17 Şubat 2006

Açıl "GSM" açıl…

Cep telefonlarında artık bir sürü özellik var. Kamera, fotoğraf makinesi, mp3 player, radyo vs. Bunların hepsi yeni cep telefonlarının satılması için standart modellere eklenen özellikler. Fakat bu kadar teknolojik özelliğin yanında hâlâ telefon kullanımıyla ilgili eksik birşeyler var ve bir kullanıcı olarak telefonla konuşurken ihtiyaç duyulan özelliklerin de geliştirilmesini bekliyorum.
Mesela geçenlerde aklıma geldi; ellerimiz kirliyken, bulaşık yıkıyorken ya da o anda kucağımızda bebek varken telefona yetişip açamadığımızda telefona seslensek ve o da açılsa ne kadar güzel olurdu…
(Şu anda bir çok telefonda handsfree / ellerserbest özelliği var hoparlöründen dinleyip mikrofondan da konuşabiliyoruz ama bu sadece telefonda gerekli tuşlara basınca çalışıyor). Ama o anda esas sorun telefona ulaşıp açmak ve bunu yapamıyoruz.
Ben de diyorum ki; telefona daha önceden (bir kereye mahsus) giriş yaparak sesimizi tanıtsak ve bizim komutumuzla (mesela "görüşmeyi kabul et" gibi ya da "telefonu aç" gibi) telefonun yanına gitmeden telefon açılsa ve konuşsak güzel olmaz mı? Hatta bu geliştirilip birçok sesli komut yüklenerek hastaların, çocukların telefon kullanımı sağlanamaz mı?
"Açıl susam açıl yerine açıl ciyesem (GSM) açıl" fikrimi söylemesi benden yapması cep telefonu üreticilerinden.

Türküler yeniden…

Sabah ilk kalktığınızda canınız hiç bir şey dinlemek istemiyorsa, gece yatarken binlerce müzik parçasından hiç biri sarmıyorsa size türkü öneriyorum.
Evet hani şu herkesin burun kıvırıp beğenmediği türküleri öneriyorum. (ama gitar ve synthesizer kullanılmayan, arabesk durmayan, saf türkülerden bahsediyorum)
İçinde : "…Bir derdim var, bin dermana değişmem…" ya da "…El kızı uçan bir kuştur…" gibi insanı bütün gün düşündüren sözleriyle, türküleri yeniden bir kez daha keşfetmenizi tavsiye ediyorum. Seheryeli ve gündönümü gibi unuttuğumuz kelimeleri tekrar duyabilmek için bir fırsat...
Ben küçükken, trt radyosu dinlenirdi evlerde... ve oradan kalma, çocukluktan bir aşinalık var türkülerde gizli gizli radyoyu kaçırıp gece yastığın altına koyup dinlerdim ya türkü çalardı ya sanat müziği... önce böyle türkü, ardından Türk sanat müziği, pop müzik, rock, hardrock, klasik müzik, jaz ve etnik cazın sonunda daireyi türküyle kapatmak bana çok iyi geldi, size de iyi geleceğinden eminim.

Türkü çalan, saz sesi duyulan FM radyolar:
trt4 - 103.40
anadolununsesi - 92.90
cemradyo - 96.40
radyoekin - 94.30
yönfm - 96.60
medyafm - 93.90
radyoyaşam - 87.50
radyo15 - 101,30 mhz
özgürradyo - 95.10

15 Şubat 2006

Özbekistanı çoktan küreselleştirmişler

Etnik müzik dinleme sevdasıyla internette bir Özbek sitesine daldım. İndirdiğim albümleri dinleyince şaşkına döndüm. Mtv klipleri gibi gümtıs gümtıs ritmler bütün parçaları birbirine benzetmiş. Şarkılar özbekçe ama disko müziğin üzerine söylemişler gibi bir hava var. Oysa ben, kendine özgü içten ve güzel havasıyla Özbek müzikleri dinlemeyi ümit ediyordum. Her yere sızan "ortak tüketim kültürü"nün standart pop parçalarıyla karşılaştığımda küreselleşmenin etkisi suratımda tokat gibi patladı. Bir on yıl sonra hâlâ yerel olan bir şeyler kalacak mı acaba?

kalkmadı kar istanbul'dan...

Madem aylardan şubat, madem hava bu kadar soğuk.... niye bütün istanbul yorganları çıkarıp atmış böyle damlara?
(camdan bakınca aynen öyle görünüyor...)

sevgililer gününden kalan...

