15 Ağustos 2007

Türev [film]



Düşük bütçeli bir film olan “Türev”in hem “En iyi film” hem de “En iyi kadın oyuncu” ödülü (Altın Portakal) aldığını filmi seyrettikten sonra öğrendim.

İyi ki de öyle olmuş, yoksa ister istemez beklentim daha fazla ve tabii ki karşılığında yaşadığım hayal kırıklığı da daha büyük olacaktı.

Eskiden kasaba kasaba dolaşan gezici kumpanyaların eleman sayısını düşük tuttukları bir kadroları olurdu ama az oyuncu için yazılan oyunların konuları da ona göre olmak zorundaydı.

Filmin açılışında “Cervantes'in Don Kişot’undaki bir hikâyeden alınmıştır” yazısını görünce az önce bahsettiğim dar kadroyla karşılaşacağımızı daha en baştan tahmin ettim.

Çünkü bu tür eserlerin yayınlandığı devirlerde moda olan gezici kumpanyaların en çok bu tür eserlerden yararlanarak oyunlar sergilediği ve dolayısıyla kadrosunun az olması (maliyeti düşürmek için zorunlu olarak) gibi bir dezavantajı olduğunu biliyordum.

Merak edenler için yeri gelmişken ayrıca belirtmek isterim ki filmde adı verilmeyen Cervantes hikâyesi "Münasebetsiz Meraklı"

Evet gelelim filme;
Oyuncu kadro 4 kişi; filmdeki isimleriyle
Nazım (Güçlü Yalçıner),
Süreyya (Gülçin Santırcıoğlu),
Burcu (Beste Bereket) ve
Kerem (Tuğra Kaftancıoğlu)

Nazım, filmde işiyle ilgili karakter özellikleri belirgin olarak verilmemiş bir yazardır. (Adam’ı tek satır yazarken ya da tek tuşa basarken görmek mümkün değil)

Nazım’ın sevgilisi Süreyya iyi okullara gitmiş maddi sorunu olmayan ama kendine güveni eksik biridir. (Soğuk fiziği, yapma tavırları, çift kişilikli karakteri [günlük hayattaki tavırları ile videoya konuştuğu sahnelerdeki samimiyet ve doğallık arasında kesin bir karakter ayrımı var]ve film boyunca yapaylığıyla bana bu rolü keşke başkası oynasaymış dedirtti)

Türk filmlerinin büyük hastalıklarından biri olan normal ve geri planda kalmış olan iyi, güzel fakat fakir olan kızın esmer; soğuk, kötü ve hoş olmayan tavırlar sergileyen zengin kızın ise sarışın ya da kızıl olması burada da tekrarlanmış.

Süreyya’nın yakın arkadaşı Burcu ise doğallığı ses tonu ve sempatikliğiyle herkesin ilgisini çekebilecek gerçek bir karakter. Yani üzülünce üzüldüğünü, gülünce güldüğünü hissediyorsunuz.

Yardımcı oyuncu olan Kerem’in (Nazım’ın arkadaşı) ise sonlara doğru düğümü çözen olayda, konu gereği başka birinin gerekliliği yüzünden filme dahil edilmesinin dışında bir görevi yok. Ama Kerem kendisini zorlayıp önce yapay gelen diksiyon ve tavırlarına rağmen filme zorla dahil olmayı hatta bir iki yerde “Böyle insanlar var gerçekten” dedirtebilmeyi becerebilmiş eğlenceli bir karakter.

Filmin konusu hem zor hem basit, yani “Aşk” üzerine kurulu...

Nazım’la Süreyya evlenmek üzeredir ama Süreyya en yakın arkadaşı Burcu’dan Nazım’a yakınlaşıp onu sınamasını ister. Böylece evlenmeden önce koca adayını bir imtihana sokmuş olacaktır.

Burcu önce bunu kabul etmek istemez ama Süreyya zorlayınca yapmak zorunda kalır...
Buraya kadar tamam... Filmin ilerleyen sahnelerinde neler olduğunu konu itibariyle açıklamak doğru olmaz ama malumunuz ateşle barut yanyana durmayacaktır :)

Bu arada tüm film boyunca arka planda işleyen ama kayıtları sahne aralarında gösterilen görüntüler de vardır.
Filmin başından en sonuna kadar ara sahneler olarak kullanılan bu görüntüler (video kayıtları) Burcu’nun okul ödevi (tez’i) için çekilmektedir.
Konusu da aynı evde yaşayan bu üç kişinin her günün sonunda video kameranın başına oturup belli bir süre günün olaylarını, kendilerini (anlaştıkları üzere kesinlikle dürüst olmak zorundalar) değerlendirdikleri itiraflardır.

Gelelim ayrıntılara:

Filmin bütçesi dar ve onun için ancak belli bir teçhizata sahip. Bu yüzden tüm film basit bir kamerayla çekilmiş. Film başlayıp normal akışla gitse bunda bir sorun yok ama aralarda filmin konusu gereği video kayıtlarının gösterilmesi işin daha büyük bir özenle yapılmasını gerektiriyor.

