14 Temmuz 2007

II. Abdülhamid'in hatıralarında Ermeni meselesi...

Bir kitabı okurken, dayanamayıp bir diğerine başladığım olduğu gibi “Sonradan bunu okur muyum?” diye kontrol ederken, üçüncü bir kitaba daha başlayıp, hepsini bir arada okuduğum çok olmuştur. Günlük işlerden kitap okumaya vakit kalmadığı zamanlarda böyle açgözlülük yaptığım oluyor...

Şimdilerde diğer iki kitabı okumaya ara verip tam hız başladığım bir eserde rastladığım şeyleri sizlerle de paylaşmak istedim.

Kitap, Pınar Yayınları’ndan: Abdülhamid'in Hatıra Defteri. Adından da anlaşılacağı gibi bu kitap bir hatırat, yani Padişah II. Abdülhamid Han’ın anılarını, görüşlerini bildirdiği kendi elyazmalarından oluşan önemli bir eser...

Abdülhamid’in padişah olduğu dönemde de her liderin yönetiminde olduğu gibi doğal olarak kendisini ve yaptıklarını sevenler kadar sevmeyenler de bulunuyordu.

Bu yüzden Abdülhamid kendisini eleştirenlere hatıratında cevap vermeye çalışırken, tek tek o dönemin sorunlu isimleriyle olan ilişkilerini ve yaşanan olayları da sebep sonuç ilişkisiyle neredeyse tüm ayrıntılarına girerek yazmış...

Tabii ki Padişah da olsa Abdülhamid de bir insandır. Yönetimi sırasında meydana gelen hatalardan bazılarını kabul edip neden öyle davrandığını hatıratı aracılığıyla anlatmasını, dolayısıyla kendisini savunmaya çalışmasını normal karşılamak gerekir.

II. Abdülhamid, hatıratının bir bölümünde:

“Tekrar ederim ki, nefsimi değil, namımı haksız yergi­lerden korumak için bu satırları yazdım. Dünyada daha ne kadar kalacağım belli değildir. Ölüm bana o kadar yaklaşıyor ki, âdeta adımlarının sesini duyuyorum. Bu gerçeklerin her­kesçe bilinmiş olacağı bir günün geleceğine inansam, pek rahat bir vicdan ve huzur içinde gözlerimi kapatacağım.” diyerek, yazdıklarında samimi olduğuna inanmamızı sağlayabilecek kadar da edebiyatı güçlü bir şahsiyet.

Önemli kişiler hakkında az bilinen detayları gözlerimizin önüne seren bu hatırat, aynı zamanda günümüzde çok konuşulan önemli sorunların temellerinin nerelere kadar vardığını da kaynaklarıyla birlikte açıklıyor...

Ermeni meselesiyle ilgili bir bölüme geldiğim zaman gerçekten bu tip hatıratların ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlamış oldum.

Sonuçta bu hatırat, sıradan bir insanın ya da memurun değil, bir devrin padişahının yazdıklarıyla oluşmuş. İsimler, yerler ve tarihlerle birlikte belgelere işaret ederek yazılanların doğruluğunu ispatlayabilecek bu eserde Abdülhamid, Ermeni meselesini devrin en büyük devlet adamı olarak şu şekilde anlatıyor:

(Alıntı yaptığım bölümün biraz uzun olduğunun farkındayım ama böylesine önemli bir konu için olağanüstü bilgiler içermekte. Meraklıları için bulunmaz değerde olan bu bilgiler, konuyu araştırırken tüm insanların öğrenmesi gereken gerçeklerle dolu. Lütfen sıkılmadan okumaya çalışın, okuyup öğrenmeye çalıştığımız şey ülkemize ve tüm bireylerine mâledilmeye çalışılan sahte tarihin, yüzümüze sürülmeye çalışılan kara lekenin nedenlerini çok iyi şekilde anlatıyor. Kitabı okuyarak bu konunun girişinde ve sonunda bulunan diğer ayrıntılara ulaşabilirsiniz.)

13.Mart.1333 (1917) Beylerbeyi Sarayı
Ermeni meselesi, Ermeniler meselesi değildir. Rahat bir rekle söyleyebilirim ki, Ermeni kavmi (milleti), Osmanlıyı en iyi benimsemiş, onu en iyi temsil etmiş bir kavimdi.

