09 Nisan 2007

Amerikan film sektörü ve yeni yönlendirme numaraları...

Zihnim çetrefilli ve karışık... Her şeyi detaylı ve çok yönlü düşünmek öylesine alışkanlık haline gelmiş ki bazen ayrıntılardan bütünü göremiyorum. Yine böyle kendi kendime yanıldığım bir konuyla karşılaştım. Bir film alıp seyrediyorum ve kendimce yorum yapıyorum arkasından da sanki herkes öyle düşünüyormuş gibi kendi fikrimin arkasını bırakıyorum ya da önemsiz bulup yazmıyorum. Ama ne kadar da yanılıyormuşum...

Geçen hafta sonu işyerinden bir arkadaşla film takası yaparken aynı durumla karşılaştım. Şu filmi al, bunu ver vs... derken “Babil (Babel) filmini seyrettin mi? diye sordum. Arkadaş da “Evet çok güzeldi” dedi. Buraya kadar normal giden konuşma ben “Amerikalılar yine bütün dünyayı karalamış ve aşağılamışlar” deyince birden konuşmanın yönü değişti ve hararetli bir tartışmanın eşiğinden döndüm.

Arkadaşım kesinlikle bana katılmıyordu ama inanın filmi izleyen herkes benim gibi düşünür diye tahmin ederken böyle farklı bir görüşle karşılaşınca şaşırdım. Çünkü evrensel Amerikan film sanayii amacına ulaşmış ve tahmin edemeyeceğim bir kişi üzerinde propagandasını çok iyi bir şekilde başarıyla uygulamıştı.

Film hakkındaki görüşlerime geçmeden önce “bu konuyla uzaktan ilgili” ayrıntılardan da bahsetmek istiyorum. Rus Edebiyatı’nın geçtiğimiz yüzyılda önemli bir şekilde yükselmesinin sebeplerinden biri, (Çoğu Rus yazarının, o dönem moda olan Fransız edebiyatına hayranlığını konu dışında tutuyorum) Fransız edebiyatından uyarlanan “edebi metinlerdeki kurgu yapısı”na yeni bir özellik eklemeleriydi: Anlatma, göster. Yani; anlatmak, açıklama, tarif etme... Göster okur kendi bulsun, gördüklerini anlat okur kendi yorumlasın, sahneyi kendi oluştursun)...

Anlatma, göster anlayışına göre; romanda birisini tanımlarken, (anlatır) açıklarken “...fakir adam, öyle fakirdi ki kaç gündür yemek yememişti, üzerine bir palto alacak parası bile yoktu çok ama çok üşüyordu vs....” yerine “Bu onun hiçbir şey yemeden geçirdiği ikinci günüydü, artık gözü çöp kutularındaki artıklardan başka bir şey görmüyordu, öyle ki üzerindeki yırtık pırtık döküntü elbiselerin soğuğa karşı koyamaması ve ayaklarının soğuktan donmak üzere olmasını bile önemsemiyordu” cümlesi, sahneyi sizin hayalinizde canlandırarak yazarın açık açık yazmasından daha fazla etki bırakır.

İşte geçtiğimiz yüzyıl klasik anlamda propaganda yapan Amerikan film sektörü de bu yöntemi uygulamak için artık ikinci aşamaya geçmiş ve artık anlatmayıp göstererek “benim söylememe gerek yok sen düşün” (ama tabii ki benim verdiklerime göre, benim istediğim şeyleri düşüneceksin ruhun bile duymayacak demiyorlar) kademesine gelerek yeni filmlerde bu mantığı uygulamaktadır...

Bilmiyorum anlatmak istediklerimi açıklayabiliyor muyum? Şimdi bu duruma göre; Amerikan filmlerinde artık, çocukken bizi kandırdıkları gibi “pis katil kızılderililer, hepiniz geberiiiiin” diye bağırmayacaklar, bunun yerine kızılderili köylerindeki otantik yaşamla ilgili filmler çevirip bu filmlerde kendi yaşamlarındaki inanılmaz kötü yönleri göstererek karşıt propaganda yapacaklar.

Alt kültürleri, yok olan toplumları (bilinçli şekilde yok edilenler de dahil) ilkel ve yok edilmesi gereken korkunç insan yığınları olarak gösterecekler. Amaç “Geçmişte bunları yaptık ama bakın bunlar hakketmemiş mi allah aşkına? Ne kadar ilkel insanlar, ne kadar kötü toplumlar, bunlar yok edilmeli!” fikrini film izleyicilerinin bilinçaltına yerleştirecekler... Bu sezona ait yeni bir film olan Apocalypto da bu mantıkda bir filmdir ve kimle konuşsam herkes aynı şeyi söylüyor “Çok ilkellermiş yaa...”, “Çok kötü abicim bee...” ve “abicim onlar ne kadar vahşetmiş öyle yaaa...” iyi aferin böyle devam edin siz...

