03 Eylül 2007

Factotum [film]



Factotum Charles Bukowski’nin eserlerinden derlemeyle oluşturulmuş bir “Bukowski Vakfı” senaryosu ve haliyle yazarın yaşam felsefesi temel alınarak oluşturulmuş bir film.

Bukowski, eserleriyle benim edebiyat zevkime hitap etmese de anlatmaya çalıştığı, “Dünyanın kurulu düzeninin karşıtı olma durumu”nu anlayabiliyorum.

Filmde başrol oyuncusu (Matt Dillon), karakter olarak Bukowski’nin eserlerindeki bir olayı canlandırmaktan çok Henry Chinaski rolüyle “Bukowski’nin kendisi olmuş.” dedirtecek kadar yazarın eserlerinde verdiği havayı anlayıp yazarın ruh haline bürünmüş.

Kadın oyuncu Lili Taylor da canlandırdığı “Jan” rolünde iyi bir iş çıkarmış, dikkat çekecek kadar doğal olduğu yerler var...

Filmde, hayatta tutunamayan ama iyice bakılırsa, aslında “tutunmamayı tercih eden” bir adamın ruh hali anlatılmaya, onun hayata bakışı yansıtılmaya çalışılmış.

Herhangi bir yazar hayata başka bir açıdan bakıp, bambaşka bir yaşam tarzı olduğu halde çok farklı şeyler anlatabilir ama Bukowski gerçekte hayatında neler yaşayıp neler hissediyorsa onları yazan nadir yazarlardan biriydi.

Yazarın eserlerinde anlatılanlar aynen filme aktarılmış ve aslında eserlerinde anlattığı da kendisi.

Söylenmek istenen şeyi onaylayalım ya da onaylamayalım bir yazarın eserlerinde kendi ruh halini yansıtan duygular barındırması özel bir durumdur. Bunun sinema diliyle anlatılması ise oldukça zor bir iş...

Filmde canlandırılan karakter; her türlü işe neredeyse “İş olsun” diye girip çıkan, hiçbir işte fazla duramayan, hatta isteyerek kovulan ama bunu sadece kendi tarzına uymadığı için yapan bir adam.

Kesinlikle alkolik diyebileceğimiz kadar çok içen, özellikle bar kadınlarıyla yatıp kalkan, kimseye bağlanamayan, evini, anasını babasını terk etmiş, Amerikan rüyasını reddetmiş bir adam.

Ama kimi "Karşıt tarz" filmlerde görmeye alıştığımız bir asilik de değil onunki...

Chinaski; nerede olursa olsun, takım elbiselerle gömlek kravat iş peşinde koşturan ciddi tiplerin yapay olduğunu düşünen, onlar gibi olmayı reddeden ve bu sahte davranışların hep bir şeyler elde etmek için gerçek karakterlerin gölgelenmesi anlamını taşıdığını düşünen bir adam...

Aslında o sıradan bir asi ile aynı fikirleri paylaşmıyor, onun asiliği hayata ve zorunlu kalıplarla biçimlenmiş yaşama karşı.

Filmin bir yerinde şu anlamda bir cümle geçiyor; “İnsan olmayı gerektiren şeylerden kurtulunca ölümün senden alacak bir şeyi kalmamıştır...” işte bu cümle aslında yazarın ölümden korkusunu gizlemeyi becermekten başka bir şey yapamadığını en işi şekilde anlatıyor.

Hayatı kendi istediği düzende kurgulayıp yaşayamadığı için, günümüz dünyasındaki ilişkileri beğenmemesi ve bu dünyayı reddetmek zorunda hissettiği için de şu anda anlatılan yaşamı tercih etmek zorunda olduğunu vurgulaması, filmin derinlerinde yatan felsefesini anlatıyor.

