26 Aralık 2007

Mutluluk [film]



Mutluluk filmini bana methedenler sayesinde ön sıralara çekip bir bakayım dedim, eh bu kadar da adından söz edilince insan haliyle merak ediyor...

Fakat niye biz bir şeyleri az çok becermeye başlayınca bu kadar abartıyoruz bunu anlayamıyorum. Filmin senaryosu Zülfü Livaneli’nin aynı adlı kitabından uyarlanmış ve tamamen bir zamanlar köy edebiyatı denen türün örneklerinin benzeri bir konusu var...

Bir köy, köyde tecavüze uğramış bir genç kız ve namusu kirlendi diye köyün ağasından kızının öldürülmesi gerektiği emrini alan bir baba... Bilin bakalım kızın kanına giren kim?

Çok yaratıcı ve değişik, değil mi?

Yahu, bu topraklarda binlerce yıldır yaşıyoruz, bir şu aç gözlü, karaktersiz, ahlaksız heriflerin namusumuza göz dikmesi konusunu aşamadık gitti.

Evet, tamamen birinci sırada olması gereken ve çok önemli bir konu ama binlerce kez bu kadar yazıldı, bu kadar çizildi, dizisi, filmi yapıldı, bu insanlar hâlâ adam olmadıysa taaa oluncaya kadar yüzbin kere daha yapılacak mı?

Demek ki bu tür sanat ve edebiyatla bu insanlara ulaşılamıyor, bu tür insanlar böyle eserlerle eğitilemiyor artık daha fazla zorlamayın. Böyle davranışlar artık bu tip insanların kültürü yani yaşam tarzı olmuş... (Tabii ki yapılsın, milyon kez daha yapılsın ama eğitim amaçlı sosyal film benzeri bu tür yapımları, sanatsal sinema adı altında pazarlamasınlar. Olsa olsa ancak köy okullarında eğitim filmi olarak gösterilebilir.)

Filmin görüntüleri güzel, tamam... Ama bir bakıyoruz görüntü yönetmeni yabancı biri... Niye? Demek ki; bizde hâlâ “Evrensel standartlarda estetik kadraj anlayışı”na sahip görüntü yönetmenleri yok.

Bir film yapmak, kesinlikle, nerede nasıl olursa olsun o insanları toplayıp belli yerlerde belli rolleri gerçekleştirmesini sağlamak başlı başına çok zor bir iştir. Gerekli şartların tamamını bir araya getirebilmek apayrı zordur..

Evet, filmin ne kadar zor şartlar altında yapıldığını tahmin edebiliyorum ve “Yap hadi bakalım seninki nasıl olacak?” deseler tabii ki ben asla daha iyisini yapamam bu doğru. Ama benim işim zaten bu değil...

Ben kaliteli filmlerdeki görüntü estetiğini, kaliteli oyunculuk ve güzel dekorları, güzel mekânları, güzel kostümleri ve çarpıcı bir senaryoyu gördüğüm zaman memnun kalıyorum. Çünkü ben mutfakta ne yapıldığını düşünmem parasını verip girdiğim sinemanın beni bambaşka dünyalara götürmesini beklerim. Sinema büyülü bir dünya ve ben bir sinema eserini izlediğimde büyülenmek istiyorum. Çünkü ben seyirciyim...

Fazla eleştiri can sıkar o yüzden yine filme dönelim... Filmi seyretmeye başladığımız zaman görüntü yönetmeninin işini iyi yaptığını anlamamak elde değil, ekip ortalamanın bir hayli üstünde kamera kurguları ile işini iyi yaptığını ispatlıyor.

Gerek köprünün merdivenlerindeki sahnede, gerekse filmin yarısından sonra mekân olarak kullanılan teknenin dar alanları içinde çok başarılı çekimler yapılmış. Kameramanları da ayrıca kutlamak gerekir. Öyle dar alanda bu çekimleri yapan arkadaşları ve görüntü yönetmenini alkışlamak gerekir... Kızın bakış açısından kepeneğin altından ve gözleri tülbentle kapalıyken bize dışarıyı nasıl gördüğünü göstermesi çok güzel ayrıntılardı.

Çok tekniğe girmeyelim, devam ediyoruz...

Film Anadolu’da başlıyor, İstanbul’da devam ediyor gibi oluyor ama birden oradan da Marmaris taraflarında güzel koylara atlıyoruz.

Filmin iki bölümü var:
Birincisi, filmimizin kahramanı Meryem’in kaderini paylaşıp onunla ölüm yolculuğuna çıkmamız; ikincisi “Meryem kurtulacak mı kurtulmayacak mı?” diye beklenti içine girdiğimiz bölüm.

