21 Eylül 2007

Grey zone (Gri bölge) [film]



Yahudi soykırımıyla ilgili bir sürü film seyrettik.

Haliyle konusu gereği toplama kamplarında yapılanlara hiçbir insanın yüreği elvermeyeceği için de bu türde seyrettiğimiz her filmden sonra dayanılmaz bir şekilde üzüntü duyduk, kızdık ve yaşananları akıl almaz bulduk...

Grey zone; başlarda sanki bugüne kadar yapılan bu türdeki tüm filmlerde anlatılanların tekrarı gibi geliyor insana. Konu olarak da filmin yarısına kadar sadece orada olan biteni göstermeye çalışmaktan bir türlü filmi sürükleyecek macera havasına bürünemiyor.

Filmin konusuna geçmeden önce, konuyla ilgili bazı şeylere değinmekte fayda var.

Zamanda yolculuk yapma imkânımız olmadığı için olayların yaşandığı döneme gidip “Aslında şunu ve şunu, şu şekilde çekmek lazım.” diyerek bir belgesel hazırlanamayacağı için; etkinin en yüksek seviyede hissedilebileceği ayrıntılarla “o zaman çekilmiş olan belgesel kayıtlarını” yeniden çekmek mümkün değil.

Durum böyle olunca da; bu konunun unutulmaması ve var olan bilgilendirmenin “etkisinin korunması için”, yeni yapılacak filmlerde belgesel havası yaratmak amacıyla tarihi gerçeklere uyan bazı küçük ayrıntılardan yararlanmak gerekiyor.

Basitçe dışardan bakıldığında, tarihi olayları anlatan filmler de diğer filmler gibi bir ana konu etrafında dönen akışıyla seyirciyi kendine bağlar. Başarısıyla da adından söz ettirir. Ama...

Bu tür filmlere belgesel havası ve gerçeklik etkisi yaratması amacıyla eklenen gerçek ayrıntılar, tarihi filmlerin bazılarını bu özellikleriyle yarı belgesel kategorisine taşırlar.

“Yaşanmış olabileceği mantıken kabul edilebilecek kurgu olaylar”la desteklenerek, Yahudilerin uğradığı soykırımın şiddetini gösterebilen filmlerde bu tip ayrıntılar ise olmazsa olmazların başında gelir.

Grey zone da işte böyle tarihi gerçeklerin ayrıntı olarak kullanıldığı bir film. Fakat filmde yine o kadar çok kendi türünün tekrarı olan şeyler kullanılmış ki filmin ana konusu olmasını beklediğimiz “belgesel ayrıntı” filmin ayrıntıları arasında neredeyse kaybolmuş...

II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sı Yahudilerin istenmediği bir yerdi, Naziler Avrupa topraklarına yayıldıkça Yahudilerin istenmediği alanlar da gittikçe artıyordu.

Almanlar, işgal ettikleri ülkelerde bulunan Yahudileri çeşitli toplama kamplarına kapatıp kötü muamele ediyor, akla hayale gelmeyecek şekilde işkenceler uyguluyorlardı. Toplama kamplarındaki Yahudilerin kurtulma gibi bir şansları hemen hemen hiç yoktu. Tek yapabilecekleri şey sırayla sakin bir ölüm beklemekti. Fakat sakin ve huzurlu bir ölüm de herkesin ulaşabileceği bir şey değildi.

Kimi zaman en küçük bir ters hareket, bir karşı çıkış zamansız öldürülmek için sudan sebepler arasında yer alırken, kimi zaman da ölene kadar çalıştırılıyorlardı. Eğer yaşamaya devam ediyorsanız yeni toplananlara yer açılması için belli aralıklarla gaz odalarına sokulup öldürülüyordunuz.

Beterin beteri var demişler. Bunlardan daha beteri olabilir mi?
Ne yazık ki vardı. O da çeşitli tıbbi(!) deneylerde kullanılmak...

Nazilerin emrinde olan dr. Mengele, toplanan Yahudiler içinden seçtikleri üzerinde işkence ötesi deneyler yapıyordu. Bunları uygulamak için de tabii ki ufak tefek cerrahi işlemleri yapacak bir ekibi de vardı. Bu ekipte bulunan bir cerrah ise yetenekliliği, bilgi ve becerisiyle kendine Mengele’yi hayran bıraktıran bir Yahudi’ydi. (filmde kullanılan gerçek ayrıntılardan biri)

Ölmemek için ya da biraz daha geç ölmek ve hatta belki de kurtulma ümidiyle zaman kazanmak için Nazilerle zorunlu işbirliği yapan başka Yahudiler de vardı tabii ki.

Toplama kamplarında işbirliği yapan Yahudilere Almanlar tarafından “Sonderkomando” ismi veriliyordu. (filmde kullanılan diğer bir gerçek ayrıntı)

Auschwitz toplama kampında gaz odalarına sokulan Yahudilerin elbiselerini çıkarmasını, üstlerinden çıkan değerli şeylerin toplanmasını ve gaz odasından çıkan cesetlerin yakılmasıyla görevli olanların çalıştırılmasını sağlayanlar işte bunlar yani “Sonderkomando” denilen Yahudilerdi.

Film, bu ayrıntı üzerine kurulmuş gibi görünüp aslında Auschwitz’de olan biteni göstermeye çalışıyor. Fakat bu sefer “insanı insan olduğuna pişman edecek kadar” (bu türdeki diğer filmlerde hiç olmadığı kadar) daha fazla çıplak ceset göstererek toplama kamplarındaki ölümle yüzleştiriyor.

