaydır, ki şimdi gülsem de o zaman çok üzülmüştüm), piknik alanlarında bırakılan çöpleri görüp kırk yılda bir gittiğiniz piknikte moraliniz bozulmaz, bilmem ne ilçesi bilmem ne köyü yardımlaşma derneği piknik düzenleyip etrafındakilere hiç aldırmadan ormana kuş sesi dinlemeye gidenlerin yanında bütün gün havaya ateş edip durmaz.

Şehir hayatını bir türlü öğrenemeyişimizin altında aslında böylesine küçük bir şey saklı; başkasına saygı.

Evet sadece bu, kendini düşündüğün gibi başkalarını da düşünmek. yoksa hayatı kendi kendimize zehir edip duruyoruz. ve sonra yaşadığımız yeri beğenmeyip, birbirimizi birbirimize şikâyet ediyoruz.

Adamlar kaldırımın yüksekliğinden, hangi vidanın kaç milimetre olacağına, kaç metrekare evin kaç kalorifer peteğiyle yeterince ısınacağından, gazete dergi okunurken, basılan mürekkep elimize değiyor, zarar vermesin diye boyanın içindeki kimyasal maddelerin oranına kadar her şeyi düşünmüşler.

Çıkar sağlamak için olmaması gerekeni, yalan yanlış bilgilerle normal göstermek yerine kendisine maddi olarak zarar verse bile “doğru”dan şaşamazlar. Çünkü adamların mantığında bir ürünün saygınlık göstergesi olarak "din" var. Bu öyle bizim bildiğimiz din değil, bu din, tamamı büyük harfle yazılan almanca bir "DIN" açılımı (yanlış hatırlamıyorsam) "deutsche internationalstandart norm" dur.

Siz ne imal ederseniz edin standartları, yani olması gereken ölçüleri ve kalitesi daha önceden tespit edilmiştir. Buna uymayanlar, üretilip satılamaz. Ekmekten uçağa kadar her şey için geçerlidir.

Hani bizim Türk standartları enstitüsü gibi bir şey. (ama onun adı yolsuzluğa karışmayanı.) (geçenlerde gazetelerde okuduk bazı firmalar tse'ye uygun olmayan mallarına tse uygunluk belgesi almak için rüşvet veriyormuş) tabii ki kurumların suçu yok, onları kendi çıkarları uğruna batırıp işlevlerini yok edenler suçlu, bir de bunları görüp müdahale etmeyenler.

Adam gecekondunun bahçesinde, kiremit tozuyla kırmızılaştırıp içine bir sürü de kimyasal madde kattığı salçayı, yıkayıp boyalarını tinerle sildiği yoğurt kâselerine dolduruyor, üstüne de sahte bir tse damgası vuruyor. bunu yapıp parayı kazanıyor ama herkesin bu yola başvurup ülkeyi yaşanmaz hale getirdiğini düşünmediği için, karı kızla pavyonda alem yaparken sahte rakı içip öbür tarafa gidiyor.

Ölmese ne olacak yakalanmaktan korkmuyor ki. Yakalansa halkın sağlına uygunsuz gıda maddesi üretmenin belirli bir caydırıcı cezası yok. yaptığı ürünlerden yüzmilyarlar kazanıp birkaç milyon para cezasıyla yırtıyorlar. At adamı içeri 10 yıl, bütün mal varlığını, banka hesaplarını da devlete bağlı kurumlara devret, bakalım bunu gören başkaları bir daha böyle bir şeyi yapmaya cesaret edebiliyor mu?

Benim memurum işini bilir lafı bir dönemler hayatımıza damgasını vurmuştu. Yani rüşveti meşru kılan bir açıklama devletin en üst kademelirinden geliyor ve halka ne yaparsan yap, parayı bul. Nasıl bulursan bul yeter ki zengin ol deniyordu.

