23 Kasım 2007

Orhan Pamuk “İstanbul hatıralar ve şehir”

İnsan, bir yazarın bir iki eserini okuyup beğenince diğerlerini de okumak istiyor. Ben de öyle yaptım ve Orhan Pamuk’un “İstanbul hatıralar ve şehir” isimli kitabını okuyup bitirdim...

(Orhan Pamuk; gerek daha o acayip siyasi açıklamaları yapmadan ve ülke gündeminde en öne yerleşmeden gerekse Nobel Edebiyat Ödülü'nü alıp da tüm dünyaca tanınan bir yazar olmadan önce de okuduğum ve beğendiğim bir yazardır... Bunu da arada belirteyim ve devam edelim...)

Bu yazıda da hem yazarın, hem eserin hem de o eserden önce okuduğum yazarın diğer kitaplarınla ilgili birkaç fikrimi belirtmek, size okuduğum bu kitabı tanıtmak istiyorum. Amacım ne edebiyat eleştirisi yapmak ne de yazarı övmek ya da karalamak.

Kitap okuma alışkanlığı olan biriyim ve yeni bir kitap daha bitirdim, şimdi de bu kitap ve dolayısıyla yazar hakkında düşündüklerimi aktarmak istiyorum.

Yaşınız 30’un altındaysa, İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu, Türkiye yakın siyasi tarihi ve kültürel geçmişimiz hakkındaki detaylar sizi sıkıyorsa zaten bu kitap size göre değil ve büyük bir ihtimalle de kitabı okuduğunuzda karışık bilgilerle dolu sıkıcı bir eser olarak tanımlayacaksınız.

Eğer yukarıda bahsettiğim konularla ilgili değilseniz ve hele hele “Orhan Pamuk’un çocukluğu nasıl geçmiş, gençliği ve gençliğindeki İstanbul nasılmış, bir yazar kendini ve çevreyi nasıl yorumluyor?” gibi konular beni hiç ilgilendirmiyor diyorsanız, bu yazıyı okumayı bırakıp başka yazılara geçmenizi tavsiye ederim. Çünkü şu andan itibaren konuya giriş yapıyorum ve bu uzun yazı sizin için zaman kaybı olabilir.

Evet, başlıyorum;

Orhan Pamuk hakkında daha önceden yazılanlar, siyasi tavrı yüzünden yapılan eleştiriler bambaşka bir alanda değerlendirilmeli. Pamuk’un siyasi fikri beni bağlamaz, o kendi görüşüdür, doğrudur yanlıştır, resmi kanallar tarafından ödüllendirilir cezalandırılır buna kendi tercihleri doğrultusunda yaşayacağı kendi hayatının unsurları neden olur, o benim yetkim dahilinde ya da değerlendirme gücümde olan bir şey değildir...

Daha önceden “Beyaz kale” isimli romanını çok beğenmiştim ve bu kadar güzel bir eser ortaya çıkarabilmek için mutlaka bir yerlerden bir şeylerden esinlenip biraz da fazlasıyla (bilmediğimiz ve ispatlayamadığımız bir şekilde) eserin (en azından bazı yerlerinin) çalıntı olabileceğini bile düşünmüştüm...

Ardından “Kar” romanını okudum ve gerek gözlemde gerek anlatımda birçok eksik yan, yapmacıklık, kendime göre gerçeklerle bağdaşamayacak insan davranışları anlatımında yanlışlıklar, kurgusal estetik özensizlikleri bulmuştum. Ve her ne kadar modern bir macera senaryosu gibi gelse de “Kar” romanı, “Beyaz kale”nin o edebi ruhundan çok uzaktı.

Bu yukarıda bahsettiğim insan davranışları gözlemleri ve kendi anlatım şeklinden çıkardığım karakter tahlili gözümün önüne yazarın kişiliği hakkında birçok ipucu getiriyor ama bunları bir türlü bir araya getirip de gerçek hayatta bir insanla bağdaştıramıyordum.

Garip gelen şey; anlattığı yerlerde yaşayan “bir dönem” insanının, sanki yabancı bir ülkeden gelen biri tarafından gözlemlenmesi gibi eksik kalan yanları ve olayların basmakalıp bir gerçeklik içinde meydana gelmesiydi.

Böyle bir anlatıma ve görüşe sahip olacak kişiler de benim gözümde; sanki biraz halktan kopuk, yaşantının tam merkezine girememiş biraz el bebek gül bebek yetişmiş, her olayda kendini kalabalıktan geri çekip halk tipi yaşamdan uzak durmuş, biraz zengin bir yaşamdan gelmiş özenti bir yazar havası taşıyordu.

