29 Ağustos 2007

Madeinusa [film]

Madeinusa, Claudia Llosa’nın yazıp yönettiği, Peru’da geçen ilginç bir film.

Ekonomik durumlarının yetersizliğiyle turizm kampanyaları düzenleyemediği için Avrupa ülkeleri kadar turist çekemeyen Latin Amerika ülkeleri, siyasi ve değişik toplumsal yapısıyla adeta keşfedilmeyi bekleyen bilinmezlerle doludur. Bu özellikleriyle hırslı turistleri cezbeden ülkelerin en başında da Peru gelir.

Filmimiz de kendi başına zaten bir çok bilinmezi barındıran ilginç bir ülke olan Peru’nun, kuş uçmaz kervan geçmez bir köyünden, çok değişik yaşam biçimleri sergiliyor.

Kendine özgü kapalı toplum yapısını koruyan nadir yerlerden biri olan köyün en ilginç özelliği ise inançları doğrultusunda kutladıkları “Kutsal günler”dir.

Gecekonduların bile çok lüks sayılabileceği, çok ama çok fakir bir köyde geçen film iki kız kardeşe, özellikle Madeinusa’ya odaklanıyor.

Madeinusa, kardeşi ve babasıyla ahırdan bozma bir evde zorlu şartlarda yaşamaktadır. Toprak zeminli derme çatma bu eski köy evi, içindeki düzen ve eşyalarla tüm köy hakkında da bir sürü ipucu veriyor.

Madeinusa gibi gerçek dışı bir isme sahip köylü kız ve kız kardeşi, annelerinin aileyi terketmesiyle birlikte artık babalarıyla yaşamaya devam etmek zorundadır.

Filmin anlattığı öykü aslında köyü ve yerel adetleri gösterebilmek için paravan olarak kullanılmış ama bir diğer yandan da öykü öylesine güzel ve gerçekçi verilmiş ki köy halkıyla öykü kahramanlarının yaşamları iç içe girmiş...

Filmin açılışında Madeinusa ellerine taktığı naylon poşetlerle kendini güvenceye alarak evin etrafında gezen fareler için zehirli bir karışım hazırlamaktadır.

Bunu görünce klasik tiyatro anlatımının değişmez unsuru olan “Eğer sahnede bir silah varsa, bu silah o oyunda mutlaka patlayacaktır” cümlesindeki mantığı aklıma getirmeden edemedim.

Tabii ki silahın patlayacağı yani zehirin kullanılacağı sahneyi de filmin en başından itibaren merak etmeye başladım. (ki tahminlerin çok dışında bir nedenle kullanılıyor...)

Kızlar, her ne kadar dünyanın bir ucundaki bu köyde geleneksel yaşamlarına devam etseler de günlük hayatlarına ve akıllarına dışarıdan sızan “makyaj, ruj, kırmızı ayakkabılar” gibi şeyler de yok değildir...

İki kız kardeş her ne kadar farklı karakterler çizseler de köyün toplu yaşam kuralları içinde yeri geldiğinde “zorlu anlar”da ortak davranışlarda bulunarak birbirine destek olurlar... Fakat bu zorlu yaşamları birçok şeyle mücadele etmeyi gerektirmektedir.

Bizler için sorun olarak algılanan en önemli şey kızların ensest ilişki içine çekilmeye zorlanması olsa da daha sonra bu durumun tüm köyde gelenek olduğunu gördüğümüzde olayın bireysel olmadığını anlayıp şaşırıyoruz.

Köyde bir iki gün içinde “Kutsal günler” denilen dini bayram kutlanacaktır.

Kutsal günler’de tanrının kendilerini görmediğini düşünen köy halkı bir yandan da kiliseden hz. İsa figürünü indirip sokaklarda gezdirerek, başında dua etmekten de vazgeçmiyor. Bu mantığa göre geleneklerindeki Kutsal günler’de tanrı sadece günahları görmüyor. Burası bana biraz karışık ve mantıksız geldi...

Bu dini bayramda köydeki herkes her istediğini yapmakta serbesttir. Geleneklere göre köyün bir odasında toplanan evli çiftlerin eş değiştirme töreni bile vardır.

Köy kızları arasından kutsal bakire seçilmesi ve kutsal bakireyle önce babasının yatması çok büyük bir tezat yaratsa da buradaki ilkel törenleri köylü, cahilce kendi mantığına göre yaşamaktadır.

Aslında anlatılan bu ilkel törenler, Hristiyan dinindeki “Bakire Meryemin başkasıyla yatmadan hz. İsa’ya hamile kalmasını.” vurgulayan çok eski törenlerin dönüştürülmüş bir halidir.