Niye derseniz genel akışta kaliteli bir görüntü, aralarda bu video kayıtlarının gösterildiği yerlerde ise kalitede düşüklüğe bağlı olarak cızırtı, hışırtı, yıpranma efekti, çizgi ya da renk ton farklılığı gibi bir değişiklik yaratılması gerekiyor ki filmin içinde aniden video kayıtlara geçince film ile kayıtlar arasındaki geçişler daha keskin ve belirgin olsun.

Kamera, gerçeklik duygusu uyandırması açısından elde gezip sallanıyor. Tamam ama mutfakta iki kız konuşurken kapıdan bakıyoruz burası durağan bir sahne, yürüme yok takip yok kamera niye sallanıyor? “Dogma”tik tarz yapacağım diye kadraja sığmayan kafalar gösterip kamerayı fazladan sallayarak seyirciyi zorlamanın ne gereği var?
Böyle şeyler filmin içine girmemizi engellemekten başka bir işe yaramıyor.

Başkaları daha önceden yapmış, değişik olmuş, yerli yerinde kullanıp tansiyonu arttırmış. Artık neredeyse böyle modası geçmiş bir tarzı alıp kullanma ihtiyacı niye doğmuş anlamakta zorluk çekiyorum.

Beyaz duvarlı evin içindeki çekimlerde Süreyya beyaz kazak giyiyor, kırmızı fon önünde Burcu kırmızı kazak giyiyor, bedenler zeminde kaybolunca ekranda sadece kafalar kalıyor. Böyle temel bir teknik hata canımı sıkıp “dar bütçeli” diye tanıtılan filmin “acemi işi” olarak nitelendirilmesini de tarafımdan zorunlu kılıyor.

Ses kaydı ise ayrı bir alem. Arabaların gürültüsünden, rüzgârın sesinden tutun da kedi sesine kadar her şey filme dahil olmuş ama “Bunun bir ayarı yok mu?” diye sormaktan kendinizi alamıyorsunuz. Resmen konuşmaların çok zor seçildiği yerler ve hatta anlaşılmadığı yerler seyirciyi çok zorluyor...

Hele filmin üzerine bindirilen film müzikleri var ki ne desem bilemiyorum. Birden üst perdeden giren müziği “Oda orkestrasının eseri çaldığı yerde, elinde sopalı bir adam sanatçıların başında bekliyor ondan olsa gerek.” diye yorumlamaktan başka bir şey düşünemiyorum. Arka plan seslerinin konuşmaların anlaşılmasını zorlaştırması yüzünden pür dikkat kulak kabarttığımız bazı yerlerde birden yüksek sesle müzik girince irkiliyoruz.

Film çekimleri sırasında birlikte olunan süre ve ekibin uyumu zaman ilerledikçe, (konu aktıkça) oyunculuk da daha doğal bir havaya bürünüyor.

Bütün filmin montajı bitince oturup en baştan seyredilse ilk yapılacak işin; filmin giriş bölümünün birkaç sahnesinin, (özellikle girişten Beyoğlu sahnesi sonlarına kadar olan bölümü) oyuncuların performansı ve filmin açılışında bıraktığı olumsuz etki yüzünden tekrar çekilmesine karar verirdim.

Çünkü bütün konuyu taşıyan Burcunun ödevine karar verilmesi ve karakterlerin birbiriyle olan konumları filmin en başında veriliyor. Fakat gerek ses kaydı, gerek oyuncuların filmin ilk çekimlerinden kaynaklanan acemiliği ve uyum sorunu filmin girişinde çok yapay bir hava yaratmış.

Filme ismini veren “Türev” konusu da filmin en sonanda ve çok kısa olarak yine bir kargaşa iniçde verilen diğer bir sahne. Türev’in ne olduğu bu şekilde etkisizce açıklanacaksa filmde hiç yer almasa daha iyi olurmuş. Keşke filmin ismi hem ilişkinin karışıklığı,hem de Burcu’nun saçları dolayısıyla (belki film içinde bir yerde lakap olarak da kullanılırdı) “Arapsaçı” olsaymış.

Filmde çok sık cep telefonuyla konuşma sahnesi var, neredeyse cep telefonuyla yapılan konuşmalarla filmin yönü değişiyor, bu kadar önem verilmiş bir olgu niye bu kadar boş geçilmiş ve bu sahnelerin önemi hiç önemsenmemiş bunu da anlayamadım.

