12 Nisan 2007

Montaigne'in Amerika'sı...

Montaigne’nin “Denemeler”i meşhurdur. Ülkemizde de yayınlanan bu eserin birçok yayınevinden, farklı yıllarda farklı şekilde çıkan baskıları var. Bunun nedeni de yayınevlerinin giderleri azaltma isteği doğrultusunda, birbirine bağlı birçok kitaptan oluşan orjinal ciltlerden alınan bölümlerle, (çevirenin de insafına ve beğenisine kalmış bir şekilde) “Denemeler seçkisi” diyebileceğimiz bir şekle sokulmasıdır.

Okumayı yazmayı seven herkesin bir dönem mutlaka gözüne çarpan bu eserin herhangi bir versiyonunu görünce, daha önceden okumuş olsam da (yeni eklenmiş ya da daha önceden dikkatimi çekmemiş bir ayrıntı bulabilir miyim diye) şöyle bir üstten göz atmayı ihmal etmem.

Yine öyle bir ayrıntı bulunca hoşuma gitti ve paylaşmak istedim ama önce dikkatimi çeken şeyleri de yazayım ki tam olsun... Montaigne, “Denemeler” isimli kitabında aşağıya ekleyeceğim söz konusu bölümünde, Amerika Kıtası’nın bulunması ile ilgili görüşlerini yazmış. Yazarken de çok güzel noktalara değinmiş, orada gerçekleşen tüm olayları Avrupalının vahşi elegeçirme hırsına bağlayarak, yapılanları aldatmaca olarak değerlendiren Montaigne, Amerika Kıtası’nda yaşayan insanların kandırılarak nasıl haksızlıklar yapıldığından da bahseder...

Her şeyden önce Montaigne bu yazının başlığını “Amerika’nın keşfi” değil, özellikle “Amerika’nın bulunuşu” olarak koymuştur. “Hiç bilinmeyen bir şeyi ortaya çıkarmak” anlamına gelen “keşif” kelimesini özellikle kullanmamasını, “Amerika Kıtası konusunda” o ana kadar yapılan her şeyi iki kıta insanları arasında yapılan bir savaş olarak görmesine bağlayabiliriz.
Bunu “...bizim fatihlerin bunca zaferi, zafer olmaktan çıkıyor.” cümlesinden rahatlıkla çıkarabiliriz. Çünkü ortada bir keşif olmadığı, savaşmak üzere iki grup olduğu ve yapılan savaşın bile adil olmadığının kabul edilip, elde edilenin zafer sayılamayacağı belirtilmeye çalışılmış...

Neyse; buraya kadar zaten yeterince ağır gelmiş ve okunması zor olan sıkıcı bir giriş yapmış bulunmaktayım. Kendilerini o zamanın şartlarına göre yeryüzünde dinlerini yaymaya çalışan uygar misyonerler gibi göstermeye çalışan Avrupalılara, Amerika Kıtası yerlilerince gereken cevaplar verilmiş; ama burada Avrupalıları çok aciz duruma düşüren “... bir de bazı ilaçlarda kullanmak üzere altın istiyorlarmış...” cümlesi sömürgeci mantığının ne kadar tiksinti verici bir şey olduğunu gösteriyor. Burası en çok ilgimi çeken yer oldu; ilaç yapmak için altın isteyerek, kendilerini zor durumda gösterip yardım istemişler...

Artık ana metne geleyim.
(Lütfen yazarın “Amerika’nın bulunması”na olan tarihi yakınlığın ve olayın etkisinin Avrupa’da yarattığı heyecanın tersine nasıl bir fikre sahip olduğuna dikkat edelim. Her ne kadar Amerika'nın bugüne kadar siyasi ve askeri olarak yaptıklarını onaylamasak da orada yaşayan sıradan halkın bunlarda pek de bir suçu yok. O yüzden umarım bir gün daha güçlü biri çıkıp Amerika'yı keşfetmeye kalkmaz...)

Montaigne’nin “1572'den 1591'e” yani ölümüne kadar yazdığı 20 yıllık bir döneme yayılan “Denemeler” isimli eserinde adı geçen “Amerika’nın bulunuşu” başlıklı yazısı:


AMERİKA'NIN BULUNUŞU

Dünyamız az önce bir başka dünya buldu. Bunun sonuncu kardeş
olduğunu kim söyleyebilir. Bugüne dek inlerin cinlerin bildiği yoktu bu yeni dünyayı. Bizimki kadar büyük, insan dolu, kanlı canlı bir dünya bu; ama o kadar yeni, o kadar çocuk ki a.b.c. öğreniyor henüz.

