14 Ağustos 2007

Hutular, Tutsiler. Amerika, Belçika ve Fransa...

Dün akşam bir film seyrettim ve Afrika’daki sömürgeci zihniyetin iğrençliğine bir kez daha tanık oldum.

Filmin sanat değeri ve konu olarak ayrıntılarını "Hotel Rwanda" yazısında bulabilirsiniz ama benim buraya yazacağım şeyler filmle ilgili değil, film seyrettikten sonra yaptığım araştırmalarda rastladığım korkunç gerçeklerden bazılarını buraya aktarmak istedim.

Ruanda bildiğimiz gibi Afrika’da karanın içinde ortalarda bir yerde kalmış minicik (Türkiye’nin otuzda biri kadar) bir ülke ve kaderi burada da daha önce yazdığım diğer Afrika ülkeleri gibi hep acılarla yoğrulmuş.

Sömürgeleştirildiği için yaşadığı acılarla, bağımsızlığını kazanıncaya kadar da iç savaşlarla cehenneme dönen ülke, Belçika'nın uyguladığı politikalarla etnik olarak Hutular ve Tutsiler diye ikiye ayrılmış.

II. Dünya Savaşı sonrasında elden ele geçen ülke, sömürge devletlerinin kontrolüyle iç savaştan iç savaşa sürüklenip durdu. Bu durum 1990 –’92 yılları arasında çok büyük boyutlara ulaşınca geçici bir ateşkes sağlandı.

Ama Hutular tüm ülkede kurdukları “interahamwe” isimli örgüt altında toplanıp silahlanarak, Tutsiler için kalıcı bir çözüm(!) planlamaya başladılar.

Tek tek ülkedeki Tutsilerin listesi yapıldı ve sonradan buna ılımlı Hutuların isimleri de eklendi. Artık Hutuların elinde çok uzun bir ölüm listesi oluşmuştu...

Ruanda o kadar fakir bir ülkeydi ki başka ülkelerden silah bile alamıyorlardı. Ama Hutular Çin’e yüzbinlerce satır siparişi vererek bu sorunu çözdü. Tutsileri silahla öldüremiyorlarsa yere yıkıp satırlarla vurup parça parça edeceklerdi.

Bazı kaynaklarda Tutsilerin bu şekilde öldürülmek üzereyken kurşun parası verip kendisinin ya da ailesinin silahla hiç değilse fazla acı çekmeden öldürülmeyi başarabildiklerine de rastladım ama bu genelde çok az rastlanan bir durum...

1994’te kendisi de bir Hutu olan devlet başkanının, uçağının düşürülerek ölmesi iç savaşı başlatan kıvılcım oldu. Hutular karışıklığı fırsat bilip katliama başladılar.

Kimse görmüyor muydu? Dünya neredeydi? Birleşmiş Milletler (BM) ne yaptı diye sormayın çünkü dünyada hiçbir ülke burada olanları umursamıyordu.

İç savaş başlayıncaya kadar o bölgede bulunan Kanada ordusuna bağlı bir komutan olaylar sonrasında yapılan röportajlardan birinde;

Kendisinin bizzat Birleşmiş Milletler Sekreteri Kofi Annan’ı aradığını ve katliamı bildirip yardımcı kuvvet istediğini ama Kofi Annan’ın “Müdahale etmeyin.” emri verdiğini söylüyor.

Amerika bu olayın hemen ardından da her zaman yaptığı gibi BM’e baskı uygulayarak oradaki az sayıda bulunan Barış Gücü askerlerinin de çekilmesini sağladı.
(Kimi kaynaklarda [devlet başkanın ölmesine neden olan] düşürülen uçağa Amerikalıların kontrolündeki bir bölgeden füze atıldığı da söylenmekte)

Ölümle başbaşa bırakılan insanlar kendilerine uzatılacak yardım elini beklerken, olayın soykırıma dönüşerek uluslar arası müdahale gerektirmesi üzerine başta Amerika ve Fransa olmak üzere olaya karışmamak ve müdahale etmemek için BM önergelerindeki tüm “soykırım” kelimelelerinin değiştirilmesini istemişler.