Bu işgalci, sömürgeci mantığıdır, dürüst insanlarda memnuniyetsizlik yaratır diye düşünmeden; güçlüysen ve vicdanın da yoksa, bir şeyler yapıp yolunu bulursun ya da kısacası "gücü, gücü yetene" demektir. Bu gücü gücü yetene mantığıysa modern toplumda olmaması gereken vahşi hayatın bir parçasıdır (duyar duymaz akla ilk olarak vahşi kapitalizmin böyle bir şey olduğunu çağrıştırıyor değil mi?)

Vahşi hayat ormanda olur. bizler artık bir arada şehirlerde yaşıyoruz. bizlere bu şekilde hayvan muamelesi yapılması da hiç hoş değil. (aslında amerika'nın yaymaya çalıştığı bilinçaltı kültür yayınlarının kalesi olan national geographic ve discovery channel'i seyrettiğimizde de bunu açıkça görüyoruz. milyonlarca konu varken hep vahşi hayat, hep aslanların antilopları parçalayışı, yani gücü gücü yetene. "bak doğanın kanunu bu. o yüzden bana karışma ben aslanım, güçsüz olanın kaderi benim elimde." mesajı her gece milyonlarca evde insanların beynine kazınıyor.) herkes buna göre yaşayınca da; ne evin soyulunca hırsız yakalanabiliyor, ne hastaneye gidince sıra gelip doktor görebiliyorsun, ne arabanı park edecek yer bulabiliyorsun, ne de okulda adam gibi eğitim - öğretim alabiliyorsun.

Herkes bir yandan işini sallıyor, yapması gerekeni yapmayıp nereden parayı kapıp yolumuzu buluruz diye düşünüyor. bir yandan da sokağa çıkıp hep beraber el birliğiyle mahvettiğimiz ülkeyi beğenmiyoruz. gram akıl var mı bunu yapanlarda?

Onlar yapar kardeşim çünkü bu ülkeyi, buradaki insanı düşünmüyor. onların hepsi gidip yurt dışında tedavi oluyor, çocuğunu yurt dışında okutuyor, evini yurt dışından getirdikleriyle döşüyor, buzdolabı ithal yiyeceklerle dolu, bir şey olursa diye yurtdışında ikinci bir evleri, ikinci bir vatandaşlıkları ve pasaportları var. Bir tek bizlerin sırtından kazandığı paralar yerli malı.

Artık buna bir son verelim bu kendi kendini yok etme üzerine kurulu yaşamı durduralım.

İnanın saçma sapan yollarla kazanılan parayı harcıyabilecekleri doğru dürüst yer de kalmadı, bitti memleket. Ondan sonra da çok matah bir şeymiş gibi bizim yapamadıklarımızı yapabilen ülkelere özenip onların kaliteli mallarına hayran kalıp kendi sokağımızda açtığımız yerlere, kendi fabrikalarımızda kendi emeğimizle ürettiğimiz bisküviye bile ingilizce isimler verip kompleksli iğrenç bir yaşam kuruyoruz.

Benim adım kör necla istediğin kadar yaz nüfusa angelica. Böyle olmuyor ve olmayacak bu işler, artık uyanalım.

Dün akşam seyrettiğim bir programda türk dil kurumu başkanı anlatıyor: "İspanya turizm olarak avrupanın en faal ülkesi ama gidin bir müzeye girin, ispanyolca harici tek kelime göremezsiniz acil çıkış kapısına bile exit yazmazlar. Müzeyi gezerken ille de kendi dilimde bilgi almak istiyorum derseniz, elinize cep telefonu gibi bir alet veriyorlar, merak ettiğin eserin karşısına geçip ona ait numarayı tuşluyorsun. Alet başlıyor sana ingilizce ya da istediğin dilde eser hakkında bilgi vermeye. Adam buradan da para kazanıyor. Ya da rehber tutmak zorundasınız ki bu da para." Bir adamların turizmden para kazanma iş yaratma mantığına bakın bir de bizimkine.

