12 Eylül 2007

Stranger than fiction [film]



Bu ne kadar şişirme bir film böyle, ne desem az... Daha en baştan biraz sert bir giriş oldu ama kendimi tutamadım...

Gereksiz bir sürü tekrar ve konuyu dağıtmaktan başka bir işe yaramayan saçma sapan ayrıntılar, gereksiz bir tiyatro oyunculuğu ciddiyeti içinde komedi havası yaratmaya çalışmalar vs... Çok ama çok sıkıcıydı...

Bu kadar eski ve basit bir konuya modern bir görünüm kazandırmak için filmin üzerine eklenen (müzik video kliplerindeki gibi) çok ama çok gereksiz grafik çizimleri.... (Zaten baştan bir kaç girişim sonrasında sıkılıp ya da unutup filmin ikinci yarısında bu çizgi efektlerini hiç uygulamamışlar.)

Araya da (benim gibi isim hafızası olmayan birininin bile tanıyacağı) Dustin Hoffman’ın oynayacağı bir rol attırıvermişler ki hem filmin reklamı/tanıtımı daha iyi olsun hem de Dustin Hoffman sayesinde ilgi çeksin... Ama yine de olmamış...

Neyse, seyrederken vakit kaybettiğim bir şeyi anlatırken de boşu boşuna vakit kaybetmeyeyim...

Geçelim konuya;

Harold diye bir adam var, milimi milimine her şeyi düzenli, dakikası dakikasına her şeyi programlı. Bu adam vergi denetleyici bir memur ve tekbaşına yaşıyor. Hergün şu saatte kalkar, şu kadar kez dişini fırçalar, şu yoldan otobüs durağına gider, işte şunu şunu yapar vs...

Bize bunu, Harold bu eylemleri gerçekleştirirken başka bir ses anlatmaktadır ama bir yerde Harold’da bu sesi duyar ve rahatsız olur. Sonra “Acaba bana mı öyle geldi?”diye düşünür.

Birkaç denemeden sonra anlar ki birisi onun yaptığı her şeyi aynen anlatmaktadır...

(da... niye 40 yıl duymamış da tam bize anlatılırken o gün duymuş burası da biraz saçma kaçmış, ya da sesi duymasan da bugüne kadar böyle bir hayatın vardı da niye kendini camdan aşağı atmadın kardeşim gibi bir sürü soru geliyor insanın aklına)

Neyse biz konuya dönelim yine;
Evet Harold’ın her yaptığını öyle ulu orta anlatan bir ses vardır...

Mesala; Harold bir odaya girip yatağın üzerinde unuttuğu çantasını mı alıyor? Ses aynı şekilde bunu söylüyor... “Harold odaya hızla girip yatağın üzerinde unuttuğu çantasını aldı ve dışarı çıktı.”

Bu arada anlatıcının sesi başka bölümlerden de bazen ipuçları vermektedir ki bunun içine Harold’un öleceği konusu da girince kahramanımız dayanamaz ve kalkıp doktora gider...

Harold durumu anlatıyor ama doktora (senaryoda öyle yazdığı için) “Ben sanki bir kitabın kahramanıyım da biri yaptıklarımı anlatıyor.” diyor...

Normal dünyada kim böyle bir ses duysa kendisinin bir romanın kahramanı olabilileceğini düşünebilir bilemiyorum. İlk aklına gelenin böyle bir şey olması çok saçma... (Hani “Film olsun işte” diye tabir edilen cinsten bir mantıksızlık bence)

Doktor da ona “Sen şizofrensin yavrum ama gidip edebiyat fakültesinden bir profesöre de görünsen iyi olur” diyor. Harold gidip adamı (Dustin Hoffman) buluyor. Anlatıyor durumu. Profesör de “Sen anlat, ben de senin hangi yazarın, hangi kitabının hangi kahramanı olduğunu bulayım.” diyor.

Hani durum o kadar normal geliyor adama... Ve bu bir profesör...
Neyse devam edelim...

