16 Şubat 2007

ihracat ve Nivea...

T.C. Başbakanlık Türkiye İstatistik Kurumu'nun şuradaki sayfasından aldığım rakamlara göre, ülkemizin ihracatı geçen yıl 85 milyar $ olarak açıklanmış... Evet tüm listeye bakınca büyük bir gelişme var ama bu rakamlar beni gerçekten üzüyor. Düşünün artık, koskoca bir ülke her yeri maden dolu, fabrikalardan geçilmiyor, tarım ürünleri ile bütün ülke uğraşıyor, hayvancılık keza... İhracat yapmadığımız ülke, satmadığımız ürün neredeyse yok gibi ama rakamlar ne yazık ki istenildiği gibi değil. Geçen gün öğrendiğime göre Alman "nivea" krem fabrikasının tek başına yaptığı ihracat rakamı 7-8 milyar doları buluyormuş. Bunu öğrenince gerçekten marka olmanın ne demek olduğunu da anlamış oldum. Yoksa bizimkilerin yaptığı gibi iç piyasayı gaza getirmek için kot pantolonu Amerikalıların önüne atıp "alın işte bunu biz yaptık, ne oldu... Yaaa..." demekle olmuyor. Kesinlikle, ciddi bir şekilde dünyaya hammadde satışı yerine bu hammaddelerle kendi ürettiğimiz malları marka haline getirip pazarlamamız lazım. Türkiye'nin üç tarafı denizlerle çevriliyken Norveç'ten dondurulmuş balık almanın mantığını çözebilmiş değilim. Bir de bu ihracat rakamlarında yabancı sermayeye ait fabrikalardan çıkan malların da "Türk malı" gibi hesaplandığını düşündükçe delirmemek elde değil. Toyota, Ford, Renault, Fiat vs. burada üretilsin sen ucuza çalış memleketin kirlensin bir de ihracat rekorları kırıyoruz densin ama sonuçta bir de bak ki bu paralar aslında memlekete girdiği gibi hoop esas ülkelerine gitsin. Bunun neresi ihracat? Olsa olsa modern anlamda bir montaj ve yan sanayi hareketliliğinden dolayı işsizliği azaltır (ki inkâr etmiyorum, bu da çok önemli bir şeydir). Artık gözümüzü açalım ve iletişim, montaj sanayi, teknoloji gibi her şeyiyle aynısını yapabildiğimiz alanlarda kendimize ait tüm dünyaya pazarlanabilecek ürünleri marka haline getirmeye çalışalım... Ben tek başına bir kaç yüz kişinin çalıştığı, bebeklerin poposu için krem üreten bir, "tek bir fabrika"nın bizim bütün ihracatımızın 10'da biri kadar ihracat rakamına ulaşmasını hazmedemiyorum. O isterse yüz milyar $ kazansın benim umurumda değil ama bütün ülkemi hesaba katarsam ihracat rakamlarımın, bunun en az 50 katı olması lazım. Buyurun hep beraber ağlayalım...

Yıllara göre İhracat
1995 – 21 milyar$
1996 – 23 milyar$
1997 – 26 milyar$
1998 – 26 milyar$
1999 - 26 milyar$
2000 - 27 milyar$
2001 - 31 milyar$
2002 – 36 milyar$
2003 – 47 milyar$
2004 – 63 milyar$
2005 – 73 milyar$
2006 – 85 milyar$

13 Şubat 2007

aşk acısından kurtulmak?

