06 Ağustos 2007

Die hard 4 [film]



Bilgisayar çağının nimetlerinden yararlanan belki de en büyük sektör olan film sektörü o kadar inanılmaz görüntülerle önümüze çıkıyor ki artık ilginç olabilecek şeyler üreterek benzerlerini geçmek gerçekten çok zor olmaya başladı.

Bu zor durumun etkilerini hissettiren Die Hard 4 de ne yazık ki ağzınla kuş tutmasına rağmen bana yaranmayı beceremedi... Çünkü senaryosu bilindik, kurgusu sıradan, ritmi beklenilenin altında orta ayar bir film olmuş...

Film “seyredilmez nitelikte kötü bir film” değil ama asla “oooo gidin mutlaka görün” denecek bir film de değil. Zekice yeni yaklaşımlar arıyorsanız hiç düşünmeyin...

Filmin konusu neredeyse her gün başka bir televizyonda gösterilen sıradan uzakdoğu filmlerinden farksız. Bruce Willis hayranlarının aksine ben filmde kendisini hiç doğal bulmadım. Vurdulu kırdılı filmlerin başrol oyuncularında rastlanan "bana bir şey olmaz" kasıntısıyla artık 70 lerde kalmış Alain Delon'un alaycı gülümsemesiyle ve ölüm kalım sahnelerinde hiç de gerçekçi olmayan tepkisizliğiyle kötü bir oyun çıkardığını düşünüyorum...

Gelelim filme;

Bilgisayar korsanları, bir ülkedeki elektronik altyapıyı adım adım ele geçirerek kargaşa çıkarıyor. Polisler de bankalar, borsa, elektrik, su, trafik denetimi gibi alanlarda devletin ve kurumların kaybettiği kontrolü tekrar geri kazanabilmesi için kötü adamları yakalamaya çalışıyor...

Filmin açık isminin “Last die hard” olmaması, ileride bu seriye devam edilebileceği sinyalini en baştan verdiği için kahramanının da ölmeyeceğini bilerek seyretmeye başladım.

Evet, kötüler bir sürü numara çevirecek, bunun için akla hayale gelmeyecek yöntemler bulacaklar ve iyiler de bunları atlacak... Bu polisiye kurgusu olan tüm filmlerde normal bir anlayış ama mantık açısından “Pes be kardeşim yani bu kadar mı olur?” dedirtecek sahneleri izledikçe işin, filmde heyecanla takip edilecek bir macera vermekten çok "Polisiye macera filmlerinde nasıl sahne gösterisi yapabiliriz?" mantığı peşinde koşulduğunu hissettim.

Arabayı tam gaz yoldaki bir çıkıntıya doğru sürüp, tünel dışında bekleyen helikopterin üzerine fırlamasını sağlamayı düşünmek ne kadar yaratıcıysa; kaçtığı arabayla yangın musluğuna çarpıp, fışkıran suların, kendisini takip eden helikopterin dengesini bozmasını düşünmek de o kadar uyduruktu.

Fasülyeden de olsa tecrübeli polisle “ikili” olan bilgisayardan anlayan genç çocuk, kahramanımız Bruce Willis’le birlikte yardım almayı düşündüğü başka birinin evine gider. Bilgisayarlara yoğun ilgisi olan bu şahıs, kendi evinde teknik donanımı yüksek bir ortam kurmuştur.

Fakat teknolojiye bu kadar hakim olan birinin (klavyede elleri görünmeyecek kadar hızlı yazan, anında istediği gizli bilgilere ulaşabilen biri) odasında telsiz de bulunmaktadır. (tamam Amerika’da amatörce telsiz kullanımının yaygın olduğunu da kabul ediyorum).
Ama, öyle işleri çok iyi anlayan, zeki biri telsizin üzerine kendi frekans numarasını, taaa odanın öbür ucundan görünecek kadar büyük bir şekilde niye yazar?

Cevabı tabii ki şu: İlerideki sahnelerde Bruce Willis tırla kaçıp kovalamaca oynarken telsizle ulaşabilecek (tüm uyduların, cep telefonlarının vs. bağlantıları kesik olduğu için) birilerini bulsun da durumu polise haber verebilsin diye.

Evet saçma da olsa mantıken tamam, böyle şeyler olabilir. Yeter ki kurgu ve senaryo akışı içinde bağlantısız görünmesin razıyım diyorsunuz. Yani zorlayınca belli bir mantığa oturtabiliyorsunuz...

Böyle filmlerde fazla mantık aramamak en doğrusu ama öyle sahneler var ki filmin hızını bile kesip “Burasını görmemiş olayım.” dedirtiyor.

Bu anlattığıma en iyi örnek, bir türlü ölmek bilmeyen kötü tarafın kadın üyesiydi.

Bu kadını kaldırıp duvara vuruyorlar, kafasına bilgisayar ekranı indiriyorlar ve hatta arabayla çarpıp cam çerçeve indiriyorlar yine de bir şey olmuyor. En sonunda araba duvara çarpıyor (son sürat) ve kadın arabayla duvar arasında kalarak eziliyor (öldü dediğimiz an bile) ama dokuz canlı kadın yine “Bana mısın?” bile demiyor...

Tabii bir de F 35 savaş uçağının şehir içinde tırı bombardımana tutma sahneleri var ki akıllara ziyan... Yani, bir telsiz emriyle hemen söylenileni yapan eğitimli(!) savaş pilotunun zekâ seviyesini sorgulamanın dışında; o uçak, füzeleri tırın üzerine kilitledikten sonra viyadük üzerindeki bir tıra nasıl bir türlü isabet ettiremiyor anlaşılır gibi değil.

Zaten buna “Olabilir” derseniz, hem daha önceki sahnelerde helikopterden paraşütsüz düşen pilotun kalkıp mücadeleye devam etmesine, hem de Bruce Willis’in düşmek üzere olan jet uçağının kanadını tutup yere atlayarak kurtulmasına da olabilir dersiniz...

Fazla detaylara girerek merak uyandırmak istemiyorum. Ünlü bir isim ve isim yapmış bir seri filmin devamı çekilince değişik ne yapılabilir diyerek her şeyi denemişler ama yine de serinin ilk üç filmindeki "tek noktaya odaklanmış dolu dizgin giden heyecan"ı yakalayamamışlar...

Film, polisiye sevenleri üzmese de kaliteli macera filmi arayanların beklentilerini karşılayamayacak kadar basit bir yapım.

Die hard 4’ü, televizyonda polisiye diziler seyredip, evde koltuktan koltuğa zıplayan küçük yeğeninizle seyretmeyi düşünebilirsiniz ama amacınız iyi bir film seyretmekse Amerikan koşuşturmacasından başka bir şey olmayan bu filmi tavsiye etmiyorum...