30 Ocak 2007

Türkçe ve çocuklar...

Araştırdığım bir konu için internette dolaşırken, Milliyet Gazetesi'nin eski sayılarından birinde kıyıda köşede kalmış değişik bir habere rastladım. Anadolu Ajansı'ndan alınan bu habere göre; dünya çapında yapılan bir araştırmada anadillerini en erken Türk çocukları öğreniyormuş. Türk çocuklarının kendi dillerini kurallarına göre öğrenmesi için 2 ila 3 yaşına gelmeleri yeterken, Alman çocukları için bu süre 4-5, Arapça kullanılan ülkelerde ise yaklaşık 12 yılmış...

Araştırma ile ilgili haber sayfasına şuradan ulaşabilirsiniz...

Resimsiz (çizgisiz)

Karikatürlerden bazıları “yazısız” olarak yayınlanır, yani bir konuşma balonu ya da açıklama yazmaya gerek yoktur... Ben bunun tersini deneyerek çizgisiz karikatürü denemek istiyorum (buna benzer başka bir girişimi deneyen fotoğrafçıyı daha önceden şurada yazmıştım). İşte benden “çizgisiz” karikatürler...

Birinci karikatür

[Birinci kare]
Geniş bir orman arazisi: ağaçlar, kuşlar, otlar, sincaplar vs...
[İkinci kare]
Birinci karedeki ormana tabelalar çakılır, her yerde inşaat çalışmaları vardır. Kamyonlar, beton makineleri, yarıya kadar gelmiş inşaatlar, doğanın katledildiğini gösteren sağa sola toplanmış bir sürü kesilmiş ağaç vs...
[Üçüncü kare]
İnşaatlar bitmiş. Sağda solda duvarlar, asfalt yollar, siteler ve bir iki kaldırımla birlikte bir iki ağaç. Ön tarafta minik bir park, küçük bir süs havuzu, sağ altta çimlerin üzerinde yakın planda bir tabela; içinde “ÇİMLERE BASMAK YASAKTIR” yazıyor.

İkinci karikatür

[Tek kare]
Issız ve küçücük bir ada. Sağda solda batan gemiden geldiği belli olan bir kaç eşya, sandık vs... İki palmiye arasına kurulmuş bir hamak, hamakta ellerini başının altında kavuşturmuş kazazede rahat bir pozisyonda yatarken hemen yanında kumlara uzanmış kitap okuyan diğer kazazedeye soruyor: Buradan kurtarılıp da bir şehire düşersen yanına almak istediğin üç şey ne olurdu?

Bilimsel sanat

Gözümüzün belli bir mekanizması var: Cisimden yansıyan ışık göze ulaşınca beyinde işleniyor, biz de o cismi görüyoruz fakat bunun da bir sınırı var ve bu yüzden her şeyi göremiyoruz. Bu duruma karşı bilim ilerledi, atom mikroskobuyla göremediklerimiz görünebilir kılındı. Gelişen görüntü alma teknikleri; algımızın dışında kalan boyut ve hızda olan cisimleri bile görme duyumuzun normal algı sınırlarına getirerek farklı dünyalara ulaşmamızı sağladı. Buradan itibaren konuyu şöyle ele alıyorum: Sesler havadaki moleküllerin içinde dalgalanıp, onları titreştirerek yayıldığına göre (bildiğiniz gibi hava olmayan yerde ses de yoktur) bu dalgalanan moleküllerin resmini çekince sesin görüntüsünü yakalayabiliriz. Yani gelelim benim projeme :) hayvanların, insanların (ünlü şarkıcıların sesleri de ilginç olur), makinelerin sesini, görüntülesem ve işte seslerin resmi desem, bir de sergi açsam bilimsel sanat olmaz mı?

Bu anlattıklarım bana ayrıca şunları düşünmemi sağladı; Görüntüde durum bir hayli gelişmiş de işitmede ne yapıyoruz? Duyma eşiğinin dışında kalan frekansları duyulur kılan sistemler var ama bu sistemlerde üretilen sesler duyulur hale getirilince vınlama benzeri sıradan şeyler oluyor. Acaba atom mikroskobunun görüntü için yaptığını sesler için yapabilsek, atom altı boyutları görüntülediğimiz gibi onların hareketlerinden çıkan sesleri duyabilir miyiz. Böyle bir görüntü kendine ait orjinal sesleriyle ne kadar da mükemmel olurdu...

29 Ocak 2007

kaçak mazot olayı...

