29 Aralık 2007

bizim evin halleri ve hasta bir adamın ev içi proje fikirleri

Oradan oraya koşturmaktan, bir sıcak bir soğuk giden havalarda içeri dışarı girip çıkmaktan en sonunda kendimi hasta etmeyi başardım. Ve yaklaşık bir haftadır (arada sırada iş yerime uğrasam da) evde ilaç kutularının prospektüslerini okumakla vakit geçirmekteyim.

Her ne kadar grip pek öyle ahım şahım bir hastalık olmasa da günlük alışkanlıkların bir bölümünü engelleyecek kadar insanın zamanını kötü kullanmasına neden olabiliyor. Bu yüzden evde geçirdiğim bu son hafta içinde, evde kullandığımız sıradan bazı cihazlar için (ihtiyaçlardan dolayı) farklı fikirlere sahip oldum.

İlk olarak;
Her evin mutlaka çok büyük bir buzdolabına ihtiyacı olduğunu her zaman söylediğimden daha fazla söyledim.

Dolaptakiler bitince iki gün önce aldığım domates ve peynir gibi şeyler için trafiğin durumunu bile bile ikide bir markete gitmekten, tost ekmeği küflenmesin diye poşetiyle dolapta sokuşturacak yer aramaktan, yapılan yemeklerden arta kalanları farklı kaplara koyup dolabın karşısına geçince nereye koyacağımı düşünüp çeşitli geometri hesapları yapmaktan bıktım usandım.

(Tabii ki standart büyüklükte ve çalışır durumda olan şu andaki buzdolabını atmaya kıyamadığım için bir kez daha yenisini almaktan vazgeçtim.)

İkinci olarak;
Evde gündüzleri en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de yıkanan/kurutulan çamaşırlar.

İki çocuklu bir evde ne kadar çamaşır çıkıyor anlatmam mümkün değil (Türkiye’nin tekstildeki gelişmesini bizim evdeki giysilere bakarak anlayabilirsiniz). Hadi yıkayan yıkamaktan şikâyet etmiyor diyelim. Ama evin her yeri seçim zamanı parti bayraklarıyla süslenmiş sokaklar gibi her yerden kurutmak amacıyla asılmış bir grup çamaşır sallandığı için insanın gözü gönlü yoruluyor.

Tüm bu sebeplerden dolayı tam kurutmalı bir çamaşır makinesi her evin ihtiyacı olarak listenin üstlerinde yerini alıyor.

(Tabii ki 24 aylık taksiti daha yeni bittiği için bu tipte bir makine almamız şimdilik uzak bir ihtimal.)

Gelelim üçüncüye;
Sizin çocuklarınız da bir bardak suyu tam on bardak kirleterek içiyorsa... Dört kişi, mecburen günün ayrı saatlerinde kalkıp, ayrı saatlerinde kahvaltı yapıyorsa... Öğle yemeğini herkes ayrı saatte acıktığı için ayrı saatlerde yemek zorunda kalıyorsa... Ve aileniz akşam yemeklerinde aynı sofraya oturduğu halde herkes sırasıyla bir, iki, üç ve dört saat sonra tekrar acıkıyorsa mutfakta biriken bulaşıklar elinizi kolunuzu bağlayacaktır.

Bulaşıklar birikiyor, biriken bulaşıklar makineye yerleştiriliyor, makine bulaşıkları yıkıyor ve oradan daha yerine bile yerleştirilmeden tekrar kullanılmaya başlanıyor.

Hal böyle olunca tabii ki evin annesi delirip: çekmeceye, rafa ve dolaplara kaldırılacakları kimse kullanmadan toplayıp yerleştirmeye, evin diğer sakinleri de hem buraları hem makineyi açıp kapayıp temiz bardak, tabak vs. bulmaya çalışıyor.

