20 Ağustos 2007

Europa [film]



Yönetmen Lars Von Trier’in kimi kaynaklarda adı "Zentropa" diye de geçen “Europa” filmi beklediğimin çok üzerindeki kalitesiyle beğenimi kazandı.

Daha önceden bu yönetmenin “Dancer in the dark”, “Dogville”, “Dogma” ve “Breaking the waves” isimli dört filmini daha izlemiştim.

Her birinin ayrı ayrı kendine göre farklı bir özelliği ve güzelliği vardı. Ama “Europa” gerek içerdiği siyasi eleştiri gerekse sahneleriyle görüntü ve kurgu olarak çok daha estetik ve çok daha başarılı bir film...

Europa, her şeyden önce; klasik anlatımın sağlam temellerinden vaz geçmeden de modern denemeler yapılabileceğini gösterebilmesi açısından çok iyi bir örnek.

Film hem konu olarak hem de kurgu ve anlatım olarak bir çok farklı yapı barındırıyor fakat bu çoklu anlatım o kadar düzenli ve güzel hazırlanmış sahnelerle veriliyor ki kurgudaki çoklu anlatım asla bir karışıklık olarak algılanmıyor.

Bazı yerlerde ön planda anlatılanlarla arkaya yansıtılanlar öylesine başarılı bir şekilde iç içe geçirilmiş ki; ana konu akarken film neredeyse bir tiyatro eseri seyrediliyormuş kadar kolaylıkla anlaşılmayı başarabiliyor...

Filmin girişinde bir anlatıcıyla karşılaşıyoruz. Bu anlatıcı film boyunca seyirciyi filmin bir dışına bir içine çekerek konuyu bir içerden bir dışardan görmemizi sağlıyor.

Film siyah beyaz fakat önemli anlarda renkli geçişler de oluyor. En fazla kim o sahnede duygu yükleniyorsa ya da o anda dönüp kime bakmamız gerekiyorsa her şey siyah beyaz kalırken o renkli olabiliyor. Bunun üzerinde çok çalışılmış ve özellikle bir iki sahnede olağan üstü etkileyici görüntüler ortaya çıkmış...

Film, rahat takip edilebilen ilginç bir macera konusunu anlatıyormuş gibi yapsa da arka planda sakladığı farklı fikirler ve bugüne kadar çok az bahsedilmiş olan “ II. Dünya Savaşı sonrası Almanya’nın işgali” çok ilginç ipuçları veriyor...

Film, sadece bu karanlık dönemin havasını yansıtmadaki başarısıyla bile çok önemli bir eser olarak ele alınabilir.

Gelelim filmin konusuna;
Leopold, Alman asıllı bir Amerikalıdır, zamanında babası Amerika’ya göç etmiştir ama amcası Almanya’da kalmıştır.

Lepold savaşın bitmesini fırsat bilip Almanya’ya döner ve amcasından, kondüktör olabilmesi için kendisine yardım etmesini ister.

Amcası, Almanya’nın ulaşım sisteminde büyük bir üne sahip “Zentropa” isimli trenyolu taşımacılık şirketinde yeğenine bir iş bulur...

Zaten yeni bir tren de hemen o günlerde hizmete girecektir. (Yönetmen bu sahnede, treni iplerle çekerek hangardan çıkaranların coşkusuyla “Almanların mekaniğe yükledikleri yüksek değeri” gösterme fırsatını da yakalamış.)

Leopold kondüktör olabilmesi için amcasından mesleki ipuçları almaya başlar ama bir Amerikalı olarak da Almanların iş disiplinlerindeki ayrıntılı özeni tam olarak anlayamamaktadır.

Almanlar, başka ülkeler tarafından işgal edilmiş olmayı normal bir şeymiş gibi görüp bu duruma tepki göstermeyen bir tavır içinde günlük hayatlarına devam etmektedir.

Yıkıntılar arasında yaşarken bile o kadar küçük ve gereksiz (ayakkabılarının güzel cilalanmaması gibi) ayrıntılara dikkat etmektedirler ki bu türdeki örneklerle “Alman disiplini”yle alay eden yönetmen, yeri geldiğinde filmde başrol oyuncusu olan Leopold’e (kendisine dayatılan basit bir iki kurala isyan ettirerek) “Bunların hiç bir önemi.” yok dedirtecektir.

Leopold, Zentropa şirketinde işe başlamıştır ve ilk seferinde şirket sahibinin kızıyla tanışır. Birbirlerinden hoşlanırlar ve bu ilişki film ilerledikçe karmaşık bir hâl alır.

Kızın ailesi Leopold’ü yemeğe davet eder. Burada ailenin diğer bireylerini ve aileye yakın olan konukları görürüz.

Baba, kardeş, hizmetçiler, daimi konuk olan bir peder. Amerikalı albay ve Leopold’ün sevgilisi kızla birlikte evdekiler, aslında bir bütün olarak Almanya’nın ana karakterini oluşturan insan tipleridir.

