29 Ekim 2007

Patrick Suskind ve "Güvercin"i

Çok başarılı ve dünya genelinde ismi yayılan bir eser ürettiğiniz zaman artık işiniz daha da zordur. Çünkü artık herkes yaratacağınız eserlerin hep bu çizginin üzerinde olmasını bekler. En küçük bir taviz bile bütün saygınlığınızı ve hatta ilk büyük eserinizin saygınlığını silebilir... Bu yüzden sanatçıların çoğu mesleğinin zirvesindeyken işi bırakmayı tercih eder. Böylece hep en iyi halleriyle, en iyi eserleriyle hatırlanmayı arzu ederler.

Patrick Suskind’in “Koku” isimli romanını okuyunca çeviri bir eser olmasına rağmen çok ama çok başarılı bulmuştum. Önüme gelen herkese de kitap konusu açılınca okumasını tavsiye ederim. “İşte roman, edebiyat, kitap bu...” dedirten bir eserdir.

Geçenlerde bu yazarın ikinci romanı olan “Güvercin”e rastladım ve başladım okumaya. (roman diyorum ama neredeyse uzun bir öykü sayılabilir çünkü 90 sayfalık bir şey).

Okumaya başlar başlamaz bir şeylerin ters gittiğini anladım çünkü roman güzel bir edebiyat eseri yaratmaya çalışmaktan çok “Bakın ben ne kadar her şeyi en ince ayrıntısına kadar gören, her şeyi bilen bir yazarım. Bütün dünyayı çözdüm, her şey nasıl birbiriyle ilgili, nasıl bağlı ve yanyana hepsini anlayabiliyorum...” demeye çalışan bir yazarın gereksiz çırpınışını gördüm.

Şu şöyle olunca hani bir de şurası şöyle olur vs. gibi her şeyi anlatmaya, gereksiz binlerce ayrıntıyı uzun uzun artık bayıltacak kadar açıklamaya, tarif etmeye ne gerek var? Biz zaten senin iyi bir roman yazarı olduğunu kabul ediyoruz. Gözlem gücünü bize aktarmak için bu kadar zorlamaya ne gerek var anlamadım.

Kitabı okurken “Koku” romanını çok beğenmiş olmamdan dolayı beklentimin de çok fazla olması belki biraz etki etmiştir ama yine de ben Patrick Suskind gibi bir yazardan böyle bir eser beklemezdim.

Bankada bekçilik yapan birinin, bir sabah kalkıp kapısının önünde bir güvercine rastlaması ve ondan iğrenip evi terk etmesini anlatması kitabın yarısını oluşturuyor. Kitabın diğer yarısında ise; bekçinin bankaya gidip kapısının önünde durmaya başlaması, öğle yemeğine çıkıp geri gelmesi, pantolonundaki yırtık yüzünden huzursuz olup da günü gergin geçirerek iş gününü bitirip kalacağı yere gitmesi anlatılıyor.

Sonuçta anlatılan genel fikir; “İnsan toplumla birlikte vardır, bundan uzaklaştıkça sanrılar ve paranoya başlar bu da yaşarken ölmek kadar zordur.” vs. ama kitabın konusu, anlatımı, kapsadığı süreç ve edebi gücü bu kitabı önerilecek bir kitap olmaktan çıkarıyor.

Patrick Suskind’in namına leke sürecek, “Koku” romanını tekrar değerlendirmemiz gerekir dedirtecek kadar kötü bir eser değil ama yine de beğenmedim sizin de beğenip başka birine önereceğinizi sanmıyorum. Boşu boşuna alıp da hem paranızı hem zamanınızı harcamayın. Tavsiye etmem.