28 Eylül 2006

dergi kapağında barkod sorunu...

Neden böyleyim bilmiyorum ama ille de aklıma geleni yapacağım... Herhangi bir derginin kapağını yaparken kapak resminde kullanılan mankenin elinde tuttuğu bir afişi ya da kutuyu silip yerine bir türlü koyacak yer bulamadığım barkodu yerleştirmek istiyorum... hani çok da güzel olurdu... daha önceden yapan var mıdır bilmiyorum ama düşünüp de bunu bulunca ille de bir kapakta uygulamak istedim ve bir gün mutlaka yapacağım ama yok biri bunu okur da kendisi uygularsa o zaman lütfen bir not bıraksın bana. O zaman benim yapmama gerek kalmaz sonuçta düşüncem gerçekleştirilmiş olur bunu da kimin yaptığı önemli değil ha ben, ha başkası... yaptığım sayfaları merak edenler de buradan bir kaçını görebilirler...

27 Eylül 2006

miskinler tekkesi

Reşat Nuri Güntekin'in en güzel eserlerinden biri olan Miskinler Tekkesi insanı hem güldüren, hem hüzünlendiren, hem de edebi yönüyle düşündüren çok başarılı bir roman...
Kendi insanımız, Osmanlı devrinin sonları, cumhuriyete giden zamanların başlangıcı ve tabii ki o günlerden bugüne kadar yok olan bilmediğimiz binlerce ayrıntı.
Osmanlı ve cumhuriyete giden yol gibi bir cümle sizi sıkıp da inkilâp tarihi gibi bir kitap sanmayın.
Bunlar arka planda sahne olarak sadece ayrıntılarda dönemi yansıtmak için var.
Bu kitabı okurken gerçekten büyük bir hazine bulmuşçasına sevindim ve okudukça da bitiyor diye üzüldüm...
Psikolojik nedenlerle hayatımızın akışını ne kadar da rahatça birden değiştirebileceğimizi, seçtiğimiz hayatı yaşamak için kendimize ait nedenleri hiç söylemeden nasıl da her şeyi bahane etteğimizi, şikâyet edip başka nedenler göstererek kendimizin bile inandığı yalanların peşine takıldığımızı gösteren çok güzel bir eser...
Bir sürü yer var anlatılıp saatlerce muhabbeti yapılabilecek ve o kadar güzel benzetmeler o kadar güzel tanımlar, gözlemler var ki birini buraya alırsam hepsini yazmak gerekir. hangi birini yazayım bilemiyorum.
Bunların dışında dikkatimi çeken bir şey de; İzmir'in savaş yılları sonrası ekonomik durumunu anlatırken kullanılan, "Yer demir, gök bakır" deyimi oldu... bu ve bunun benzeri o kadar çok dikkat edilip saatlerce düşünecek şey var ki mutlaka okunması gerekenler arasına alırsanız pişman olmayacağınızı garanti edebilirim... Kitap ilk kez 1946'da yayınlanmış...

Not: Meraklısı için söyleyeyim çok saygıdeğer,Büyük Usta Yaşar Kemal'in "Yer demir, gök bakır" isimli eserinin yayınlanması ise 1963'tür.

24 Eylül 2006

kapıya not bırakmak için...

bula bula bir hâl oldum ama bıkmadım buluyorum... bu sefer de diyorum ki şöyle minicik bir dijital ekran olsa hani eski 10 milyona satılan ikinci el ilk cep telefonlarınınki gibi, onu söküp kapıya gözetleme deliğinin altına monte etsem, bağlantılarını uzatıp msg yazılan bölümü kapının içine bantlasam ve aynen ekrana msg yazıyormuş gibi not bıraksam... 1 ekmek bir sigara ya da ayşe teyzelerdeyim vs gibi notları kağıt kalem ve bant olmadan bıraksak ne güzel olurdu. bu eski cep telefonlarını değerlendirmek için bir yol ama sırf bu iş için daha ucuza hesap makinesi gibi tek satırlık ve yazısı daha büyük bir ekran da yapılıp kapılara monte edilebilir... valla yapan satar kardeşim, olsaydı ben alırdım... şayet yapıp, satıp zengin olursanız bizi de görürsünüz artık :)

candan said...

:))
abi ekmeğimize göz dikme yav :d
blogların buluşçusu ben olacağım inşallah.
ben yarın işe başlıyorum. ne dilediysen akşam,olmuş say.. kesin çok istedin benim için, beni düşünerek güzel duygularını salıverdin evrene..
gâyet şirin geldi dillerin dostum oyyy!!!