Biri sadece iş düşünen girişimci (baba), iş adamının yardımcısı pozisyonunda bir din adamı (peder), kendi çıkarı için istediği yönde yardım eden işgal kuvvetleri (albay), düşündüğünü söyleyen ama sorumluluk almak istemeyenler (erkek kardeş), savaş sonrası milli direniş sergileyenler ve diğer tiplemelerle bir eve tüm ülke sığdırılmış.

Filme dönersek, Leopold hep ön planda ve filmi sürükleyen ana karakter olarak kalırken çevresindeki kişiler Almanya’nın II. Dünya Savaşı sonrası karanlık döneminde olanlara dair bir çok şey yansıtmaktadır.

Hem Amerika’nın Almanya’yı işgal ettiği o dönemi, hem de Almanların savaş sonrasında savaşın bitmesini ve yenilgiyi kabul etmemesinin göstergesi olan savaş sonrası milli direnişin anlatılması, yıkıntılar içindeki Almanya’da geçen bu filmi çok farklı bir yere taşıyor.

Konunun tamamı anlatılsa bile seyirciler için engel oluşturmaz ama ben yine de her zaman olduğu gibi, filmi seyretmemiş olanları düşünerek konuyla ilgili ayrıntıları vermiyorum.

Fakat film öylesine göndermelerle dolu ki anlatılanların hepsi birer kapalı kutu. İşte onlardan bazıları;

Leopold trende görevlidir ve bir gün görevli olduğu yataklı lüks vagonların dışında başka vagonlara gitmek zorunda kalır. Bu vagonlar hiç de kendi çalıştığı bölüme benzememektedir.

Zor şartlarda, kalabalık içinde ayakta seyahat edenler yanında yük vagonlarında, tel kafesler içinde tutuklu üniformalarıyla kamplardan kamplara taşınan Yahudi esirler de bulunmaktadır.

Burada (her ne kadar filmde Alman asıllı olarak gösterilse de sonuçta Amerikayı temsil eden) Leopold üzerinden savaş sırasında Amerika’nın, toplama kamplarını ve Yahudilere yapılanları görmezden geldiği vurgulanmış. Filmde bu şekilde siyasi eleştirilerin yapıldığı bir çok gönderme, çok hassas bir çizgi içinde ayrıntı olarak arka planda işlenmiş.

Aslına bakarsanız filmin sinema dili ile yaptığı etkinin yanında arka planda verilen bu ayrıntılar da en az sanatsal sahneler kadar etkili...

Filmin en etkileyici sahnelerinden birinde yönetmen yine bir gönderme yapıyor;

Zentropa tren şirketi sahibinin evindeyiz, herkes aşağıdayken evin (Alman) kızı, sevgilisi olan (Amerikalı) Leopold’ü üst katlardan birine çıkarır.

Burada babasının, (şirketin güçlü olduğu günlerde yapılan ve neredeyse bir odanın tamamını kaplayan) büyük bir “tren yolları ve yerleşim yerleri” maketi vardır.

Alman kız soyunarak, (aslında, ülkesini ve Alman topraklarını temsil eden bu maketin üzerine yatarken) Amerikalı Leopold’e şöyle der; “Hani ‘Alman Halkı’na bu kötü günlerinde yapabileceğim bir iyilik olabileceğini düşündüm. Onun için geldim.’ demiştin ya, işte şimdi o iyiliği yapabilirsin.” der.

(Almanya’nın içine düştüğü durumu bu kadar sert bir dille anlatan yönetmenin Danimarkalı bir Yahudi olduğunu da bu arada belirteyim.)

Yine etkileyici diğer bir sahnede;

Leopold mecbur tutulup eline bir bomba verilmiştir ve kendisinden bu bombayı trene yerleştirmesi istenmektedir ama Leopold trendeki masum ve zavallı insanların ölmesini istemediği için bunu yapmayı kabul etmez.

Kendisini ikna etmeye çalışan kişi, Leopold’e “Bu insanlara niye acıyorsun? Bunlar ya başkalarını öldürdüğü için ya da başkalarının ölümlerine neden olan ihanetleri sayesinde hayattalar.” diyecektir.

Yönetmen burada; savaş sonrası sağ kalan Almanların yardımı hak etmediğini dünya Yahudilerinin bakış açısından vermeye çalışmış.

İzlerken keyfiniz kaçmasın diye bu etkileyici filmin konuyla ilgili diğer ayrıntılarına girmiyorum. İzlediğiniz zaman benim yüzümden güzel sahnelerin tadı kaçsın istemem. Yalnız bazı sahnelerin 16 yaşın altındakileri kötü yönde etkileyebileceği göz önünde bulundurulmalı...

Geçtiğimiz yüzyılın en büyük ve en kötü olayı olan “II. Dünya Savaşı” sonrasını, savaşta yenilen Almanların ruh halini ve Almanya’nın işgal altındaki karanlık dönemini başarıyla anlatan, çarpıcı sahnelerle işlenmiş bu kaliteli filmi bulup seyretmenizi tavsiye ederim.