İş yerinde bir arkadaşla sigara odasında laflıyoruz... Camdan dışarı bakınca karşımızdaki fabrikalardan birinin depo kısmında çatıyı komple kaldırdıklarını gördüm. Araba kadar, büyük büyük, sarı kutu gibi bir şeylerle her yeri doldurmuşlar. “Bunlar ne böyle?” diye sordum, ne kadar doğru ne kadar yanlış bilmiyorum ama arkadaşım bir saat süren öyle bir açıklama yaptı ki kafam karıştı. Şöyle bir üstten toparlayıp kısa bir özet yaparsam durum şu: Anadolu’daki vergi memurları her yeri kontrol edemiyorlar. Fabrika ayarında üretim yapan büyük işletmelerden alınacak vergi de çoğu zaman üretim oranında kesilen faturalara göre yapılıyor. Buraya kadar normal diyelim ve devam edelim... Fabrikanız var üretim yapıyorsunuz ve vergi vereceğiniz zaman dürüstçe “ben 75.000 adet şundan ürettim” derseniz, vermeniz gereken vergiyi ödemek zorundasınız ama 15. 000 adet üretim yaptım diyerek yalan söylerseniz verginiz de bu beyana (ya da faturalara) göre düşük olacaktır. Buraya kadar da anladım ama bundan sonrası eğer doğruysa hiç hoşuma gitmedi. Yalan, yanlış beyan verenlerin defterleri incelendiği gibi vergi kaçırıldığından şüpheleniliyorsa başka kriterler de göz önüne alınıyormuş. Bunlardan biri de elektrik tüketimiymiş. Yani geçen sene 50.000 kw elektrik harca 100.000 ürün yap, bu sene 60.000 kw elektrik tüket ama ben 20.000 adet mal ürettim de, işte bu numarayı yutmuyorlar ve ona göre hesap kitap yapıp gerekirse araştırmayı derinleştirip cezayı veriyorlar. Vergi kaçırmak isteyenler de, denetleyenler üretim adediyle elektrik sarfiyatı arasındaki ilişkiyi anlamasınlar diye jenaratör kullanıyorlarmış. Ve hatta bu jenaratörler için ne kadar mazot alındığı da araştırılır diye mazotun bile kaçak olanını kullanıyorlarmış. İşte bu karşı fabrikadaki büyük sarı kutular genelde bu amaçla kullanılan jenaratörlermiş ve yaptıkları jenaratörleri koyacak yer bulamıyorlar... ama tabii ki bunu satan adam bunu nereden bilsin onun hiç bir suçu yok, alıcının neler düşünüp de hangi amaçla jenaratör satın aldığını bilmesi imkânsız. Vergi vermekten kaçan bilinçsiz insanlar oldukça her çeşit yöntem, denetleme ve yaptırım hep böyle yetersiz. Başka bir açıdan da bakarsak, bu düzen içinde düzensizlik kendi sistemini oluşturmuş. Yani devlet vergiyi tam alsa, yatırım yapsa, buradaki işsiz insanlara iş imkânları sağlansa, kim kelle koltukta ölüm korkusuyla çoluğunu çocuğunu bırakır da dünyanının en tehlikeli yerlerine gidip kaçak mazot getirmeye kalkar? İşte böyle olunca da insanlar mecbur olup kendi ekmeğini çıkarmaya çalışırken hayatları pahasına böylesine zor işlere girişirler, para devlete gideceğine de bu mecburiyeti yaşayanlara bir şekilde dolaylı yoldan ulaşmış olur. Tek farkla ki olması gereken modelde devlet vergisini alıp yatırım yapacak, işsizi, fakiri koruyacaktı; diğerinde ise bilindiği gibi vergi kaçıran adam bu işi yapabilsin diye fakirleri kullanıp devlete gidecek vergiyi kendi zimmetine geçirmektedir. Bilmiyorum bu işler nasıl düzelecek ama önce vicdan sahibi olmak, sonra vergi konusunda bilinçli olmak lazım, daha sonra da verilen vergilerin nereye harcandığını tek tek açıklayacak şeffaf bir yönetim lazım ki insanlar paralarının nereye harcandığını görüp rahat etsinler... Ayrıca bu benim gibi ücretli çalışıp da aybaşında maaşını eline almadan içinden vergisi kesilen işçi kesiminin de içini rahatlatacaktır.

