29 Aralık 2006

"iyi" ve "kötü"nün değiştirilemeyen konumu

Hepimiz; dünyayı, evreni, ve insanı anlamaya çalışıp hayatı kendimize göre yorumlarken bir sürü çözülemeyen noktalarda takılıp kalmışızdır işte onlardan biri...

Cengiz Aytmatov'un "Dişi kurdun rüyası" isimli eserini okumaya başladım. Anlatımıyla eski tarzın klasik bir örneği olan kitap, bu tarz eserlerin beklenen akışıyla ilerlerken arada çok güzel bir soruyla düşündürüyor okurlarını, yazarın sorusu şu: "Kötü, her defasında, niçin iyi'den daha güçlü olarak ortaya çıkıyor?"

Evet niye bu böyle? Yüzeysel olarak hemen üstünden geçmeden uzun uzun düşünürsek gerçekten de çok derin ve adaletsiz bir felsefenin kurallarını görebiliyoruz... İnsan ilişkilerinde olaylar biraz karmaşık ama sonuç değişmiyor, daha net olarak görmek için "Kötü olan kurt, tavşandan daha güçlüdür" gibi binlerce örnek var... Cevabını vermek çok zor...

21 Aralık 2006

resim üstündeki duvarlarım?

Bir zamanlar tost ekmeklerini farklı ayarlarda kızartıp, farklı tonlarda renklere sahip yüzlerce tost ekmeğini yanyana dizerek kare tost ekmeği dilimlerini açıklı koyulu noktalar gibi kullanarak resimler yapmak istiyordum. Yani o farklı renkteki tost ekmeklerini öyle bir dizeceğim ki uzaktan bakınca ortaya dört beş tonda yapılmış bir resim çıkacak... Tabii ki bu benim çok eski sanatsal bir hayalimdi sonradan bir baktım internette bunu yapmışlar hoşuma gitti, ille de ilk önce benim yapmam gerekmiyor, yapılmış olsun yeter kimin yaptığının ne önemi var... Şimdi de pek yaratıcı olmasa da başka bir proje tasarladım. Bir resim sergisi hayal ediyorum; tüm duvarlar baştan aşağı duvar kağıdı olarak çeşitli resimlerle kaplı, resim olarak da çeşitli duvar örneklerini kare şeklinde kesip çerçeveliyorum ve tamamı resimle kaplı duvarın üzerine asıyorum... Eskiden duvarların üzerinde resimler olurdu bu sefer de resimler üzerinde duvar olsun istedim hepsi bu, hani hepsi bu da değil aslında son dönem acayip resimler oluyor sergilerde, eline kağıt kalem alan ama daha önceden binlerce yapılmış şeyleri tekrar tekrar yapanları eleştirmek için böyle bir proje gerçekleştirme ihtiyacı duydum. Bunlar sanat olamaz olsa olsa kötü örnekler, kötü taklitler ve insanlara hiçbir şey vermiyorlar. Onlara bakacağıma duvara bakarım daha ilginç, bari üzerindeki boyanın kalınlığını altındaki sıvanın malzemesini falan düşünürüm beynim daha fazla çalışır demiştim bir keresinde. Böyle bir eser için esin kaynağı oldu işte o saçma sapan basit şeyler...

hayali ressam?

Daha önceden bahsettim mi bilmiyorum, ismini hatırlamadığım bir sanatçının internette bir sitesi var. Bu sanatçı resimlerini ya da fotoğraflarını koymuş siteye, fakaaat olay şu ki siteye girince tek bir resim göremiyorsunuz. Zaten adam da resim yapmıyor ya da fotoğraf çekmiyor, peki o zaman nasıl oluyor diyorsanız onu da şöyle açıklayayım; sanatçı önce hayalinde bir resmi ya da fotoğrafı canlandırıyor ve bunu anlatmaya başlıyor siz de onun anlattıklarına bakarak (bu da ne güzel bir deyimmiş böyle tam yerine denk geliyor) resmi ya da fotoğrafı hayal ediyorsunuz. Kimi resim çok detaylı oluyor anlatması uzun sürüyor, kimi resim de üç beş satırda bitiyor. Aslına bakarsanız bu sanatçı böyle bir şeye mecburiyetten dolayı başlamış. Benim okuduklarımdan anladığım kadarıyla Afrika'nın bazı bölgelerinde belli bir konu üzerine araştırma yapmak üzere yola çıkan bu sanatçı, önceleri bazı hassas bölgelerde fotoğraf çekilmesi yasak olduğu için engellenmiş daha sonra bunu öğrenen adamımız fotoğraf çekmek yasaksa ben de oturup resmini yaparım demiş ama bu da engellenmiş... Sonra işte haber yapmak üzere yola çıkan bu arkadaş ilginç bir sanatçı olarak geri dönmüş ve hayalindeki resimleri anlatmaya devam etmiş...

17 Aralık 2006

Dünyanın ilk modern savaşı...

Osmanlı-Rus Kırım Harbi, hiç ilgim yokken oturduğum masadaki gazetede, önümde açık duran sayfaya denk gelmiş... çay içmek için verdiğim molada okumaya başladım... Daha önceden bu savaşla ilgili olarak İngilizlerin Osmanlı-Rus savaşı çıkarıp ikisini de oyalayarak Hindistana girmeyi planladığını biliyordum fakat yeni bir şey daha öğrendim: Osmanlı-Rus Kırım Harbi, dünyanın ilk modern savaşı olarak kabul ediliyormuş. Savaş yerinde uygulanan modern tıbbi müdehalelerin dışında, muhabirlerin fotoğraf çekerek savaşa ait tüm vahşeti gazetelere yansıtması ve savaşın tüm cephelerinden haberlerin gerek gazetelere gerekse ordu içindeki resmi mercilere ulaştırılmasında telgrafın kullanılması ilk bu savaşta gerçekleşmiş...

03 Aralık 2006

Türkçemiz...

Radyoda dinliyorum, çok ilginç bir konuşma geçti ve Türkçe Tıp Terimleri Sözlüğü gibi akla hayale sığmaz bir eseri hazırlayan profesör (ismini hatırlayamıyorum kusura bakmasın fakat hatırladığım kadarıyla inkilap yayınlarından çıkan bir eseri varmış ayrıca uzunca bir süreden beri de bu konuyla ilgili bir dergi çıkarıyormuş) diyor ki "...İnsanlar, ilk okula gittikleri yaşlarda, eğitim aldığı zaman okulda ve çevresinde konuşulan Türkçe nasılsa büyüyünce de konuştuğu Türkçe öyle olur..." Bence bu çok önemli bir detay ve kendisini dil bilinci için görevli sayan böyle önemli birinin bunu söylemesi daha da önemli. Önce kendi adına sevindim fakat şimdiki ilk okul çocuklarının yaşadıkları çağı ve ortamı aklıma getirince de 15-20 yıl sonra konuşulacak Türkçe için şimdiden üzülmeye başladım... Çocuklar göreyim sizi, ne olur üzmeyin beni...

29 Kasım 2006

bazı kelimeler var ki...

ayakkabı'yı ayak kabı olarak düşünüyoruz, suluk kelimesini su koyulan kap olarak düşünüyoruz da terlik kelimesini hiç "ter"lik olarak düşünmemiştim... "terlik" ne garip bir kelimeymiş böyle...

12 Kasım 2006

Best of Haydar Dümen ve yerçekimi, kilo ilişkisi...

Sayın Haydar Dümen'in kendisini şahsen tanımam fakat bilim adamı kimliğine saygım var. Bilimsel dille yazılmış eserlerinin birkaçını yıllar önce okumuştum... Uzun bir süredir de gerek televizyon programlarına çıkarak gerekse çeşitli gazetelerde okurların sorularını yanıtlayarak insanlarımızı kendi alanında aydınlatmayı görev bilmiştir. Radikal gazetesindeki köşesinde yayınlanan yazıları internet ortamına da taşınarak "Best of Haydar Dümen" adı altında toplanmış. Bunlara verdiği neşeli cevaplar ilgimi çekti ve okumaya başladım. Yazıların içinde ilginç bir şey gerçekten dikkate değer olduğu için de sizlerle paylaşmak istedim... Root rumuzlu bir okur derdini ya da merakını açmış sayın Dümen'e (mastürbasyon boyu kısaltır mı?) ve hocamız da konuyla ilgili bilimsel cevabını vermiş. Ama cevabının en sonunda öyle bir cümle var ki bu zamana kadar herkesin gözü önünde olduğu halde aklına gelmemiştir diye o cümleyi buraya alıyorum.

