01 Eylül 2007

Ima, ai ni yukimasu (Be with You) [film]



Duygusal ve fantastik konusuyla, oldukça uzun ama yalın anlatımıyla sıcak bir Japon filmi...
Filmin renkleri, mekânları ve diğer tüm aksesuarları modern bir görünüm sergilediği için Japon filminden çok Hollywood tarzı olarak değerlendirilebilir.
Bayanları etkileyebilecek duygu yüklü sahneler için de mendilleri yanınızda bulundurun. İma, ai ni yukimasu bayanların salya sümük ağlayarak seyredecekleri ve bundan dolayı çok beğenebilecekleri bir film.
Gelelim konusuna;
Genç bir baba (Takumi) ve küçük, sevimli oğlu (Yuji) birlikte yaşamaktadır. Baba oğluna bakmakta zorlansa da iyi kötü bir hayatları vardır. Baba ve oğul devamlı, erken yaşta ölen anneleri Mio’nun eksikliğini hissetmektedirler.
Küçük çocuğun elindeki bir öykü kitabında kaybedilen sevdiklerimizin yağmur mevsiminde geri gelecekleri yazmaktadır. Ve daha da önemlisi baba da içten içe bu efsaneye inanmakta fakat gerçekleşebileceğini ummamaktadır.
Baba oğul evlerinin yakınındaki korulukta bulunan bir ev kalıntısında bu konuyu konuşurken birden kapının eşiğinde büyük bir özlem ve hasret duydukları Mio’yu oturur vaziyette bulurlar...
İnanılması bile imkânsız olan efsane gerçekleşmiş, yağmur mevsimiyle birlikte küçük çocuğun annesi sevdiklerinin yanına geri dönmüştür.
Bunun nasıl gerçekleşebileceğini sorgulamak ya da olayı düşünmek zahmetine girmeyen filmin kahramanı baba oğul eski yaşamlarına yavaş yavaş geri döneceklerdir ama Mio geçmişinde olup biten hiçbir şeyi hatırlamamaktadır.
Eve dönülünce her şey tek tek anlatılır ama Mio’nun kendisine daha önceden öldüğü ve geri geldiği söylenmez.
Baba iş hayatına devam ederken, Yuji de okula gitmeye devam eder. Anne ise ev işlerine döner ve yalnız kaldığı anlarda oğlunu, kocasını, kendisini kısacası hayatını tanımaya, ayrıntıları öğrenmeye çalışır.
Bu bölüm filmin yarısını kaplasa da ben buraya kadar olan bölümü uzun bir açılış olarak kabul ettiğim için, filmi seyredecek olanlara bir zararı dokunacağını düşünmediğimden, buraya kadar olanları yazmakta da bir sakınca görmedim.
Bence film gerçekte hünerlerini yavaş yavaş sergilemeye şu bölümden sonra başlıyor;
Mio bir gün kocasına nasıl karşılaşıp, birbirleriyle tanıştıklarını ve evlendiklerini sorar. Takumi de anlatmaya başlar. Esas film ve esas öykü işte budur...
Takumi anlatmasına anlatır ve bize her şeyi gösterir ama (filmin neredeyse artık bitti diyebileceğimiz bir anında) son yarım saatte devreye girecek olan kendisinin de bilmediği gerçekler, filmin neden bu kadar çok beğenildiğini bir sürpriz sonla bize açıklayacaktır...
Film güzel mi? Güzel...
Konusu bakımından ilginç mi? Eh!
Farklı bir şeyler var mı? İşte o konuda biraz çekimserim. Yani ben bu tür filmleri daha önce konusu başka şeyi anlatsa da gördüm ama sizi bilemem...
İşin içinde sevimli küçük bir çocuğun kaybettiği annesine duyduğu özlem, bir adamın kısa süren aşkı karşısında sonradan hayata tutunmakta çektiği zorluklar olunca, duygulanmadan seyretmek imkânsız.
Güzel ve duygu dolu bir hikâyeyi değişik bir biçimde anlatmaları filmin artıları arasında yer alabilir. En basit örnekle; Mio tekrar gideceğini düşünüyor ve oğluna, her doğum gününde bir pasta gönderilmek üzere bir pastaneyle anlaşıyor. Bu 12 yıl sürecektir.
Bu bölüm filmin ortalarında geçiyor fakat film çocuğun son pastasını almasıyla başlıyor. Şimdi biraz karışık gelebilir ama filmi seyredince her şey yerli yerine oturuyor.
Bu anlamda film çok uzun bir geriye dönüş bölümü de içeriyor. O yüzden konu hakkında bu şekilde detaylar versem de filmi sonuna kadar seyretmeden bir anlam kazanamayacağı için yazmaktan çekinmiyorum.
Olağanüstü çok değişik bir konu bekliyorsanız memnun kalmayabilirsiniz ama normal akışı içinde filmi seyretmeye başlarsanız, filmin son dörtte birlik kısmına gelince “Aaa bak demek böyleymiş, aaa demek ki onun için...” dedirtmeyi başaran sürpriz bir sonu olduğunu da söyleyebilirim.
Bu son kısım “Sen bir saattir anlattın ama dur bakayım bir de ben anlatayım da dinle” bölümü olarak adlandırılabilir. Geriye dönerek hiçbir ayrıntıyı atlamayan bu bölüm filmin en güzel ve en akıcı olduğu bölüm ama sanat adına deneysel anlamda çok değişik bir şeyler de beklemeyin.
Uzakdoğu filmlerinin konu itibarıyla farklı olduğu ve özgün yapımlar çıkarmaya başladığı 2000’li yıllar içinde epey bir iyi Uzakdoğu filmi gördük.
Bu filmler genelde değişik konuları ele almalarıyla ilgi çekici olsalar da esas anlamda görüntü estetiği anlayışına getirdikleri üst sınıf kaliteyle tüm dünya sinemasında çıtanın yükseltilmesini sağlamalarıyla daha çok dikkat çekmişlerdi.
Bu film bunları gerçekleştiremese de klasik Amerikan tarzı anlayışıyla yapılmış konusu, Hollywood’u tam anlamıyla taklit ederek benzer filmlerin pazarı ele geçirebileceği düşünülürse bu piyasada endişe yaratabilir.
Son olarak;
Bulursanız seyredin ama aranıp taranacak, eşe dosta haber salınıp “Bunu bana bulun.” denilecek bir film değil.
Filmin senaryo bakımından duygusal olarak etkileyici birçok sahnesi var ama görüntü estetiği anlamında aynı şeyi söylemek zor. Ailecek oturup hep birlikte seyredebileceğiniz “Kaliteli bir televizyon filmi” olarak niteleyebileceğim bu filmde birkaç masum öpüşme sahnesi dışında açık sahne bulunmuyor...
Çok kitap okuyan biri değilseniz ve her gün iki üç film seyretmiyorsanız değişik bulabilirsiniz...
Seyrederseniz “Ne filmmiş be!” demezsiniz ama “Aman niye seyredip de vaktimi harcadım.” da demezsiniz.