20 Kasım 2007

Kyoto protokolü

Şimdi efendim, bir Kyoto sözleşmesidir tutturdular gidiyorlar... Bağırıp çağıranlar, her şeyi buna bağlayanlar, gösteriler, dayatmalar vs...

Ben olaya tersinden bakıyorum ve niye böyle baktığımı da anlatacağım ama sakın benim Kyoto sözleşmesinin maddelerini yazacağımı, ayrıntıları tek tek ele alıp üzerinde konuşacağımı sanmayın... Ya da çevre ve sanayi toplumuyla ilgili acayip dolambaçlı kurgular üzerine ütopik yazılar beklemeyin...

Kyoto sözleşmesini Türkiye’nin de imzalaması için kurulan baskı ve yapılan protestoları doğru bulmadığımı anlatmak için gelin geniş bir örnek açalım ve anlatmaya başlayalım...

Bir mahalle düşünelim...

Bütün arsalar pay edilmiş ve herkes arsaların üzerine inşaat yapmaya başlamış.

Durum ve görüntü şöyle;
İnşaatların yapılacağı yerlerdeki ağaçlar sökülüyor, yerler kazılıyor, topraklar sağa sola dökülüyor, beton araçları geliyor, yollardan geçen kamyonlar her yeri yamuk yumuk yapıyor çukurlar açılıyor çamur doluyor, yürüyecek yer kalmadığı gibi etrafa ses, toz, görüntü kirliliği yapması cabası... Tabii bir de altyapı var ki hepsinden beter; elektrik çekilecek, su boruları döşenecek, trafik artacak, kaldırımlar yapılacak vs vs vs... Her yer köstebek yuvasına dönmüş, kimin ne yaptığı belli değil.

Bu işlemler artık çevreyi cehenneme çevirince, durup herkes şöyle bir karar almanın gerektiğini söylüyor; Bunlar yapılacak, evet ilerlemek gelişmek gerekli ama artık bunların gerçekleştirilme aşamasında bazı kuralların uygulanması gerekiyor.

Kamyonlar kum taşırken üstü brandayla örtülecek ki yerlere kumlar dökülüp çamur yapmasın, aşırı yüklenmiş araçlar asfaltları bozmasın her kamyon gerektiği kadar yük taşısın, inşaatlarda kullanılan alet edavatın çıkardığı sesler teknolojiyle birlikte yenilenip daha sessizleriyle değiştirilsin. Su ve kanalizasyon, telefon, elektrik vs. gibi işlemler için sağ sol kazılmasın diye yer altından özel yöntemlerle tüneller açılsın bu işler oradan halledilsin... vs... vs... vs...

Hem orada yaşayanlar hem o inşaatların sahipleri tüm olan biteni ve benzer bir sürü standart konuyu inceleyip neyin nasıl yapılması gerektiğini konuşuyorlar ve belirli kararlar alıyorlar... Olaylar herkesin işine gelecek şekilde düzenleniyor...

Bütün bu değişim ve gelişme için çok büyük yatırımlar çok büyük kaynaklar gerekiyor ama orada yaşayanlar olan bitenden kendilerine ve çevreye zarar gelmeyeceği için bu kararları destekliyorlar (ki haklılar). Ayrıca bu işleri yürüten bütün firmalar, inşaatçılar vs. de artık daha az tepki alacağız diye bir şekilde hallerinden ister istemez memnunmuş gibi görünüyorlar (ki memnun olanlar da var).

Tabii ki bu ikinci grubun başka planları da var; bir şekilde insanlara gazete, tv vs ile ulaşıp bu işi reklam olarak kullanabilirler. “Bakın biz size ve çevreye önem veriyoruz.” diyerek güzel bir şekilde vitrin yaparlar. Harcadıklarını maliyetlere yansıtıp mallarını eskisi gibi 10’a üretip 15’e satacaklarına 12’ye üretip 20’ye satarlar... Sorana da “Eeee! Çevre çevre dedin al sana çevre” derler...

Bu işlere malzeme verenler bangır bangır “Biz de çevreyi düşünüyoruz” diye ilanlar verirler, kendilerini sanki bedava iş yapıyormuş halkı, insanları düşünüyormuş gibi göstermeye çalışırlar... (Bu duruma uyanan bazı Avrupa ülkelerinde “Çevreci araba” diyerek araç ilanı verilmesine yasak getirilmiş, tahminen bu tür yasaklar yavaş yavaş başka ürünler içinde uygulanmaya başlanacak bunu da yeri gelmişken hatırlatayım)

Şimdi olay değişiyor ve mahallede yavaş yavaş minik bir kaç ev bulunan bir arsadaki insanlar toparlanıp inşaata girişiyorlar... Ama hem diğer inşaatların sahipleri hem çevredekiler hem de (ve hatta) buradaki inşaatlarda kendi arsaları içinde olanlar bile dışardakilerin etkisiyle tepki göstermeye başlıyorlar...

Vay efendim bunun için kurallar varmış niye uygulamıyoruz? Vay efendim bütün mahalle böyle böyle nereye kadar gideceğiz? “Arsa sahibi kuralları imzala!” Yok efendim çevreye bu kadar düşman olan başka bir arsa ve inşaat yoktur diye bağırmalar çağırmalar ve ille de Kyoto protokolünü imzala...