............... Genetik diye bir şey var. Bunun içinde aile var, beslenme var, yapılan sporlar var. Var oğlu var. Bir de genç yaşta insanlar kilolu olursa "yer çekiminden dolayı" boy uzamıyor.

geminiz batarsa?

Batma tehlikesi olan gemide tayfalar, gemi batar da soğuk sularda saatlerce hatta günlerce kalırsalar soğuktan donarak ölmesinler diye makineler için kullanılan gres yağını alıp bütün vücutlarını bununla kaplıyorlarmış...

ler, lar ve yedi cüce...

yaw, yine birden bire pamuk prenses ve yedi cüceler geldi aklıma, hangi aklı evvel bunu ingilizceden çevirirken "ler" çoğul ekini aynen alıp koymuş? Mesela asla pamuk prenses ve 4 cüceler diyemiyor insan... mesela masanın üzerinde peynir ve üç ekmek var diyebiliriz ama peynir ve üç ekmekler demeyiz... cücelere niye böyle bir ayrıcalık tanınmış?

06 Kasım 2006

ticaret ve seks?

ticaret üzerine konuşurken nereden estilerse artık arkadaşa yazarken aklıma geldi söyleyiverdim; ticaret de seks gibi, ne kadar çok yaparsan o kadar çok tecrüben oluyor diye :)

17 Ekim 2006

hangisi önce?

Benim ONALTIKIRKALTI yazılarımda etimolojiyi kurcaladağımı bilenler bilir bu tür şeyler hoşuma gidiyor. Bugüne kadar binlerce kez gördüğüm halde aklıma gelmeyen bir şey dikkatimi çekti... Şimdi, arapça harflerin sıralanışına bir bakalım elif,be,te... türkçede de bu ilk üç harf alfabe olarak yerleşmiş iyi güzel, (bazı yerlerde artık türkçe abc olarak da adlandırılıyor doğru bir yaklaşımla) pekiii, iyi güzel dedik de bu latinceden ingilizceye geçen alfa beta bu şekilde aynen elif(alfa) be,te(beta) gibi durmuyor mu? iki dil ikisinde de harf sıralaması bir iki üç diye sırayla gidiyor ve bu kadar benziyor, hem ilginç hem garip... alfa beta... elif be te...

15 Ekim 2006

bıkmadım bulmaktan:)

şimdi diyorum ki... şöyle çocuklar için güzel cicili bicili sabunlar yapılsa sabunun içine, tam ortasına da minik plastik oyuncaklar koyulsa, çocuklar da ellerini yıkadıkça sabun azalıp içinden oyuncak çıksa, çocuklara el yıkama alışkanlığı kazandırılsa güzel olmaz mı? tabii en başta çocuklar bir hevesle bütün sabunu bitirecek kadar iki de bir gidip el yıkarlar ama bu da geçici bir şeydir sonra alışırlar, alışkanlık da yanlarına kâr kalır... evet bunun yapılmasını bekliyorum artık hacı şakir mi olur, evyap mı hangisi yaparsa yapsın...

05 Ekim 2006

Ziya Gökalp'in kayıp eseri...

Türk kültür ve edebiyat tarihiyle ilgili bu önemli haberi bir iki yerden daha duydum ama açıkçası bunun bir söylenti olduğunu düşünüyordum. Fakat haber kaynaklarından öğrendiğime göre bu kayıp eser, Ziya Gökalp'in 1919 ile 1921 arasında (Malta’da sürgündeyken) kendi el yazısıyla kaleme aldığı 12 defterden oluşuyormuş. Bir örneğini inceleme fırsatı bulan Sn. Murat Üstübal'ın belirttiğine göre bu defterler Ziya Gökalp'in felsefe seminerlerinin notlarını içeriyor... Çok yakın bir zamanda Kâzım Karabekir'in kayıp günlüklerinin bulunmasından sonra, edebiyat dünyasının en çok konuşulan olayı bu günlükler olacak. Kâzım Karabekir'in yeni bulunan eserlerini (diğer tüm eserlerinin yayın haklarını da elinde bulunduran) Yapı Kredi Yayınları basacak, Ziya Gökalp'in eserlerini kimin kitaplaştıracağı ise henüz belli değil...

03 Ekim 2006

250 milyon'a karşı 3 milyon...

Google arama motoruna bağlı olarak çalışan googlefight isimli bir site var. Bilenler bilir, bilmeyenler için de şöyle kısa bir açıklama yapayım: bu siteye girince karşınıza çıkan kutucuklara karşılaştırmak istediğiniz iki kelimeyi yazıyorsunuz ve program çalışarak size yazdığınız kelimeler arasında hangisinin daha fazla arandığını söylüyor.
Googlefight'a girince niyeyse şeytan dürttü, öykü ve roman kelimelerini karşılaştırdım.
Uzun zamandır öyküler yazdığımı beni tanıyanların çoğu bilmez...
Çıkan sonuçlar benim için gerçekten üzücü oldu...
[üstüne sopa bile yedik:)]
Kendimi bırakmadım, öykülerimden vaz geçmedim ve asla roman yazmayacağım diye verdiğim sözü bozmadım... Evet yenilmiştim ama kendimi de ezdirmeyecektim :)
Hemen kolları sıvadım ve öykülerimi topladığım bir site yaptım. Beni ve öykülerimi merak ederseniz buyurun efendim...

Sağolsun, Candan Hanım ilk yorumu yapmış bile...


linkleri göstermeyen programları kullananlar isterlerse
http://tarkanikizler.wordpress.com/
http://tarkan ikizler.wordpress.com/
adresinden siteye ulaşabilir

28 Eylül 2006

dergi kapağında barkod sorunu...

Neden böyleyim bilmiyorum ama ille de aklıma geleni yapacağım... Herhangi bir derginin kapağını yaparken kapak resminde kullanılan mankenin elinde tuttuğu bir afişi ya da kutuyu silip yerine bir türlü koyacak yer bulamadığım barkodu yerleştirmek istiyorum... hani çok da güzel olurdu... daha önceden yapan var mıdır bilmiyorum ama düşünüp de bunu bulunca ille de bir kapakta uygulamak istedim ve bir gün mutlaka yapacağım ama yok biri bunu okur da kendisi uygularsa o zaman lütfen bir not bıraksın bana. O zaman benim yapmama gerek kalmaz sonuçta düşüncem gerçekleştirilmiş olur bunu da kimin yaptığı önemli değil ha ben, ha başkası... yaptığım sayfaları merak edenler de buradan bir kaçını görebilirler...

27 Eylül 2006

miskinler tekkesi

Reşat Nuri Güntekin'in en güzel eserlerinden biri olan Miskinler Tekkesi insanı hem güldüren, hem hüzünlendiren, hem de edebi yönüyle düşündüren çok başarılı bir roman...
Kendi insanımız, Osmanlı devrinin sonları, cumhuriyete giden zamanların başlangıcı ve tabii ki o günlerden bugüne kadar yok olan bilmediğimiz binlerce ayrıntı.
Osmanlı ve cumhuriyete giden yol gibi bir cümle sizi sıkıp da inkilâp tarihi gibi bir kitap sanmayın.
Bunlar arka planda sahne olarak sadece ayrıntılarda dönemi yansıtmak için var.
Bu kitabı okurken gerçekten büyük bir hazine bulmuşçasına sevindim ve okudukça da bitiyor diye üzüldüm...
Psikolojik nedenlerle hayatımızın akışını ne kadar da rahatça birden değiştirebileceğimizi, seçtiğimiz hayatı yaşamak için kendimize ait nedenleri hiç söylemeden nasıl da her şeyi bahane etteğimizi, şikâyet edip başka nedenler göstererek kendimizin bile inandığı yalanların peşine takıldığımızı gösteren çok güzel bir eser...
Bir sürü yer var anlatılıp saatlerce muhabbeti yapılabilecek ve o kadar güzel benzetmeler o kadar güzel tanımlar, gözlemler var ki birini buraya alırsam hepsini yazmak gerekir. hangi birini yazayım bilemiyorum.
Bunların dışında dikkatimi çeken bir şey de; İzmir'in savaş yılları sonrası ekonomik durumunu anlatırken kullanılan, "Yer demir, gök bakır" deyimi oldu... bu ve bunun benzeri o kadar çok dikkat edilip saatlerce düşünecek şey var ki mutlaka okunması gerekenler arasına alırsanız pişman olmayacağınızı garanti edebilirim... Kitap ilk kez 1946'da yayınlanmış...

Not: Meraklısı için söyleyeyim çok saygıdeğer,Büyük Usta Yaşar Kemal'in "Yer demir, gök bakır" isimli eserinin yayınlanması ise 1963'tür.