27 Ocak 2007

Eyüp oyuncakçıları

Okula gidemeyecek kadar küçük olduğum zamanlardı... Dedem eve gelip, elindeki sarılı paketi önüme koydu. Kâğıdı açınca içinden çıkan tamamı şekerden yapılma kırmızı-beyaz çaydanlığı gördüğümde hayretler içinde kalmıştım. Bir iki gün şirin minik çaydanlığa bakıp bakıp durdum ama şekerin tadı ağır basınca; kapağıydı, sapıydı, ucuydu derken oturup bütün çaydanlığı yedim. Yedim ama bir yandan da çaydanlık elden gitti diye üzülmüştüm. Dedem, işte bu şekerden yapılma çaydanlığı o zamanlar çok meşhur olan “Eyüp oyuncakçıları”ndan almıştı. Kimbilir kim yapmış, ne zamandan beri böyle şeyler yapılıyordu ve kimbilir o zamanın şartlarına göre nasıl bir ustalık ve emek istiyordu. Ve kimbilir daha böyle neler vardı?

20 yıldır yanımda gezdire gezdire nüfus kâğıdım iyice eskimiş, bir iş için lazım oldu nüfus kütüğüm orada diye yenisini çıkarmaya Eyüp’teki nüfus müdürlüğüne gittim. İşlerimi halledince vaktim kaldı biraz çevreyi gezeyim dedim, yıllar var gelip gittiğim yok... Demin anlattıklarım aklıma gelince Eyüp oyuncakçılarına da bir bakayım dedim. Eskiden İstanbul’un en güzel oyuncaklarının satıldığı dükkânlardan kala kala bir, bilemedin iki tane numunelik vitrin kalmış, onları da uyduruk, plastik, Çin malı oyuncaklarla doldurmuşlar. Yeni nesil bilgisayar çocuklarının, bizim gibi rüzgârgülleriyle, ip bağlı tahta tekerlekli arabayla işi olmaz biliyorum... Devir değişti ama orası İstanbul için özel bir mekândı eski haliyle yaşatılabilseydi daha iyi olurdu. Genellikle çocuklar sünnet olmadan önce adet olduğu üzere sünnetlikleri giydirilip Eyüp Sultan Camii’ne getirilir, oradan çıkılınca da oyuncakçılara uğranırdı. El yapımı çeşitli oyuncaklar, süsler, fırdöndülü düdükler, renkli çömlek darbukalar, tefler, akla hayale gelmeyecek ilginç şeyler satan “Eyüp oyuncakçıları” da Kanlıca’da yoğurt yenen gazinolar, Emirgân’da çay içilen çay bahçeleri gibi zamana ayak uydurup başka bir kimliğe bürünmüş. “Ne alırsan 1 milyon”lukçular gibi uyduruk oyuncakları doldurmuşlar vitrinlere, eskiye ait tek bir şey yok...

Günümüzde her çeşit ayakkabı var, insanlar istediğini alıp giyiyor, biraz eskiyince fırlatıp atıyor. Eski moda şeyleri artık kimse önemsemiyor ama eski hayatın bir parçası olarak yaşatılamaz mıydı? Kendilerine ait kültürün bir parçası olan tahta ayakkabıları inatla yaşatan, hatta turistik ve hediyelik eşya yapıp satan Hollanda’yı resmen kıskandım. Bizim milleti kendi güzel şeylerini korumak için fazla zorlamamak lazım bir de üstüne suçlu çıkarız, iş işten geçmiş zaten ne desek boş...

Sonraları Eyüp’ten yine birkaç oyuncak daha alıp getiren dedem nasıl ki artık sadece anılarımda kaldıysa, kendine özgü ve değişik oyuncaklarıyla Eyüp oyuncakçıları da İstanbul’un anılarında kaldı... İyi ki bana o şekerden yapılma çaydanlığı almışsın dede, yoksa ben hiç oralarda böyle gemileri batmış gibi üzülüp, dalgın dalgın gezerek bunları düşünen biri olur muydum?

21 Ocak 2007

Buz pateni yapmak isteyenler için bir buluş :)

Şimdiii... Aklıma şöyle bir şey geldi (gelmediği an yok ya neyse) ; buz pateni nedir? Büyük bir alan var ve üzeri buzla kaplı, isteyenler de bunun üzerinde kayıyor... Peki, buz pateni sahası olmayan yerde çoluk çocuk yok mu, canı böyle kayıp oynamak istemez mi? İster... E! Ne yapacağız o zaman? Geçici bir çözüm de olsa ve kendi orijinali gibi çok iyi bir sonuç alınamasa da şöyle bir şey denenebilir diye düşünüyorum.