O kadar yer dolaşıp kimi zaman iyilerle, kimi zaman kötülerle karşılaşan, bazen aşka bazen de sadece bir gecelik ilişkilere rastlayan filmin kahramanı Chinaski, her şey bu düzenin içinde ve ondan kopamıyorlar diye kendi gibi düşünenleri bile terk ederek, neredeyse her gününü başka birileriyle geçirme zorunluluğu hissediyor.

Ailesinin yanına döndüğünde (annesinin hareketlerinden) babasının ne kadar otoriter olduğunu daha en baştan anladığımız Chinaski, gençken ailesinin yanından ayrılmıştır. Ve bize içinde bulunduğu durumun nedenini ‘Aile için yapının sonucu” olarak göstermeye çalışmaktadır.

Ama bizim önümüzde duran karakteri tahlil ettiğimizde hayatla alıp veremediği başka şeyler olduğunu da görürüz.

Belki de herkes kendinden bir şeyler bulup ona göre düşünecek, sonunda da ailesi böyle olan herkesin bu şekilde davranmadığı sonucuna varacaktır. Bu da bize Chinaski’nin bahanelerle kendisinin de yapay suçlular yarattığını gösterecektir.

At yarışı oyunlarında kazandığı bilgi ve tecrübeyle bir dönem parayı bulsa da bir süre sonra umursamaz tavırlarıyla bu işin de peşine bırakır. Her şeyden sıkılmaya devam eder ve yine kendi gibi içenlerle hayatını devam ettirir. Vazgeçemediği tek şey ise yazmaktır...

Film, belli bir olayın giriş, gelişme ve sonuç olarak verildiği klasik sinema kurgusunun dışında akıyor. Kısa kısa günlük olayların sıralanmasıyla bir karaktere ait oluşabilecek fikirleri toplayıp, bize karşımızdaki insanın dünya görüşünü anlatmaya çalışan orta düzey bir film olan “Factotum” sinema açısından olağan üstü bir yapım değil.

Chinaski ile Jan'ın yat gezisinde arka tarafa gittiğinde çalan müzik ve Jan'ın elinde içkilerle müziğe uyup dans etmesi filmin en güzel sahnesiydi ve bence Chinaski'nin düşlediği yaşamın en iyi örneğiydi...

Bukowski ismine aşina olanların, filmi izleyip yazarın eserlerinden yola çıkarak gerçekte Bukowski’nin nasıl biri olduğunu anlayabilmesi, işleri biraz karıştırıyor. Filmin bu şekilde kendini anlatabilmesi bir başarı sayılabilir.

Ama...

Düşündüğü şeyi aktarabilme başarısı; acaba filmin kurgusu ve sinema diline mi ait, yoksa eserlerinde kendini anlatan yazarın bu eserlerinin filme çekilmesi dolayısıyla elde edilen “Yazarın anlatım gücü”ne mi?

Filmde anlatılan basit ve düzensiz yaşamı kendi tercihi olarak gösteren Chinaski, hayatın tüm evrelerinde her şeyden vazgeçmeye hazır, kendini sadece içki ve kumara vermiş biri gibi görünse de; aslında, bir zamanlar hayatta bir şeyler olmaya çalıştığını da gizlemiyor.

Bunun en iyi göstergesi de üniversite bitirmiş olması ve yazdıklarını belki basarlar diye yayın evlerine, dergilere göndermesi.

Chinaski’nin kendi hayatını istediği gibi yaşamak için istikbalini feda etmesi cesurca bulunabilir ama mücadele etmenin dışında kalabilmek için hayatını ve kendisini bu kadar zorlamasının da ayrı bir mücadele olduğunun farkına varmak gerekiyor.

Otel odalarında, döküntü evlerde, tanımadığı insanlarla içki şişeleriyle yataklarda biten gecelerin sonunda, hep yeniden başka bir güne başlama ve bu sefer de ne olacağını bilemese de yeni bir başlangıç yapma isteği bitmeyen karakter, yaptıklarını yıkarak, bitmek bilmeyen bir ikileme düşüyor.