24 Eylül 2006

kapıya not bırakmak için...

bula bula bir hâl oldum ama bıkmadım buluyorum... bu sefer de diyorum ki şöyle minicik bir dijital ekran olsa hani eski 10 milyona satılan ikinci el ilk cep telefonlarınınki gibi, onu söküp kapıya gözetleme deliğinin altına monte etsem, bağlantılarını uzatıp msg yazılan bölümü kapının içine bantlasam ve aynen ekrana msg yazıyormuş gibi not bıraksam... 1 ekmek bir sigara ya da ayşe teyzelerdeyim vs gibi notları kağıt kalem ve bant olmadan bıraksak ne güzel olurdu. bu eski cep telefonlarını değerlendirmek için bir yol ama sırf bu iş için daha ucuza hesap makinesi gibi tek satırlık ve yazısı daha büyük bir ekran da yapılıp kapılara monte edilebilir... valla yapan satar kardeşim, olsaydı ben alırdım... şayet yapıp, satıp zengin olursanız bizi de görürsünüz artık :)

candan said...

:))
abi ekmeğimize göz dikme yav :d
blogların buluşçusu ben olacağım inşallah.
ben yarın işe başlıyorum. ne dilediysen akşam,olmuş say.. kesin çok istedin benim için, beni düşünerek güzel duygularını salıverdin evrene..
gâyet şirin geldi dillerin dostum oyyy!!!

1:29 AM

Delete not defterimdeki bu yazı için yapılan yorumu silmektense buraya aktardım...

"ban" radyo?

hep ihtiyaçlarım doğrultusunda icatlar yapar dururum, pek de gerçekleştiremem ya neyse bu bölümünü atlayalım ama yine de bir fikirdir ve bir gün belki bu fikir geliştirilir diye de atmaya kıyamam... bu seferki de yine öyle bir şey, hemen anlatmaya başlayayım... arabada bir radyo-teyp var ve genelde radyo dinliyorum. fakat reklam çıkınca ya da sinir olduğum bir konuşma olunca otomatik aramada bir sonraki kanala geçiyorum... bunlar, buraya kadar herkesin yaptığı şeyler. fakat ben şöyle bir şeye de ihtiyaç duyuyorum: radyoda güzel bir şey çalarken programı sunan (kimse artık) arkadan ıslık çalarak güzelim şarkıyı dinlenemez hale mi getirdi? demek ki burası çok ama çok gıcık bir radyoymuş bir daha kanalları geçerek arama yaptığımda bu kanalı atlasın istiyorum. (yani bilgisayarda chat yapılırken konuşma odalarında acayip tipler olur sağa sola rahatsızlık verirler ve oranın moderatörü o kişiyi "ban"layarak bir daha oraya girmesini engeller ya, aynen öyle.) bir tuş olsa da ben de o kanalı "ban"lasam... ne kadar güzel olurdu... sadece izinli radyo frekansları kalırdı... bunun tersi var zaten beğendiklerinizi hafızaya alıyorsunuz ama en gelişmiş radyolarda bile belli bir sayıyla sınırlı. ve bazen insan sıkılıp hiç bir şey bulamayınca bütün kanalları tek tek aramak istiyor... (ki şu anda istanbulda neredeyse 200 kanal çıkıyor. bunların içinden arama sırasında belli nedenlerle beğenmediklerimi böyle "ban" tuşuna basıp banlasam hiç de fena olmazdı...) belli bir süre sonra istersem "reset ban" tuşuna basıp yasaklılar listesini silebilmek de mümkün olsun tabii, bunu da unutmamak lazım... valla bir şekilde ne istediğimi anlatabildim mi bilmiyorum ama anlayıp da biri bunu yaparsa iyi satar diyorum...

20 Eylül 2006

İETT, özelleştirme, küreselleşme ve eski bir örnek iran...

İran’da da bir dönem kapitülasyonların boyunduruğu altında geçmiş: İngilizler, bankaları, madenleri ve ormanları, Ruslar ordu hizmetlerini ve askeri eğitimle birlikte İran’ın tüm yol yapım ihalelerini, Avusturyalılar ise posta idaresini kapmışlar.

(Ve tabii ki İngilizler bu işletmeleri neredeyse bir market fiyatına kapatırlarken, Ruslar İran’da eğittikleri askeri birlikleri -yol yapım ihalelerini de aldıkları için- yol yapımında da kullanmışlar. Oh! Ne güzel, git bir ülkeye orduya eğitim ver ve eğittiğin ordunun askerini yol yaparken kullan, ülkenin tüm yol yapım anlaşmalarını seninle imzaladılar diye bir de üstüne para al...)

Amin Maalouf’un Semerkant isimli kitabında, 1900’lerin başlarında İran’daki bu durum detaylarıyla anlatılır.

Aslında fazla örneğe de gerek yok.

Ortadoğu’nun kalabalık nüfuslu, (nüfus yoğunluğundan dolayı da ticari olarak iş imkânları bakımından) zengin şehirleri, her zaman batılı şirketlerin ticari paylar için birbirlerini yediği alanlar olmuş...

Ve zaten sadece son dönem Osmanlı’ya bakmak bile bunun için yeter de artar bile.

Şimdi gelelim bu nereden esti de ben bunları yazdım kısmına.

Yazdığım dergilerden biri için hazırladığım konular arasında bir de “İETT özelleşecek” haberi vardı. Haberde, yabancı taliplerin olduğu da bilgiler arasında. Haberi yazdık, konuyu derledik topladık ama bir yandan da sinirim kalktı...

Şu İngiltere, Fransa ve Almanya gibi ne kadar batılı ülke varsa “küreselleşme” ayaklarıyla yapmadıkları numara kalmadı.

Ya kardeşim tamam iyi güzel bunların gözünü para bürümüş, her şeye saldırıyorlar ama sen niye buna göz yumuyorsun ben de bunu anlamıyorum?

Adamlar hizmet sektöründe para nereden gelecekse anında üstüne atlarken, sen niye altın yumurtlayan tavuğu yabancıya veriyorsun? Hangi mantıklı yanı var benim kafam basmıyor...

Bu işten para kazanılmıyorsa, bu işlerdeki tecrübesi yadsınamayan, para kokusunu taa öbür kıtadan alan bu kadar ülke niye bu işin peşinde koşturuyor? Yok, para kazanılıyorsa, biz niye para kazanan bir kurumumuzu kalkıp da yabancılara satıyoruz?

Valla şu küreselleşmeyi herkes anladı da bir ben anlayamadım gitti...

Ne haliniz varsa görün artık...

13 Eylül 2006

acıdım ben şimdi buna be...

134340 olmuş yeni adı... koskoca gezegen... plüton... yani hemen hemen gezegenler sayılırken hep sonradan hatırlanan ya da unutulunca bak ben buldum diye hevesle ismi söylenen o belirsiz garip gezegen... mars için bir sürü şey akla gelir yok işte savaş, güç ve bilinen takma ismiyle kızıl gezegen denir, venüs için güzellik tanrıçasına gönderme yapılarak kadınlar gezegeni filan denir ama bu plüton sanki ağır metal bir elementmiş gibi hiçbir tanımlamayı hayal etmeye bile fırsat vermeyen bir belirsizlik içinde oralarda öyle takılır dururdu. en sonunda sınıfın en arka sıralarında birden farkedilen ders kaçkınları gibi farkedilip iyice bir incelenip karara varılmış... plüton gezegen sınıfından çıkarılmış (bunu duyalı epey olmuştu). ama ona bir de 134340 olarak yeni isim verilince iş iyice ciddiye bindi... kim ne derse desin o hâlâ benim için bir gezegen ve hep öyle kalacak hem de onlara inat yeni uzun ismiyle daha da bir beynimize kazınarak... 134340 plüton...

herneyse said...

plüton yoksa biz de yokuz haa:)))

11:02 AM

Delete not defterimdeki bu yazı için yapılan bu yorumu buraya aktardım...

12 Eylül 2006

yüksekliğe bağlı basınç nedeniyleee...

sabahın körü, dünyanın yarısı uyurken ilk uçağa atlamak, o uykulu gözlerle bir hayaldeymişcesine uçağın bol oksijen basılmış kabininde acayip bir ruh haliyle avrupai sahte gülücük rolleri falan... yine de güzeldir uçak yolculukları amaaa.... bu saatte hiç bir zaman yatağından tuvalete bile kalkmayan, pire olimpiyatlarına ev sahipliği yapanlar birden bire bakıyorsunuz uçakta içki beleş diye hababam hostesi çağırıp duruyorlar; eee afedersiniz bana bir dry cin, eee pardon viski var mı? ne bu kardeşim iran'dan mı, yoksa amatem'den mi kaçtınız? saat manyak bir pozisyonda öööyle dümdüz bir kolu 6 da diğeri 12'nin üstünde sabahın tam ortası, öğlen olsun bir, içersiniz ya...
fakaaat insanoğlu işte bir dediği bir dediğini tutmaz bunun, yakınıma gelen hostes de o kadar güzel o kadar güzel ki kardeşim pes dedim yani biraz daha fazla ve biraz daha yakından görmek için seslendim: eee pardonnn viskiniz var mıydı acaba?