1:29 AM

Delete not defterimdeki bu yazı için yapılan yorumu silmektense buraya aktardım...

"ban" radyo?

hep ihtiyaçlarım doğrultusunda icatlar yapar dururum, pek de gerçekleştiremem ya neyse bu bölümünü atlayalım ama yine de bir fikirdir ve bir gün belki bu fikir geliştirilir diye de atmaya kıyamam... bu seferki de yine öyle bir şey, hemen anlatmaya başlayayım... arabada bir radyo-teyp var ve genelde radyo dinliyorum. fakat reklam çıkınca ya da sinir olduğum bir konuşma olunca otomatik aramada bir sonraki kanala geçiyorum... bunlar, buraya kadar herkesin yaptığı şeyler. fakat ben şöyle bir şeye de ihtiyaç duyuyorum: radyoda güzel bir şey çalarken programı sunan (kimse artık) arkadan ıslık çalarak güzelim şarkıyı dinlenemez hale mi getirdi? demek ki burası çok ama çok gıcık bir radyoymuş bir daha kanalları geçerek arama yaptığımda bu kanalı atlasın istiyorum. (yani bilgisayarda chat yapılırken konuşma odalarında acayip tipler olur sağa sola rahatsızlık verirler ve oranın moderatörü o kişiyi "ban"layarak bir daha oraya girmesini engeller ya, aynen öyle.) bir tuş olsa da ben de o kanalı "ban"lasam... ne kadar güzel olurdu... sadece izinli radyo frekansları kalırdı... bunun tersi var zaten beğendiklerinizi hafızaya alıyorsunuz ama en gelişmiş radyolarda bile belli bir sayıyla sınırlı. ve bazen insan sıkılıp hiç bir şey bulamayınca bütün kanalları tek tek aramak istiyor... (ki şu anda istanbulda neredeyse 200 kanal çıkıyor. bunların içinden arama sırasında belli nedenlerle beğenmediklerimi böyle "ban" tuşuna basıp banlasam hiç de fena olmazdı...) belli bir süre sonra istersem "reset ban" tuşuna basıp yasaklılar listesini silebilmek de mümkün olsun tabii, bunu da unutmamak lazım... valla bir şekilde ne istediğimi anlatabildim mi bilmiyorum ama anlayıp da biri bunu yaparsa iyi satar diyorum...

20 Eylül 2006

İETT, özelleştirme, küreselleşme ve eski bir örnek iran...

İran’da da bir dönem kapitülasyonların boyunduruğu altında geçmiş: İngilizler, bankaları, madenleri ve ormanları, Ruslar ordu hizmetlerini ve askeri eğitimle birlikte İran’ın tüm yol yapım ihalelerini, Avusturyalılar ise posta idaresini kapmışlar.

(Ve tabii ki İngilizler bu işletmeleri neredeyse bir market fiyatına kapatırlarken, Ruslar İran’da eğittikleri askeri birlikleri -yol yapım ihalelerini de aldıkları için- yol yapımında da kullanmışlar. Oh! Ne güzel, git bir ülkeye orduya eğitim ver ve eğittiğin ordunun askerini yol yaparken kullan, ülkenin tüm yol yapım anlaşmalarını seninle imzaladılar diye bir de üstüne para al...)

Amin Maalouf’un Semerkant isimli kitabında, 1900’lerin başlarında İran’daki bu durum detaylarıyla anlatılır.

Aslında fazla örneğe de gerek yok.

Ortadoğu’nun kalabalık nüfuslu, (nüfus yoğunluğundan dolayı da ticari olarak iş imkânları bakımından) zengin şehirleri, her zaman batılı şirketlerin ticari paylar için birbirlerini yediği alanlar olmuş...

Ve zaten sadece son dönem Osmanlı’ya bakmak bile bunun için yeter de artar bile.

Şimdi gelelim bu nereden esti de ben bunları yazdım kısmına.

Yazdığım dergilerden biri için hazırladığım konular arasında bir de “İETT özelleşecek” haberi vardı. Haberde, yabancı taliplerin olduğu da bilgiler arasında. Haberi yazdık, konuyu derledik topladık ama bir yandan da sinirim kalktı...

Şu İngiltere, Fransa ve Almanya gibi ne kadar batılı ülke varsa “küreselleşme” ayaklarıyla yapmadıkları numara kalmadı.

Ya kardeşim tamam iyi güzel bunların gözünü para bürümüş, her şeye saldırıyorlar ama sen niye buna göz yumuyorsun ben de bunu anlamıyorum?