Yani "Bana içinde soykırım kelimesi geçen bir önerge verirseniz ve ben buna karşı olursam yarın öbürgün suçlu duruma düşerim, şu kelimeyi değiştirip önerge ve yapılması gereken yazışmaları öyle düzenleyin." diyerek tarihi sorumluluktan bile sıyrılmaya çalışmışlar... Ki ileride Amerikanın buralara benzer amaçlarla tekrar gelmesi de mutlaka söz konusu olacaktır.

Olaylara müdahale etmemişler ama işler istemedikleri yöne doğru ilerleyince de bakın herkesin nazik ve kibar olarak tanıdığı o Fransızlar ne yapmışlar:

İç savaş başlıyor, büyük katliamlar yaşanıyor ama geç de olsa ülke dışında ve sınır yerleşimlerinde mülteci konumunda olan Tutsilerin kurduğu RYB askeri birliği ülkenin Doğu’sundan girip Hutuları durdurmaya çalışıyorlar.

Başkente kadar ilerleyen RYB, katliamı durdurmaya ve soykırıma uğrayanları kurtarmaya çalışırken Fransızlar Hutu hükümetine katliamı devam ettirebilsin diye her türlü yardımı yapmaya başlıyor.

Hatta ve hatta bunda yeterli başarı göremeyince bizzat kendi askerlerini sürüyor RYB’nin üzerine ve arada bir tampon bölge oluşturarak Hutuların katliamını engellenemez kılıyor...

Fransızların engellemesiyle kendi kontrollerine giren bölgede öldürülenlerin sayısı da sadece o sorumluluk bölgesinde 200.000 kişi...

Fransız hükümeti Hutu milislerine verdiği desteği inkâr etse de. Fransız askerlerinin 1992 yılından beri milisleri eğittiği, Ruanda Cumhurbaşkanlığı Muhafızları’nı eğitmek için orada görevli olan Jandarma Komutan Yardımcısı Thierry Prungnaud tarafından doğrulanmıştır.

Peki bu olaylar daha sonradan tekrar gündeme getirilip de Fransız Cumhurbaşkanı Mitterrand’a sorular yöneltilince bilin bakalım o asil ve kibar Fransız Mitterrand ne demiş?

Durun tahmin edemezsiniz ben yazayım:
“O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil”
Francois Mitterrand – (12/01/1998 Le figaro’dan alıntı)

Araştırdıkça utanıyorum, üzülüyorum başka o kadar ayrıntı var ki yazıp yazmamakta tereddüt ediyorum.

Tüm yolların cesetlerle dolu olması ve araçların başka çaresi olmadığı için bu cesetlerin üzerinden yollarına devam etmesi...

Hutuların öldürmekten yorulunca, yakaladıkları Tutsilerin ayak bileklerindeki (Aşil tendonu) kasları kesip kurbanlarının kaçmasını engellemeleri...

Gelecek nesilleri ortadan kaldırmak için önce Tutsi çocuklarının acımasızca öldürüldüğü...

Cesetlerin büyük bir bölümünün bir yıl boyunca bulundukları yerlerde kalması...

Cesetlere saldırıp parçalayan sokak köpeklerinin sürüler halinde dolaşıp her yere saldırmaya başlaması ve bu köpeklerin olayların bitiminden sonra bölgeye gelen BM askerlerince keskin nişancı silahlarıyla avlanması...

Ortada devlet, millet, ulus, ülke ve insan kalmadığı için yargılamada da sorunlar yaşanıp, katliam sorumlularının hiçbir şey olmamış gibi köylerinde, evlerinde yaşamaya devam etmesi... (Sonradan halkın kendi mahkemelerini kurup 3’ten fazla insan öldüren sanıkların bu halk mahkemelerinde yargılanabilmelerine izin verilmiş)

Ruanda’da şu anda ortalama insan ömrü 39 yaş civarı. (Evet yanlışlık yok “Otuz Dokuz”)...

Belçika sömürge yıllarında Ruandalıları tam bir köleleştirme işlemine tabi tutarak, çay ve kahve bahçelerinde tarımla uğraşmayı yasal olarak zorunlu kılıyor. Anlaşmazlık durumunda işçilerin kırbaçlanması ise verilen en basit cezaların başında geliyor...

Ne kadar kara yazın varmış kara kıta Afrika... Yeryüzünde yaşayan bir insan olarak sizler için hiçbir şey yapamadım, lütfen beni bağışlayın Ruandalı kardeşlerim, insanlık diye bir şey yok, kendi adıma göz yaşlarımla özür diliyorum...