11 Eylül 2006

ceren'in estirdikleri...

hani bir de böyle "türk tipi" bir "alman usulü" vardır, hesap olarak uzun vadede aynı kapıya çıkan. Bir buluşmada bir taraf öder, diğer buluşmada öteki... bu böyle anlaşmış gibi devam ederken, iki o ısmarlamış 2 de o ısmarlamış bir vaziyette bir de incelik yapılır; "aaaa dur canım! ben ısmarlayayım, zaten geçen sefer sen ısmarladın... alman hesabı yapacak değiliz ya." yoksa yok diyelim gereksiz yere almanları karıştırmayalım derim...

kim o...

Dan diye geldi bir anda aklıma, orjinali snow white olan pamuk prenses''e ilk olarak kim ve ne için karbeyazı yerine pamuk prenses demiş? Niye böyle bir çeviri numarası yapılmaya gerek duyulmuş? İlk pamuk prenses çevirisi ne zaman ve kim tarafından yapılmış? Hani acaba ilk dönem çevirilerde karbeyazı ve yedi cüceler diyen var mıydı?

18 Ağustos 2006

o onun o onun o da onun içinde...

gelişmiş bir canlının tek bir hücresini düşünelim... sonra bir de dünyayı düşünelim, tüm yapısıyla kendi kendine çalışan, sıvıları alıp oradan oraya taşıyan, yapısını değiştiren ve yaşıyormuş gibi kendi kendine bir devinimi ve diğer özelliklerini... şu bizim mitekondrili, stoplazmalı gelişmiş canlı hücresine ne kadar da benziyor değil mi? insan vücudu içindeki hücreleri saymak ne kadar zorsa evrendeki gezegenleri saymak da bir o kadar zor ve hücrenin bir diğeriyle ilişkisi olduğu gibi tüm evrendeki gezegenlerin de bir biriyle mutlaka bir ilişkisi var... bu yüzden dünyamız bir şekilde çok büyük bir vücudun tek bir hücresi gibi geliyor bana ...

holdingler...

dev holdingler küçük şirketleri, esnaflığı, geleneksel üretim şekillerine bağlı olarak çevresel iş imkânlarını bitirdi, bitiriyor... robot bir dev ve dev bir robot gibi olan holdingler... (hold ingilizcede kollarınla sarmak anlamına geldiği gibi sarmak, kontrol altına almak, sahip olmak, elinde tutmak anlamlarını da içeriyor inanmayan sözlüğe baksın, aynen böyle yazıyor...) holdingler bir hastalık gibi her yeri sarıyor, herkese ve her şeye kollarınla uzanıp, elinde tutup, sahip olmak; herkesi ve her şeyi kontrol altına almak istiyor...

bunu yapan parayı kırar...

istanbul trafiği felaket, herkes bir yerlere yetişme derdinde...
fakat bizler çok akıllı olduğumuz için toplu taşımaya gerek duymaz, her özel arabada bir kişi olarak bir yerden bir yere gideriz... tabii ki en pahalı arabada olan da iett otobüsünde 150 kişi bir arada olan da neredeyse her yere iki saatte gider. ya peki işi acil olanlar?
trafik delirtecek seviyede değilken otobüs bekleyenlerin taksi tutup daha çabuk gitme lüksü vardı, şimdi bu da anlamını yitirdi...
ben diyorum ki; taksim meydanına yakın bir yerde bir durak yapılsa, buraya motokurye gibi motoruyla bekleyen motor taksiler koyulsa iyi bir çözüm olmaz mı?
Taksim'desin, acil bir işin çıktı, git motor taksi durağına, bin sıradaki motora...
hele bir de özen gösterilirse, aynı renkte aynı kıyafetler, aynı model motorlar falan insanlar da alışır orda burda elini kaldırır, aynen taksi çevirir gibi bunlardan çevirirler... istanbul'da trafik yüzünden hastaneye, hava alanına, okulda sınava, konsere ya da ciddi bir iş için bir yere giderken gecikip zor durumda kalan o kadar çok insan var ki herkes üstüne bir de dua eder... olmayacak şey değil... ama bir de motor sürücülerinin yanında müşteri için kask taşıma zorunluluğu olur, alırsın kaskını takarsın kafana, geç arkaya yetiş gideceğin yere 10 dakikada... valla zamanım ve param olsa ben yaparım ama kısmet sizeymiş, artık ilerde bana ücretsiz bir taşıma kartı verirsiniz anlaşırız:)

27 Temmuz 2006

parsadan'ın anısına...

Çin'den 20 bin çift ayakkabı getirten bir tüccar, ayakkabıların sağ
teklerini Ankara gümrüğüne, sol teklerini İstanbul gümrüğüne yollamış, sonra
"Bunlar hatalı" diye gümrükten çekmemiş; mallar ihaleye çıkarıldığında da
gümrük ve vergi ödemeden, yok pahasına aldığı ayakkabıları birbirlerine
kavuşturup satmış...

nasıl bir milletiz biz böyle :)

bu gençleri uluslararası ticarette de görmek isteriz :)

26 Temmuz 2006

bir türkü için canlarını feda eden insanlar...

Cengiz Aytmatov'un Beyaz gemi isimli kitabında bir çocuğun gözünden yaşadığı olaylar anlatılıyor. Anne ve babası ayrılınca dedesinin yanında kalan çocuk dedesini çok sevmektedir ve hayatı dedesinin anlattıklarıyla anlar ve kavramaya çalışır. Zaman zaman dedesinin anlattıklarını okurlarla paylaşan "yaba kulak" romanın içindeki bir sürü hikâyeden birinde bakın ne diyor...

".......... Dedem diyor ki, geçmiş zamanların birinde, bir han başka bir hanı tutsak almış. Bu han tutsağına: Eğer istersen benim kölem olarak yanımda kalır, uzun zaman yaşayabilirsin. İstemezsen, en büyük arzunu yerine getirir, sonra da seni öldürürüm, demiş. Tutsak han düşünüp cevap vermiş: Köle olarak yaşamak istemiyorum, beni öldür daha iyi. Ancak öldürmeden önce, benim vatanımdan herhangi bir çobanı buraya getirtmeni istiyorum. -Ne yapacaksın o çobanı? -Ölmeden önce ondan bir türkü dinlemek istiyorum. Dedem diyor ki, işte böyle, vatanlarının bir türküsü için canlarını feda eden insanlar varmış..........."

Yoğurdun ilk mayası...

Küçüklüğünden beri hep aklıma takılmıştır; tamam yoğurt için maya gerekiyor, ki o da yine başka bir yoğurttan alınan bir kaşık yoğurttur, iyi güzel ama o yoğurdu mayalamak için kullanılana ve onlardan öncekiler için kullanılana, derken ilk yoğurt için ne kullanıldığına kadar gider bu olay...

Kimi yerde yazar; işte, kuzu midesinden bir salgıyı alıp, onla ılık süt, yoğurt yapılır diye ama bir türlü kafamda bunu tam olarak canlandıramazdım. Nedeni de basit çünkü ben daha kolay yoldan ve tesadüf eseri bir kap süte bir şey olup da sütün kesilmesi ya da benzer bir şey olmasıyla yoğurdun keşfedildiğini düşünürdüm.

İşte aradığım cevabı buldum...

Ekolojik yaşam dergisi “Buğday”ın Temmuz-Ağustos sayısındaki tatların öyküsü konusunda, yoğurdun ilk mayası başlıklı bir konu var. Yazarı Güneşin Aydemir... Gitmişler, gezmişler, bulmuşlar: Kütahya Tavşanlı’da Yörükler, her yıl hıdrellez zamanı dağlarda çiçeklerden, otlardan topladıkları çiğ taneciklerini bir bardakta toplayıp, süte maya olarak katıp, yoğurt yapıyorlarmış...

Böyle bir şeye insanın inanası gelmiyor ama doğru... Ekipten orada kalanlar yoğurdun mayalanmasını bekleyip nasıl yediklerini de yazıya eklemişler... Anadolu’nun bu tür kendine has özelliklerini öğrendikçe insan şaşırmadan edemiyor... Koy ılık sütü bahçeye otların arasına, al yarın sabah yoğurt olarak... Bilmediğimiz ne acayip şeyler var daha kimbilir?