Hani ne kadar bilirsen bil, bir tamirci çırağını ne kadar gözlemlersen gözlemle yine de eğer hayatında hiç tamirhanede çıraklık yapmadıysan “üzerini çıkarırken kirli ellerin yüzünden, donunun lastik kısmının simsiyah olduğu.” gibi ayrıntıları o kadar iyi bilemezsin ya, bana yazarın anlatımdaki kopukluğu “Kar” romanında öyle gelmişti.

Madem bu kadar, bu halkın standart yaşamından uzaksın niye bu kadar halkın içinde olanların bu işlere bulaşanların bile tüm ayrıntılarını bu kadar iyi bilemediği çetrefilli siyaset, tarikat, cemaat konularına bulaşıyorsun diye düşünmüştüm...

Bu düşüncelerimin karşılığını ise “İstanbul hatıralar ve şehir”de buldum...

Yazarın diğer kitaplarını okuduğumda kendisi hakkında yaptığım tahminlerin bir bölümü “İstanbul hatıralar ve şehir”i okuyunca kişisel ve duygusal olarak yazarın toplumun hangi kesiminden geldiğini kendi anlatımıyla bir yere oturtuyor...

Yazar Nişantaşı gibi her zaman zenginlerin gözdesi bir semtte oturuyor. Zenginlerin eğitim alabileceği özel bir kolejde eğitim hayatına başlıyor. Ailevi sorunlar yüzünden hep kalabalığın gerisinde durup olup biteni seyreden ayrıntıları farklı yorumlayan bir çocuk. Yetişkinlik dönemine geçişte edindiği eğitim ve kültürel birikimle toplumun yapısını kavramayı becerebilen, elit tabaka mensubu şanslı ama melankolik bir insan...

Bu kötü bir şey midir? Hayır... Hatta yazarı tanıdıkça, onun açısından bakma yeteneği kazanmamızı sağlayan kişisel hayata dair ayrıntılar sayesinde, ona ait bir eseri benim gibi ön yargılı olmadan okumamızı sağlamakta faydalı bile sayılabilir...

Zaten halkı, insanı, toplumu, topluluk halinde yaşamı, aşkı, şehri ve hayatı ille de maddi yönden acı çekenler, fakirler ve ezilmişler anlatabilir, edebiyatı ancak onlar yapabilir diye bir sınırlama da yok... Ne kadar çok yerden ne kadar farklı görüş açısından bilgi ve görüş toplayabilirsek o kadar geniş bir perspektiften bakmayı becerebiliriz. Bu şekilde düşününce Orhan Pamuk bizim için büyük bir şans...

Şimdi gelelim “İstanbul hatıralar ve şehir”e;

Pamuk, bu kitabında; kendi yetiştiği dönemde anlatılan bir önceki neslin hikâyelerinden de alıntılar yaparak eserine edebi bir İstanbul biyografisi özelliği katmayı başarmış.

Çocukluktan gençliğe geçiş sırasında aile içindeki yaşanan olayları kendi çocuk dünyası içinde değerlendirmelerle bize aktaran yazar, anne ve babası arasındaki anlaşmazlıklardan tutun da diğer aile efradıyla aralarındaki para konuları için yapılan tartışmalara kadar her türlü iz bırakan olayı okuyucuya kendi tarzıyla aktarmış...

Ben de bir dönem öyküler yazdım ve bazı öykülerimde özel şeyleri söylemeye cesaret ettiğim yerler oldu ama özel hayatımla ilgili gerçekten bu kadar açık olabileceğimi sanmıyorum. Bu konuda Orhan Pamuk büyük bir cesaret göstermiş...

“İstanbul hatıralar ve şehir” aslında adında tüm içeriğini barındıran bir kitap. Yani hem “Şehir” hem “Şehrin geçmişindeki olaylar” hem de yazarın şehirle iç içe geçmiş hayatından “Kendine ait hatıralar” bir arada işlenmiş...

Hani “Bundan iki kitap çıkar” denilebilecek bazı eserler vardır ya inanın kitap gerçekten bu şekilde yoğun anlatım içeren, farklı iki çizgiyi bir arada taşıyan bir yapıt özelliği taşıyor...

İster yazarın kendi hayatının derinliklerine girin ister şehrin ayrıntılarının takipçisi olun ikisi de bir arada belli bir uyum içinde uzun soluklu anlatımlarla okuru saran güzel bir sohbet havasında eser boyunca sürüp gidiyor.

İstanbul’un gri ve siyah-beyaz havası ile hüznü “Bir imparatorluğun yenilgisi”yle bağdaştıran yazar, tüm kitap boyunca bu hüznü arka sokakları dolaşan dünyaca ünlü yazar ve ressamların eserleri hakkında bilgiler vererek bize de bulaştırıyor...

