21 Ağustos 2007

Politiki kouzina / Bir tutam baharat [film]



Politiki Kouzina ya da bizdeki çeviri ismiyle "Bir tutam baharat" filmini seyretme hatasına düşen biri olarak bu filmi gördüğünüz yerde arkanıza bakmadan kaçın diyorum...

Evet, spor ayakkabı, saat vs. gibi bazı şeylerin taklitleri olabiliyor ama sanat ne yazık ki taklit edilmeye çalışıldığında sonuçları çok kötü oluyor.

Yalnız lütfen dikkat edin, bu film çalıntı ya da başka bir orjinal işin taklidi demiyorum. Yaratmaya çalıştığı sanatsal etkinin taklit olduğunu söylüyorum.

Bu şöyle oluyor; İtalyan ya da Arjantin sanat filmleri bolca izleniyor ve sonra “Yahu biz de böyle bir şeyler yapsak. Hem siyaset, hem toplum kültürü falan da koyarız acayip politik ve kültürel sanatsal bir şey olur tadından yenmez valla.” deniyor.

Ama özendikleri filmleri iyi çözümleyemedikleri, kendi çekecekleri filme özenmedikleri için de işte ortaya böyle bir tutam baharat gibi bir film çıkıyor. Seyredebilirsen seyret ki zaman kaybından başka bir şey değil...

Filmi anlatmaya bile gerek duymuyorum ama belli başlı aklıma takılan ve görülmemesi imkânsız olan şeyleri yazmazsam da olmaz... O yüzden aklıma geldiği sırayla belli bir düzen takip etmeden madde madde karışık olarak yazacağım...

Film Yunanistan’da başlıyor ve genel bir girişten sonra Türkiye’ye dönerek filmi anlatan kişinin ağzından çocukluğundan başlayarak kendi hikâyesini dinliyoruz.

Çok kısa geçeceğim bir özetle filmin konusu şöyle:
Baharat satan (Aktar) bir dede ve bunun yanında büyüyen bir çocuk ve bu çocuğun ailesi...

Baba Yunan asıllıdır ve bir süre sonra Türkiye’den, zorla Yunanistan’a göç etmek zorunda kalır. Anne, baba, çocuk Yunanistan’a giderler ama baharat dükkânını işleten dede İstanbul’da kalır ve çocuk dedesinin hasretiyle Yunanistan’da büyür...

Bir gün dedesi hastalanır ve çocuk İstanbul’a dedesini görmeye gelir. Bu arada dedesinin dükkânında evcilik oynadığı çocukluk aşkı olan kız da büyümüş ve evlenmiştir. Adam, unutamadığı bu çocukluk aşkıyla da karşılaşınca İstanbul’da kalmaya karar verir...

Film bu ama bundan sonra da ben başlayayım...

Film, 1959’da Kapalıçarşı çevresiyle o döneme ait bir İstanbul mizanseni yaratmaya çalışarak Türkiye’ye geçiyor. Fakat 1959 değil de 1759’daymış gibi bir izlenim yaratılmış.

Büyükçe bir odanın içinde bir at arabası ve bir de keçisini çekiştirip duran bir adam vardır ve bunlar seviye olarak bu sahneye göre ikinci katta bir yerdeler. İkinci katta hadi keçiyi anladık, at arabasının ne işi var? Ki 1700’de bile Kapalıçarşı çevresindeki evlerin içi ahır olarak kullanılmıyordu, bu bir...

Ayrıca yine aynı salonda bir kadın halı dövmektedir. Hangi tarih kesitinde olursa olsun bunu (evin içinde, kapalı bir yerde halı dövme) yeryüzündeki hiçbir kadına yaptıramazsınız bu da iki...

Bilgisayar efektleriyle hazırlanan İstanbul silueti; hem çokça tıraşlanmış hem de ezan okunan sahne için çizilen animasyon destekli görüntülerde yüzeyler aşırı gri tonlarla renklendirildiği için bu sahne “Ben bilgisayarda çizildim, gerçek değilim.” diye bağırıyor.

Yunanistan’a dönülünce de bir kilise ve papaz görünür. İstanbul bölümündeki girişte yapılan bilgisayar çizimlerinin ve efektlerinin özensizliği bu sahnede de tekrarlanır. En basitinden; bir sürü aynı renk aynı ebat çarşaf yan yana, fakat rüzgârdan biri bir tarafa giderken yanındaki öbür tarafa, bir diğer yanındaki öbür tarafa çok mekanik bir şekilde sallanır vs...

Neyse bunları geçelim, bunlar ayrıntı...
(Ayrıntılara tekrar döneceğiz merak etmeyin)
Gelelim esas meseleye:

En çok özen gösterilmesi gereken karakterin başrol oyuncusu olması gerekirken bu adam, filmin başrol oyuncusu yani filmi götüren kişi, aynı zamanda olayları çocukluğundan itibaren anlatan adam, bir türlü filmin anlattığı kronolojiye oturmuyor.

