31 Ağustos 2007

Ten canoes [film]



Antropolog Dr Donald Thomson’ın 1930’larda çektiği fotoğraflardan etkilenen yönetmen ve senaryo yazarı Rolf de Heer, resimlerin arasında gördüğü, ağaç kabuklarından kanolarıyla bataklıkta gezen on Aborijin’den (Avustralya yerlisi) ilham alır ve “Ten canoes” filmi ortaya çıkar.

Ten canoes filmiyle, ilk çağlardaki insanın yaşamıyla büyük bir paralellik içeren ama filmdeki karakterleriyle asla vahşi olmayan bir “ilkel kabile” hayatına konuk oluyoruz.

Film “İnsan... Sadece insan olmak ne kadar güzelmiş” düşüncelerini yeşerten ama bir yandan insanlığın bakir doğadaki zorlu hayat mücadelesini de gösteren basit bir hikâye sunuyor.

Ağaç kabuklarından yapılmış üç-beş küçük çadırımsı evde yaşayan ilkel kabilenin erkekleri, kaz avlamak için bataklığa giderler.

Bu seferki avda yaşlılardan biri gençlerden birine belki de iki üç gün sürecek bir hikâye anlatacaktır.

Bu hikâye çok eski bir hikâyedir ama bir yandan da hikâyeyi anlatanla dinleyen için belli bir özelliği vardır.

Hikâyeyi anlatan adamın üç karısı vardır ve (hikâyeyi de genç kardeşine anlatmaktadır) hikâyenin konusu da genç bir adamın, abisinin üç karısından en genç olanına aşık olması ile ilgilidir. (Yani aynen bu hikâyeyi dinleyen gencin abisinin karılarından birine aşık olması gibi...)

Film açılırken ve aralarda başka bir dış sesin de bize hikâye anlatan birinin hikâyesini anlatması gereksiz olmuş durumu gereksiz yere karıştırıyor.

(Bunun dışında, bir de hikâyeyi kardeşine anlatan yaşlı adam, aralarda anlattığı hikâyedeki olaylara göre, anlattığı kişinin nasıl düşündüğünü de anlatıyor). Benim böyle cümleler kurmam “Karışık bir film mi acaba?” diye düşünmenize neden olmasın. Film çok sade ve çok basit.

Hikâyesi anlatılan adamın üç karısı olduğunu söylemiştim ama bu adamın ikinci karısı bir şekilde kaybolunca tüm kabile bu durumla uğraşmaya başlar ve herkes kadına ne olabileceğini düşünür. Kaybolan kadını ararken de hikâyedekiler türlü sorunlarla karşılaşır.

Film; tüm zorluklarına rağmen “Doğal hayat”ın nasıl sakinlik içerdiğini görebilmek adına iyi bir fırsat. Film konusuyla basit olmasına rağmen, içinde vahşi sahneler ve savaşlar olmayan, ilkel çağdan esintiler getirirken ilkelliği yüzünden insanı aşağılamayan bu tür filmlerin sayıca eksikliğini açığa çıkarmasıyla yararlı bir örnek olmuş.

Başka neler var?

Ten canoes’i gece uykusuz kalanlardan başkasına öneremiyorum. Çünkü anlatımı ve ilerleyişi çok yavaş olan filmde sadece ağaçlar ve yerlilerle hep aynı sahnenin tekrarı gibi gelen film, belli bir süre sonra dikkatin dağılmasına neden oluyor.

Hele ikide bir siyah-beyaz, renkli değişimi var ki hangi akla hizmet ve ne amaçla koyulduğu belli olmuyor...

Film konusu gereği ilkel çağlarda geçiyor diye espriler bu kadar basit olmamalıydı.

Bana göre çok güzel bir alanda yakalanmış olan bu firsatı ilk akla gelen şeyleri kullanarak harcamışlar. Çok değişik bir kurguyla daha karışık ya da sonu beklenilenin dışında bir kapanışla biten, daha iyi bir iş de yapılabilirmiş.

Konusunu fazla açmadan söylemek istediğim bir şey de; filmin, ilkel çağlarda yaşayan saf insanın kendi özel hayatına etki edebilecek bir olaya karşı tepkisi ile günümüz insanının davranış temellerindeki farklılığa dikkat çekmesi.

Yaşlı abi karşısındakine tehdit oluşturabilecek bir örnek vermektense, hikâyenin sonunda zararlı çıkacak tarafın kendisi olacağını vurguluyor.

Abisi, aslında kendi başına gelebilecekleri örnekleyerek anlattığı hikâyeyle, kardeşinin bu işten “karşısındaki zarar görmesin” diye vazgeçmesini sağlamaya çalışıyor.

Oyuncuların fiziki özellikleri ve ortama uyumu mükemmel ama sanki filmin konusu günümüze ait bir olayı anlatıyormuş gibi tüm karakterler olması gerekenden çok mantıklı ve günümüzün insanı gibi davranıyorlar.

Belli bir yerden sonra sıkmaya başlıyor...

Son olarak seyretmeseniz de olur diyorum.