Benim 70’lerden kalan çocukluk hatıralarımla ancak bir yerlerinden yakalayabildiğim eski günlerdeki ev havasını, yazar kendi yetiştiği evin içinden de manzaralar aktararak herkese; o yılların belli bir kesimde nasıl yaşandığını, ev haliyle, kendine ait özel ayrıntılarıyla çok güzel anlatmış.

Dedesinin 30’larda demiryolu inşaatlarından ve İstanbul’daki fabrikasından nasıl para kazanıp zengin olduğundan doktor olan amcasının Amerika’ya göç etmesine, babaannesinin bir apartman içine yayılmış geniş aileyi nasıl hanım ağa gibi yönettiğinden babasının garsoniyerini basan annesine kadar çoğu insanın anlatamayacağı, ailesine özel, anlatılmadık şey bırakmamış...

Şehrin ayrıntılarını içeren bölümler arasında; yazarın ailesine ait özel bilgilerin işlenmesinin yanında, çok iyi tahlil edilmiş psikolojik davranışların bireyden çevreye çevreden bireye etkileri de adeta yazarın geçmişe dönük bir günlüğü gibi işlenmiş...

Tabii ki İstanbul tarihçesiyle uğraşan herkes gibi Pamuk da yanan yalılara, ahşap konaklara o eski saray adabına benzer edepli insan ilişkilerine ve şehrin gizemli olaylarına, efsanelerine değinmeden edememiş. Bunlardan örnekler, bunları işleyen yerli yabancı yazar ve ressamların hayat hikâyelerine ait ayrıntılar, yine ünlü yazar ve ressamlar için kendince yaptığı kişilik analizleri ve bağlantılarla kurulu çıkarımlar eserin ilginç yanlarını oluşturuyor.

Orhan Pamuk’un kendine dair anlattığı özel durumların hepsini normal bir insan psikolojisiyle karşılaştırabilir ve yerlerini nasıl ki orada bulabilirsek, benzer şekilde aynı şehrin insanı olarak görüp duyduklarının, hissettiklerinin de kendi duygu ve düşüncelerimizde karşılıklarını bulabiliriz.

Sonuçta çok farklı olsak da insan psikolojisi; aşkları, kişisel tutumları, başkaldırışları, boyun eğmeleri, hırsları ve diğer özellikleriyle birbirine benzer yapılardır (ki öğrencilik döneminde okul içindeki durumunu açıkladığı psikolojik saptamalar çok başarılı). Bunları ne kadar bilindik şeyler gibi karşılayıp okusam da tarih ve sanat hakkında bilmediğim, duymadığım, okumadığım birçok şeyi de bu kitapta buldum...

“Osmanlı resim sanatının İran minyatürlerinden etkilendiği ve bu yüzden de o döneme ait resimlerin göz zevkimize hitap edemediği”nden tutun da bu konulardan bahsederken isimleri örnek olarak verilen sanatçılara kadar bir sürü şey kitabın satır aralarına gizlenmiş...

Meraklı birinin kitabı okudukça bu isimleri ve bilgileri öğrendiğinde karşısında büyük kapılar açılacağından, bunların her birini ayrıca araştırmaktan zevk alacağından eminim.

İşte bunlardan birkaç örnek:

Hırvat sigorta haritacısı Pervitich'in Beyoğlu-Taksim-Cihangir-Galata haritaları, Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi, Ahmet Rasim ve diğer şehir mektupçuları...

Batılıların İstanbul’un fethini Konstantinopolis’in düşüşü olarak görmeleri, Nerval'in ve Gautier'nin İstanbul yolculuğu notları, dünyaca ünlü masalcı Andersen'in mezarlıklardaki servilerin "karanlık" olduğunu yazması...

1850'lerde İstanbul sokaklarının nasıl gözüktüğünü bilebilmek için Du Camp'ın fotoğraflarına bakmak gerektiği, İstanbul Boğazı’ndaki birçok yerleşim yerinin bir zamanlar birbiriyle karadan bağlantısı bulunmaması ve o zamanlar birer köy olan bu semtlere ulaşımın sadece yeni yeni seferlere başlayan Şirket-i Hayriye vapurlarıyla yapılması...

Bunlar ve bunların benzeri yüzlerce ayrıntıyı birbirine bağlayıp birbirinin içine saklamayı beceren Orhan Pamuk’un bu kitabını sizlere de tavsiye ediyorum.

Yalnız bir macera romanı ya da bir tarihi bilgiler kitabı gibi değil, karşınızda ara sıra kendinden de samimiyetle bahseden kültürlü bir İstanbulluyla sohbet ediyormuş gibi okuyacağınız bir eser olduğunu belirtmek isterim...