27 Ağustos 2007

California dreamin (Nesfarsit) [film]



California dreamin filminin yönetmeni Cristian Nemescu Bükreş’te geçirdiği bir trafik kazası sonucunda daha 27 yaşındayken yaşamını yitirmiş.

Romen yönetmen Nemescu’nun ölümü üzerine arkadaşları, filmin bırakıldığı gibi, son haliyle (montaj ve kurgusuna hiç ellemeden) yayınlanmasını sağlamışlar.

Bir konuyu anlatırken çeşitli örnekler vererek, konunun anlaşılmasını kolaylaştırmaya çalışmak bilinen bir yöntemdir. Nemescu’da California dreamin’de bu yöntemi oldukça sık kullanarak ara sahnelerde tekrarlanan örneklerle konuya bağlı ayrıntıları vermeye çalışmış.

Eğer yönetmen yaşasaydı büyük bir ihtimalle filmin son hali bundan daha kısa olurdu diye düşünüyorum. Çünkü bu şekilde film tam 2 saat 35 dakika sürüyor. (Fakat yine de kendinizi anlatılanların akışına kaptırdığınız zaman filmi hiç sıkılmadan seyretmeniz mümkün.

Filmde, sevgililerin gece ara sokaklardan geçtiği sahnede kanalizasyon kapaklarının havaya fırlaması dışında “Olmasaydı da olurdu.” diyebileceğim en fazla üç dört sahne daha vardır, gerisi bana göre çok düzgün sahnelerle anlatılmış...

Gelelim filmin konusuna;

Yugolavya’da iç savaş başlamış ve dış kuvvetler olaylara müdahale etmek için sahnede yerlerini almaya başlamışlardır.

Bu kuvvetler arasında bulunan NATO’ya ait küçük bir birlik de askeri bir yükle Doğu Avrupa’dan Kosova’ya doğru trenle ilerlemektedir.

Alınan emirler doğrultusunda, olayların hassasiyeti gereği bu trenin çok acil bir şekilde savaş bölgesine gitmesi gerekmektedir.

Tren Romanya’da ilerlerken geçtiği kasabalardan birinde bir istasyon şefi tarafından durdurulur.

İlk tartışma ve her türlü resmi görüşme sonunda, taşınan yükün gümrük kağıtları gelmeden, trenin istasyondan hareket edemeyeceği belli olur.

Trenin istasyondaki bekleme alanına çekilmesiyle birlikte tüm film boyunca devam edecek olan bürokratik olaylar da başlamış olur.

Fakat trende yükü koruyan Amerikalı NATO askerleri de vardır. Bu o istasyonun bulunduğu köyün sorumlusu belediye başkanına göre; ileride buraya gelmesi muhtemel olan dış yatırımcıları çekebilmek adına köyün tanıtımının yapılabilmesi için büyük bir fırsattır.

Köy, kuruluş yıldönümünü yakın bir zamanda kutladığı halde tüm köyün katılacağı yeni bir parti daha düzenlenir ve Amerikalı askerler de bu partiye davet edilir. Partide köyün kızları ile Amerikalı askerler arasında bir sürü aşk hikâyesi yaşanacaktır. Bu kızların arasında "en azılısı" diyebileceğimiz ise istasyon şefinin köyden ve babasından kurtulmak için her şeyi yapmaya hazır olan haşarı kızı da bulunmaktadır.

Bu ilişkiler yumağı samimi olma açısından yeterli bulunmamış olacak ki daha sonra Amerikalı grup özel bir turla yakın bir yerdeki geneleve bile götürülecektir.

Yeri gelmişken hatırlatmakta fayda var. Filmin bazı sahneleri 16 yaşından küçükler için sakıncalı olabilecek kadar açık ve küfürlü. Bu yüzden ailenizle birlikte seyredecekseniz bu konuyu göz önünde bulundurmanızı tavsiye ederim.

Biz yine filme dönelim:

Tren beklerken askerlerin başındaki yüzbaşı ile istasyon şefi arasında yaşanan gerginlik de gittikçe artacak, yüzbaşı aranabilecek her yeri arayarak çözüm bulmaya çalışacak fakat istasyon şefi belgeleri görmeden trenin gitmesine asla izin vermeyecektir.

İstasyon şefinin evine gidip dostluk kurmaya çalışan yüzbaşı her seferinde olumsuz tepkilerle karşılaşacak, istasyon şefinin pişirdiği yemekteki kıymayı yüzbaşıya tarif ederken “bombaladığınız insanlara benzeyen bir şey” benzetmesi yüzbaşı için bardağı taşıran son damla olacaktır.

Filmi seyretmeyi düşünenlerin izleme zevkini kaçırmak istemeyeceğim için her zaman olduğu gibi filmin gelişen sahneleri için fazla ayrıntıya girmek istemiyorum.