Elli yıl öncesine kadar ne yazı biliyordu, ne tartı, ne ölçü, ne giysi, ne buğday, ne üzüm. Doğanın kucağında çırılçıplaktı; anası ne verirse onunla besleniyordu. Biz dünyamızı son çağında, şair Lucretius da gençlik yıllarında görmekte aldanmıyorsak, biz karanlığa gömülürken bu dünya aydınlığa yeni erecek daha.

Bütün dünya bir inme geçirecek de sanki, bir kolu tutmaz olup öteki kolu sağlam kalacak. Ama çok korkarım ona dokunmakla çöküp yıkılışını hızlandırmış, inançlarımızı, bilim ve sanatlarımızı onlara pek pahalıya satmış olacağız.

Bir çocuk dünyaydı bulduğumuz; öyleyken biz onu ne doğal değer ve gücümüzün üstünlüğüyle dizginimiz altına soktuk, ne doğruluğumuz, iyiliğimizle yetiştirdik, ne de ruh yüceliğimiz, cömertliğimizle kendimize bağladık.

Verdikleri karşılıkların, kendileriyle yapılan alışverişlerin çoğu gösteriyor ki doğal kafa aydınlığı, kavrama bakımından hiç de bizden aşağı değiller.

Kusko ve Meksiko şehirlerinin akıllara durgunluk veren görkemi; görülmedik nice şeyler arasında bilmem hangi kralın o bahçesi ki, meyveleri ve tüm bitkileri gerçek bir bahçedeki düzen ve büyüklükleriyle altından yapılmış, sarayında ülkesinde yaşayan bütün hayvanların yine altından heykelleri, değerli taşlardan, kuş kanatlarından, boyalı pamuklardan yaptıkları el işlerinin güzelliği zanaattan yana da bizden geri kalmadıklarını göstermektedir.

İnançlara bağlılık, yasalara saygı, iyilik, cömertlik, dürüstlük, içtenlik gibi erdemlere gelince bunların bizde onlardakinden daha az olması işimize pek yaradı. Bu üstünlükleri yüzünden mahvolmuşlar, kendi kendilerini satıp çiğnettirmişlerdir.

Gözüpekliğe, yiğitliğe gelince, acılara, açlığa, ölüme karşı dayanmaya, yürek sağlamlığına, sözünün eri olmaya gelince, bunlardan yana bizim dünyamızın geçmişindeki en ünlü örneklerin onlarınkileri hiç de aşmadıklarını söylemekten çekinmem. Çünkü onları altedenlerin nelerden yararlandıklarını düşünelim: Adamları kandırmak için ne kurnazlıklara, ne dalaverelere başvurmuşlar!

Sonra bu ulusların haklı şaşkınlığı: Birdenbire karşılarına sakallı birtakım insanlar çıkıveriyor dilleri, dinleri, biçimleri, davranışları bir başka türlü; üstünde insan bulunabileceğini hayal etmedikleri uzak bir yerden gelmişler; hiç at görmemiş, hatta sırtında insan ya da yük taşıyan hayvan görmemiş kimselerin karşısına bilinmedik koca ejderler üstüne binmiş olarak çıkmışlar bizimkilerin sırtında göz kamaştıran zırhlar, ellerinde keskin, parıl parıl kılıçlar; onlarsa bir aynanın ya da bir bıçağın mucizeli pırıltısına karşılık avuç dolusu altın ve inci vermeye can atıyorlar.

Bizim çeliğimizi delebilmek için ne yeterince bilgileri var, ne gereçleri; toplarımızın, tüfeklerimizin çıkardığı yıldırımları, gök gürültülerini de katın bunlara. Roma İmparatorunu bile afallatacak olan o gümbürtüleri; bunların karşısında çırılçıplak insanlar, yalnızca pamuktan yapabildikleri bir parça giysileriyle; bütün silahları da yaylar, taşlar, sopalar ve ağaçtan kalkanlar; sözde dostluğumuza, iyi niyetimize güvenip acayip şeyler görme meraklarıyla faka basan insanlar...

İki dünya arasındaki bu ayrılığı hesaba kattınız mı, bizim fatihlerin bunca zaferi zafer olmaktan çıkıyor.

Erkek, kadın, çocuk, kaç binlerce insan tanrılarını ve özgürlüklerini korumak için ne sarsılmaz bir coşkunlukla kendilerini amansız tehlikelere atıyorlar; onları hayasızca aldatanların köleliğine katlanmaktansa bütün belaları, işkenceleri, ölümü ne yiğitçe bir direnişle seve seve göze alıyorlar; böylesine alçakça zafer kazanan düşmanlarının elinden ekmek yemektense açlıktan kırılmaya nasıl razı oluyorlar! Bunlara bakınca öyle sanıyorum ki bu insanlara silah, görgü ve sayı eşitliğiyle başa baş saldırsalar gördüğümüz bütün savaşların sonundan daha da kötü bir sonla karşılaşırlar.

