30 Aralık 2007

Banquet (Ye Yan) [film]



Banquet (Şölen) filmi, olağanüstü güzel dekorları, müthiş sahneleri, inanılmaz kostümleri ve koreografileriyle çok pahalı bir opera eseri gibi duruyor fakat heyecanla takip edilecek ya da ilgiyle izlenecek bir konusu yok.

Çin imparatorluğunda tacı elde etmek için çarpışanların saray oyunlarını neredeyse Hamlet benzeri bir hikâyeyle anlatan filmin kurgudaki parçalanmaları zaten sıkıcı olan konuyu daha da çekilmez kılıyor.

İmparatorluk tacının varisi prens, babasını öldüren amcasından intikam almak için yemin ediyor ama üvey annesi imparatoriçeliği kaptırmamak için yeni imparatorla (kocasını öldüren kayınbiraderi ile) işbirliğine gidince işler biraz karışıyor.

Üvey anne, intikam için amcasının peşine düşen prensi seviyor ama prens adaletin yerini bulmasından başka bir şey düşünemiyor.

Prensi gerçekten seven ve imparatoriçeye yakın olan başka bir kız daha var. (ki bu kız hayallerinde prensle görüşüyor.)

Karşılıklı hamleler, adam salmalar, zehir bulup kadehlere koymalar, yollarda pusu kurmalar, aşk, tutku ve ihanet gibi bir sürü şeyin iç içe geçmesiyle oluşturulmuş uzun bir film. O kadar uğraşılmış, o kadar uğraşılmış ki anlatmak imkânsız ama niye bu derece durağan olmuş ve yapılan tüm çalışmalar, harcanan emek, masraf boşa gitmiş onu anlamak da imkânsız...

Belki; içinde yüklü dram öğeleri olan bir filme, sırf “Uzakdoğu filminde karate benzeri dövüş sahneleri olmazsa millet anlamaz şimdi bunu” diye düşünülerek bir sürü kavgalı bölüm eklenmesi...

Belki; Matrix filminde olduğu gibi yukarıdan aşağıya inen siyah giysili insanların çok benzer hareketlerle yere konmaları ve dövüşmeleri.

Belki, belki, belki... Bu beklilerden o kadar çok ki...

Bu kadar uğraşılan bir yapımın vasat bile sayılamayacak seviyede olması ve insanı sıkması mümkün değil gibi görünüyor ama ne yazık ki bu belkiler yüzünden filmin kaderi öyle oluyor.

Tamam ben ağır filmleri de severim ve hatta çok da hoşuma gider ama bu filmde anlatılan konu dümdüz mantık üzerine kurulmasına rağmen o kadar bölük pörçük işlenmiş ki filmin konusu ikide bir kopup duruyor. Hem de bu kopukluk, resmen mantık hatalarına yol açacak şekilde oluyor. Böyle olunca da sıkılmamak elde değil.

Şiirde, romanda, öyküde, resimde, müzikte ya da sanatın başka bir dalında mükemmelliğin belli bir formülü yoktur. O yüzden başka bir işte yapılanı örnek alıp oradaki formülleri, yapacağınız yeni işinize uygularsanız aynı etkiyi yaratacağınızın garantisi de yoktur.

Şimdi son bir 5-10 senedir Uzakdoğu estetik anlayışına uygun muazzam görüntüler içeren filmler çekmek moda oldu ya; bu filmde de yine yükseklik hissi verilmesi için geniş alanlar, dövüşürken uçuşan uzun giysiler kullanılmış. Fakat işi sıkı tutup bunları bir çekim metodu üzerine oturtmuşlar. Önce bir sahnedeki oyuncuyu yakın göster, sonra mekânın zenginliğini ve haşmetini gösterebilmek için uzaktan genişaçı bir çekim yap ve sonra bunlara bir de hareketli ya da önemli olan sahnelerde kuşbakışı görüntü ile büyüleyici sahne çekimleri ekle film süper olur sanıyorlar.

Estetik, formüle edilemeyen bir şey, her şeyden önce onu hissetmek lazım. Evet, bazı yerlerde görmeye alışık olmadığımız, gerçek dünyada görmemiz mümkün olmayan şeyler bizleri etkilemeyi başarabiliyor ama, zaten mükemmellik bunu ara sıra yapabilmek değil bunlardan bir bütün oluşturabilmekte yatıyor.

Sonuç olarak ben izledim ve beğenmedim. Para verip sinemada izleseydim gittiğime pişman olurdum. Siz de izlemezseniz pek bir şey kaybetmiş olmazsınız. Zaten filmin en sonunda çalan “Fransızca Eurovision şarkılarına benzeyen” o acayip kötü şarkı filmin dokusuna ve konusuna hiçbir şekilde yakışmadığı gibi, derhal sinemayla uğraşan bir Çinli bulup “Bu ne biçim bir şarkı? Böyle bir filmde, hiç böyle bir şarkı olur mu kardeşim?” diye bağırma isteği uyandırıyor.