Örnek olarak Süreyya, arkadaşı Burcu’yla sevgilisini sınayacaktır ve bu yüzden sevgilisini ve arkadaşını yalnız bırakmak için bir fırsat yaratmalıdır. Kendisine annesiyle konuştuğu sahte bir telefon görüşmesi yaratır. Bu sahnede elinde siyah, eski model, büyük bir Nokia telefon vardır. Görüşmeyi yapar sokağa çıkar ve arkadaşından gelişmeleri öğrenmek için telefon eder ama bu sefer elindeki telefon gri ve ötekine göre daha yeni bir Nokia telefondur. Zaten o ilk kullanılan siyah Nokia’yı film boyunca bir daha hiç görmeyiz. Bu telefon niye birden değişti?

Filmin yine aynı amaçla (yani sınama için) çevrilen numaralardan birini konu alan sahnesinde Burcu ile Nazım dışarda bir yerlerde buluşturulur ve Burcu şöyle; “......Süreyya gelemeyecek onun yerine ben geldim....” mantığı taşıyan bir cümle kurar. Gerçek hayatta bu nasıl olur?
Evlenmek üzere, çok yakın olan ve karı koca hayatı yaşayan bir çift ol, ama gelemeyeceğini sevgiline buluşma saatinde gidip arkadaşın söylesin. “Senin telefonun yok mu? Onun telefonuna ne oldu? Film boyunca elinizden telefonu düşürmeyin ama gelemeyeceğini telefon edip söyleme. Bu nasıl bir mantık?” diye sormazlar mı adama? Bu sahne bana çok gereksiz ve mantık dışı geldi...

Yine başka bir sahnede Süreyya, sevgilisi Nazım dışarı çıkınca evde tekbaşına oturmaktadır. Nazım’ın arkadaşına (Kerem’e) gidip gitmediğinden şüphelenir ve telefon hizmetleri veren bir servisi arayıp Kerem’in telefon numarasını öğrenir. Masada bir kutu bira ve yanında da açılmış bir paket çikolata vardır (Dünyada hiç kimsenin bir araya getirmediği bira ve çikolata ikilisini buluşturanlara yaratıcılığı için özel bir “Dali” ödülü vermek vardı ama film zaten başka ödüller almış) Süreyya öğrendiği telefon numarasını çikolata paketinin içine yazar fakat sadece 5 rakam yazdığı çok açık bir şekilde görülüyor. Çok merak ettim bu özel numarayı. Acaba genel olarak dört haneli kodu yazmasan bile 7 rakamdan oluşan telefon numarası nasıl 5 haneli olarak bir yere not edilebiliyor?

Neyse işte dikkat edilmesi gereken daha bir sürü ayrıntı var. Zaten ne ben “Supervisor”üm ne de bu film kaliteli bir sanat filmi... Seyrederseniz başka şeylere siz kendiniz dikkat edersiniz.

Bir de böyle durağan konusu olan, macera konusu dışında kaldığı için koşuşturmacası olmayan filmlerde tansiyonu yükseltmek için filmin belli bir bölümüne kadar normal uzunlukta olan sahne çekimleri, film ilerleyip sonlara doğru yaklaştıkça kısa sahnelerle geçişler hızlı hızlı yapılsa, heyecan artsa, seyirci üzerinde etkisi daha güçlü olmaz mı?

Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olması bakımından ve sonuçta yerli bir yapım olmasından dolayı fazla eleştirmek istemiyorum ama film bitince insan arkadaşları dışında 5-10 kişiye daha gösterip film hakkında eleştirileri almaz ve buna göre küçük değişiklikler yapmaz mı?

Sinemanın sektör haline geldiği ülkelerde film montajı bitince gönüllü bir gruba ilk gösterimi yapılıp acımasızca eleştirilmesi, eksik yanlarının söylenmesi sağlanmaya çalışılır. Burada amaç, ortaya çıkacak eseri olabildiğince kusursuz bir şekilde seyircinin önüne çıkarmaya çalışmaktır...

Sonuç mu?
Bulursanız seyredin.

Parkta çocuğunuz için yaptığınız çekimlerle "Bir sonraki Altın portakala katılıp acaba ben de şansımı denesem mi?" diye düşünmemizi sağlayan bu filmde ilginç ve samimi diyalogların olduğu güzel yerler de var.

Filmin afişi dikkat çekecek kadar kötü tasarlanmış, bu konuya hiç girmeyelim.

Arada dışardan gelen konuşmalar (son sahnede parktan “Ayıp ayıp, dağ başı mı burası?” diye bağıranlar), romantizmin gerçekliğini vurgulamak için deniz kenarında kestaneci, pırpır eden bilgisayar ekranı, mesaj yazılan cep telefonuna yakın çekim gibi güzel ayrıntılar da yok değil.

Oyuncuların kendilerine bile sürpriz olduğu kimi doğaçlama sahneler de gözden kaçmıyor, bunlar ilginç olmuş. Ama Altın Portakal almış aman aman ben bu filmi mutlaka bulup seyredeyim diyorsanız, benim gibi bir buçuk saatinizi kaybettiğinizi düşünüp keşke uyusaydım diyerek pişmanlık duyabilirsiniz...