Neyse biz yine filme dönelim;
Kutsal günün başlangıcı için ilk olarak yaşlı bir adam köy meydanının ortasına bir sandık açar ve sandıktan, kağıtlara yazılmış rakamlar çıkararak bunları bir tele dizer.

Bu yaşlı adam hiç durmadan gece gündüz bu kağıtları değiştirerek saat görevini yerine getirmektedir. Yani o kağıtlar yanyana dizilince dijital bir saat gibi görünmektedir ve yaşlı adam içinden sayarak bu kağıtlarla köyün ortasında resmen işleyen canlı bir saat olur.

Basit havai fişek gösterileri, çeşitli giysiler, içki ve dans “Kutsal günler”in en önemli özellikleridir.

Bütün bunlar başlamadan önce büyük şehir Lima’dan yola çıkan genç bir adam, bindiği kamyon yola devam edemeyince, zorunlu olarak bu köye gelir. Fakat kutsal günün başlamasına yakın bir vakitte gelen bu yabancı, köyün sakinlerini huzursuz edecektir.

(Filmin dönüm noktaları geldikçe neden yabancılardan hoşlanmadıklarını da anlıyoruz...)

Madeinusa’nın babası çözümü bulur; Limalı bu genç kendi evinin yanındaki ahıra kapatılacaktır ve Kutsal günler’de burada herkesten uzak bir şekilde hapis tutulacaktır.

Madeinusa, gördüğü ilk anda hoşlandığı Limalı genci, törenler başlayınca hapsedildiği ahırdan çıkarıp serbest bırakır. Limadan gelen yabancı bu sayede kendisine çok uzak gibi görünen törenlerin tanığı olacak ve bir turistin görebileceklerinden çok daha fazlasını (hatta görmemesi gerekenleri de) görecektir.

Madeinusa ise yapabileceği en büyük sürprizi filmin sonunda yapacaktır.
(son sahnelerde, kutsal bakirelere verilen hediyelerin toplandığı odadaki eşyalara iyice dikkat ettiğimizde neler olduğunu daha iyi anlayabiliyoruz)

Film artık dünyanın küçüldüğünü ve haberimiz olmayan bir şey kalmadığını göstermesi ve dünyanın en ücra köşesindeki insanın bile kendisini artık modern şehirdeki yaşamla özdeşleştirebildiğini vurgulamaya çalışmakla birlikte “Olmaz olsun böylesi kültür.” desek de kaybolan kültürlere de dikkat çekiyor...

Görüntülerin çekildiği bölgedeki insanların giysileri, ev eşyalarının ve tören geçidinin renkliliği filme özel bir hava katmış.

Filme bazı sahnelerde köylülerin söylediği eskiçağ şarkıları eşlik etse de kimi zaman kendini belli eden nefesli çalgılarla yapılan balkan tarzı müzik, böyle bir yerde böyle bir müziğin nasıl yapılabildiğini düşündürerek izleyeni şaşırtıyor.

Kutsal günler adı altında düzenlenen ilkel tören sırasında köy içindeki insanların katıldığı dini bölümler adeta bir belgesel izlenimi verecek türde ciddi sahneler içeriyor. Ama bundan yola çıkarak gösterilen her şeyin gerçek olduğunu düşünürsek yanılırız çünkü filmin büyük bir bölümünün kurgu olduğu kimi kaynaklarda özellikle vurgulanmış.

Son olarak; Latin Amerika köylerinin genel görünümü, insanları ve yaşam biçimleri hakkında biraz soyut da olsa izleyeni şaşırtıp (bugünlerde şaşıracak herhangi bir şey kalmasa da) değişik kültürleri işaret eden bu film ilginizi çekebilir.

Fakat macera, kovalamaca, hareket ve akan hızlı bir senaryo arıyorsanız, ancak bir film festivalinde seyredip çıktıktan sonra “Dünyada ne yerler, ne insanlar var.” dedirten bu film size göre değil.

Ama yavaş akan filmleri seviyorsanız ve etnik tarzdaki değişik yaşam biçimlerini ilginç buluyorsanız memnun kalabilirsiniz.

“Çok güzel” tanımı yapılıp önerilebilecek bir film değil ama seyrettikçe ilgiyi ayakta tutmayı becerebilen bir konusu var ve bu yüzden asla sıradan bir film değil.

Farklı bir şeyler görme fırsatı yarattığı göz önünde bulundurulunca da “Bulursanız seyredin.” demek yerinde olur ama aranıp taranıp mutlaka izlenmesi gereken bir film değil.