23 Aralık 2007

Patton [film]



Savaşı sevmesem de savaş filmlerini oldum olası sevmişimdir.

Birkaç aylık yoğun çalışma dönemi yüzünden epeydir film seyredemiyordum. Sevdiğim türde olduğunu düşündüğüm bu filmi görünce kaçırmak istemedim ama büyük hüsrana uğradım...

Patton, Amerikalı bir generalin ismi ve II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa’nın Alman işgalinden kurtarılması sırasında önemli rolü vardır.

Ben de bu düşüncelerle güzel bir II. Dünya Savaşı filmi seyredeceğimi bekleyerek filmi koydum.

Daha en başta uzun ve gereksiz bir açılış konuşması yüzünden sıkıldım. Konuşmanın içeriği ne II. Dünya Savaşı gibi büyük bir olayla bağdaşıyor ne de sıra dışı bir üslubu var...

Dünyanın neresine giderseniz gidin bir çavuş askerlerine ne diyorsa Patton da karşısındakilere onları söylüyor: “ Kimse ölerek savaş kazanamaz, karşınızdakini öldürmelisiniz”

Filme, Almanların işgali altında bulunan Kuzey Afrika’da başlıyoruz, Patton burada gevşek durumdaki Amerikan birliklerini biraz disipline etmeye çalışıyor. Bir iki operasyon düzenliyor.

Bu sırada Almanlar kendisini hem askeri hem de kişisel olarak yakın takibe almış olarak bize gösteriliyor. Yani bir bu tarafı bir o tarafı göreceğiz karşılıklı fikirler, planlar çarpışacak diye düşünüyoruz ama tam üç saatlik film boyunca Almanların tarafını aralara ancak birkaç kez sokuşturup akışı renklendirmeye çalışmışlar o kadar...

Sonra aralara bir de Amerika’da o dönem sinemalarda haber olarak gösterilen görüntülerden kırpıp kırpıp serpiştirmişler, tam bir çorba...

Resmen Amerikan okullarında ya da Fransa’da propaganda amacıyla yapılmış bir film havası bu uzun üç saat boyunca devam ediyor.

Filmin karmakarışık sahnelerindeki amacının belirsizliği, kurgusundaki çarpıklıkları ve kronolojik olsun diye ordan oraya savrulan birlikleri takip eden çekim planlarıyla verilen bölük börçük bir birbuçuk saati tüketince ortada konu diye bir şey kalmıyor.

Her seferinde yeni bir başlangıç yapılıyormuş da buraya kadar seyredilenler giriş için ayrıntıymış gibi kalıyor ama o başlangıç bir türlü de yapılamıyor...

Tabii ki bu izleyen kişiyi sıkıyor. Bir Fas’da, bir Tunus’da, bir İtalya’da, bir Fransa’da derken işler ancak Patton Almanların üzerine yürüdüğü zaman biraz yoluna giriyor gibi oluyor ama yine orada da bir konu bütünlüğü yok. Varsa yoksa, bizim bir komutanımız vardı peh peh peh, böyle dünyaya nam saldı havası başka da bir şey yok ve ne yazık ki onu da becerememişler...

Adamın farklı yerlerde farklı durumlar için söylediği şeyleri arka arkaya dizip durmuşlar. Eh adam general ve savaş üzerine kendine göre fikirlerini söylüyor başka ne bekliyorsunuz ki ve bu neden önemli?

Zaten dünyadaki bütün önemli savaşlar çoktaaan bitmiş siz kimi ne için yüceltip duruyorsunuz bu da çok anlamsız olmuş...

Büyük bir kendini beğenmişlik ve tarih içinde önemli şahsiyetlere sahip olma arzusu yüzünden kendi kendilerini komik duruma düşürmüşler...

Acayip acayip, turist gezdirir gibi iki de bir değişen büyük salon dekorları içinde eski tipli binalar (neresidir, ne önemi var hadi burayı gösterdin, içeride ne oluyor ya da olacak ki böyle bir sahne koymuşsun? Hiçbirinin cevabı yok, hababam adam konuşsun diye sahne açılıp durmuş), gereksiz acayip acayip konuyla neredeyse savaş ortak noktasında bulunmasından başka hiçbir anlamı olmayan ayrıntı konular vs...

Hani kimi zaman hükümet ya da parti yanlısı bir televizyon olur orada bir açık oturuma bir parti başkanı çağırılır gibi yapılır ve programı sunan kişi sorular sorup parti başkanının cevaplamasını ister... Ama aslında sorular daha önceden parti başkanını tarafından hazırlanmıştır falan, bu filmde de durum böyle...

Patton’u bir savaş tarihi ikonu yapmaya çalışmak için yarı deli yarı dahi pozuna soktukları yetmemiş gibi bütün film boyunca kendisine çanak tutup durmuşlar...