Film tek bir konunun akışıyla birlikte zaman zaman istasyon şefinin çocukluğundaki hatıralara dönerek II. Dünya Savaşı sırasında Doğu Avrupa’nın Almanlardan kurtulmak için bir kurtarıcı olarak Amerika’yı nasıl beklediğini ve yaşanan düş kırıklıklarını da anlatıyor.

Film içinde işlenen geçmişe dönüş sahneleri, filmin uzunluğuna oranla çok az verilmiş olsa da istasyon şefinin davranışlarındaki Amerikan karşıtı tavrın izlerinin II. Dünya Savaşına kadar uzandığını yine başarılı bir şekilde gösterebilmiş.

Filmde Amerikalılara göre az gelişmiş görünen Doğu Avrupa; buradaki yaşam tarzı ve bürokrasisiyle her türlü girişimi yavaşlatan bir coğrafyadır.

Yani Saraybosna’da olanlar için “Niye geç müdahale edildi?” diye bizi sorgulamayın ya da suçlamayın biraz da kendinize bakın denilmeye çalışılmış.

Amerikalıların “kendi düşüncelerini desteklediği için” bu tür filmlere olumlu yaklaştığı bilinen bir gerçek. Bu yüzden filmin eleştiri sınırlarını zorlamadığını düşünebiliriz.

Tabii bunu yapan yönetmen Romen olunca, yani film bir içe bakış çözümlemesi olunca insan seyrettiklerini çok daha farklı yorumluyor.

Çünkü eleştiriyi yapanın, eleştirilen toplumun üyesi olması eserin inandırıcılığını da kaçınılmaz olarak arttırıyor.

Yönetmenin (ki senaryonun yazılmasında da yarı yarıya katkısı bulunmuş) başarısındaki kilit nokta ise film de olan bitenin eleştirisinde iki tarafa da eşit yaklaşması olmuş. Her olayın bir siyasi gönderme olarak algılanması ve her sahnenin günümüz dünyasındaki temel bir konuyla ilişkilendirilmesi bunun ne kadar iyi yapıldığını da gösteriyor.

Çoğu filmde ayrıntılar, karakterlere ait duygusal dünyaların detayları verilerek oluşturulur. Bu filmde ise ayrıntılar, “karakterlerin yerine oturmuşluğu sayesinde” ne istediği belli olan gerçek insanların çevresiyle olan ilişkileriyle veriliyor.

Filmin yüzlerce küçük ayrıntısından en çok akılda kalanlar ise;

İstasyon şefinin, şahsen kendisi gelip durumu düzeltmeye çalışan savunma bakanı yardımcısına olan umursamaz davranışı...

Amerikalıların arasında bulunan Romen çevirmenin sesini çıkarmayınca köyün kızları tarafından Amerikalı zannedilmesi ve çevirmenin bunu kullanması...

II. Dünya Savaşı sırasında atılan bombanın yıllar sonra savunma bakanlığının bodrumunda patlaması... (ki bunun nedeninin; Amerikalı askerle romen kızın sevişmesi sırasında çıkan elektrik kontağı olarak verilmesi...)

Her fırsatı değerlendirip ikide bir başarısız grev eylemi yapmaya çalışan küçük fabrikanın işçileri...

Film, küçücük bir köyde karşılaşan ve iki ayrı tarafı temsil eden insanlardan yola çıkarak;

Bütün dünyayı kendi amaçları doğrultusunda siyasi yaptırımlara zorlayan Amerika’yı ve Doğu Avrupa insanının siyasi kültürü ile maddi dünya görüşünü anlatabilmeyi başarıyor.

Son yarım saati, birden değişerek “bilinen ama beklenmeyen” daha gerilimli bir sona ilerleyen film “Mükemmel bir başyapıt” değil, hatta herkese “Mutlaka bul seyret.” denilecek bir film de değil. Fakat rastlarsanız ya da bulursanız alıp seyredin.

Festivallerde oynayan biraz siyasi içerik, biraz gerçekler, biraz hayal, biraz geçmiş, biraz günümüz, biraz aşk formülüyle yapılmış filmlerin o hoş karışımı bu filmde de bulunuyor ama sadece biraz daha günlük siyaset içeriyor.

Filmin en güzel yanı ise film bittince konunun kafanızın içinde gittikçe daha etkileyici izler bırakması...

Aradaki sahnelerin gözünüzde canlanıp birbiriyle ilişkilendirilmeyi sağlayarak başka ana fikirler oluşturması, filmdeki her karakterin özelliği ve köyün yansıttığı düşünce tarzı ile tüm dünyayı karşılaştırması etkisini sonradan gösteriyor.

Gecenin bir vakti oturup (bazı sahneleri tekrar gibi gelse de) yaklaşık 3 saat boyunca sıkılmadan seyrettiğim bu filmi size de “İzlenebilecek bir film” olarak önerebilirim.