Aşk: Bazen, ölümü düşünenler için hayatı ayrılmaz yapar; bazen de, çekilmez olan hayat için ölümü güzel kılar.

08 Şubat 2006

Cervantes, Don Kişot’u çaldı mı?

Bazen kitapların önsözleri kitaplardan daha ilginç bilgiler verir. Bazen de ilgiyi ayakta tutan dipnotlarıdır. Geçenlerde elime geçen bir kitapta, pek de alışık olmadığım şekilde bir "sonyazı"yla (eğer böyle denilebilirse) karşılaştım. Yazar Osmanlıların eline esir düşen akıllı bir İtalyanın İstanbul'daki günlerini nasıl geçirdiğini oldukça iyi bir kurguyla anlatmış.

Kitabı okuduğumda, o devirde olabileceğini düşündüğüm bir çok olayı mantıken doğru kabul edebiliyordum. Hatta tarihi gerçeklerin dışına çıkıldığında bile (İstanbul’da yaşandığı varsayılan bir veba salgını vb.) bunu kitabın kurgusuna bağlayarak bu tür olayların bir roman kahramanın başından geçebileceğini düşünüyordum.

Kitap bir iki döngünün dışında, akıcı ve güzeldi. Kitabı bitirdim ama anlatılan roman bitince yani kitabın en sonunda, bir sürprizle karşılaştım. Bu öylesine bir sürprizdi ki başta bahsettiğim "önsözün, eserin önüne geçmesi" gibi, kitabın arkasında yer alan "yazarın okuyucuya notları" bende kitabın ötesinde bir merak uyandırdı.

Yazar burada; kitaptaki kurguyu nasıl düşündüğünü, tarihi romanların zorluklarını hangi yöntemlelerle aşmaya çalıştığını anlatıyor ve inanılması zor bölümlerin hangi tarihsel kaynaklara dayandığını örneklerle açıklıyor. Burada İstanbul’da veba salgını olayını tarihsel bir nottan aldığını vs. yi açıklıyor ama arada öyle bir bilgi var ve o kadar kesin/net ifade ediliyor ki benim için gerçekten sürpriz oldu.

Buna göre yazar kibarca; dünyanın en ünlü yazarlarından Cervantes’in Don Kişot’u arakladığını [:)] söylüyor…

İşte sözü geçen "yazarın okuyucuya notları"ndan, ilgili bölüm:

"……………..

Beyaz Kale'nin elyazmasını, İtalyan kölenin mi, Osmanlı Hoca'nın mı yazdığını ben de bilmiyorum. Sessiz Ev'in kahramanlarından tarihçi Faruk'a duyduğum yakınlığı, Beyaz Kale'yi yazarken karşıma çıkan bazı teknik zorluklardan (okuyucu için gerekli bazı açıklamalar, zorunlu bazı tarihsel bilgileri aktarmak vb.) sakınmak için kullanmaya karar verdim. Onun aracılığıyla çözdüğüm bir üslûp ve teknik sorunu : Kahramanlardan birinin öğüdünü tutarak kitabı sonuna kadar okumayan bazı okuyucular, (yazardan çok kahramanına inanmak bizim roman geleneğimizin önemli halkalarındandır ) bir Türk'ün bir İtalyan'ın ağzından kitap yazmasının sakıncalarından sözettiler.

Kitabımın ilk ve son bölümlerinde selâmladığım Cervantes de zamanında aynı endişelere kapılmış olmalı ki, Arap tarihçi CideHameteBenengeli (SeyyitHamitbin Engeli )'nin bir elyazmasından yararlanarak yazdığı Don Kişot'u kendisine mal etmek için boş yere kelime oyunlarına başvurur.

Sessiz Ev'i bilenlerin hatırlayacağı Gebze arşivinde bulduğu elyazmasını Faruk da tıpkı Cervantes gibi vatandaşlarının diline aktarırken başka kitaplardan da metne bir şeyler eklemiş olmalı. Bu arada tıpkı Faruk gibi benim de arşivlerde çalıştığımı, kütüphanelerin tozlu raflarında elyazmaları arasında eşelendiğimi düşünen okurlarıma, Faruk'un yaptığı işleri üzerime almak istemediğimi belirtmek isterim. Benim yaptığım, yalnızca Faruk'un bulduğu bazı ayrıntılardan yararlanmak oldu

…………….."