İkinci bölüme geçip de yepyeni karakterlerle tanışınca ilk önce şaşırıyorum çünkü filmin bu kısmı o kadar ana konudan kopartılmış ki bambaşka bir film seyretmeye başladık sanıyorum. Ve tabii ki sonra bu bölümde tanıdığımız profesör filmimizin ana karakterleriyle tanışıp konuya dahil oluyor. (Çok sevmeme rağmen Lale Mansur’un bu bölümde ne işi var, profesörü kendisi zaten olduğu gibi anlatıyor ayrılmak üzere olan karısı niye bize tekrar ikinci baskıyı yapıyor?)

Başroldeki Özgü Namal, bir önceki seyrettiğim Beynelmilel filmindeki rolünün neredeyse aynısını burada tekrarladığı için, şivesi ara sıra gelip gittiği için ve konuya göre gözünde normalde olması gereken ölüm korkusunu hiç göremediğimiz için bence oyunculukta (reklâmlardan hatırladığımız tüm sevimliliğini bir yana bırakırsak) bu filmde sınıfta kalıyor.

Neyse yerli yapımlara karşı bildiğiniz gibi belli bir toleransım var ve o yüzden bu filmin gözüme çarpan diğer ayrıntılarına fazla girmek istemiyorum. Ama Amerikan film endüstrisinin temel aldığı yapım teknikleri ve kurgu yapısı ile bizden bir öyküyü alarak konuyu dramdan maceraya çevirmeye kalkarsanız ancak bu kadar oluyor...

Gelelim diğer şeylere;

Filmin en iyi oyuncusu, küçük bir rolde oynamasına rağmen, köyünü zamanında terk edip İstanbul’a yerleşmiş olan ve o kültürden adeta kaçan büyük abi (Yakup) Erol Babaoğlu. (ikinci ise Meryem’in üvey annesi Şebnem Köstem)

Filmin en iyi sahnesi ise yine Erol Babaoğlu’nun cep telefonunun çaldığı anda zil sesiyle (öyle bir durumda bile) kendinden geçerek beğenisini sergilemesi... İşte filmde gerçekçi olan nadir sahnelerden biri ve hiç beklemediğiniz anda birden sizi filme bağlıyor ama film ne yazık ki devamını getiremiyor...

Yalnız hakkını yemeyelim filmin başlarında, Meryem’in köyden götürülüşü sırasında vedalaşırken küçük kızın kendisine sarılmaktan kaçınması, Meryem’in durumuna içten içten sevindiği belli olan diğer köylü kızların laf atma sahneleri de unutulmamalı.

Hele hele kendisi çok değerli bir şahıs olan Sayın Zülfü Livaneli’ye söylemeden edemeyeceğim bir konu var ki filmin en dikkat çekici noktası da bence bu. Filmin senaryosu Sayın Livaneli’ye ait olunca, Livaneli ismi sette, montajda ve diğer yapım aşamalarında iyice bir etki yapmış olacak ki film boyunca (kusura bakmasın ama) kendisinden hiç beklemediğim bir müzik beynimizi rahatsız edip durdu... Her sahnede Rahmetli Barış Manço’nun o mükemmel “Kol düğmeleri” parçası girecekmiş gibi bir giriş melodisi ve bunun tekdüze sağa sola sapıp yine o kötü tonuyla geri gelmesi, keşke film müziksiz olsaymış dedirtiyor. Ben çok rahatsız oldum bunu da burada çekinmeden söylüyorum. Beğenen varsa bravo diyorum ve benim ilkokuldaki çocuğumun flütle çaldığı şarkıları kaydedip kendisine gönderiyorum.

Daha önceden yapılmış bir konu, daha önceden işlenmiş bir senaryo, daha önceden çevrilmiş bir film gibi duran “Mutluluk” ne yazık ki benden olumlu puan alamadı. Ama sinemamız açısından bakarsak bu işler olacak gibi duruyor. Yani böyle filmler çeke çeke çekme tekniklerini öğreneceğiz, kendi konularımızı amerikan tarzıyla anlata anlata evrensel sektör değerlerini yakalayacağız ve bir de bakacağız ki her şeyi tam olsa da iyi olmamış... İşte o zaman özgün şeyler düşünmeye başlamak gerektiğini anlayacağız...

Son olarak film için söyleyeceklerim; bulursanız şöyle bir bakarsınız, sıkılırsanız da bırakırsınız, zaten sonuna kadar en baştan bildiğimiz sonu görmek için seyretmenize de gerek yok... Bir şey değil kitaba yazık olmuş... Portakallı falan ama neyse uzatmayayım...(yoksa filmin dış çekimlerindeki ses kayıtlarının ne derece kötü olduğuna falan gireceğim işler iyice sarpa saracak.)