Ve tabii ki bu karşıt olma durumunu destekleyenleri de başkaları destekliyor (ama bu gruplara girenler kendilerine şöyle yapacağız, böyle yapacağız diye emir verenlerin başkaları tarafından yönlendirildiğinden habersizler o ayrı bir şey...)

Kardeşim; mahallede kim varsa, hepsi kuraldışı çalışmalalarla bugüne kadar bir sürü şey yapmış, binaları, alışveriş merkezlerini, yolları, havuzları, fabrikaları, parkları vs. tüm ihtiyaçları inşa edip, üretip bunlardan yolunu bulmuş.

Kendi içinde gelişmiş, buradakilerle yaptığı her şeyi diğer arsalarda, inşaatlarda yaşayanlara satmış, gelişmiş, zengin olmuş (bu arada çevre mevre insan sağlığı vs. hak getire...) şimdi oradaki bir grup insan tutturmuş şu andan itibaren her şey kurallı olacak biz yaptık geliştik ama bundan sonra başkası böyle yapamaz, göz göre göre çevreye zarar mı vereceksiniz?” diyor...

Gelelim şimdi olayların öbür yüzüne...

Bu inşaatlar sürerken her arsanın bir ülke, arsalarda yaşayan insanların da o ülkelerin vatandaşları, mahallenin de aslında dünyanın bütünü olduğunu düşünelim...

İşte Kyoto budur ve bize dayatılan sözleşme böyle bir şeydir...

Sen imzala şunu, sonra fabrikaya baca filtresinden arıtma tesisinin kimyasalına, üretim platformunda plastik parçaları toplayan robottan geri dönüşüm tesisi makinelerine kadar hepsini yeni oluşan pazarda yine size biz satalım...

Ayrıca bunların bazılarını artık kendiliğinden bir sürü firma zaten yapıyor da maksat herkesi daha da zor şartlar oluşturup yasal olarak bunlara uymaya mecbur birakmak.

Küçük de olsa bir fabrika kurmak isteyen o zaman bir bakacak ki maliyet ve kurulum aşamasındaki her şey farklı plan proje değerlerine göre yapılanacak ve insanlara iş sağlayacak piyasaya mal olarak ürün verecek böyle bir yerin açılması maddi olarak neredeyse (bizim gibi bir ülkede) daha da zor olacak.

Bizim gibi gelişmekte olan ülkeleri baltalamak için yapılmadıysa sanayi üretimi bizden kat be kat daha fazla olan, çevreye verdiği zarar son yüz yıl içinde bütün dünyanın toplamından fazla olan Amerika bu anlaşmayı niye imzalamıyor? Bütün dünya çevre felaketiyle sallanmış değil ama Irak’a giren Amerika savaş boyunca şu ana kadar 1 milyon 700 bin insan öldürmüş (o da resmi olarak kabul edilen sayı, kim bilir gerçekte kaç milyon masum insan öldü?). Önce daha ani ve kötü sonuçları olan olayları durduralım sonra kovadaki suyu temizledikten sonra dökeriz...

Ben yaptım kendimi kurtardım, yapmaya da devam ediyorum ama sen yapma... Git Kyoto protokolünü imzala sanayi girişimlerine (zaten normalini bile zor becermeye çalışırken) ek maliyet getir her şey durma noktasına gelsin... Sonra ben sana ihtiyacın olan ne varsa satayım sen bana borçlan sakın kendin yapma bak yaparsan çevre kirleniyor...

Evet ben de ağaçlar sökülsün, hava pislensin, sular kirlensin, sera etkisi yüzünden küresel ısınma ve beraberinde felaketler gerçekleşsin istemem ama senin atığın, zehrin zaten bizim mahalleye kadar geliyor her tarafı pisletmişsin bir de utanmadan sayfa sayfa bilimsel makale diye “Esas çevreye zarar veren ineğin tosuruğudur” açıklamaları yapıyorsun. İşte ben burdan sonrasında bütün olayın gelişmekte olan ülkelerin sanayileşmesini engellemek amacıyla yapıldığını düşünürüm...

Sanayileşmede zirveye oynayan Çin’e yaptırım uygulamak ise bütün bu hareketin görünmeyen en arka yerlerinde gizli amaç olarak saklanıyor. Oyuncaklardaki boyada yüzde bilmem kaç zararlı madde varmış vs. bahaneleri ile dikkat et başka ürünler için de böyle seni ifşa etmeyelim denilmeye çalışılıyor...

Tabii; İtalyan tekstili, Fransız kozmetiği, Alman spor ayakkabısı, Amerikan elektronik parçaları Çin’de yapılıp bütün dünyaya bu ürünler bu ülkelerin malı gibi markalarıyla satılınca bugüne kadar hiç böyle bir şey olmamış gibi sesini çıkarma, adam iki oyuncak satsın dünyayı ayağa kaldır...

Evet, yapalım, iyi bir şeyler düşünelim ama art niyetli olmadan, gerçekten istiyorsak, bilinçli bir şekilde düşünerek, dürüstçe yapalım ve herkes yapsın yoksa hiç anlamı kalmıyor...

Ya herkes çevreye verilen zararı sıfırlayacak kadar bütün hareketini durdursun (ki mümkün değil) ya da geriden başlasam da ben de bu kirli yarışa dahil olmak zorundayım diye düşünmeye devam edeceğim...