Matematikteki formül şudur: 3+1=4 eder ve eşitliğin bir tarafındakiler kendi aralarında yer değiştirirse eşitlik bozulmaz yani 1+3=yine 4 olur buna göre :) formül şu:

Buzla kaplı kaygan zemin+paten yapan eleman = buz pateni sporu
Buzlu kaygan eleman+ paten yapılacak zemin= buz pateni sporu

Buraya kadar sistemi hep formüllerle anlattım şimdi normal olarak uygulamayı anlatayım ki aslında ne kadar basit ve pratik bir şeymiş herkes anlasın.

Pet şişelere su doldurulur, buzlukta bunlar dondurulur ve çıkartılıp spor ayakkabının altına iplerle sıkıca bağlanır. Buyurun buzun üstünde kayın... Hele hele düz bir alan, temiz bir beton vs. bulunursa daha da süper olur diye düşünüyorum, artık çimde mi, okulun toprak bahçesinde mi yoksa basket sahasında mı, park yerinde mi daha güzel kayılıyor onu da siz bulacaksınız. Fikir benden, uygulaması sizden. Yalnız şimdiden söyleyeyim bu sadece bir fikir ve pratik bir buluştur, bunu ben buldum diye uygularken başınıza gelebilecek kazalardan kesinlikle sorumlu değilim. Tüm sorumluluk ve kırık çıkık tedavi masrafları bunu deneyenlere aittir. Eğer kayabileceğiniz güzel ve temiz bir alan varsa, az biraz nasıl kayacağınızı biliyorsanız, dizlik, kolluk ve kask takarak deneyebilirsiniz. Resimlerinizi gönderirseniz seve seve burada yayınlayabilirim...

19 Ocak 2007

yılan, niye yılan...

yılan'a niye yılan demişler?
Ben de o kadar sürünsem ben de yılardım :)

17 Ocak 2007

kuantumu ne karıştırıyorsun kardeşim!

72 yaşındaki Fred Alan Wolf, kuantum fiziğiyle uğraşan Amerikalı bir profesör. Alan Wolf'ün kuantum ile ilgili tam 11 eseri var ve "Taking the quantum leap" kitabıyla Amerika Ulusal Kitap Ödülü’nü almış. Şimdi insan ister istemez peeeh peh peh diyor ama gelin görün ki bu arkadaş bir röportajda şunu derse ben onu güvenip de bakkala sigara almaya bile yollamam...

Evet, röportajın genelinde "Babam ölünce onunla konuşabilir miyim?" sorusuna verilen "Sen konuşursun da bakalım o senle konuşur mu?" gibi neşeli, güzel ve zekice verilmiş cevaplar var ama bakın bu kuantum fizik profesörü kaderi değiştirmekle ilgili bir soru sorulunca ne cevap vermiş: “... Kendimizle ilgili bir şey yaparken aslında dünyanın bütününü etkilediğimizi unutmamalıyız. Dolayısıyla bizim için iyi olan, “bütün” için iyi değildir ve o zaman gerçekleşmez...”

Pes be profesör kardeşim pes be, yani diyorsun ki, SSK hastanesinin kapısında, çocuğun kucağında ölürse bu genel olarak bütün dünyanın iyiliğine dokunacak bir şeydir, o yüzden; o çocuk ambulans geç geldi diye ölmeli. Sen bunu değiştiremezsin, çünkü o çocuğun kurtulup yaşaması bütün için iyi bir şey değildi... Ücra bir köyde okul, ders, kurs görmeden sınava giren biri sınavı kazanamaz çünkü bu değişiklik bütün için iyi değildir ama imkânı olup çifter çifter hocalarla çalışan, kurslara giden zengin bir ailenin çocuğu kazanırsa bunun nedeni “bütün” için iyi olmasıdır hani imkânlarla falan hiiiç bir alakası yoktur... Yaw hocam... yapma yaw, orada kuantum böyle mi okutuluyor? Yoksa bilim, Amerika’nın liberal ve global yapısı içinde artık kiliseye göre kaderci bir anlayışla mı yapılıyor?

röportaja şuradaki sayfadan ulaşabilirsiniz.

İlginç deneyler...