Medeniyetimize hizmet etmişler, devletimizin bekasına çalışmışlar, hizmetleri ile ve sadakatleri ile mümtaz Osmanlı..... çıkarmışlardır. Ermenilerin bizden hiçbir şikâyetleri yoktu.

Fakat Ruslar, Bulgaristan üzerindeki emellerine ulaşınca , Osmanlı imparatorluğundan yeni bir parça daha koparmak için, Ermenileri parmaklarına doladılar. Gönderdikleri ajanlarla, önce papazları, öğretmenleri ele geçirdiler, sonra buldukları macera düşkünü Ermenileri bizim aleyhimize çevirdiler.

Hiçbir kavim, bağlı olduğu ülke zayıflarsa rahat durmaz. Bu sebeple, Ermenilerin de tek başlarına uslu oturduklarını söylemek istemiyorum. Fakat tek başlarına hiçbir güçleri olmadığı için, diğer kavimler gibi onlar da bir süre daha bekleyebilirlerdi. Ancak tahrik ve fitne, bazılarını hemen ayaklandırmaya yetti.

Aslına bakacak olursak Ruslar, Türkiye'de müstakil bir Ermenistan kurulmasından yana değildiler. Çünkü kendi sı­nırları içinde de Ermeniler vardı, o zaman bunlar da bu Ermenilere katılmak isteyeceklerdi. Rusların hesabı, kendi Ermenilerinin ağızlarına bir parmak bal çalmak. Türkiye' nin başına bir gaile çıkarmaktan ibaretti.

Fitneyi Bastırmak îçin Elimden geleni yaptım.

Çok geçmeden buna Fransızlar ve İngilizler de katıldılar. Osmanlı ülkesinden koparılacak yeni parçada, onlar da söz sahibi olmak istiyorlardı, ilk Ermeni komitesinin Tür­kiye'de değil de Pariste kurulmuş olması, her şeyi ortaya koyar. Fitnenin başı dışarda idi.

Ben, fitneyi bastırmak, bu iyi Osmanlıları, yanlış yollara sapmaktan kurtarmak için elimden geleni yaptım. Bir yan­dan kendilerine şefkatle muamele ettim, bir yandan Katolik ve Ortodoks Ermeniler arasındaki anlaşmazlığı kullanarak, uzun müddet, bir fikir etrafında toplanmalarını engelledim.

Fransızlar, Katolikleri himaye ediyorlar, Ruslar, Orto­dokslara arka çıkıyorlardı. Ben, bazen birini, bazen ötekini tutarak, ama her ikisinin de Osmanlı Reayası olduğunu hatırdan çıkarmayarak, tahrikleri önlemeğe çalıştım. Önce bir­birlerini kırdılar, sonra dönüp Müslüman ahaliye saldır­dılar.

Bu oyunu, ben de dünya da biliyordu. Çünkü Bulgaris­tan'da denenmiş ve sonunda Bulgaristan'a muhtariyet adı altında bağımsızlık kazandırmıştı. Onun için zabıta kuvvetleri ile, Ermeni - Müslüman çatışmasını önlemeğe çalışıyor­dum.

Ermenilerin muradı, Müslümanları kışkırtmak, üstle­rine saldırtmak, sonra da dünyayı ayağa kaldırtmaktı. Bun­dan sonra Avrupa devletleri işe karışacaklar, bu iki unsu­run bir arada yaşayamayacaklarını ileri sürerek muhtariyet isteyeceklerdi.

Papazlar, Öğretmenler, Ajanlarla sürdürülen bu tahrik­ler, önceleri pek itibar görmedi. Birçok Osmanlı Ermeni, bu kışkırtmaları hoş karşılamadı. Bunun üzerine kurulan çeteler, önce bu namuslu Ermeni vatandaşlarımı yola (!) getirmek için bunları kesip öldürmeğe başladılar. Bu na­muslu Ermeniler, bir taraftan hükümetten, bir taraftan çetelerden çekiniyorlardı. Sonra, sonra bunlar da çeteleri des­teklemeye, beslemeye, saklamaya başladılar.

