25 Aralık 2007

Takva [film]



Yerli sinemadan umudumu kesmedim, her yeni örnekte heyecanlanıp güzel bir filmle karşılaşır mıyım diye merak ediyorum. Bunun için buldukça yerli yapımları da seyretmeye çalışıyorum.

Takva da bunlardan biri ve son zamanlarda her türlü medyada adından oldukça bahsedildi. Uzun zamandır bekletiyordum ve nihayet dün akşam seyrettim. Fakat hiç de beklediğim gibi sansasyonel bir konusu olmadığını gördüm. Öyle yalan yanlış duyduğunu söyleyenlerin dediği gibi tarikatların iç dünyası vs. gibi şeylerle uzaktan yakından hiçbir alakası yok.

Filmi, Erkan Can’ın “Rol yapmanın çok üstündeki (hatta bazı yerlerdeki abartılı) performansı.” bile kurtaramamış diyeceğim ama diğer arkadaşlara ayıp olacak. Bence önemli olan, uygun role uygun adam bulmak. Bu filmdeki en büyük eksikliklerden biri de bu...

Peki, bana göre rollerine uygun olmayanlar kimler?

Filmde, dergâhın şeyhi; resmen tüm rolünü kâğıttan yazılanları okuyan bir çocuk gibi vurguya hiç dikkat etmeden (hatta bazı yerlerde ezberde takılarak) konuşuyor, oysa ki dümdüz konuşma yerine daha güzel ve karşısındakini ikna etmek için daha çok vurgu yapan bir tarz daha gerçekçi olurdu.

Şeyhin yardımcısı (Rauf); gereksiz yere, olayları yönlendirdikçe daha bir endişeli davranıp daha bir neşeli ya da abartılı hareketler sergiliyor; ama filmdeki mantığa göre senaryoda kendisine verilmiş böyle bir rol yok dolayısıyla ortada kendini kurtaracak, başkasının başını yakıp ince planlarla sıyrılmayı gerektirecek bir durum da yok...

Ve konuk oyuncu: Dergâhın arsalarına apartman dikebilmek için cemaatte bu işi yüklenen kişiyle ticari bağlantı kurup yakınlaşmak için elinden geleni yapmaya çalışan müteahhit; Engin Günaydın... Sayın Günaydın, sanki Avrupa Yakası dizisindeki karakteri aynen buraya taşımış gibi duruyor. (Yok, eğer hem burada hem Avrupa Yakası dizisinde hiç rol yapmadan olduğu gibi filmde yer alıyorsa ve Sn. Günaydın’ın doğal hali de böyleyse, kendisinden özür dilerim. Ama bu filmdeki rolü gereği yine de farklı bir karakteri canlandırmak zorunda olmasını değiştirmeyecektir.)

Film, dini kültürün parçası olan dergâhları, dervişleri, kuran kurslarını hiç duymamış, zikir töreni nedir görmemiş insanlara değişik bir konu işlenmiş gibi gelebilir. Ya da ayrıntıları öğrenme hevesindeki turistler gibi Müslümanlık kültürünün dışındaki toplumların dikkatini çekebileceği için ilginç bulunabilir ama bence o kadar...

Filme bakıyorum; ne dini kullanıp dümen çeviren, sahtekârlık yapan, kendine çıkar elde eden var, ne de arka planda yasadışı bir şeyler olduğunu ima eden küçük olaylar var (öyle olan insanlar da var ve eğer bunlar onlardansa bize paraları kendi zimmetlerine geçirdiklerini gösteren tek bir delil sunmuyorlar).

Yani dindarmış gibi görünüp milletin parasını çalan birileri yok. Sadece vakfın en büyük gelirini oluşturan kiraları toplamak için kiraları verenlerin durumlarını insani olarak değerlendirmiyorlar o kadar. Ve bir cemaat ilişkisi içinde masrafları oluşturan işleri para verdirmeden yaptırmaya çalışıyorlar...

Neyse, söylemek istediğime geleyim. Bir dergâh, bir şeyh ve cemaati var. Bunlar toplanıp zikir ve dua ile inandıkları şekilde ibadet ediyorlar. Yasadışı bir durum ya da dinen kötü örnek olarak gösterilebilecek bir şey yok. (Vicdani olarak da bir şeyler olduğu fazla suya sabuna dokunulmak istenmediği için ya verilmemiş ya da verilmek istenmemiş orası ayrı bir konu.)

Filmdeki dini unsurun birinci kısmı cemaat âlemi, ona ait vakıf, vakfın kira gelirleri ve bu gelirlerle okutulan çocuklar ile vakıfta kalan, kendilerince dini bütün olan insanların yediğinin içtiğinin oluşturduğu masraflar vs...

Burada bir sorun ve bu soruna yönelik çözümler, toplumu aydınlatıcı, bilgi verici ayrıntılar ya da insanların gerçek yüzünü gösterecek bir eleştiri yok.

Ayrıntı olsun diye hep birlikte yapılan zikir sahnelerini araya serpiştirmişler ama onların da gerçekçiliği tartışılır. Abartılı ayin görüntüleri ve özensiz yapılan zikirler, anlayanlar için olması gerekenden bir hayli uzak.

Peki, filmin ikinci kısmında ne var?

Gerçekte üzerinde durulması gereken kısım işte bu... Kendi halinde evden işe, işten eve gidip gelen ve kalan zamanlarında da dergâhı mekân edinmiş, “Bir lokma ekmek, bir hırka yeter.” anlayışıyla tek başına yaşayan bir adam; Muharrem (Erkan Can).