Kampın komutanı rolündeki Harvey Keitel ile Mengele’nin çalışmaları için istenen örnekleri toplayan kamp doktoru zorunlu olarak bir ikili oluşturmuşlar ve her ikisi de ayrı ayrı başka olayların peşine düşmüşler.

Biri, görevini yapan sert ve acımasız kamp komutanı, diğeri ise buradaki görevi kabul etmek zorunda kalmış olan (aynı zamanda hayatta kalmaya çalışarak karısını ve kızını kamptan kurtarmak isteyen) doktor.

Kampta bulunan Yahudiler bir ayaklanma yapmayı planlıyorlar. Bunu da çok güç şartlarda ele geçirilmiş, saklanmış silah ve az miktardaki patlayıcı madde ile gerçekleştirecekler.

Kesin bir başarı beklemiyorlar ama en azından ölmeden önce bir hareket yapıp toplu ölümlerin gerçekleştirildiği gaz odalarını ve krematoryumları (cesetlerin yakıldığı yer) imha etmeyi düşünüyorlar.

Böyle bir ayaklanma ve direniş hareketi için yapılan planlardan bir şekilde kamp komutanı haberdar olmuş. Ama bir hafta sonra orada bulunan herkes öldürüleceği için olayın gerçekleşebileceğine hem ihtimal vermiyor, hem de bir yandan ne yapılacak, kim yapacak, ne zaman yapılacak diye araştırmayı da ihmal etmiyor.

Tam bunlar gerçekleşirken bütün planları altüst eden bir olay gerçekleşiyor.

Küçük bir kız çocuğu gaz odasına girip zehirlendikten sonra üst üste yığılmış cesetlerin altında bir şekilde hayatta kalmış. Onu bulan “Sonderkomando” ise son bir çılgınlık yapıp kızı cesetlerin arasından çıkarıp saklayarak kampın doktoruna götürür ve kızı yaşatmak için elinden geleni yapmaya çalışır.

Ayaklanma ve sabotaj planları yapan diğer “Sonderkomando”lar kızı saklamak için vakitleri olmadığını, eğer bu kızı saklamak için zaman harcarlarsa bütün planların altüst olacağını düşünmektedirler.

Hem vakit yoktur hem de bir kişi için bütün kamptaki insanları tehlikeye atacaklardır. Bunu yapmaya kimsenin hakkı yoktur ama bu sefer de kurtarılan kız ne olacak?

Seyir zevkinizi bozmamak için her zaman olduğu gibi filmin konusuyla ilgili daha fazla ayrıntıya girmiyorum.

Beğenmediğim yanları, teknik konular ve diğer ayrıntılara gelecek olursak;
Brahms ve Strauss’un müzikleri her ne kadar etkileyici olsa da filmin bize aktarmaya çalıştığı vahşeti estetize edemiyor.

Hiç durmadan ikide bir bacalardan çıkan ateş ve dumanla aralıksız insan yakıldığını vermeye çalışmaları, her iki üç sahneden sonra yanan insanların küllerini taşıyan kamyonların gösterilmesi, yine çok sık bir şekilde fırına atılan cesetlerin atılma anını defalarca göstermeleri, filmin konusundan çok olan bitenle bilgilendirme/etkileme amacı taşıyor.

Bu da tabii ki bir süre sonra filmi alet ederek karşı propaganda yapma amacıyla sinemayı kullandıkları hissi uyandırıyor ki pek iyi durmuyor.

Diyaloglar karşılıklı konuşmadan çok birer atışma havasında geçiyor. Anlamsız karşılıklı konuşmalar gibi geçen diyologları takip etmek bazen gerçekten filmin akışını etkiliyor.

Böyle bir tür ve böyle bir konuya rağmen, ayrıntılar insanın gözüne sokulsun diye sinema dilinin dışında acemice bir akış var, beni en çok bu rahatsız etti. İzlerken eminim siz de bu kopuk kopuk geçişlerden rahatsız olacaksınız.

Toplama kampları ile ilgili çekilen bu tür filmlerde, kişilerin çektiği eziyet ve içinde bulundukları durum daha iyi anlaşılabilsin diye, filmin kahramanı ile akan konu içinde birlikte hareket ettiriliriz ki; psikolojik olarak kahramanın takipçisi olup aynı şeyleri hissedelim. Ama bu filmde onu yakalamak çok zor.

Filmin yarısından sonra bu durum biraz toparlansa da çok meraklısı olanlar için hep bilenen şeylerin daha şiddetli bir şekilde verilmesinden başka bir şey yok.

Aç insanın yemeklere imrenerek bakması, cinsel uyaranlara karşı bir şekilde doğal olarak ilgi duyulması insan olduğumuz için ne kadar normal bir şeyse; insanlara yapılan kötü muameleden etkilenmemiz de aynı şekilde çok normal.

Fakat bunu en kötü görüntülerle sinemanın içine yedirip yedirip bütün dünyaya seyrettirmek pek sanatsal bir duruş değil diye düşünüyorum.

Tabii ki olanlar kötü ve hiç yaşanılmamış olması tercih edilirdi. Ama şiddete karşı hissettiklerimizi kullanarak bir filmi ilgi çekici kılmaya çalışmak, bence seyircinin kullanılmaya çalışılması anlamına geliyor. Bunun da sinemanın bir parçası olabileceğini düşünen ve savunanlar olacaktır ama doğrusu ben onaylamıyorum.

Son olarak;
Rastlarsanız mutlaka seyredin. Ama..
Mutlaka “bulup” seyredin denilecek bir film değil.
Konu olarak gösterilen sahneler bakımından çok zor seyredilebilecek bir film olduğu için çocukların seyretmemesi de doğru olur...