Türk Kılığına Girmiş Ermeni Eşkıyaları
Birinci safhası böyle biten oyunun ikinci safhasına ge­çildi. Türk kılığına giren Ermeniler, kendilerine yardım et­mek istemeyen kendi vatandaşlarını öldürüp sonra da «Gör­müyor musunuz, sizi Türkler kesiyor, siz hâlâ bizimle birlik olmuyorsunuz» demeğe başladılar.

Bir yandan da Türk köy­lerine giriyorlar ve Müslüman halkı türlü işkencelerle öl­dürüyorlardı. Bunların içinde, vücudu bıçakla yarılıp içine barut doldurulduktan sonra tutuşturulanlar da vardı!

Bu Ermeni tahrikçileri özellikle Sason bölgesinde tahrik­lerini sürdürüyorlardı. Bu Ermeni - Müslüman kavgasını so­na erdirmek için, müşir Zeki Paşa emrindeki orduyu, bu sahaya sevk ettim ve ayaklanmayı bastırdım.

Büyük dev­letler elçileri, birbirleri peşinden Saraya koştular; zavallı Ermenilerin kılıçtan geçirildiğini ve bunun zulüm olduğunu söylüyorlardı. Hele İngiltere elçisi, hemen bir tahkikat heye­tinin kurulmasını istiyor ve buna öncülük etmek için de bir İngiliz Askerî Ataşesinin hemen olay yerine gönderileceğini söylüyordu.

Bütün elçilere ve bu arada daha sert bir dille İngiliz Elçisine, bunun bir asayiş meselesi olduğunu, Ordu­nun buralardaki eşkiyaları temizlediğini söyledim ve ilâve ettim : «Ataşe göndermenize müsade edemem. Çünkü bu günlerde buralarda bir İngiliz Ataşesinin görünmesi, yatış­mış toplumları yeniden birbirine düşürebilir.»

Elçi yanımdan hayret içinde ayrıldı. Çünkü ben o gün­lerde İngiltere'nin uzak doğuda Ruslarla başlarının iyice derde girmiş olduğunu biliyordum. Hem Rusya, hem İngiltere, hem de Almanya'dan çekinen Fransa ciddî bir müda­halede bulunamazdı. Nitekim bulunmadı da..

Fakat bunu iz­leyen yıllar İngiltere Ermeni meselesini ayakta tutmak için, elinden geleni yaptı. Çünkü bu suretle Mısır'da giriştiği işleri örtmüş oluyor, dünyanın dikkatini Türkiye üzerinde uyanık olarak tutuyordu.

Jön Türk — Ermeni İşbirliği...
Anadolu'da yaptıkları hareketlerle muratlarına eremiyeceklerini anlayan Ermeniler, çetelerini, komitecilerini İs­tanbul'a soktular ve İstanbul'da çeşitli kargaşalıklar çıkarmağa çalıştılar. Bunda muvaffak da oluyorlardı.

Fakat Av­rupa'nın büyük devletleri de, hiçbir yerde çoğunlukta olma­yan bu dağınık Ermenilere benim muhtariyet vermeyeceği­mi, bunun için her şeyi göze alabileceğimi biliyorlardı. On­lar da kendi aralarındaki rekabet yüzünden savaşa girecek takatta değildiler; bu yüzden Ermeni meselesi, Türkiye için bir huzursuzluk, Avrupa için Türkiye'ye müdahale imhanı ola­rak son yılara kadar sürdü gitti.

Fakat Avrupa gazeteleri meseleyi parmaklarına dola­mışlardı. Durmadan yazıyorlar şahsıma «Kızıl Sultan» diye hücum ediyorlar, dünya efkârı umumiyesini (kamuoyu) aley­himize kışkırtıyorlardı. Böylece Ermeni meselesi bir dünya efkârı umumiyesi meselesi olmuştur ama, devletler arası cid­dî bir mesele olmamıştır. Bu mevzuda Sait Paşa'nın hiz­metleri büyüktür.

(................ Bu paragraftan sonra konu Jön Türkler'in, Avrupada Ermenilerden maddi yardım alarak nasıl bir yanlışa düşdüğü hakkındaki yorumlarla devam ediyor.........)

Diğer okuduğum kitaplarda yaptığım gibi bu eserde de dikkatimi çeken ilginç konular olursa yine burada bahsetmeye devam edeceğim.