Yok, tarih içinden aldığı savaşan ülkelerin örneklerini açıklattırmalar, engellere karşı nasıl da cesurca en sonuna kadar gözü kapalı gitmeler vs. ve tüm bunlar içinde, hiç olmadık yerlerde kendisine bir şeyler sorup, sırf onun özlü sözlerini duyurmak için konuşmasını daha doğrusu deli saçması yumurtlamalarını söyletmeler...

Film olarak baktığınız zaman da bir yeri ele geçirme, bir kuşatma, bir mücadeleden çok ikide bir gelen giden tanklar-jipler, arada sırada gökyüzünde beliren uçaklar, savaş alanı artığı yaralı ve ölülerle dolu tarlalar mizansen olarak akıyor ama ne diye ne yapılıyor bir türlü açıklığa kavuşamıyor.

Hani “Bak böyle hareketli ve ooo ne macera, ne heyecan, ne tehlike...” dedirtecekler ya; bir uğraşıp duruyorlar görmek lazım, ama hep yine başa dönüp duruyoruz, ortada bir şey yok...

Tamam, anlıyoruz: Amerikalılar; Avrupalıları, Almanların elinden kurtarmaya geldi ve her cephede tek tek savaşıp ilerleyerek Almanları geri püskürtüyorlar tüm bunlar büyük bir savaşın parçası ama tek bir adamı tek bir yerde ele alınca ne yapıldığı o kadar önemli olmuyor. Ve film her yerinden kopup duruyor...

Bu kadar uzun bir filmde bu kadar şey gösterilip de bu kadar şey söylenmesine rağmen bir türlü bir konu bütünlüğüne gidilememesi hayret verici bir olay...

Anca anca filmin ikinci yarısından sonra işler biraz kızışıyor. Çünkü Patton bir iki hırslı fazla ileri giden taktiksel hareket yapmıştır ve üstleri onu durdurur. Hatta küçük bir olayı bahane edip kendisini görevden bile alırlar ama “o yine yapılamayacak şeyleri yapmak için öne atılıp kahramanca savaşmaya hazırdır” bölümüne geçilince, konu artık verilmek istenen II. Dünya Savaşı mizansenleri karmaşıklığından çıkar Patton’un komutanlığını ispatlamasına dönüşür.

Çevresinde kendisini hiç kimse sevmiyordur ama herkes de güya gizli gizli Patton’a hayrandır. Almanlar bile ona hem hayrandır hem de bir komutan olarak ondan korkarlar...

Resmen Amerikalıların kendilerini dev aynasında gören fikirlerinle bezenmiş, konusu da içeriği de sinema açısından estetiği de standartları aşamayan, seyredene sıkıntıdan başka hiçbir şey vermeyen uyduruk bir yapım. (Böyle durumlarda filmlere para vermediğim için o kadar mutlu oluyorum ki anlatamam)

Fakat filmin çevrildiği 1970 yılını düşünürsek ve bazı sahnelerin bilgisayar efektleri olmadan yapıldığını göz önünde bulundurursak, geniş alanlara yayılmış kurgu dekorların, patlama ve kurşun efektlerinin oldukça başarılı olduğunu da filmin başarı hanesine yazmak gerekir. Yani bir tek bu konuda devrinin filmlerini yakalamış diyebiliriz...

Son söz olarak; uyduruk, propaganda amaçlı gibi görünecek kadar sığ yaratıcılıkta, senaryosu felaket durağan, tiyatro oyunlarını bile geride bırakacak kadar yoğun ve gereksiz konuşmalarla dolu sıkıcı bir film olduğunu söylemek zorundayım...

Açıkçası harcadığım üç saate bir hayli üzüldüm. Sakın sakın yanılıp da aman iyidir, güzeldir, o kadar methediyorlar, daha önceden seyretmemiştim, belki de ne güzel bir savaş filmidir diye üzerine atlamayın. Yoksa benim gibi hüsrana uğrarsınız. Ne “Kwai köprüsü, U bot” gibi eski tarz savaş filmlerine benzeyen bir konusu var, ne de “Thin Red Line, Er Ryan’ı kurtarmak” gibi yeni filmlerdeki tarza yakın bir bakış açısı var...

Anlamamıştır bu şimdi böyle düşünüyor ya da Amerikan karşıtı biriyse onun için böyle söylüyor diye de düşünmeyin, gerçekten filmi koydum, seyrettim ve beğenmedim. Sevmediğiniz biri varsa bu filmin dvd’sini bulup ona hediye edin ve “Süper film abi, süper!” diye gaza getirip seyretmesini sağlayın, inanın bu ona yapabileceğiniz en büyük kötülük olacaktır...

Son kez söylüyorum, uzak durun...