12 Kasım 2007

Mongol [film]



Mongol, (bizim bildiğimiz şekliyle “Moğol”) filmini seyretmeye başladığım anda; Hollywood tarzı araba, ev, giysi dahil her şeyin yeni olduğu, “göz yoran renkler” yerine çok doğal renklerle karşılaşmak beni sevindirdi.

İnsan ister istemez “Hah! Şöyle... Çok güzel bir film olacağa benziyor.” diye düşünüyor. Daha sonradan fazlaca ışık verilen sahnelerde kimi yerde parlaklığın rahatsızlığı ya da Rus yönetmenin kendini kaptırıp müzikleri fazla “Batılı” anlayışla filme yedirmesi gibi ufak tefek sorunlar da yok değil ama bunlar bütün içinde küçük ayrıntılar olarak kalıyor.

Moğollar’ın, ordan oraya göç edip (kendi “boy”ları dahil) herkesle savaşmak zorunda kalmasıyla belli bir yaşam tarzı oluşturmak zorunda kalması kültürlerine de etki etmiş; Bir çadır, bir ateş, bir at ve bir eş... Hergün nerede ve kimle hangi savaşa gireceğin belli değil... Hayatlar bir kılıç darbesiyle son buluyor ve tüm yaşam pamuk ipliğine bağlı.

Böyle bir dünya içinde, çocuklar bile; olduğundan sert, olduğundan büyük ve tecrübeli gibi görünüyor ya da o çağlarda gerçekten öyle olmak zorundaydılar.

İşte film böyle bir ortamda bozkırın uçsuz bucaksız bir yerinde başlıyor.

Filmin kahramanı Temudjin isimli çocuk, babası ile yola çıkar. Yolculuğun amacı Temudjin’in kendisine eş seçmesidir.

Temudjin’in babası, zamanında başka bir Moğol boyundan kız kaçırmıştır ve şimdi iki Moğol boyunun arası açıktır. Temudjin’in babası buradan bir kız seçilirse yine iyi ilişkiler kurulabilir diye düşünmektedir ama Temudjin yolda başka bir boyda karşılaştığı bir kızı beğenir ve onu seçer.

Başta baba itiraz etse de bir erkeğin kendi eşini kendisinin seçmesinin en doğrusu olacağını kabul eder ve oğluna karşı çıkmaz.

Beş yıl sonra düğün için yapmak üzere anlaşırlar ama eve dönerlerken yolda saldırıya uğrarlar. Temudjin’in babası ölür ve Temudjin artık tek başına kalır. Geleneklere göre Temudjin “Kağan” olmuştur ama kendi boyları içinden bazıları bunu kabul etmez ve çıkan arbedede bütün boy dağılır.

İşte bundan sonra film başlar ve Temudjin’in akıl almaz, efsanevi hayatı anlatılmaya başlanır...

Filmin girişinde çok güzel bir söz vardı. Daha film açılmadan en başta yazılmış: “Bir yavruya çok iyi davran, çünkü o bir kaplan yavrusu olabilir.” Şimdi, bu o kadar güzel, o kadar derin anlamlı ve arkasına bir roman yazılacak kadar etkili bir laf ki; filmin başına yazılınca amacının ötesine geçip, seyredeceğimiz şeyin gidişatı hakkında fikir edinmemizin de dışına çıkıp bütün konuyu özetlemiş...

(Bu beni kötü yönde etkiledi çünkü bütün filmi sonu en başından belli diye düşünerek seyretmeye başladım...)
Filmin başından sonuna kadar ve hatta sonundan sonra bile en çok müziklerden rahatsız oldum...

Filmin ortalarında bir yemek sahnesi var. Yeniliyor içiliyor ve oradakiler geleneklerine göre farklı bir tarzda (uzun hava gibi) şarkı söylüyorlar, hatta bu ses tonu inlemeyle uluma arasında gidip geliyor. Ortama ve otantik köklerine uygun ama bu sesi biraz Aborojinlerin uzun borularından çıkan etnik kültürel müzik tonlarıyla karıştırmışlar gibi geldi, bu tonu filmin tamamına müzik olarak yaymaları kötü olmuş...

Tabii bir de aralarda savaş sahnelerinde ve hatta en son bitişte jenerik akışına girerken çalan bir müzik var ki her şeyi berbat ediyor... “Bu nasıl tarihi doku, bu nasıl bir yarı fantastik kurgu?” diye delirmemek işten değil...