"Geçmiş, başka bir ülkenin tarihidir"

Çanakkale Savaşları tarihi, Türk insanı için ne kadar "övünç ve gurur" vesilesiyse, bir o kadar da "utanç" nedenidir. 90 yıl önce yaşanan ve Türkiye Cumhuriyeti'nin temelindeki "en iri ve anlamlı taş" olan bu olay hakkında doğru dürüst bir tane bile kitap yazılmamıştır. Çanakkale Savaşları hakkında yazılmış en doğru, detaylı ve anlamlı kitaplar ne yazık ki yabancıların yazdıklarıdır.

Bu ayıbımızın nedeni hakkında öne sürülen onlarca gerekçe vardır ama, kişisel fikrimi, kestirmeden en nazik ifadesiyle "insanımızın okumaya ve yazmaya karşı isteksizliği" olarak açıklayabilirim.

.................

yukarıda alıntı yaptığım yazıyı (ve başlığı) "Gallipoli 1915" isimli internet sitesinde görünce dayanamadım , Çanakkale Savaşları hakkında uzman olan Sn. Yetkin İşçen'in sitesini sizlere de duyurmaya karar verdim. Gazeteci yazar Sn. Yetkin İşçen'in konuyla ilgili diğer haber, yazı ve araştırmalarına www.gallipoli-1915.org adresinden ulaşabilirsiniz

07 Şubat 2006

Derdi öykü…

Yayın hayatına resmen başlayan aylak dergisinin internet sayfaları da yayına açıldı. Her sayısında birbirinden güzel öyküler sunan aylak dergi inceleme, araştırma ve röportajlarıyla öykü sevenleri bekliyor. Edebiyatımıza, karşılık beklemeden özveriyle hizmet etmeye çalışan bu arkadaşları yalnız bırakmayalım derim.

ekran içinde ekran filmler...

Bazen bakıyorum da filmlerde olaylarla boğuşan kahraman olayların gidişatını değiştirmek için bilgisayar kullanıyor. 80'li yıllarda çevrilen filmlerde bu süre en fazla 1 kaç dakikayken 2006'ya geldiğimizde süre bunu bir hayli aştı (Maceradan maceraya koşarken bilgisayar kullanmak da artık yiğitliğin şanından oldu). Eh, tabii bilgisayar çağındayız falan filan ama bir gün gelecek bilgisayar karşısında oturan sırtı dönük bir adam görüntüsüyle açılan filmin ilk sahnesi bütün film boyunca sürüp gidecek ve biz ancak bilgisayarda yapılan işlemlerden, adamın telefon görüşmelerinden konuyu anlayacağız. Yaparlar mı yaparlar...

06 Şubat 2006

karakutu fanzin yazıları...

Karakutu fanzinde çıkan yazılarımdan bulabildiklerimi de yine ONALTIKIRKALTI bölümüne ekledim. Arşivdeki 2004 tarihli yazıların tamamı (punk nedir? hariç) karakutu fanzinde yayınlanmış. ONALTIKIRKALTI yazılarının tamamında gözlenen siyasi tavır, karakutu için yazdıklarımda çok daha belirgin.

05 Şubat 2006

uykulu gözlerim...

sabah kalkınca el yüz yıkarken, gözleri "içindeki uykuyu çıkartacak şekilde" iyice yıkamak lazım...

yepyeni bir başlangıç...

bildirgeçteki yazılarımı aktardığım bir onaltıkırkaltı bloğu yarattım. hepsini düzeltip kendi yayınlandığı tarihlere göre sıraladım bundan sonra sıra karakutuya yazdıklarımda. Şu ana kadar bolgspottaki sorunlar beni biraz bezdirse de çalışmaya devam edip eski yazıları aktarmaya devam edeceğim. Daha çok işim var, belki yeni bir sayfa düzeni ve belki bir kaç resim ile yapmak istediklerimi bitirince sonunda günü gününe yazmaya başlayacağım...

03 Şubat 2006

Çok ama çooook uzun bir alıntı/aktarma yazının ilk bölümü...

Yine herkese mrb. ve hatta bu saatte zorla iyi geceler...

İlk olarak daha önceden bir kaç ay takıldığım bildirgeçte yayınlanan blog/günlük gibi kullandığım yazıları aynen buraya parça parça/gün gün aktarmayı düşünüyordum. Yazıları tekrar şöyle bir gözden geçirdiğimde ise kimi yazımda oraya ait bir kaç kullanıcı isminin geçtiğini, kimi yazımda o günlerde konuşulan (oraya ait) olayları yazılarıma konu ettiğimi ya da şimdi eskimiş sayılabilecek bazı gündem konularından bahsettiğimi gördüm.