Daha ayrıntılı bilgi ve dergi ya da yayınları istemek için www.bugday.org adresine bakabilirsiniz.

23 Temmuz 2006

vv ve w

kuvvet kelimesiyle power kelimesinde iki tane v olması ve kelimelerin anlamlarının aynı olması ne kadar da garip bir tesadüf...

31 Mayıs 2006

sahte romantikler...

Kadınların "erkeklerin hepsi" ya da "bütün erkekler" diye başlayarak karşı cinsin tümünü kapsayan çeşitli tanımlamaları var. Oysaki erkekler kendi aralarında "kadınların hepsi", "bütün kadınlar" diye başlayan cümleler kurmaz. (Kuranlar varsa da biraz fazlaca televizyon seyredip, amerikan kültürü bombardımanı yapan dizilerden etkilenenlerdir herhalde.)

Mesela kadın dergilerinde çok sık rastlanılan bir şeydir. “Erkeklerin hepsi, iyi hazırlanmış bir sofraya iştahla otururlar...” ya da “ Bütün erkekler, makyaj yapan kadınları daha alımlı bulurlar” gibi cümleler kullanılır. Ama yazarı erkek olan bir metinde “Bütün kadınlar şöyledir, böyledir...” diye bir genelleme kolay kolay yapılmaz. (Yapan da varsa bilin ki -sırf ticaret için okuduğu pembe dizilerden hafızaya aktardıklarıyla- aşk romanı yazmayı düşünerek kadınların gönlünü fethetmeye hazırlanan, romantik (ama sahte) bir yazarla karşı karşıyasınız).

(herkesin ve her kesimin kullandığı "erkek milleti" ve "abi şu karı milleti yok mu?" cümlelerinin bu konuyla ilgisi bulunmadığını sanırım söylemeye gerek yok)

24 Mayıs 2006

abi?

Kendilerine bitirim kız havası verip, ben de erkekler gibi her şeyden anlarım pozları takınan yeni bir tip kız çeşidi var ki evlere şenlik... Arkadaşlarıyla konuşurken her cümlenin sonuna "abi" lafını eklemeden duramıyorlar. Ya, konuştuğun kıza belki, ama sizi duyan erkeklere karşı çok komik oluyor demek lazım aslında. Kız kıza ikide bir "abi" demek de nereden çıktı? Erkekleri birbirine "abla" diyip dururken düşünebiliyor musunuz? İşte evlere şenlik kısmı da burası oluyor...

20 Mayıs 2006

ahhhhh!

beğenmediğimiz ve istemediğimiz şeylerden kurtulabiliriz ama her şeyden kurtulmak mümkün değil, mutlaka bir yerlere, bir şeylere bağlıyız ve tamamen her şeyden vaz geçmek psikoteknik açıdan mümkün değil... o ana yaklaştığınızda sona yaklaştığınızı da hissediyorsunuz. hiç bir şeyle bağlantınız yok her şey ama her şey bir acayip ve hiç olmadıkları kadar yabancı... herkes uzaylı gibi uzak, tüm nesneler ve tüm kavramlar tamamen anlamsız.... her şey fuzuli, gereksiz ve saçma geliyor. hiç bir şeyin anlamı kalmayınca kendinizin de anlamı kalmıyor işte o zaman yaşamak için tüm her şeyin beyninizde bütün halinde olması gerektiğini anlıyorsunuz yoksa kendinizi taşımak da anlamsız geliyor ve hemen ölmek istiyorsunuz.... insana "ölümden beteri de var" lafının ne kadar doğru olduğunu gösteren çok garip deneyimlerdi...hiç kimsenin -burada yazdıklarımın ne demek olduğunu anlayacak kadar- bunları hissetmiş olmasını istemem...

hani şu matematikteki bilinmeyen "x" var ya...

doğruluğu tartışılır, geçenlerde konuşurken eskiden okuduğum bir kitap geldi aklıma Amin Maouluf'un Semerkant'ı... orada Ömer Hayyam'ın, kendisini kötü bir olaydan kurtarıp koruması altına alan kadı için bir cebir kitabı yazdığından bahsediliyordu, buraları kitapla ilgili ayrıntı ama benim dikkatimi çeken başka bir şey olmuştu. bu konu üzerine muhabbet ederken bire bir alıntı yapacağım bir kaynak yoktu ama şimdi aklıma geldi ve kitabı bulup içinden o kısmı aynen buraya aktarıyorum...
(paragrafın girişinde Ömer Hayyam'ın bahsettiğim gibi bir kitap üzerinde çalıştığı belirtilip, Ömer Hayyam kastedilerek devam ediliyor)

............Bu cebirsel denklemin bilinmeyenine, Arapça şey diyordu. Bu sözcük İspanyolca yapıtlarda Xay diye yazıldığından, zamanla X biçimi alacak ve bilinmeyeni göstermekte kullanılan evrensel X harfine dönüşecekti.............

ben Amin Maouluf'un yalancısıyım (ama elimde değil, seviyorum böyle şeyleri)

08 Mayıs 2006

Sudaki iz...

Su birikintisinin önüne geldim sudaki yansımama bakıyorum...

Örnek gösterilebilecek iyi insanlara özenir onlardaki meziyetlerin kendimizde de olmasını isteriz, yapabildiğimiz kadar yaparız yapamadığımızı zamanla unuturuz çünkü o başkasına ait bir davranış, hareket ya da beceridir. Kendimizde bunların ne kadarı var, tam anlayamayız. Ama örnek olamayacak bir insanın yaptığı kötü bir hareketi kendimizin de zaman zaman yaptığını görürsek, o hareketi hemen anında terkederiz. İyiler hareketlerimizi biçimlendiremiyorlar da kötüler iyileşme yolunda daha iyi "kötü örneğe, iyi örnek" oluyorlar. Çok çalışkan, çok akıllı biri gibi olmayı herkes ister ama herkes çok çalışkan ve çok akıllı olamaz, olamayınca da pek de örnek olarak gördüğümüz kişinin hayatımıza etkisi bulunmaz... ama küfürlü konuşan, çevreye zarar veren ya da tüm doğallığına karşı sarhoş haliyle çirkin görünen biri kendimizin de böyle durumlardaki halinin bir yansımasıdır. Gözümüzün önüne kendimizi getirir yakışmadığını farkeder ve bu hareket ya da davranışı zamanla kaldırırız, örnek olamayacak kötü davranışlı kişi bizi nasıl iyi biri olmamız gerektiği hakkında istemeden yönlendirmiştir.

Suya bakarken düşündüm bunları, su pisti bana kendimi gösterdi...
Eğer baktığım su temiz olsaydı, kendi yansımam yerine sadece suyun ulaşamayacağım temiz derinliklerini görebilecektim. İyi meziyetleriyle bizlere örnek olanların ruhlarındaki ulaşılmaz derinlikler gibi, temiz derin sular...

ilgisiz bakışların sebebi, çeviri diziler olabilir mi?