Şimdi kendi hayatımdan bir kaç örnek vereyim: kendi işini yapmak istemeyen, hayatlarından memnun olmadıkları için başkalarının da hakkını gaspeden insanlardan örnekler bunlar ve eminim ki herkese böyle davranılıyor ve herkes bu tür şeyleri kanıksamış olduğu için böyle yaşayıp gidiyoruz.

Okulların kapandığı gün ilkokul 5. sınıfa giden kızım takdirname almış, daha önceden söz verdiğim için kendisine karne hediyesi olarak bisiklet alacağım.
Sağa sola bakıp biraz araştırınca hem fiyat olarak hem de kalite olarak alabileceğim modelleri tespit edip bir karara varıyorum. Kiler marketin katoloğunda gördüğümüz bisikleti alacağız.

Taksiye biniyoruz ve yaklaşık 15 dakika sonra markete yakın bir yerde şoför yoldan sapıp başka bir sokağa dönmek üzere duruyor : "abi o tarafta trafik var siz burada inin". Böyle ufak bir şey için tartışıp moralimizi bozmak istemiyorum. Adam doktor olunca hastalar var diye hastaneye gitmek istemeyen doktordan farksız. ne diyeceksin zaten. İstanbul'da taksi şoförü olmuş sonra da trafik var diye gidilen yerde seni caddenin ortasında bırakıyor. Ne olmasını bekliyordun kardeşim? Sen taksici olurken bunu bilmiyor muydun? Neyse uzatmayalım.

Az bir şey yürüyerek kiler markete geldik. park alanının bir bölümünü bisiklet reyonu yapmışlar. İyi güzel. elimizdeki katologdan beğendiğimiz bisikleti gösteriyoruz "Abi ondan yok..."

E! niye koydunuz o zaman katoloğa, çocukla elli yer gezdik hiç birini beğenmedi ne yapacağız şimdi? "başka verelim." iyi başka ver de buraya uygun fiyat yazmışsın bunlar 30-50 milyon daha pahalı. acaba diğer şubelerinizde var mıdır? bir telefon edip öğrenebilir misiniz? biz kendimiz gidip oradan alırız. diyoruz ama arkadaş içeri gidip 5 dk. sonra geri gelince şöyle bir cevap veriyor: "dışarı telefon etmek yasakmış abi kusura bakma."

Ya kardeşim ben Guatemaladaki asker arkadaşımla görüşmeyeceğim ki sen kendi dükkânının şubesini arayıp soracaksın. Bu nasıl mantık, nasıl bir hizmet anlayışı? Oradan başka bir görevli yapılanın doğru olmadığına kanaat getirip araya giriyor "ben müdüriyetten arayıp, öğreneyim" diyerek gidiyor on dakika sonra da geliyor, "yok, hiçbir yerde yok" tabii ben işe uyanıyorum, ya milleti çekmek için birkaç tane böyle ucuz ama kaliteli olanından getirmişler ya da böyle bir ürün hiç yok adamların kataloğundan aynen resmi alıp kendi kataloglarına koymuşlar.

Müşteri olarak, bunu satıyoruz diye ürünlerinin tanıtımını yapmak için basılan katalogdaki ürünü, mağazaya gidince bulamıyorsam acaba işin içinde bir katakulli mi var diye düşünmek hakkım herhalde. neyse, kendime olsa orada bir dakika durmayacağım ama çocuk yanımda öyle üzülmüş duruyor ne yapacaksın. iyi kardeşim iyi, şundan olsun diyerek bir tane bisiklet beğeniyoruz.

Naylonlar açılıyor ve bisiklete yaklaşımıyla el becerisinden hayatında hiç bisiklete binmemiş olabileceğini düşündüğüm bir eleman bisikleti kurmaya başlıyor. Evet parayı verdik bisiklet kuruldu alıp gideceğiz ama tekerleklerin şişirilmesi lâzım. Tekerlekler ne olacak diyorum " abi artık onu da benzinciye gidip orada kendin şişireceksin" cevabını alıyorum.