Bu arada Harold işyerindeki bir görev için gönderildiği pastanede vergi durumuyla ilgili inceleme yapacaktır. Karşısına çıkan vergi mükellefi pasta börek yapan aynı zamanda oranın sahibi olan aşçı bir kadınla tanışır.

Kadın Harold’ın tam tersi bir karakterdir, “Vergi vermiyorum çünkü; okul, yol, hastane vs. yapacağınıza, topladığınız vergileri savunma sanayii için (savaş için manasında) kullanıyorsunuz.” diyebilen biridir...

İkisini yanyana gördüğünüzde (hem görünüm, hem fikir, hem yaşam tarzı olarak) bir odun ve papatyayı yanyana koymuşlar gibi bir izlenim edinebiliyorsunuz...

Harold kendi hayatını anlatan yazarı ararken bir yandan da yazarın tarafı gösterilip kitabın sonunu bir türlü bitiremediği verilmeye çalışılır. Hani buraya kadar geldi geldi, şimdi bitiremiyor ama bitirirse adam da ölecek aman ne gerilim ne gerilim olacak piheeey... diye bir hava yaratmaya çalışıyorlar güya...

Bu arada profesörün bürosundaki bir görüşmede Harold, Tv’deki bir röportajda kendini anlatan sesi yani kadın yazarı duyup görmez mi? Tesadüfün bu kadarı yani... Meğerse bu yazar profesörün tanıdığı biri değilmiymiş, bütün kitaplarında en sonda romanın kahramanını öldürmüyormuymuş... Ne heyecan ne heyecan...

Sıkıntıdan bayılmak üzereyken filmin sonlarına yaklaşıyoruz sabredin lütfen...

Tahmin edebileceğiniz gibi Harold kadına aşık oluyor, kadın da Harold’a.

Sonra Harold yazarın adresini bulup yanına gidiyor. Karşılaşıyorlar, konuşuyorlar, senaryoyu okuyorlar ama en sonunda Harold’ın ölmesi gerektiğine karar veriyorlar ve bir iki küçük sahneyle de film devam ediyor.

Artık sonunda ölür mü ölmez mi o kadarını yazmamı beklemeyin.

Zaten bu kadar kötülememe rağmen siz ille de seyredeceğim diyorsanız sıkıntıdan uyuyup sonunu göremeyebilirsiniz, ocakta çayın altını söndürmeden seyretmeye başlamayın...

Peki bu ne şimdi? Bu nasıl bir film? Sinema bir sanat dalı sayılabiliyorsa, sanat insanların fikirlerini yaymak, iletmek için kullanılabilen bir alansa, bu film bize ne söylüyor?

Sadece “Her şeyini vergi memuru gibi dakikası dakikasına planlı programlı hesaplı kitaplı yaşama... İş her şey değildir, birazcık doğal yaşa, bak hayatta aşk var vs...” diyerek nasıl yaşamamız gerektiği söylemeye çalışıyor...

Ve bir anlamda da konusuyla “Yani bak anladın mı? Sen kaderi daha önceden aynen (Harold’da olduğu gibi) yazılmış, Allahın bir kulusun. Son satırda işin biter, hayatı ciddiye alma. Yazan yazıyor, senin onu bulup kaderini zorlama gibi bir şansın da yok. Yaaa hayat böyle işte...” demeye getiriyor.

Ama bu kadar mı kötü yapılır, bu kadar mı durağan, saçma ve kötü yapılır?

Aman uzak durun ve sakın imdb sitesinin puanlarına, o puanlara bakıp seyredince de öyle olduğunu söyleyenlere ve hatta “Ne filmmiş be! Ne kadar güzelmiş valla...” diyen yorumlara bakmayın, Zamanınıza yazık...

Bu filmi seyrederek kaybedeceğiniz zamanı çikolatalı kurabiye yapmasını öğrenerek ve ilk kurabiyinizi pişirerek geçirebilirsiniz... Benden söylemesi... Sakın, sakın, sakın...