Sesi kısık televizyondaki görüntülere öylesine gözüm kaydığında bir şey dikkatimi çekti: Türkçe olanları sesi kısıkken ağız hareketlerinden anlayabiliyoruz da ingilizce olup da Türkçe’ye çevrilenlerde "dudak okumak" mümkün değil...
Evet önemli değil gibi görünüyor ama biraz düşünelim bakalım nerelere varacağız...
Bir dilde anlamın yarısını neredeyse mimikler, el, kol hareketleri yani tamamını ele alırsak vücut dili oluşturur.
Birisiyle konuşurken karşımızdakinin yüzündeki ifade, söylediğiyle ilişkili bir tanımlamaya işaret eder. Hatta bazen tam olarak duyamadığımız kelimeleri beynimiz cümle yapısına göre tamamlar ve bakışlarımız karşımızdakinin ne söylediğini anlamak için konuşanın bir gözlerine, bir dudaklarından kelimeleri okumak için ağzına yönelir. Çok hızlı ve farketmediğimiz karşılıklı bu trafik, konuşan iki kişinin birbirini anlamasını kolaylaştıran doğal bir etkileşimdir.
Peki bu doğal olan ifade grubunun (ses, sözcük, mimik, el kol hareketi, vücut dili) bir üyesi dışarıda bırakılırsa anlamda bir azalma olmaz mı? Olur! Peki bu, anlamada ve iletişimde zorluk yaratmaz mı? Yaratır!
Şimdi diyeceksiniz ki "Kardeşim. Niye bu kadar derin inceleme gereği duyuyorsun? Biraz abartmışsın yani... Kim televizyonu hep sesi kısık dinleyip de hep her şeyi yanlış ya da yetersiz anlayacak?"
Evet doğru... Ama sorun bu değil.
Neredeyse bütün insanlar, sesi açıkken de televizyon seyrederken Türkçe olmayan dizi ve filmlerde (seyretmeyenimiz var mı?) farkında olmadan aynı eksikliği yaşıyor. Yani aslında İngilizce konuşan oyuncudan Türkçe ses geliyor ama ağız ve (cümle yapısı gereği) mimikler başka şey söylüyor.
Eminim zamanla, istemeden oyuncunun ağzına bakıp dudak okuyan beynimiz, okuduklarıyla duyduklarını birleştirip örtüştüremeyince, gereksiz işlem yapmayı terkederek şöyle bir harekete girişiyor: Karşındakinin dudaklarını okumaya gerek yok, nasılsa anlamı kuvvetlendiren bir etkisi yok, o zaman karşındakini anlamak için yüzüne bakmaya da gerek yok...
Peki bu sadece televizyonla kısıtlı kalır mı? Sokakta evde diğer insanlarla konuşurken hatta Türkçe olduğu halde, daha önce gereksiz işlem yapmayı terkederek kendisine kazanç elde eden (deyim yerindeyse bu konuda tembelleşen) beynimiz, artık kiminle karşılaşırsak karşılaşalım, kiminle konuşursak konuşalım insanların yüzüne bakmak yerine başka yerlere bakmaz mı?
Bizler buna alışık değiliz, eskiden kazanılmış, değişmez alışkanlıklarımız davranış biçimimiz haline gelmiş, kolay kolay değişmez.
Ama ya yeni yetişen ve doğduğundan beri annesinden bile çok gördüğü televizyonla büyüyenler? Tabii ki bu herkes için geçerli bir şey değil ama arada çıkan iletişim bozukluğu sahibi çocuklardan bazılarında ki bire bir karşılıklı konuşmada dikkat eksikliğinin belli bir yüzdesinin sebebi bu olabilir... Onlar şimdi 12-20 yaşları arasındalar, lütfen konuşurken onların bakışlarını izlemeye çalışın. Ve konuştuktan sonra anlama yetilerini bir kez daha gözden geçirin. Sağa sola kayan ilgisiz bakışlar size de aynı şeyleri söylüyor mu?

Erkekler ağlamaz...

Bütün gözyaşlarını aşık olacağı zaman için saklar...

10 Nisan 2006

Bakkalda satılan peynirin sırrı...

Süpermarketten alınan peynir hiç bakkaldan alınanla bir olur mu? İyi ama işin sırrı ne? Niye bakkaldan alınan peynir daha güzel?
Çünkü bakkaldan alınan peynirin kalitesi, bakkalın, çevrenin hatta ülkenin ekonomik durumuna göre her ay belki de her hafta değişir. Biz de böylece bakkaldan kimi zaman ucuz, kimi zaman kaliteli peynir alırız ve neredeyse her aldığımızda peynir değişir her sefer iyi kötü başka bir peynirle kahvaltı yaparız... Sofrada çay, peynir ekmek vardır, hep aynı şeyi yediğimizi düşünür ama hiç sıkılmaz, bu tatlardan hiç bıkmayız. Peki, süpermarketten alınan kutulu marka peynirler böyle midir? Tabii ki hayır. Onlar hep aynı tatta ve homojen bir yapıda olduğu için, daha ikinci kez aynı paketten aldığımız da bile bıktırırlar kendinden ve dolapta kurumaya terk edilirler...

07 Nisan 2006

Üçlü USB...

Önce bir USB hafıza çubuğu kullanmaya başlıyor ve hemen de “Ne güzel, ne büyük kolaylıkmış diyoruz. Ama sonradan onu yaz, bunu koy, bunu çıkar derken zamanla içindekiler öyle bir karışıyor ki dosyalar, bölümler açmak, isimler vermek falan fayda etmiyor. Şöyle Mercedes’in logosu gibi üçlü yıldıza benzer ucu olan bir USB hafıza çubuğu yapsalar da şu karışıklıktan kurtulsak. Birine özel dosyalar, birine iş, birine eğlencelik ıvır zıvır koysak ne güzel olur...

Logaritmacı Hintliler...

İşyerinde bir öğle yemeği sırasında irfan abiyle muhabbet ederken, sohbet döndü dolaştı Anglosaksonlara dolayısıyla sömürgecilik, istila ve işgal sonrası adaptasyona kadar uzadı. Bu sohbetin ardından şöyle, çok acımasız bir şey öğrendim: İngilizler Hindistan’ı sömürge haline getirip, oralarda istedikleri gibi at koşturmaya başladıktan çok sonra, kurmaya çalıştıkları sömürgeci sistemlerine destek olması için Hintli çocuklar arasından eğitmek üzere farklı yerlerde, binlerce çocuk seçilir... (buraya kadar insan sadece acıyıp üzülerek dinliyor ama esas korkunç olan bölüm şimdi geliyor...) Bu çocuklardan zeki olanlarına bir sürü ders verilir, aynen İngiliz kolejlerindeki gibi: tarih, coğrafya, fen bilgisi vs... ve sonra gerekli eğitimi tamamlayanlar, kendileriyle yerel halk arasında tampon oluşturması için gerekli yerlere yerleştirilirler. Peki, bu çocukların eğitimleri sırasında aralarından çıkan çok zeki olanlara ne yapılıyormuş dersiniz? (Belli ki İngilizleri korkutacak kadar zeki olan) Bu gençler, ileride kendilerine karşı halkı yönlendirmesinler, başlarına bir şekilde bela olmasınlar diye daha bir dikkat edilerek yetiştirilirmiş. Yöntem ise çok basitmiş: logaritma cetvellerinin tamamını ezberletip zekâ ve enerjileri sıfırlanır, siyaset vs gibi sosyal konularda sağırlaşması sağlanırmış. Logaritma cetvelleri ise bilindiği gibi ezberlenmesi mümkün olmayan sıralı sayıların çeşitli hesaplarla elde edilen sonuç rakamlarıdır. Yani bunları ezberlemeye çalışmak tüm sayıların kareköklerini, küplerini ezberlemekten farksız ve tamamen gereksiz bir şeyken, orada, o devirde, o koşullarda çocuklar, aman bir eğitim fırsatı bulduk ne söylenirse yapalım diye düşündüğü için bunun da böyle olması gerektiğini sanarak ne yazık ki kandırılıyorlarmış. Nereden mezunsun? Özel İngiliz kolejinden... Ne öğrendin, neyi en iyi yaparsın? Logaritma cetvellerini ezberledim... E! İyi ama lazım olunca hesap etsen de olurdu, niye böyle bir şeyi ezberlettiler ki? Ne bilim ben...
Ne yazık ve ne acımasızca bir şey, bir ülkenin geleceğini kuracak ve hatta böyle bir durumda kurtaracak beyinleri olayın dışına çıkarmak... İşte o batı uygarlığı böyle böyle kuruldu... Ve insanlar şimdi buna tapıyorlar...

05 Nisan 2006

Kötü durumlardan iyi sonuçlar çıkar mı?

2000’lerde yaşanan ekonomik kriz gerçekten herkesin yaşamında iyi kötü mutlaka bir iz bıraktı. Ben de böyle bir kriz olmasaydı hiçbir zaman öğrenemeyeceğim bir şeyi öğrendim: Yaşadığım hayata göre maddi durumumu ayarlamaya çalışmak yerine, maddi durumuma göre bir hayat kurmak... Evet, zor ama hayatım boyunca uygulayacağım bir yöntem ve bunu bana krizde kurallar kendiliğinden öğretmiş oldu...

04 Nisan 2006

Ah! O eski Türk filmleri...

Eski Türk filmlerinin en başına “Dikkat! Bu film, kalıcı psikolojik etkiler bırakarak ruhunuzda ‘değişmez karakter özellikler’in yerleşmesine neden olabilir” yazılsaydı, hâlâ Sadri Alışık gibi yaşayıp ve hâlâ Hulusi baba (Kentmen) gibi insanların var olduğuna inanır mıydık şimdi?