Bunun yerine hemen başka bir yöntem uygulamanın daha doğru olacağını düşündüm. Bu yöntem; bütün bildirgeç yazılarımın giriş/bitiş bölümlerini, yazıları birbirine bağlayan geçiş bölümlerine çevirmekten ibaret.

Eh biraz da içerikte gönderme yaptığım o dönemdeki kişi ve olayları düzenleyince daha da iyi olur diye düşünüyorum. Sonuçta orada bir şeyler yazınca cevap/yorum yazanlar da oluyor ve tabii ki bir sonraki yazıda bu kişilere hitaben yazılmış bölümler bulunabiliyor... ben konuların özünü bozmadan (yaptığım kelime oyunlarına kadar) yazıları yeniden düzenleyip buraya öyle aktaracağım...

Bildirgeçi keşfettiğimde bana çok değişik ve cazip gelmişti fakat sonradan içerikte tek yönün (istenerek ve kullanıcılar tarafından sevilerek) korunması bende zamanla hep aynı konuyu anlatılıyormuş etkisi yaptı.

Evet bilgisayar artık hayatımızın parçası onu kullanırken bir sürü sorun yaşıyoruz ya da bir çok gelişme oluyor ve biz bunları ancak çok sonra öğreniyoruz. Bildirgeç tüm bunları aşan, gelişmeleri kaynağından takip ederek üyelerine anında (hatta bazen resmi/kurumsal sitelerden bile önce) ulaştıran çok güzel bir “meraklı, internet ve bilgisayar kültürü kullancıları grubu”ydu. Bunlarla ben de ilgileniyorum ama bir yere kadar...

Benim bildirgeçte yazmak istememin tek sebebi türkçe sorunu olmadığından emin olabildiğim, kişisel, günlük türü blog kayıtları tutabileceğim bir blog/site yapısına sahip olmasıydı. Fakat zamanla gördüm ki benim yazdıklarım bildirgeçin genel komün havasından uzak, biraz daha kişisel, edebi ve hatta bazen siyasi olabiliyordu. Orası ise bu iş için kurulmuş bir yer değildi. (ki bunu anlayabilmemi sağlayan bir iki problem de olmadı değil)

Yıllar evvel, ücretsiz site yayınına izin veren tripod’da da (tam olarak benzeri olmasa da) blog türü bir kaç sayfa yayınlamıştım (ki hâlâ yayında). Ama orada da tam anlamıyla bir türkçe sorunu yaşadığım için yazıları jpeg resimler halinde siteye koymak zorunda kalmıştım. Vakit bulunca o sitedeki bazı bölümleri de buraya aktarmayı düşünüyorum.

Uzun lafın kısası millet sesli, görüntülü blog devrine geçmişken benim burada klasik tarzda bir şeyler yazmaya çalışmam biraz boşuna olacak ama benim amacım “en son ne varsa onu yaşamak” değil sadece yazmak.

Yazıyı çiziyi bu kadar önemli sayan birinin de daha önceden yazdıklarını kaybetme korkusuyla burada, yani kendine ait bir yerde bir araya getirme isteği sanırım hem eski okurlarım, hem yeni okurlarım tarafından hoş görülecektir.

Bu yazıyı şimdilik burada keserek yukarıda bahsettiğim “bir araya toplanacak yazılar”ın hazırlıklarına başlamak üzere izninizi istiyorum...

Her şey gönlünüzce olsun...

02 Şubat 2006

türkçe başlıkla bir giriş denemesi...

biraz kurcalayacak vakit bulunca nihayet kendi blog-site'mi açtım,
herkese mrb.

Sağda solda ONALTIKIRKALTI imzalı çıkan yazılarımı, arkadaşlarıma attığım komik ya da ilginç resimli maillerin içeriklerini buraya taşıyacağım, internette gezerken öğrendiğim ya da okurken gözüme çarpan ilginç şeylerin adresi de yine burası olacak...

Bunların tümünü buraya taşımak tabii ki biraz zaman alacak. O yüzden şubat ayını, internette ve fanzinlerde çıkan yazılarımı buraya toplamaya ayırdım. Vakit bulabilirsem arasıra bir iki güzel link ya da not bırakmayı da ihmal etmemeye çalışacağım...
(bir yazı için amma çok ya da kullanmışım... acaba siteyi 16-46 yerine "ya da" olarak mı açsam?) :)

Her şey gönlünüzce olsun...