Yıl 1959 çocuğa bakıyoruz, haydi diyelim en az 7-8 yaşında olsun (ki daha büyük duruyor). Aradan birkaç yıl geçiyor çocuğun en az 9-10 yaşında olması gerekiyor ama çocuk sanki bu sefer 6-8 yaş arası gibi görünüyor.

Yunanistan’a dönülüyor aradan yıllar geçiyor çocuğun en az 17-19 yaşlarında olması gerekirken bu sefer 15 yaşında gibi duruyor ama hepsine eyvallah diyoruz...
(Yıllar geçince biraz büyümesine rağmen yaşından çok daha küçük bir seslendirme yapılması da ayrı bir problem...)

Ve şu hesabı yapıyoruz.

Bu adam genç biri olarak en fazla orta yaş sınırlarının sonlarında tekrar Türkiye’ye dönüyor ve Galata köprüsü’yle, Beyoğlu’yla bildiğimiz günümüz istanbul’u.

Hadi buna da 2000 yılı diyelim yani 1959’dan 2000’e 41 yıl geçmiş eh bu çocuk 1959’da da en az 7-8 yaşındaydı yuvarlak olarak 50 yaşında bir adam olması gerekiyor...

Ama bakıyoruz ki; hem kendisi hem çocukluk aşkı hem de çocukken tanıştığı kendi yaşıtı olan sünnet çocuğu (büyüyünce askeri doktor olan) yaş olarak en fazla 40 civarında görünüyor...

(Adamın haricinde “Dede”de zaten o zamanlar 50-60 yaşındadır ve filmin sonunda 100 küsur yaşında olması gerekir hadi onu hiç açmayayım.)

Dönelim yine filme;

Filmin senaryosu gereği metinlere yerli yersiz şiirsel bir anlatım havası verilmeye çalışılmış ama benim izlediğim Türkçe dublajda çeviri çok kötü olduğu kadar; film, anlamsız ve ilgisiz bir yığın konuşma içeriyordu. Diyalogların kalitesizliği ve özensizliği ise apayrı bir konu.

Bu arada yine söylemeden edemeyeceğim bir ayrıntı; film çocuğun anlatımıyla duygusal olmaya çalışırken “Ne zaman midye görsem aklıma hamamlar gelir. Çocukken dayım uzun yoldan gelince diğer büyüklerle hamama giderdik. Hamama gidince büyüklerin yüreklerini açtıklarını görürdüm, tıpkı buharda açılan midyeler gibi...” açıklamasıyla hayatımda duyduğum en kötü cümlenin sarf edilmesine neden oldu.

Hamama giden insanlar dost ve hatta daha da yakındırlar. Bu yüzden ailevi ya da siyasi bir şeyler konuşup paylaşabilirler. Bu onların yakınlığının getirdiği güven sayesindedir, hamamdaki buharın ya da sıcağın zorunla değil. Midyeler buharda zorunluluktan (kendileri için kötü bir ortam oluştuğu için mecburiyetten) açılırlar...

Dolayısıyla bu konu ne mantığa ne edebiyata sığıyor. Filmi izlerken bir ortaokul öğrencisi bile ne kadar yanlış metinler seçildiğini ve ne kadar mantıksız laflar edildiğini anlayabilir...

Hele başrol oyuncusunun çocukluk aşkı Sultan Ahmet Meydanı’nda bir rehberlik yapıyor ki görmelisiniz...

Dünyanın kırk farklı yerinden gelmiş karışık turisti toplamışlar her biri ayrı bir milletten fakat hanımefendi turistlere “Türkçe” (!) olarak “Bugünlük bu kadar. Alışveriş yapmak için Kapalıçarşı altıya kadar açık, Cağaloğlu hamamı iki dakikalık mesafede. Tamam mı?” diyor. Ve ne hikmetse bütün turistler de söylenilen her şeyi anlıyor, hatta “Tamam teşekkürler” diye çok düzgün bir şekilde hep beraber Türkçe cevap veriyorlar...

Neredeyse amacının tamamı, baharatlarla dünyayı anlatmaya çalışmak olan bir filmde tarçın’ı muhallebicide yanlış gözlemlemişler.

Tarçın, Tavukgöğsü servis yapılmadan önce tepside dizili haldeyken değil, bir porsiyonu tabağa alındıktan sonra dökülür (yoksa tarçın ıslanır ve kötü görünür o yüzden yeneceği zaman tatlıya dökülmeli). Bu belki önemsiz gibi görünen bir ayrıntı ama her iki baharat adının arasında “Tarçın. Tarçın” diye tutturan bir filmde böyle bir hata yapılmamalıydı...