17 Şubat 2006

Açıl "GSM" açıl…

Cep telefonlarında artık bir sürü özellik var. Kamera, fotoğraf makinesi, mp3 player, radyo vs. Bunların hepsi yeni cep telefonlarının satılması için standart modellere eklenen özellikler. Fakat bu kadar teknolojik özelliğin yanında hâlâ telefon kullanımıyla ilgili eksik birşeyler var ve bir kullanıcı olarak telefonla konuşurken ihtiyaç duyulan özelliklerin de geliştirilmesini bekliyorum.
Mesela geçenlerde aklıma geldi; ellerimiz kirliyken, bulaşık yıkıyorken ya da o anda kucağımızda bebek varken telefona yetişip açamadığımızda telefona seslensek ve o da açılsa ne kadar güzel olurdu…
(Şu anda bir çok telefonda handsfree / ellerserbest özelliği var hoparlöründen dinleyip mikrofondan da konuşabiliyoruz ama bu sadece telefonda gerekli tuşlara basınca çalışıyor). Ama o anda esas sorun telefona ulaşıp açmak ve bunu yapamıyoruz.
Ben de diyorum ki; telefona daha önceden (bir kereye mahsus) giriş yaparak sesimizi tanıtsak ve bizim komutumuzla (mesela "görüşmeyi kabul et" gibi ya da "telefonu aç" gibi) telefonun yanına gitmeden telefon açılsa ve konuşsak güzel olmaz mı? Hatta bu geliştirilip birçok sesli komut yüklenerek hastaların, çocukların telefon kullanımı sağlanamaz mı?
"Açıl susam açıl yerine açıl ciyesem (GSM) açıl" fikrimi söylemesi benden yapması cep telefonu üreticilerinden.

Türküler yeniden…

Sabah ilk kalktığınızda canınız hiç bir şey dinlemek istemiyorsa, gece yatarken binlerce müzik parçasından hiç biri sarmıyorsa size türkü öneriyorum.
Evet hani şu herkesin burun kıvırıp beğenmediği türküleri öneriyorum. (ama gitar ve synthesizer kullanılmayan, arabesk durmayan, saf türkülerden bahsediyorum)
İçinde : "…Bir derdim var, bin dermana değişmem…" ya da "…El kızı uçan bir kuştur…" gibi insanı bütün gün düşündüren sözleriyle, türküleri yeniden bir kez daha keşfetmenizi tavsiye ediyorum. Seheryeli ve gündönümü gibi unuttuğumuz kelimeleri tekrar duyabilmek için bir fırsat...
Ben küçükken, trt radyosu dinlenirdi evlerde... ve oradan kalma, çocukluktan bir aşinalık var türkülerde gizli gizli radyoyu kaçırıp gece yastığın altına koyup dinlerdim ya türkü çalardı ya sanat müziği... önce böyle türkü, ardından Türk sanat müziği, pop müzik, rock, hardrock, klasik müzik, jaz ve etnik cazın sonunda daireyi türküyle kapatmak bana çok iyi geldi, size de iyi geleceğinden eminim.

Türkü çalan, saz sesi duyulan FM radyolar:
trt4 - 103.40
anadolununsesi - 92.90
cemradyo - 96.40
radyoekin - 94.30
yönfm - 96.60
medyafm - 93.90
radyoyaşam - 87.50
radyo15 - 101,30 mhz
özgürradyo - 95.10

15 Şubat 2006

Özbekistanı çoktan küreselleştirmişler

Etnik müzik dinleme sevdasıyla internette bir Özbek sitesine daldım. İndirdiğim albümleri dinleyince şaşkına döndüm. Mtv klipleri gibi gümtıs gümtıs ritmler bütün parçaları birbirine benzetmiş. Şarkılar özbekçe ama disko müziğin üzerine söylemişler gibi bir hava var. Oysa ben, kendine özgü içten ve güzel havasıyla Özbek müzikleri dinlemeyi ümit ediyordum. Her yere sızan "ortak tüketim kültürü"nün standart pop parçalarıyla karşılaştığımda küreselleşmenin etkisi suratımda tokat gibi patladı. Bir on yıl sonra hâlâ yerel olan bir şeyler kalacak mı acaba?

kalkmadı kar istanbul'dan...

Madem aylardan şubat, madem hava bu kadar soğuk.... niye bütün istanbul yorganları çıkarıp atmış böyle damlara?
(camdan bakınca aynen öyle görünüyor...)

sevgililer gününden kalan...

Aşk: Bazen, ölümü düşünenler için hayatı ayrılmaz yapar; bazen de, çekilmez olan hayat için ölümü güzel kılar.

08 Şubat 2006

Cervantes, Don Kişot’u çaldı mı?

Bazen kitapların önsözleri kitaplardan daha ilginç bilgiler verir. Bazen de ilgiyi ayakta tutan dipnotlarıdır. Geçenlerde elime geçen bir kitapta, pek de alışık olmadığım şekilde bir "sonyazı"yla (eğer böyle denilebilirse) karşılaştım. Yazar Osmanlıların eline esir düşen akıllı bir İtalyanın İstanbul'daki günlerini nasıl geçirdiğini oldukça iyi bir kurguyla anlatmış.

Kitabı okuduğumda, o devirde olabileceğini düşündüğüm bir çok olayı mantıken doğru kabul edebiliyordum. Hatta tarihi gerçeklerin dışına çıkıldığında bile (İstanbul’da yaşandığı varsayılan bir veba salgını vb.) bunu kitabın kurgusuna bağlayarak bu tür olayların bir roman kahramanın başından geçebileceğini düşünüyordum.

Kitap bir iki döngünün dışında, akıcı ve güzeldi. Kitabı bitirdim ama anlatılan roman bitince yani kitabın en sonunda, bir sürprizle karşılaştım. Bu öylesine bir sürprizdi ki başta bahsettiğim "önsözün, eserin önüne geçmesi" gibi, kitabın arkasında yer alan "yazarın okuyucuya notları" bende kitabın ötesinde bir merak uyandırdı.

Yazar burada; kitaptaki kurguyu nasıl düşündüğünü, tarihi romanların zorluklarını hangi yöntemlelerle aşmaya çalıştığını anlatıyor ve inanılması zor bölümlerin hangi tarihsel kaynaklara dayandığını örneklerle açıklıyor. Burada İstanbul’da veba salgını olayını tarihsel bir nottan aldığını vs. yi açıklıyor ama arada öyle bir bilgi var ve o kadar kesin/net ifade ediliyor ki benim için gerçekten sürpriz oldu.

Buna göre yazar kibarca; dünyanın en ünlü yazarlarından Cervantes’in Don Kişot’u arakladığını [:)] söylüyor…

İşte sözü geçen "yazarın okuyucuya notları"ndan, ilgili bölüm:

"……………..

Beyaz Kale'nin elyazmasını, İtalyan kölenin mi, Osmanlı Hoca'nın mı yazdığını ben de bilmiyorum. Sessiz Ev'in kahramanlarından tarihçi Faruk'a duyduğum yakınlığı, Beyaz Kale'yi yazarken karşıma çıkan bazı teknik zorluklardan (okuyucu için gerekli bazı açıklamalar, zorunlu bazı tarihsel bilgileri aktarmak vb.) sakınmak için kullanmaya karar verdim. Onun aracılığıyla çözdüğüm bir üslûp ve teknik sorunu : Kahramanlardan birinin öğüdünü tutarak kitabı sonuna kadar okumayan bazı okuyucular, (yazardan çok kahramanına inanmak bizim roman geleneğimizin önemli halkalarındandır ) bir Türk'ün bir İtalyan'ın ağzından kitap yazmasının sakıncalarından sözettiler.

Kitabımın ilk ve son bölümlerinde selâmladığım Cervantes de zamanında aynı endişelere kapılmış olmalı ki, Arap tarihçi CideHameteBenengeli (SeyyitHamitbin Engeli )'nin bir elyazmasından yararlanarak yazdığı Don Kişot'u kendisine mal etmek için boş yere kelime oyunlarına başvurur.

Sessiz Ev'i bilenlerin hatırlayacağı Gebze arşivinde bulduğu elyazmasını Faruk da tıpkı Cervantes gibi vatandaşlarının diline aktarırken başka kitaplardan da metne bir şeyler eklemiş olmalı. Bu arada tıpkı Faruk gibi benim de arşivlerde çalıştığımı, kütüphanelerin tozlu raflarında elyazmaları arasında eşelendiğimi düşünen okurlarıma, Faruk'un yaptığı işleri üzerime almak istemediğimi belirtmek isterim. Benim yaptığım, yalnızca Faruk'un bulduğu bazı ayrıntılardan yararlanmak oldu

…………….."

"Geçmiş, başka bir ülkenin tarihidir"

Çanakkale Savaşları tarihi, Türk insanı için ne kadar "övünç ve gurur" vesilesiyse, bir o kadar da "utanç" nedenidir. 90 yıl önce yaşanan ve Türkiye Cumhuriyeti'nin temelindeki "en iri ve anlamlı taş" olan bu olay hakkında doğru dürüst bir tane bile kitap yazılmamıştır. Çanakkale Savaşları hakkında yazılmış en doğru, detaylı ve anlamlı kitaplar ne yazık ki yabancıların yazdıklarıdır.