Ya sabır! Bir bisiklete bir kızımın yüzüne bakıyorum kendi kendime olur böyle şeyler minicik bir kızın bunları anlayıp bana hak vermesini beklemek doğru olmaz şimdi alıp geri verince üzülür, eve gidince bir yerden bir pompa bulup ben şişiririm diye olanları sineye çekiyorum.

Sonra elimdeki katologdaki resimlere bakıyorum ve bizim bisikletin arkasındaki boş yer dikkatimi çekiyor. Aaa bunun gece reflektör yeri var ama takılmamış oralarda bir yerde mi kaldı bakın resimdekinde var deyip bizim bisikletteki eksik parçayı gösteriyorum, cevap hazır "abi bunların paketinden onlardan çıkmıyor."

Alla alla... Ya kardeşim hep bana mı oluyor böyle şeyler diyeceğim sırada bir araba yanaşıyor ve arkadan bir bisiklet çıkarıyorlar. Bilmem neresi bozulmuş, tamire getirmişler adam "değiştirebilir miyiz?" diyor.

Bu kadar şeyden sonra "hah eve gidince, o da olursa tam olur" diye düşününce aklım başıma geliyor. Oraya yeni gelen, sonradan bölüm şefi olduğunu öğrendiğim beyin yanına gidip olanları anlatıyorum ve bisikletin garanti belgesini soruyorum "bir şey olmaz, biz buradayız getirirsiniz" cevabını alınca tekrar bir ya sabır çekip "bugün var, yarın yok. sonradan bir şey olursa ne yapacağız? Zaten sizin bu garanti belgesini vermeniz gerekiyor" diye biraz zorlayınca beyefendi beni sevmiş olacak ki(!) diğer müşterilere yapmadığını benim için yapıp "haftaya gelirseniz size bir şeyler ayarlarım, veririz bir garanti belgesi" diyor.

Pes be kardeşim pes.

Zorla para kazandırıyoruz adamlara.

Sadece burası ve bu ürün değil böyle o kadar çok yer, o kadar çok hizmet var ki hangisini sayayım bilmiyorum. İş artık o raddeye gelmiş ki iett otobüsleri bile oturduğumuz yere doğru giderken onlarca kez şikâyet ettiğimiz halde, (zorunlu olarak gitmesi gereken güzargâhı takip etmeyerek) kestirmeden gidebilmek için "etaplara giden var mı?" diye soruyor. Farketmeyip takip etmezseniz kestirmeden sondurağa gittiğinizle kalırsınız. O yüzden "evet var! var!" diye bağırmanız gerekiyor. Yani siz yoksanız adam oradan değil, kafasına göre dolaşmasın diye başka yoldan gidecek. Arada o duraklarda bekleyen varsa beklesin önemli değil. Nasıl olsa adam uyanık ya aradan kaçıp kâr edecek.

Ya kardeşim bunların al birini vur öbürüne. Taksici olmuş trafiğe girmez, market açmış bin tane katakulli, sattığı ürünün garanti belgesini vermez, iett şoförü olmuş geçmesi zorunlu olan duraklardan geçmeden uyanıklık yapıp kestirmeden gider.

Bunlar bir günde benim gördüklerim, bir de bir yılda olanları düşünün: hastane, banka, pastane, okul, işyeri, lokanta, sinema, yollar, araçlar, yiyecekler, giyecekler vs. bir de bunu seksen milyon insan için düşünün.

Cehenneme gerek yok, bizler başkalarının haklarına tecavüz edip kısa yoldan malı götüreceğiz diye, kendi ellerimizle kendi ülkemizi cehenneme çevirmişiz. Ama yeter buradan başka gidebilecek yerimiz yok, bu cehennem ateşini söndürelim artık.


ONALTIKIRKALTI