12 Aralık 2007

Genleri koruyan ölüm kodları...

İzlediğim bir belgeselde arada çok ilginç bir bölüm vardı.

Yağmur ormanlarında tabanı kaplayan yaprakların altında/üstünde bulunan tüm canlılar, birbirleriyle büyük bir mücadele içinde ölüm kalım savaşı veriyorlar.

Karıncalar, kurtçuklar vs gibi küçük böceklerin yiyecek araması, hayatta kalmak için yapılan kamuflajlar gibi konuları anlatırken arada da çok ürkütücü ve bir o kadar da korkunç bir ayrıntıyı görüntülemişler...

Karınca sürüsü, ganimet diyebileceğimiz (ağaçlardan düşen meyveler, tohumlar gibi) zengin bir yiyecek kaynağı buluyor, bunları parçalayıp yuvasılarına taşımaya başlıyorlar.

Fakat sürünün içindeki bir karınca çok acayip hareketler yapıyor.

Sanki bilim kurgu filminde beyni ele geçirilen bir insan gibi başının içinden kaynaklanan sorunlar olduğunu belli eden hareketler yapıyor. Sağa sola yalpalıyor, önüne gelen her şeye ya çarpıyor ya da üstünden tırmanıp hızla başka yöne doğru gidiyor...

Belgeseli yapanlar bu karıncayı çok özel ekipmanlarla takip ediyorlar.

Karınca, sürüden uzakta bir ağaca tırmanmaya başlıyor. Uygun bir yer bulunca kıskaçlarını üzerinde bulunduğu dala geçirip orada kalıyor ve belli bir süre daha çırpındıktan sonra da ölüyor...

Ama karınca ölünce işler son bulmuyor.

Karıncanın içinde başka hareketler gözlenmeye başlanıyor.

Belgesel için yapılan çekimler hızlandırılarak gösterildiğinde; karıncanın ölü bedenini, iskâmbil kâğıdını yırtıp geçen bir bıçak gibi delip geçen, garip bir bitkinin yeşerip büyüdüğünü gözlemliyoruz...

Yüzbinlerce değişik canlı formu barındıran yağmur ormanlarında, en hızlı yayılan tür olan mantar çeşitlerinden birinin mikroskobik tohumu, daha önceden bu karıncaya bulaşmış ve bu mikroskobik mantar, vücudunu ele geçirdiği karıncanın içinde yaşamaya başlamış. Yani mantar, bir şekilde karıncanın vücudunu kendisi için yetişeceği toprak ve gübre olarak kullanmış.

Belli bir süre sonra karıncanın içindeki sınırlı alana sığmamaya başlayan mantar türü içeriden basınç oluşturup karıncanın delirip şiddetli acılar çekmesine ve en sonunda da ölmesine neden olmuş.

Karınca, kıskaçlarıyla dala tutunduğu son yolculuğuna başlarken artık öleceğini anlamış ve başkalarına zarar vermemek için sürüden uzakta tek başına ölmeyi tercih etmiş.

Belgeselde; belli bir alanda, olması gerekenden fazla yiyecek bulunduğu zamanlarda, bu yiyeceklerle beslenen türlerin sayısında artış görüldüğünü, bu artan nüfusun da hızla daha geniş bir alana yayıldığını ama bu yayılmayı durdurmak için de yine doğanın kendi yöntemleri bulunduğunu açıklıyorlar.

Yani tüm olanlar ekolojik dengenin bir parçası.

Eğer bir tür ya da cins, normalin üzerinde çoğalmaya başlarsa, içinde bulunduğu sistem onu tehlikelerle çevirerek bağlı olduğu alan içine hapsedip yayılmasını engelliyor.

Neden olan şey ise; genetik havuzdaki çeşitliliğin korunmasına devam etmek...

Bu yüzden yiyecek bollaşınca karıncalar çoğalıyor ve buna bağlı olarak da daha geniş bir alana yayılıyor.

Bu da o bölge için bir tehlike oluşturuyor.

Çünkü karıncalar her yere yayılırsa o bölgedeki sistem için tehlikeli olabilir.

Doğa bunu dengelemek için; yiyecek kaynaklarının arttığı dönemlere uygun bir zamanlamayla mantarların da çoğalmasını sağlayarak, havada toz halinde uçuşan mantar sporlarının bu türdeki böceklere bulaşmasını da sağlamış oluyor. Ve demin anlattığım yöntemle de karıncanın başına gelen olaydaki gibi yayılmayı durduruyor...

Bu belgeseli seyredeli çok oldu ama birgün dan diye birden aklıma bir şey geldi...

Bu belgeselden sizlere aktardığım ayrıntıda işleyen doğa kuralları; ya tüm dünyada ve tüm canlılar için, hatta daha da doğrusu dünyadaki tüm gen grupları için de aynı mantıkla işliyorsa?

Biyolojik olarak gelişime ve değişime açık olan insan neslinin bir örneğini ele alalım.

“Eğer anne baba ya da bir önceki nesilde genetik hastalıklar taşıyan bir akraba varsa, insanlar kendinden sonraki nesle bu genetik bozukluğu aktarma özelliği taşırlar...”

Bunun sonucu olarak da hastalıklı bir kanbağı yapısı içinde bulunan bir insan, bir sonraki nesle bu hastalığı aktarır ve kendi çocuklarında da atalarında görülen hastalıklar ya da fiziksel özellikler tekrar eder.

Ve bizler böyle bir özelliği taşıyan hasta biriyle karşılaştığımızda biliriz ki; bu hasta kişinin ailesi içinde de daha önceden bu hastalığa yakalananlar vardır. (Mesala göğüs kanseri, şeker, yüksek tansiyon hastalığına yakalanma gibi...)

Tüm bu anlatılanların ışığı altında konuyu kafamızda derleyip toplarsak;

İki üç nesil değil on nesil birden, gözle görülür hiçbir genetik sorunu olmayan soyağacına sahip ailelerde, son neslin en son halkasını oluşturacak olan yeni doğanların, ailede olmasa bile doğuştan kaynaklanan genetik rahatsızlıklar göstermesinin sebebi de bu olabilir mi?

Yani; bir ailede o zamana kadar genetik bozukluk nedeniyle hiçbir rahatsızlığa rastlanmazken, birden, aynı soydan gelen bir çocuğun sakat doğmasının nedeni, o soyun diğer insan genleri arasında fazla genişlemesini engellemek için, yine genlerde saklı olan, doğanın getirdiği bir zorunluluk olabilir mi? (Ki virüsler, mikroplar vs. aracılığıyla yeryüzünde var olan ve aynen belgeseldeki karıncaya yapılanın benzerini farklı yollarla insanlara yapan binlerce hastalık türü var.)

Bunu yapmak için "Genler belli bir sayıda bölününce "şu hastalığa karşı duyarlı ol" kodunu açabilir ve mesela o zamana kadar bir şey olmayan ailenin soyunda altıncı kuşakta hastalıklar baş gösterebilir.

Bu fikrimden kendim bile ürktüm, ama şöyle bir baktığımız zaman da; her ne kadar başarılı olursa olsun, tüm insan türü içerisinde farklı biyolojik değerlere ve fiziksel özelliklere sahip olan tüm ırkların (ve hatta ırklar içinde bulunan ayrı sınıfların) binlerce yıldır gen havuzunda yer almaya devam ettiğini görebiliyoruz.