Bu ayıbımızın nedeni hakkında öne sürülen onlarca gerekçe vardır ama, kişisel fikrimi, kestirmeden en nazik ifadesiyle "insanımızın okumaya ve yazmaya karşı isteksizliği" olarak açıklayabilirim.

.................

yukarıda alıntı yaptığım yazıyı (ve başlığı) "Gallipoli 1915" isimli internet sitesinde görünce dayanamadım , Çanakkale Savaşları hakkında uzman olan Sn. Yetkin İşçen'in sitesini sizlere de duyurmaya karar verdim. Gazeteci yazar Sn. Yetkin İşçen'in konuyla ilgili diğer haber, yazı ve araştırmalarına www.gallipoli-1915.org adresinden ulaşabilirsiniz

07 Şubat 2006

Derdi öykü…

Yayın hayatına resmen başlayan aylak dergisinin internet sayfaları da yayına açıldı. Her sayısında birbirinden güzel öyküler sunan aylak dergi inceleme, araştırma ve röportajlarıyla öykü sevenleri bekliyor. Edebiyatımıza, karşılık beklemeden özveriyle hizmet etmeye çalışan bu arkadaşları yalnız bırakmayalım derim.

ekran içinde ekran filmler...

Bazen bakıyorum da filmlerde olaylarla boğuşan kahraman olayların gidişatını değiştirmek için bilgisayar kullanıyor. 80'li yıllarda çevrilen filmlerde bu süre en fazla 1 kaç dakikayken 2006'ya geldiğimizde süre bunu bir hayli aştı (Maceradan maceraya koşarken bilgisayar kullanmak da artık yiğitliğin şanından oldu). Eh, tabii bilgisayar çağındayız falan filan ama bir gün gelecek bilgisayar karşısında oturan sırtı dönük bir adam görüntüsüyle açılan filmin ilk sahnesi bütün film boyunca sürüp gidecek ve biz ancak bilgisayarda yapılan işlemlerden, adamın telefon görüşmelerinden konuyu anlayacağız. Yaparlar mı yaparlar...

06 Şubat 2006

karakutu fanzin yazıları...

Karakutu fanzinde çıkan yazılarımdan bulabildiklerimi de yine ONALTIKIRKALTI bölümüne ekledim. Arşivdeki 2004 tarihli yazıların tamamı (punk nedir? hariç) karakutu fanzinde yayınlanmış. ONALTIKIRKALTI yazılarının tamamında gözlenen siyasi tavır, karakutu için yazdıklarımda çok daha belirgin.

05 Şubat 2006

uykulu gözlerim...

sabah kalkınca el yüz yıkarken, gözleri "içindeki uykuyu çıkartacak şekilde" iyice yıkamak lazım...

yepyeni bir başlangıç...

bildirgeçteki yazılarımı aktardığım bir onaltıkırkaltı bloğu yarattım. hepsini düzeltip kendi yayınlandığı tarihlere göre sıraladım bundan sonra sıra karakutuya yazdıklarımda. Şu ana kadar bolgspottaki sorunlar beni biraz bezdirse de çalışmaya devam edip eski yazıları aktarmaya devam edeceğim. Daha çok işim var, belki yeni bir sayfa düzeni ve belki bir kaç resim ile yapmak istediklerimi bitirince sonunda günü gününe yazmaya başlayacağım...

03 Şubat 2006

Çok ama çooook uzun bir alıntı/aktarma yazının ilk bölümü...

Yine herkese mrb. ve hatta bu saatte zorla iyi geceler...

İlk olarak daha önceden bir kaç ay takıldığım bildirgeçte yayınlanan blog/günlük gibi kullandığım yazıları aynen buraya parça parça/gün gün aktarmayı düşünüyordum. Yazıları tekrar şöyle bir gözden geçirdiğimde ise kimi yazımda oraya ait bir kaç kullanıcı isminin geçtiğini, kimi yazımda o günlerde konuşulan (oraya ait) olayları yazılarıma konu ettiğimi ya da şimdi eskimiş sayılabilecek bazı gündem konularından bahsettiğimi gördüm.

Bunun yerine hemen başka bir yöntem uygulamanın daha doğru olacağını düşündüm. Bu yöntem; bütün bildirgeç yazılarımın giriş/bitiş bölümlerini, yazıları birbirine bağlayan geçiş bölümlerine çevirmekten ibaret.

Eh biraz da içerikte gönderme yaptığım o dönemdeki kişi ve olayları düzenleyince daha da iyi olur diye düşünüyorum. Sonuçta orada bir şeyler yazınca cevap/yorum yazanlar da oluyor ve tabii ki bir sonraki yazıda bu kişilere hitaben yazılmış bölümler bulunabiliyor... ben konuların özünü bozmadan (yaptığım kelime oyunlarına kadar) yazıları yeniden düzenleyip buraya öyle aktaracağım...

Bildirgeçi keşfettiğimde bana çok değişik ve cazip gelmişti fakat sonradan içerikte tek yönün (istenerek ve kullanıcılar tarafından sevilerek) korunması bende zamanla hep aynı konuyu anlatılıyormuş etkisi yaptı.

Evet bilgisayar artık hayatımızın parçası onu kullanırken bir sürü sorun yaşıyoruz ya da bir çok gelişme oluyor ve biz bunları ancak çok sonra öğreniyoruz. Bildirgeç tüm bunları aşan, gelişmeleri kaynağından takip ederek üyelerine anında (hatta bazen resmi/kurumsal sitelerden bile önce) ulaştıran çok güzel bir “meraklı, internet ve bilgisayar kültürü kullancıları grubu”ydu. Bunlarla ben de ilgileniyorum ama bir yere kadar...

Benim bildirgeçte yazmak istememin tek sebebi türkçe sorunu olmadığından emin olabildiğim, kişisel, günlük türü blog kayıtları tutabileceğim bir blog/site yapısına sahip olmasıydı. Fakat zamanla gördüm ki benim yazdıklarım bildirgeçin genel komün havasından uzak, biraz daha kişisel, edebi ve hatta bazen siyasi olabiliyordu. Orası ise bu iş için kurulmuş bir yer değildi. (ki bunu anlayabilmemi sağlayan bir iki problem de olmadı değil)

Yıllar evvel, ücretsiz site yayınına izin veren tripod’da da (tam olarak benzeri olmasa da) blog türü bir kaç sayfa yayınlamıştım (ki hâlâ yayında). Ama orada da tam anlamıyla bir türkçe sorunu yaşadığım için yazıları jpeg resimler halinde siteye koymak zorunda kalmıştım. Vakit bulunca o sitedeki bazı bölümleri de buraya aktarmayı düşünüyorum.

Uzun lafın kısası millet sesli, görüntülü blog devrine geçmişken benim burada klasik tarzda bir şeyler yazmaya çalışmam biraz boşuna olacak ama benim amacım “en son ne varsa onu yaşamak” değil sadece yazmak.

Yazıyı çiziyi bu kadar önemli sayan birinin de daha önceden yazdıklarını kaybetme korkusuyla burada, yani kendine ait bir yerde bir araya getirme isteği sanırım hem eski okurlarım, hem yeni okurlarım tarafından hoş görülecektir.

Bu yazıyı şimdilik burada keserek yukarıda bahsettiğim “bir araya toplanacak yazılar”ın hazırlıklarına başlamak üzere izninizi istiyorum...

Her şey gönlünüzce olsun...

02 Şubat 2006

türkçe başlıkla bir giriş denemesi...

biraz kurcalayacak vakit bulunca nihayet kendi blog-site'mi açtım,
herkese mrb.

Sağda solda ONALTIKIRKALTI imzalı çıkan yazılarımı, arkadaşlarıma attığım komik ya da ilginç resimli maillerin içeriklerini buraya taşıyacağım, internette gezerken öğrendiğim ya da okurken gözüme çarpan ilginç şeylerin adresi de yine burası olacak...

Bunların tümünü buraya taşımak tabii ki biraz zaman alacak. O yüzden şubat ayını, internette ve fanzinlerde çıkan yazılarımı buraya toplamaya ayırdım. Vakit bulabilirsem arasıra bir iki güzel link ya da not bırakmayı da ihmal etmemeye çalışacağım...
(bir yazı için amma çok ya da kullanmışım... acaba siteyi 16-46 yerine "ya da" olarak mı açsam?) :)

Her şey gönlünüzce olsun...