Yine bir sorfarada duran “Yeni Rakı”nın etiketi o yıllarda öyle değildi.

Yiyecek içecek kültürüyle yoğrulmuş bir coğrafyanın tanımını yaparken film boyunca iştah açıcı sofralar kuruluyor. Ama filmin bir yerinde insanların yedikleri şeyleri tuvalete gidip kusmak zorunda kalmaları ve bunu aynen olduğu gibi göstermeleri, yapmak istedikleri ince ayrıntılarla bezeli baharat konusuna, yemek, sofra kültürü, hayat ve romantizme hiç ama hiç yakışmıyor... Bu tuvalet sahnesinin ayrıntıları (!) keşke daha üstü kapalı geçilseydi.

Bu sahneden sonra film boyunca yiyecekle ilgili hiçbir şeyi ne görmek ne de adını duymak istedim...

Tabii bir de filmin sonlarında çok dramatik bir şey var ki yine çok acayip bir mantık yürütülmüş.

Filmin başrol oyuncusu İstanbul’da öğretmenlik yapmak istiyor. Önce telefonla otel odasından bir okulu arayıp randevu alıyor. Sonra, görüşmeye gidiyor ama görüşme sonunda okulun müdürü “Bütçemiz yok.” diyor. (Bütçesi olmayan okul da Boğaziçi üniversitesi :))

Adam okul müdürünün lafını zorla kesip “Burada öğretmenlik yapmayı çok istiyorum.”, “Zaman önemli değil...” gibi şeyler söyleyip neredeyse kendini bir “Seminer” için zorla kabul ettiriyor.

Fakat özü sözü bir olan adamımız çocukluk arkadaşıyla buluşunca beni Boğaziçi Üniversitesi’nden davet ettiler diyor ve ekliyor “Profesör olarak”...

Yani bu nedir şimdi? Ana karakter, seyirciye göz göre göre yalan söylüyor...

Film devam ediyor;

“Burada yürekler buhardaki midyeler gibi açılırlar” iğrenç cümlesini tekrar duyunca tüylerim yine diken diken oldu.

Ama adamın bunu söylediği hamamda buluştuğu kişinin, çocukluk aşkının kocası olan bir Askeri Doktor olduğunu söylesem hatta bu şahsın, yıllar sonra (kendisinin arası eşiyle açıkken) ortaya çıkarak eşine çocukluk aşkım diye hafifçe kur yapmaktan çekinmeyen birinin hamam davetini kabul ettiğini eklesem sizin de tüyleriniz diken diken olacaktır. Hangi akla hizmet, ne anlam içeriyor, hangi insan böyle bir mesele için hamamda buluşup konuşur.

Tamer Karadağlı zaten ilk tanındığı diziyle antipatimi kazanmış biriydi haydi burada biraz objektif olayım bakalım ne yapmış falan dedim ama hiçbir şey demesine gerek yok. Böyle saçma sapan ve bir sürü hatayla dolu bir filmde oynamayı niye kabul etmiş anlamak mümkün değil...

Biraz da filmdeki siyasi konulara gireyim...

Filmde anlatıldığı gibi polis, Rum asıllı olan insanların tek tek evlerine gidip, filmdeki gibi kulağına ya da yüzüne “Bak kardeşim ya Müslüman olur burada kalırsın ya da seni sınırdışı ederiz.” demiş midir? Bir tek isim, bir tek olay bu konu için örnek gösterilebilir mi?

Hepsinden vaz geçtim filme yansıyan paranoya gibi, eve gelip “İki günde yurdu terk edin.” diyen polis “Acaba gittiler mi?” diye “Gizli gizli” garda bu insanları tek tek takip eder mi ?

Kıbrıs harekâtı başlayınca Yunan radyolarından duyulan “Türk ordusu hiçbir neden yokken ve hiçbir açıklama yapılmadan Kıbrıs’a girdi” denilmesi ve bunun filmde aynen böyle verilmesi siyaset ve tarih açısından sinema ve sanat ahlakının neresinde yer alıyor. İsteyen istediği tarihi olayı ve buna bağlı geçmişi ya da gelişmeleri “Nasıl olsa bu bir film. Tarih kitabı değil ki...” mantığıyla kafasına göre değiştirebilir mi?

Ayrıca istanbul’da yaşayan Rumların gerçekten haklarının yendiği 6-7 eylül olaylarının tek satırına girmeyeceklerse niye bu kadar anlamsız siyasi bir film yapmışlar bunu da anlayamadım.

Bu kadar saçma şeylerle dolu bir filmi size kim önerirse önersin lütfen benim gibi aldanıp da seyretmeye kalkmayın. Boşuna zaman kaybı. Bunun yerine kazandığınız bir iki saati çocuğunuz için lezzetli yemekler yaparak, ya da onun için sürpriz bir şeyler hazırlayarak değerlendirebilirsiniz.