Çok eskiden okuduğum bir kitapta, gözleri doğuştan görmeyen fakat basit bir ameliyatla görebilecek durumda olan hastalar üzerinde ameliyat öncesi ve sonrası yapılan deneylerden bahsediliyordu.
Bu deneylerden özellikle birini mantığım almıyordu. Şimdi yeni ve gerçekten bilimsel olarak bir deney daha yapılmış, bu deneyde ondan da acayip bir sonuç elde etmişler.

Gelelim deneylere.
İlk olarak kitapta okuduğum deneyle başlayalım:
Doğuştan gözleri görmeyen deneğin önüne yarım metre yüksekliğinde bir küp, bir pramit ve bir de küre koyuluyor. Deneyin tekrarında kolaylık olsun diye de bu maketlerin her birine bir, iki, üç diye numara veriliyor. Denek bu maketlere sırasıyla elleriyle dokunuyor, kokluyor ve hatta sarılıyor. Bu maketlere ait belli bir fikir edindikten sonra tek tek her birine ait ne düşündüğünü söylüyor, şekillerini anlatmaya çalışıyor, oradaki görevlilerden biri de bunları not ediyor. Daha sonra bu denek ameliyata giriyor ve gözleri açılıyor, belli bir süre sonra durumu iyileşen deneği normal hayata dönmeden önce yine deneyin yapıldığı yere, aynı odaya getiriyorlar. "Haydi bakalım, şimdi bize anlattıklarına göre bu maketlere bak ve hiçbirini ellemeden, koklamadan hangisi küre, hangisi piramit, hangisi küp söyle" diyorlar.
Denek, daha önce elleriyle yoklayarak zihninde oluşturduğu şekillere hiç benzemediğini düşündüğü bu cisimlere bakıyor ama hangisi küre, hangisi küp ya da hangisi piramit bilemiyor.
Sonra maketlere dokunarak tekrar istenileni yapması söylendiğinde ise denek başarılı oluyor. "İşte bu bir, bu iki, bu da üç..." diyor.
Bu deney ne zaman aklıma gelse bir türlü nasıl olur da küre ile küp gibi birbirinden farklı iki cismi (birinde hiç sivri bir yer yok diğerinde sekiz tane keskin köşe var) ayırdedemez, gözleri görmese de sivri uçları tutunca zihninde bir şey belirmiyor mu diye düşünürdüm. Daha sonra benzer durumda olan bir kaç denekle bu deney tekrar edilmiş ama sonuçlar yine aynıymış.

Gelelim ikinci deneye: Buradaki ilginç sonuç, vücut dilinin tüm insanlarda hemen hemen aynı olduğunun deneylerle ispat edilmesi sırasında tesadüfen ortaya çıkıyor. Araştırmacılar, insanların evrensel olarak hangi ortak fikir ve düşünceleri ya da tepkileri anlatırken hangi ortak mimikleri ve el kol haretlerini kullandıklarını inceliyorlar.
Bu araştırmalar sırasında birisi diyor ki "Bu ortak vücud dilini daha gelişme çağındayken, konuşan birisini izleyip farketmeden öğreniyoruz ama ya gözleri doğuştan görmeyenler?" Bundan sonra da bu konu üzerine yeni bir araştırma yapılmasına karar veriliyor ve yapılan deneylerle görülüyor ki: Gözleri görmeyenler de konuşurken görenler gibi el kol hareketleri ve çeşitli mimikler yapıyorlar. Bu araştırma sonucunda el hareketlerinin belleğe yardımcı olduğu ve bu yüzden görmeyenlerin de görenlerle aynı vücut dilini bu yüzden kullandığı tespit edilmiş.
(Bu araştırmayı Jana M. Iverson, Heather L. Tencer and Susan Goldin-Meadow yapmış ama birinci deneyi okuduğum kitabı niyeyse büyük bir ihtimalle yanlış olarak Anabasis'in- Onbinlerin dönüşü olarak hatırlıyorum, belki de aynı anda okuduğum diğer bir kitaptı)

15 Ocak 2007

ne uyanık milletiz :)

Geçenlerde bir mailde arkadaş anlatıyor;
şöyle yapardık böyle ederdik, ötekisi de
biz de boş durmazdık peheeey neler yapardık neler diye karşılık veriyor.

Arada çok güzel bir olay var ki sizlerle paylaşmadan edemeyeceğim.

Malum futbolu seven bir milletiz ve maçlara gitmeyi görev bilen arkadaşlarımız da vardır, işte bu arkadaş bunlardan biri ve diğer arkadaşına maça nasıl elini kolunu sallayarak "biletsiz" girebileceğini anlatıyor.