Film; binlerce figüranın kullanıldığı, atların setler içinde koşturulduğu, kostümleriyle, mekânlarıyla dev bir yapım.

Konusu gereği etrafındaki tarihi dokuya sağdık kalmak amacıyla, aralarda çeşitli ayrıntılara geçilse de film kendi çizgisini tutarlı bir şekilde koruyarak sonuna kadar akıcılığını sürdüyor...

Savaş sahnelerinde sağa sola sıçrayan kan efektleri vahşice görünse de abartısız ve gerçekçi olmuş. Bu kadar iyi kostüm ve makyajı bu kadar insana nasıl uygulamışlar insan gerçekten şaşırıyor.

Çok eskilerden gelen “hikâyelerin genel kabulü ile oluşturulmuş efsaneler”i izleyen film, bazı dini ayrıntılar içeren sahnelerinde, tapınak olarak kullanılan kayaların arasında dolaşan kurt’u Moğol boylarının inançlarıyla örtüştürmesi filmin en önemli fantastik yanını oluşturmuş...

Gerçek aşk ve sevginin (araya giren “zorunlu” aşıklar olsa da) değişmeyeceğini, insan sürünse de ölmek üzere de olsa bir amacı varsa sonuna kadar gidebileceğini hikâyede çok güzel göstermişler...

Film Kazakistan’da ve Moğolistan’da biraz tepki görmüş. Kendi yaşam tarzlarının eskiden tam olarak böyle olmadığını, mesela Temudjin’in çocuklarına bıçakla bir eti kesip vermesinin geleneklere uymadığını bu hareketin ancak bir düşmana yapılacağı gibi ayrıntılara girmişler...

Aslına bakılırsa Temudjin’in karısı kaçırılıyor başkasından hamile kalıyor, Temudjin esir düşüyor karısı onu kurtarmak için yine başka biriyle bir arada olmak zorunda kalıyor. Bu ilişkilerinden iki çocuk dünyaya geliyor ve Temudjin bu çocukları kendi çocuğu gibi kabul ediyor... Böyle insani yanı yüksek kararlar vermek erdem timsali olmak adına kabul edilebilir ama bütün Moğol boylarının kağanı olan birinin siyasi olarak kabul edemeyeceği gayrı meşruluk karşısında başka türlü davranması gerekirdi, belki de filmde esas bu olayları abartmışlar diye düşünen olmamış... Bana biraz ters geldi.

Filmin gerçekten tablo gibi sahneleri var hem de bu çok sıklıkla karşılaşılan bir sanatsal tutum olarak bütün film boyunca devam ediyor...

Görüntü yönetmeninin neredeyse bütün sahneleri estetik kadraj kaygısıyla her açıdan değerlendirdiği gözden kaçmıyor.

Seyredilebilecek güzel bir sinema yapıtı olmuş, elinden gelenleri en üst seviyede yapmışlar fakat hem belgesel anlamda tarihi içeriği sağlam tutamamış olmaları, hem arada bir iki fantastik sahne bulunması işi tarihi çizgiden, efsane yorumuna taşımış...

Filmin afişinde bölüm bir yazıyor... Yani daha en baştan bu filmin seri filme dönüşeceğini bildirmişler. Seyretmek boynumuzun borcu ama umarım ikincisinde müziklere dikkat ederler....

(Temudjin’in karısı, yanında 8-10 yaşlarındaki oğluyla seyahat ediyor, bir kervana katılıyor ve kervan sahibinin karısı oluyor. Ondan da bir çocuğu oluyor ikinci çocuk 5-7 yaşlarına geliyor ama bir bakıyorsunuz ilk çocuk yıllar geçmesine rağmen hâlâ aynı yaşta aynı boyda... Bu tipteki minik ayrıntılara da umarım yeni seride rastlamayız.)

Son olarak; vaktiniz varsa, tarihten, efsanelerden, savaştan, mücadele ve maceradan hoşlanıyorsanız, keyfiniz de yerindeyse seyredebilirsiniz. Ama çok büyük beklentileriniz varsa (tablo gibi sahneler dışında) memnun kalıp kalmayacağınızı garanti edemem. Film orta ayar edebi içerikli bir tarihi kurgu macera romanı gibi olduğundan sıkılacağınızı da düşünmüyorum...