19 Temmuz 2007

vay uyanık İngilizler vaaay...

Abdülhamid’in Hatıra Defteri’ni okurken, daha sonra buraya yazmayı düşündüğüm ilginç bir ayrıntı daha not etmiştim.

Sonra; hem kitabı büyük bir merak ve hızla okuduğum, hem de bu ay sıkça (konu 1, konu2) bu kitaptan bahsettiğim için, konuyu şimdi aktarmayı düşündüm...

Önce ilgili bölümü özetleyip olayı kendim anlatacaktım.

Fakat hatıratında Abdülhamid o kadar güzel anlatmış ki bu bölümü kendi tarzıyla, kendi kelimeleriyle yazıldığı gibi orjinalinden aynen almayı daha uygun buldum.

Evet efendim söz II. Abdülhamid Han’da;

20.Mart.1333 (1917) Beylerbeyi

İngilizlerin, Ruslarla ülkemizi paylaşmak için yaptığı teklife Rusların «Hayır» demeleri üzerine İngilizler bana, önceleri anlayamadığım —nice aylar sonra fark edebildiğim— bir biçimde yanaşmaya başladılar.

İngiliz Elçisi bir gün huzurda bana uzun uzun Anadolu Suriye ve Hicaz topraklarının tarihin en büyük medeniyet-lerine beşik olduğunu sayıp döktükten sonra, buralarda yer altı kazıları yapmayı düşünüp düşünmediğimi sordu.

Kesin bir cevap vermedim. Güya buraları kazılacak olsa, belki define bile (!) bulunabilirmiş! Kaldı ki yer altından çıkacak eski paralar, kırık testiler, heykelcikler define değerindeymiş! Bunlara bakarak belki tarih değişecek, çok kıymetli bilgiler elde edilecekmiş!

Bana eski Mısır yazısının okunmasının dünya medeniyetine ne büyük bir kazanç olduğunu söyledikten sonra, buralarda kazı yapmayı eğer Osmanlı idaresi masraflı buluyorsa, İngiltere Hükümetinin severek kendisine her türlü yardıma hazır olduğunu da sözlerine ekledi.

Adamlarını hemen gönderecekler, kazılara başlayacaklar, masraflarını kendileri ödeyecekler, üstelik buralarda bulunacak tarihi eserleri de — hiçbir bedel istemeden — bize bırakacaklarmış!

İngiltere ile yakın ilişkiler kurmak muradımdı. Bu teklifin altında ne yattığını bilmiyordum ama, kabul ettim.

Hemen Sadrazam Halil Rıfat Paşa'yı çağırdım, İngilizlerin tekliflerini anlattım ve bu gelecek heyetlerin çalışmalarını dikkatle takip etmesini kendisine tenbih ettim.

Gerçekten İngilizler çok geçmeden bir takım bilginleri İstanbul'a gönderdiler. Ben kendilerini topluca kabul ettim ve çalışmalarında başarılar diledim.

O akşam verdiğim ziyafete öteki elçiler de davetli idi. Bilhassa Rus elçisinin bu müsadeden memnun olmadığı açıkça görülüyordu.

Elçiye, tarihe ve medeniyete İngilizlerin yardım etmek istediklerini söylediğim zaman, Sefir, bariz bir tarzda tebessüm ederek konuşmamı dinliyordu.

Bilginlerin bir kısmı Kayseri'de, bir kısmı Musul'da, bir kısmı da Bağdat'a yakın bir noktada kazılara başladılar. Kazıları yerli amelelerle yapıyorlar, biz de bütün çalışmalarını izleyebiliyorduk.

Bu kazılardan birkaç kırık küp, testi, heykelcik ve birkaç lâhit'den (mezar) başka bir şey çıkmadı, İngilizler, küflü bakır paralara kadar çıkardıkları bu eşyaları bize teslim ediyorlardı.

Bu kazılar hakkında bilgi vermek için İngiliz Elçisi sık sık Huzur'a alınmasını istiyordu. Konuşuyorduk.

Ben bütün bu fırsatları değerlendirerek yapmayı düşündüğüm ittifakın zeminini hazırlıyordum, istiyordum ki, bu teklifi ben yapmayayım, bana İngilizler yapsınlar.
O zaman teklif sahibi onlar olacaklar ve ben uygun bulursam kabul edecek, bulmazsam red edecektim, böylece daha fazlasını koparmaya çalışacaktım.

Bu arada, yine anlayamadığım bir şey oldu.

İngiliz Elçisi bir gün heyecanla huzura girdi ve bana Musul çevresindeki kazılardan birinde çıkmış murassa bir kılıç getirdi.

Kılıç kırıktı, fakat sapı çok kıymetli taşlarla işlenmişti. Elçi, bir zelzele sırasında toprağın çöktüğünü, bir parçasının çok derinlere gittiğini, geri kalan parçanın da kazılarda bulunduğunu söyledi. Elçiye teşekkür ettim ve ihsanda bulundum.

Fakat bi-zim istihbaratımızca böyle bir kılıcın bulunduğu (kazı sırasında çıkarıldığı) bilinmiyordu. Ya haber alma teşkilatımız işlemiyor, ya da bana bilmediğim bir oyun oynanıyordu.

Çarşı esnafından, işden anlar kişilere kılıcı gösterdim. Bunlar, bu kılıcın eski bir kılıç değil, eskitilmiş bir kılıç olduğunu söylediler!

Merakım büsbütün arttı, fakat kimseye bir şey sezdirmedim.

Yalnız gelen haberlerden, Musuldaki ve Bağdat'daki heyetlerin satıh (yüzey) çalışmalarını bırakıp kuyular açmaya başladıklarını öğrendim.

O zaman maksatları ortaya çıktı.

Beni, dürüstlüklerine inandırmak istiyorlar, böylece daha rahat çalışma imkânını elde etmek istiyorlardı.

Kıy-metli taşlarla donanmış ve eski diye bana sunulmuş kılıç da bu güveni bende arttırmak içindi.

Aradıkları kırık küpler, küçük heykelcikler değil, Petroldü!

(Sn. İsmet Bozdağ'ın büyük katkılarıyla hazırlanan bu eser, Pınar Yayınları tarafından basılmış. Emeği geçen herkese şahsen teşekkürlerimi sunarım)