Bu arada ekleyeyim, pek öyle hep beraber seyredilebilecek bir aile filmi değil. Hem bir hayli açık sevişme sahneleri hem küfürlü konuşmalar rahatsız edici olabilir.

O kadar yazar varken Bukowski’nin hayatı ve hayat felsefesi mi kaldı diye düşünüyorsanız, yazdıkları edebi bulunmadığı için sadece underground tarzı sayılan, her paragrafta bol küfür içeren kitaplarını da benim gibi beğenmemişsiniz demektir ve bu durumda bu film de size anlattıkları şeylerle çok boş gelebilir.

Ama yazarın tarzını beğeniyorsanız, “Tutunamayanlardan olsun, çamurdan olsun. O da bizdendir.” diye düşünüyorsanız ve yazdıklarını edebi bulmasanız da anlatmaya çalıştığı her şeye boşvermişliğin felsefesini eklemeyi becerdiği için yazarı da beğeniyorsanız, bir çeşit biyografi olan filmini de beğenmeniz mümkün...

Haaa! Bu, “Bu film güzel” demek mi oluyor? Hayır.

Ben beğendim mi? Hayır.

Sinema sanatı olarak değişik bir şeyler var mı? Hayır.

Ama dünyanın kendi başladığınız günün sonunda düşündüklerinizden ibaret olmadığını, her şeye karşı pes etmiş olmanız durumunda ayyaşlığın da başka bir yaşam tarzı olduğunu gösterebilmesi adına ilginç olabilir.

Yani böyle yaşayan insanlar olduğunu biliyoruz, ama hep bir an için görmüş ya da sadece bir gazetede böyle kişilerin sonlarıyla ilgili haberler okumuşuzdur. Gerçekte böyle kişiler içinden evrensel boyutta ilgi uyandırabilecek günlük hayat filozoflarının çıkabileceğini düşünebilir misiniz? Bukowski eserleriyle bunu yapmıştı filmdeki karakter de bunu anlatıyor.

“Yalnız insan” psikolojisine sahipseniz, “Her şeye karşıyım. Bir tek içki, kumar ve seks için bir şey diyemem.” diyorsanız film tam size göre... Rastlarsanız seyredin.

Böyle imkânlara rağmen (en azından her gün yeni bir iş bulabilme imkânına sahip, iyi kötü annesi babası sağ ve gidebileceği bir yer var) hâlâ modern toplumun iki yüzlü insanları eleştirisi yapması biraz şımarıklık olmuş, bu kadar parayı içkiye vereceğine kendine Antalya’dan :) ev alırdı diye düşündüren bir film olsa da anlatmaya çalıştığı şeyler ilgi çekmiyor. Para bulsa bizim memlekette herkes böyle içip sabahlara kadar alem yapacak, bizimkiler bunun meteliksiz ve içmeyen hali...

Bu tarza ait benzer karakterlerin çokça gösterildiği Amerikan dizilerindeki özel dedektiflikten başka bir karaktere oturmayan Bukowski’nin, hem kendisi hem filmdeki yansıması Chinaski fazla da ilgi çekemiyor...

Yüzde dört gibi bir okuma alışkanlığı olan toplumumuzda, arkadaşlarınızın “Aaabi Bukowski yaaaa manyak bi şiii be aaabi” demesine de aldırmayın.

Onlar, ne kadar bu bunalımlı yazarı anlıyormuş gibi görünmeye çalışarak size hava atmaya çalışsa da çoğunlukla son otobüsü ya da minibüsü kaçırmasın diye 23.30 da durakta hazır bulunan tiplerdir...

Son olarak; Bir yazardan alıntı yapılması ilginç olmuştur diye düşünüyorsanız yanılırsınız, film sinema adına hiç de farklı bir şeyler içermiyor. Aksine, seviye olarak televizyon dizilerinden pek de farklı değil. Bu yüzden; eğer bir “Bukowski hayranı” değilseniz, seyretmeseniz de olur. Hatta seyretmeyin daha iyi...