Dinine bağlı ve haddinden fazla sessiz sedasız yaşayan, anne ve babasını yıllar önce kaybetmiş olan Muharrem, bu dergâhın müdavimidir ve şeyh kendisine güvendiği için vakfın para işlerini onun yapmasını ister. Muharrem, şeyhe ve cemaate karşı duyduğu sorumlulukla görevi kabul eder, ama gerçek dünyada “maddi olarak”, ilerlemiş yaşına rağmen çıraklıktan kurtulamamış, para pul işlerinden anlamayan sıradan bir insandır.

Muharrem, inandığı güvendiği insanların; kirasını ödeyemeyecek olan fakir bir aileye yardımda bulunmadığını ama kira paralarını zamanında verdiği için rakı içenlere hiç karışmadığını görünce biraz rahatsız olur. Fakat bir yandan da kendisine verilen imkânlar (araba, cep telefonu, saat, takım elbise, emrine adam, görüşmelerde yetki vs.) isteksiz de davransa kişiliğini değiştirmeye başlar.

Bir gün kendi işinde yaptığı maddi bir hata yüzünden büyük bir pişmanlık duyar ve bu hatayı ruhen taşıyamaz en sonunda da psikolojik bunalıma girer...

Filmi seyretmeyenler için ayrıntılara ve konuya fazla girmek istemiyorum o yüzden bu aşamadan itibaren olan biteni anlatmak doğru olmaz ama başta yazdığım Erkan Can’ın oynadığı abartılı roller bu kısımda başlıyor. Yağmur altında saralı gibi kriz geçirmeler vs. böyle bir sorun için ne kadar gerçekçi olmuş oturup düşünmek lazım.

Neyse, diyorum ya yerli filmleri fazla eleştirmek istemiyorum ama o kadar gürültü koparılınca insan ister istemez fikrini söylemeden edemiyor.

Amacım bu tür yapımlarda dikkat edilmesi gereken şeylerin yanlışlarla birlikte ortaya çıkarılması ve sağlam filmler yapılmasını gerçekten isteyenler için düşünülecek eleştiriler yapılması. Yoksa ben de kervana katılır ne harika aman ne güzel olmuş der geçerdim.

Bu işi yapanlara saygı duyuyorum ve gerçek fikrimi söylüyorum ki; daha sonra yapacakları işlerde nelere dikkat etmeleri gerektiğini söyleyen bir seyirci bulunsun ve eleştirileri göz önüne alarak daha da güzel şeyler yapsınlar...

Ayrıntılara girmeyi hiç istemiyorum ama söylemeden edemeyeceğim bir iki yer var.

Muharrem evde yemek yemektedir; tabağı dolu görürüz. Sonra, yemeğinin son lokması için tabağı sıyırdığını görüyoruz (ama sadece tabağı ve el ile ekmeği görüyoruz). Lokma, bir an için Muharrem tarafından yenmek üzere kameranın görüş alanından çıkar (ki oldukça da büyük bir ekmek parçasıdır). Biz, bu arada Muharrem’in o lokmayı ağzına attığını düşünüyoruz doğal olarak. Ama Muharrem bir saniye sonra çok düzgün bir şekilde şükredip sofrayı toplamaya başlar. O Muharrem, o büyük lokmayı nasıl bir saniyede yedi yuttu ağzı boşaldı da konuşabiliyor?

Filmin sonlarında bir sahnede şeyhin kızı, hastalanan Muharrem’in başındaki mumları söndürür... İçeride o kadar yapay bir ışıklandırma var ki mumlar söndüğü anda odadaki ışık yoğunluğunda hemen hemen hiçbir değişiklik olmuyor. İnsan, mumla aydınlatılan bir yerde mum sönünce ortamın biraz karanlık olmasını bekliyor ama böyle bir değişiklik olmuyor. Niye?

Bunun dışında bana göre filmin dokusuna hiç yakışmayan bir efekt var. Muharrem’in psikolojisi bozulunca kendisinin bakış açısından dış dünyayı gördüğümüz sırada bu efekt devreye giriyor. Görüntüler titriyor, renkler bozuluyor vs. Adam zaten yüz ifadeleri, vücut dili ve bağırıp çağırmasıyla üzerindeki psikolojik baskıyı anlatabiliyor. Amerikan dizilerinden etkilenme ya da bilinçaltına giren bu tür şeylere ne gerek var onu da hiç anlamıyorum...

Evet, fazla uzatmadan filmin kilit noktasını da söyleyip bırakacağım.

Bu film bence bir tek sahne için yapılmış ve tek dikkat çekici yanı da orası. O da Muharrem’in kendi yerine alınan yeni çırakla yaptığı tartışma sahnesi.

Bundan sonrası konuyla ilgili fazla açıklamaya gireceği için başka bir şey yazmayı ya da din gibi hassas bir konuda kişisel görüşümü yanlış anlaşılabileceğini düşünerek belirtmeyi uygun görmüyorum...

Bence dışarıdan ödüllerle dönmesinin sebebi, yabancıların otantik kültürlere olan ilgisinden başka bir şey değil. Ayrıca batı dünyasının kendi dışındaki kültürlerin ilkelliğini gösterebilen her türlü eseri desteklediği, yabancı eserlerin yapımcılarından (batı dünyasının dışında bulunan) kendi ülkelerini, kendi siyasi sistemini eleştirenleri ödüllendirdiği de sık rastlanan ve bilinen bir durumdur...

Son olarak filme rastlarsanız seyredin ama pek öyle de merak edilecek büyük bir yapıt değil. Ben beklediğim kaliteyi bulamadım siz de seyretmezseniz bir şey kaybetmezsiniz... Kaçırdıysanız üzülmeyin ara düzey bir film olmuş...