Adamlar hizmet sektöründe para nereden gelecekse anında üstüne atlarken, sen niye altın yumurtlayan tavuğu yabancıya veriyorsun? Hangi mantıklı yanı var benim kafam basmıyor...

Bu işten para kazanılmıyorsa, bu işlerdeki tecrübesi yadsınamayan, para kokusunu taa öbür kıtadan alan bu kadar ülke niye bu işin peşinde koşturuyor? Yok, para kazanılıyorsa, biz niye para kazanan bir kurumumuzu kalkıp da yabancılara satıyoruz?

Valla şu küreselleşmeyi herkes anladı da bir ben anlayamadım gitti...

Ne haliniz varsa görün artık...

13 Eylül 2006

acıdım ben şimdi buna be...

134340 olmuş yeni adı... koskoca gezegen... plüton... yani hemen hemen gezegenler sayılırken hep sonradan hatırlanan ya da unutulunca bak ben buldum diye hevesle ismi söylenen o belirsiz garip gezegen... mars için bir sürü şey akla gelir yok işte savaş, güç ve bilinen takma ismiyle kızıl gezegen denir, venüs için güzellik tanrıçasına gönderme yapılarak kadınlar gezegeni filan denir ama bu plüton sanki ağır metal bir elementmiş gibi hiçbir tanımlamayı hayal etmeye bile fırsat vermeyen bir belirsizlik içinde oralarda öyle takılır dururdu. en sonunda sınıfın en arka sıralarında birden farkedilen ders kaçkınları gibi farkedilip iyice bir incelenip karara varılmış... plüton gezegen sınıfından çıkarılmış (bunu duyalı epey olmuştu). ama ona bir de 134340 olarak yeni isim verilince iş iyice ciddiye bindi... kim ne derse desin o hâlâ benim için bir gezegen ve hep öyle kalacak hem de onlara inat yeni uzun ismiyle daha da bir beynimize kazınarak... 134340 plüton...

herneyse said...

plüton yoksa biz de yokuz haa:)))

11:02 AM

Delete not defterimdeki bu yazı için yapılan bu yorumu buraya aktardım...

12 Eylül 2006

yüksekliğe bağlı basınç nedeniyleee...

sabahın körü, dünyanın yarısı uyurken ilk uçağa atlamak, o uykulu gözlerle bir hayaldeymişcesine uçağın bol oksijen basılmış kabininde acayip bir ruh haliyle avrupai sahte gülücük rolleri falan... yine de güzeldir uçak yolculukları amaaa.... bu saatte hiç bir zaman yatağından tuvalete bile kalkmayan, pire olimpiyatlarına ev sahipliği yapanlar birden bire bakıyorsunuz uçakta içki beleş diye hababam hostesi çağırıp duruyorlar; eee afedersiniz bana bir dry cin, eee pardon viski var mı? ne bu kardeşim iran'dan mı, yoksa amatem'den mi kaçtınız? saat manyak bir pozisyonda öööyle dümdüz bir kolu 6 da diğeri 12'nin üstünde sabahın tam ortası, öğlen olsun bir, içersiniz ya...
fakaaat insanoğlu işte bir dediği bir dediğini tutmaz bunun, yakınıma gelen hostes de o kadar güzel o kadar güzel ki kardeşim pes dedim yani biraz daha fazla ve biraz daha yakından görmek için seslendim: eee pardonnn viskiniz var mıydı acaba?

11 Eylül 2006

ceren'in estirdikleri...

hani bir de böyle "türk tipi" bir "alman usulü" vardır, hesap olarak uzun vadede aynı kapıya çıkan. Bir buluşmada bir taraf öder, diğer buluşmada öteki... bu böyle anlaşmış gibi devam ederken, iki o ısmarlamış 2 de o ısmarlamış bir vaziyette bir de incelik yapılır; "aaaa dur canım! ben ısmarlayayım, zaten geçen sefer sen ısmarladın... alman hesabı yapacak değiliz ya." yoksa yok diyelim gereksiz yere almanları karıştırmayalım derim...

kim o...

Dan diye geldi bir anda aklıma, orjinali snow white olan pamuk prenses''e ilk olarak kim ve ne için karbeyazı yerine pamuk prenses demiş? Niye böyle bir çeviri numarası yapılmaya gerek duyulmuş? İlk pamuk prenses çevirisi ne zaman ve kim tarafından yapılmış? Hani acaba ilk dönem çevirilerde karbeyazı ve yedi cüceler diyen var mıydı?