Bari bu soylu ülkeyi Büyük İskender, eski Yunanlılar, Romalılar fethetmiş olsaydı; bunca krallıkları ve halkları böylesine büyük değişikliğe uğratacak eller, onların vahşi yanını tatlılıkl törpüleseler, doğanın orada ürettiği güzel tohumları güçlendirip geliştirseler, toprakların işletilmesine, şehirlerin donatılmasına gerekli olduğu ölçüde kendi dünyalarının sanatlarını katmakla kalmayarak Yunan ve Roma erdemlerini o ülkenin yerli erdemleriyle karıştırsalardı!

Bizim oraya götürdüğümüz ilk örnekler, davranışlar o halkları erdeme hayran etse ve özendirse, onlarla bizim aramızda kardeşçe bir toplaşma ve anlaşma kurabilse bütün o yeni ülkede ne yaman bir evrim, bir ilerleme sağlanabilirdi!

Çoğunun doğal başlangıçları bu kadar güzel olan, o yepyeni, o öğrenmeye susamış ruhlar kazanmak ne kolay olurdu! Biz tam tersine bilgisizliklerinden, görgüsüzlüklerinden yararlanıp onları bizdeki kötü örnekleriyle kalleşliğe, sefilliğe, cimriliğe, her türlü insanlık dışı davranışlara, işkencelere alıştırdık.

Kim, ne zaman bezirgânlığı, alışverişi böylesi bir sömürüye götürmüştür? Bunca şehir dibinden yıkılıyor, bunca ulusun kökü kurutuluyor, milyonlarca insan kılıçtan geçiriliyor, dünyanın en zengin, en güzel ülkesinin altı üstüne getiriliyor, niçin? İnciler, biberler, alıp satacağız diye. Aşağılık makine zaferleri bunlar!

Hiçbir zaman kazanç tutkusu, hiçbir zaman haksız sömürü insanları böylesi korkunç bir kinle birbirine düşünmemiş, bu kadar yürekler acısı kıyımlara yol açmamıştır.

Deniz kıyısı boyunca altın aramaya çıkmış İspanyollar bereketli, güzel ve insanı bol bir ülkede karaya çıkıyorlar ve her yerde olduğu gibi orada da yerlilere kendi kendilerini övüyorlar: Barışsever insanlarmış, uzak yollardan gelmişlermiş, kendilerini bütün dünyanın en büyüğü olan Kastilya Kralı yollamış; Tanrının yeryüzündeki temsilcisi olan Papa bu krala bütün Hint ülkesini bağışlamışmış; yerliler onun uyrukluğuna girmek isterlerse kendilerine pek iyi davranacaklarmış; onlardan yiyecek şeyler, bir de bazı ilaçlarda kullanmak üzere altın istiyorlarmış; ayrıca bir tek tanrı inancını ve bizim dinimizin doğruluğunu bilmeleri gerekiyormuş, bu dine girmeleri de haklarında hayırlı olurmuş, yoksa işler sarpa sararmış.

Aldıkları karşılık şu olmuş:
Barışseveriz diyorsunuz, ama görünüşünüz hiç de öyle değil. Kralınıza gelince, isteyen durumunda olması muhtaç ve yoksul olduğunu gösteriyor; ona bu toprakları veren ise savaş seven bir adam olacak, çünkü kendisinin olmayan bir yeri başkasına vermekle onu verdiği yerin eski sahipleriyle cenkleşmeye sürüyor.

İstediğiniz yiyeceklere gelince onları veririz. Altınsa, bizde pek fazla yok; zaten yaşamak için işimize yaramadığından, bütün istediğimiz de rahatlıkla, güzellikle yaşamak olduğundan altına pek değer vermeyiz; ama, tanrılarımız için kullandığımız altın dışında ne kadar bulabilirseniz çekinmeden alabilirsiniz.

Bir tek tanrıya gelince, böyle bir düşünüş güzel, ama bunca zaman bize yararlı olmuş dinimizi değiştirmek istemeyiz; dostlarımız, tanıdıklarımızdan gayrısından öğüt almaya da alışık değiliz. Korkutmalarınıza gelince, durumlarını, güçlerini bilmediğimiz insanlara meydan okumak akıl kârı değildir.

Kısacası topraklarımızdan bir an önce çıkıp gitmeye bakın; silahlı ve yabancı kimselerin dürüstlüklerine, parlak sözlerine güvenme adetimiz yoktur.
Çekip gitmezseniz siz de şunlar gibi olursunuz...

Böylece konuşmuş yerlilerin kralı ve şehrin çevresindeki kesik insan kafalarını göstermiş. İşte bu çocuk dünyanın, hiç de çocukça olmayan konuşmalarından bir örnek... (Kitap 3, bölüm 6)