Neyse fazla uzadı, gereksiz yere konuyu dağıtmak istemiyorum.
Babil filmine dönersek ve şimdi bir iki açıklama yaparsam umarım bu kadar anlattığım şey bir anlam kazanır ve yorumlarım daha iyi anlaşılır... Çünkü bu film de yukarıda anlatılan mantıkla yapılmış ve farklı açılardan yorum yapmaya alışık olmayanların, ana konu içinde kaybolunca verileni aynen bilinçaltına atabileceği bir yapım.

Gelelim filme... (seyretmemiş olanlar için filmin belli ayrıntılarını anlatmayacağım) Filmde; evliliklerinde sorun olan bir çift, çocuklarını bakıcıya bırakıp bir geziye çıkmıştır. Bu çiftin gittiği ülkede bir bölgede insanlar ilkel denilebilecek hayat standartları içinde yaşamaktadırlar. Yine bu bölgede yaşayan ve çoban olan bir adam orada birinden bir silah alır ve oğullarına, koyunları otlatırken kendilerini ve sürüyü korumaları için bu silahı verir. Çocuklar, bir şekilde bu silahla kötü bir olaya karışırlar ve film başlar.

Evli çiftin ülkelerinde çocuklarını bıraktıkları bakıcı, kendi oğlu evleniyor diye bakmakla sorumlu olduğu çocukları da yanına alarak sınırötesi başka bir ülkeye gider. Filmde iki de bir de uzakdoğu’da bu konulardan ayrı olarak, başka bir ülkede bir genç kız ve onun dramı verilmektedir. Anne intihar etmiş, anlayışsız bir baba, sorumsuz, it kopuk türü gençler, saygısız ve düzeysiz sorunlu tipler vs. gösterilir izleyiciye.

Filmin belli bir yerinden sonra bu uzakdoğu ülkesini ve bu kızı, babasını niye gösterip durdukları belli olur ve bir şekilde filmin konusuna bağlantı yapılır. Ama bu yapılıncaya kadar o ülkenin aslında nasıl bunalımlı insanları olduğunu, gençlerin ne kadar sorunlu ve seviyesiz yaşadığı vs. verilmeye çalışılır ki konuyla hiç ama hiç ilgisi alakası yokken devamlı kötü izlenimler bırakması istenen sahneler gösterilip izleyicinin beyni güzelce yıkanabilsin.

Tabii ki bu arada (çocukları yanına alıp Latin Amerika ülkesinde oğlunun düğününe yetişen) bakıcı kadını da boş bırakmazlar. Çocuklarla gidilen bu ülkenin insanları da ne kadar kaba, ne kadar patavatsız, ne kadar uygunsuz, suça meyilli, ahlaktan ve anlayıştan uzak vahşi insanlardır bir bilseniz... Çocukların gözü önünde düğün yemeği için kafası koparılan tavuklar mı istersiniz (çocuklar haliyle şok olurlar), eğlence için düğünde havaya atılan silahlarla “silah ve suç bakınız nasıl da onların hayatının doğal bir parçası” fikri verilmesi mi.... daha neler neler...

Bunlar verilirken filmin ana sahnesini kurdukları ortadoğu ülkesini ise zaten anlatmaya gerek yok; burada tam bir mağara devri yaşanmaktadır ve bunlar da turistlerle birlikte bu “vahşi(!)” ve ilkel hayatı gözlemlemektedirler. İzleyiciye gizliden gizliye anlatma yoluyla yani açıkça göstererek “böyle yerde yaşayan insanlardan başka ne beklenir ki” havası başarıyla verilmektedir.

Ama dikkat edilecek minik bir ayrıntı da unutulmamıştır. Bu ilkel yerde yaşayan ve Amerikalı çiftin sorunları için yardım ederek çok uğraşan bir adam, yardımlarına karşılık kendisine verilen parayı kabul etmez. Bu da benim gibi düşünerek bir an için tereddüt eden izleyicilere bir parmak bal çalmaktan başka bir şey değildir yani bu sefer de “yok be abicim, baksana adamlar allah için, iyi olan şeyleri de vermeye çalışmışlar” dedirtip iyice tarafsız havasına bürünmeyi de unutmamışlar...

Filmi bu gözle izlerseniz direkt olarak verilmek istenen “Latin Amerika, (filmde Kuzey Afrika'da bir ülke verilmiş ama aslında Orta Doğu/Asya tarzı yaşama örnek oluşturmak istenmiş) Orta Doğu ve Uzak Doğu ülkelerinde o bölgelere ve kültürlerine bir bakın, hiç insanlıkla alakası var mı bunların, hepsi kötü hepsi sorunlu ve bizler işte bunlarla uğraşıyoruz ve bunları sindirip hakim olmaya çalışıyoruz, eğer duyarlıysanız o kadar da düşünüp kendinizi üzmeyin bunlar doğuştan böyle kötü” kandırmacasını yemezsiniz...