Buyurun birlikte öğrenelim:

Önce stadın bir kapısına gidilip oradaki görevliye "abicim içeride arkadaşım var karısı doğum yapıyor cep telefonu yok, gidip haber verip geleyim, isterseniz kimliğimi de bırakayım" diyorsun.

Kimliği bırakıp içeri girdin, şimdi doooğru başka bir kapıya gidiyorsun, oradaki görevliye de "abicim benim arabayı çekiyorlar, yerini değiştirip hemen geliyorum buyur istersen ehliyetim sende kalsın, hemen geliyorum" diyorsun.

Evet şimdi ilk girdiğin kapıya gidip görevliye "abi ben arkadaşı buldum, öbür kapıdan çıktık, çok teşekkür ederim" diyerek kimliğini alıyorsun ve ehliyeti bıraktığın kapıya geri gidip "sağol abicim arabayı çektim" diyorsun ve ehliyeti alıp tekrar maça giriyorsuuun...

Pes diyorum valla, yapabilene helal olsun...

Almanca orjinal, İngilizce kopya...

Neredeyse yirmi kez Almanya'ya gittim ve her seferinde de aynı şeyi düşünmüştüm; Almanca aynen İngilizce'den kopya, bu kadar mı bir millet başka bir dile özenir de olduğu gibi aynen kopyalar, çalar diye... Ama bu tamamen yanlışmış, geçenlerde öğrendim. Almanca, Hint-Avrupa kökenli bir dil olup, İngilizce'nin temellerini oluşturan Germen dillerinin de kaynağıymış. Yani bu durumda: Almanca İngilizce'den değil, İngilizce Almanca'dan alınmış. Demek ki öğrenmeden, kesin bir bilgiye sahip olmadan, kafadan atarak yorumda bulunmamak lazımmış...

14 Ocak 2007

bir gün de buluş yapmadan dursam:)

normal bir gözlük ve camında da hesabı kitabı yapılmış büyüklükte mikro ayarlı kayanyazılar, sadece biz görebiliyoruz, tak gözüne otobüste hem sağa sola bak hem kitap oku, mis gibi olurdu valla ağaçların, binaların üstünde kayan yazılardan kitap okumak ya da boş bir defter açıp saatlerce ona bakıyormuş gibi görünmek :) ....cebinde minicik kumandası, yaklaştırıp büyütüyorsun, akan yazıları keyfine göre hızlandırıp yavaşlatıyorsun... gözlüğün bir sapının ucunda mikro işlemci ötekinin ucunda mikrobellek, istediğini yükle istediğini oku oh ne güzel ne güzel. bunun video gösteren çok gelişmiş ve pahalı olanları var ama daha böylesi yok. valla kim yaparsa bir tane hediye eder artık:)

06 Ocak 2007

deprem ve ilginç araştırmalar

televizyonda belgesel... seyrediyorum öylesine, arada çinli bir bilim adamı çıkıp araştırmasını anlatıyor... herhangi bir deprem öncesinde muhabbet kuşlarının aşırı hareketi dikkat çekici boyutlardaymış çinli profesör bunu araştırmaya başlamış. kafesteki tüneğe hassas bir hareket algılayıcı alet takmış ve ölçüm yapmaya başlamış. muhabbet kuşları normalde yaklaşık olarak günde 2400 kez tünekte zıplarken deprem öncesinde (bu bir iki gün öncesinde de gözlenebiliyormuş) hareketler sıklaşarak bu sayı 3600'ü buluyormuş... deprem öncesi yeraltı hareketlerinin oluşturduğu manyetik etki ile gerilen kuş %50 daha fazla zıplamaya başlıyormuş fakat bunun hassas bir sayaç olmadan sayılıp anlaşılması ya da gözle takibi düşündüğümüz gibi kolay değilmiş (hemen muhabbet kuşu almalara kalkmayalım yani)... buraya kadar insan "alla alla neler var aslında di mi..." (değil mi) diyor ama adam kuşları inceledi, bilgisayara aktarılan bilgilere baktı ve şu bölgede, şu büyüklükte, şu saatte deprem olacak dedi. belgeseli anlatanlara göre gerçekten de o tarihte, o saatte belirtilen yere çok yakın bir bölgede söylenilen büyüklükte bir deprem meydana gelmiş. (kanal: ya national geographics ya da discovery'di, çinli profesör de beijing üniversitesindendi)