Birden aklıma geldi “Niye yan yana bağlayıp iki tane bulaşık makinesi kullanmıyoruz?” işte çözüm bu... Birinde topla, yıka, al-kullan; kullanınca diğer boş makineye koy orada biriktir ve o ne zaman dolarsa bu sefer orda yıka, al-kullan... Bu böyle, bir o makinede bir bu makinede sırayla devam edip dursun. Ne yer sorunu ne rafa, çekmeceye yerleştirme derdi olur.

(Tabii ki benim on tanesini alacak param olsaydı bile, 5 metrekarelik mutfağa bunu bile zor sığdırmışken ikincisini koymak imkânsız olacağı için bu proje de çok uzuuun bir süreliğine rafa kaldırılacak.)

(Yeri gelmişken bulaşık makineleriyle ilgili bir fikrimi de söylemek istiyorum: Makinelerde yıkama işlemi bitince kapağı hemen açmak zorunda kalırsanız, kapağı açar açmaz rahatsız edici bir buharın yükseldiğini herkes biliyordur. Ama bence bu buhar zararlı kimyasalları da taşıyor [çıkan yapay kimyasal kokudan bunu herkes anlayabilir]. Bulaşık makinelerinde yıkama işlemi bitince içerden bu buharı çeken [ocak üstü filtreli fanlar gibi] bir filtre düzeneği geliştirilmeli. Böylece yıkama biter bitmez anında içindekilerden ihtiyacımız olanı alabiliriz, ayrıca zararlı kimyasallar taşıyan bu buhar evin içine yayılmaz.)

Akan burnum yüzünden elimdeki tuvalet kâğıdı rulosu ve üzerimden dökülen eşofmanlarla (ben eşortman derim hep ama doğru yazılımı eşofman’mış) saat ayrımı yapmadan hasta halimle evin içinde dolaşıp dururken başka şeyleri de düşünmeye fırsat buldum.

Tuvalette oturduğunuz yerin tam karşısında (küçük de olsa) su geçirmeyen bir ekran olmalı. Ama bu ekran, evde o anda hangi televizyondan ya da bilgisayardan ne seyrediyorsanız yayını alacak bir şekilde havadan kablosuz yayın alma teknolojisiyle donatılmalı. Altındaki tuşlara basalım, 1 salondaki tv, 2 küçük odadaki tv, 3 büyük bilgisayar, 4 laptop ne oynatıyorsa aynı anda onu göstermeye devam etsin... (peynir ekmek gibi satmazsa namerdim)

Bir de son olarak bu adsl modemlere taktım... Niye bu kutular ayrı bir yer işgal ediyor anlamış değilim. Mademki bu hizmeti, modem denen kutuyu telefonun kablosuna bağlayarak almak zorundayız, niye telefonların kutusunun içine modem konmuyor? Telefonun üzerindeki ahizeyi sen yine al gezdir elinde istediğin yerde konuş o ayrı, modem olarak da kendi başına kablosuz internet hizmeti veren alttaki telefon ayrı. Umarım yakında çıkar da oradan oraya kablo çekip durmaktan kurtuluruz...

(Tabii ki bundan önce tüm ülkeyi ya da şehirleri kaplayan kablosuz internet hizmeti gelir o da ayrı bir mevzu.)

Tüm bunların dışında, hasta bir vaziyette ne yaptığımı bilmezken, buzdolabından çıkardığım hazır kutu salepten öyle soğukken bir iki yudum aldım. Tat olarak aynen sade dondurmaya benziyor. İyileşir iyileşmez en kısa zamanda yine kutu salep alıp bardağa koyup, buzlukta bekleterek kendi dondurmamı yapmayı düşünüyorum. Bakalım nasıl olacak? :)

Ben ufak ufak kaçayım, insan hasta olunca çenesi düşüyor ama sizin bu kadar laf kalabalığını dinleyecek kadar hasta olduğunuzu sanmıyorum. (yok, iyiyseniz yazının ortalarında çoktan kaçmanız gerekiyordu:) )