Beynimiz bizim bilincimiz ve kontrolümüz dışında kendi işini kendi görür ve ne gerekiyorsa kurulmuş bir bilgisayar gibi işleyerek, vücudumuzda bilip bilmediğimiz bir sürü işi kontrol edip yönetir. Bunlardan biri de hormonların oluşumu, salgılanması ve gereken yerde kullanılmasıdır. Hormonlar kimyasal maddelerdir ve her birinin etkisi farklıdır. Mesela en basiti herkesin bildiği Adrenalin: salgılandığı zaman bu kimyasal bileşim (hormon) belli etkilere sebep olur. Kalp atışı artar, buna bağlı olarak vücudun ritmi ve kan dolaşımı hızlanır. Bu durumda dış dünyayı algılamamızı sağlayan, duyuların iletiminden sorumlu bütün algılayıcı organlar had safhada hassaslaşır. Vücudumuz beynimizden gelen emirle gerektiği zaman dış faktörlerin analizi doğrultusunda bu hormonun salgılanmasını sağlar, bu hormon vücudu tetikler ve ona göre hareket etmesine neden olur. Buraya kadar bilinmeyen bir şey yok... Bundan sonrası ise ilginç. Bu tür hormonların vücutta hangi organları harekete geçireceği ve bunun da hangi hücreler tarafından yapılabileceği bellidir. Vücut bir hormon salgıladığı zaman bu hormonu kullanan hücreler, hormon içinde bulunan kimyasal maddelere bağımlı olmaya başlıyorlar. Bilim adamları bu durumu; “Hormonun hücreye ulaştığı zaman o hücrenin esas yapmakta olduğu işi bırakarak kendisi için belli bir süre uyuşukluk yaratıldığını algılar. Doğa en basit ve kısa olan yolu tercih ettiği için o anda çalışmadan da hayatını sürdürebilmek iyi bir şeydir, bu yüzden hormon kullanımı süresi içinde esas işlerden uzaklaştırılmak bir rahatlık evresidir ve hücreler bu rahatlığa bağımlı olurlar.” şeklinde özetliyorlar. Yine Adrenalin örneği üzerinden gidelim. Bu hormon vücuda pompalanmaya başlandığında belli fiziksel özelliklerde gözle görülür değişiklikler olur ama bir yandan da başka alanlarda fiziksel ve bölgesel (organlara bağlı olarak) yetenek eksiklikleri başgösterir. Bunu da bir örnekle açalım; Bir insan, sokağa girer ve karşısında kendisi için tehlike olabileceğini sezdiği büyük bir köpek görür. Beyin bunu anlayıp onayladığı anda Adrenalin oluşumu, dağıtımı ve vücuda yayılımı hızlanır. Gözler büyür (daha iyi bir görüş için) kaslar gerilir (daha sert, ani ve hızlı hareket edebilmek için) damarlarda akan kan hızlanır (tüm bu hareket artışından kaynaklanan oksijen ihtiyacını karşılayabilmek için, daha fazla kan demek daha fazla oksijen taşınması demektir). Gerçekten tüm bunlara neden olan korku nesnesi köpek insana saldırmak üzere havlayarak ona doğru koşmaya başlar. İnsan fiziksel hazırlığını kendi kontrolü dışında tamamlamış, gereken fiziksel özellikleri vücudunun sağlık durumuna bağlı olarak hazırlamıştır. Bu çok kısa bir sürede gerçekleşir ve köpek insanı kovalamaya başlayınca yukarıda saydığımız fiziksel hareketlilik gerçekleşir insan gergin bir pozisyonda beklediği bu tetikleyici karşı davranışa tepki vererek kendisine zarar gelmemesi için hızla koşmaya başlar. Evet işte ilk başta anlattığım hormon kullanımı sırasında hücrenin ve hücrelere bağlı olarak organların o anda yapmak zorunda kaldığı zorunlu işlemler nedeniyle gerçekte kendi yapması gerekenlerde gerileme olması durumuna geldik. İnsan köpekten kaçmak için fiziksel gücünde belirli gelişmeler sağlarken tek yöne odaklanmış algıda seçicilik gereği en hayati durumu kontrol etmeye çalışırken başka şeylerde o an için zayıflamıştır. İnsan köpekten kaçar ama ancak bu olayı atlattıktan belli bir süre sonra sağını solunu duvara sürtüp ya da çarpıp yaraladığının farkına varabilir. İşte bu da uyuşukluk evresini açıklayan durumdur. Hücrelerin hormon etkisindeyken uyuşması durumunu içeren ve bağımlılık yaratan zaman kesiti de bu evredir. Bu anlattıklarım bilimsel konulara biraz meraklı olan herkes tarafından bilinen şeylerdir fakat yeni araştırmalar bu konuyla ilgili yeni bulgular ortaya koymakta. Benim ilgimi çeken durum da bu aşamadaki araştırmalar. Bu araştırmalara göre beyin her algı ve belirtgece göre vücudumuzla gelen tepkileri ölçüp o an içinde bulunulan durumu analiz edip ona göre hormon yaratıyor. Bu hormonlar çok çeşitli ve zor anlaşılır kimyasallardan oluşabileceği gibi basit yapılı bileşikler de olabiliyor ama sonuçta beynin emriyle vücutta yaratılıp vücut için kullanılıyor. Burada biraz duralım ve başka bir örnekle durumumuzu daha iyi anlayabilmek için konuyu değiştirelim... Bazı insanlar bağımlılık yaratan maddeler kullanır. Alkol, sigara, ilaçlar, uyuşturucu etkisi olan bitki türevleri vs... Bu tür bağımlılık yaratan maddeler tüketenler kullandıkları şeylere bağlı olarak belli aralıklar içinde (vücutta yaratılan etkinin azalması karşısında) bu maddeleri tekrar tüketme eğilimindedirler ve ancak aynı türde olan maddeler bu isteği dizginleyebilir. Yani alkol bağımlısı biri, alışkanlığını sigara tüketimindeki bağımlılıkla yer değiştiremeyeceği gibi. O anda sigara tüketme eğilimi olan kişi de sigara yerine alkol kullanımıyla bağımlılığını etkisiz hale getiremez çünkü kullanılan her bir madde ve o maddenin içindeki kimyasallar farklıdır. Vücut alışık olduğu kimyasalları istemektedir. Şimdi bu açıklamadan sonra kaldığımız yere geri dönelim. Artık belli durumlara göre belli duygu ve düşünceler oluştuğunu beynimizin de bu durum ve düşünce bildirimine bağlı olarak gerek o an vücutta bulunan maddelerle gerekse dışarıdan alınmasına alışkın olunan maddelerle belli hormonlar yaptığını biliyoruz. Peki bu bize ne anlatıyor ve neden ilginç? Bize (en azından bana) şu tarafından ilginç gelebilir: Diyelim birine aşık oldum ve asla onunla birlikte olmam mümkün değil ya da çok sevdiğim birini kaybettim üzerinden yıllar geçti ama hiç unutamıyorum. Bu durum doğal olarak benim hep üzgün olmamı ve belli bir duyguyu yoğun olarak hissetmeme neden oluyor işte bu duygular da beyin tarafından çeşitli hormonlar salgılamasına neden oluyor. Ve burada bir kısırdöngü oluşuyor. Biz üzülüyoruz, hırslanıyoruz, kıskanıyoruz, sinirleniyoruz, neşeleniyoruz vs. beynimiz bu duygular için hormonlar üretiyor, üretilen hormonlar ise bizde bağışıklığa neden oluyor. Buna göre de aynı hormon türüne istemsizce bağımlılık başlıyor ve hep aynı şeyleri hissetmeye, hep aynı duygusal durumda olmaya meyilli oluyoruz. Bu yüzden sinirli olanlar çevresini ve yaşam tarzını değiştirmedikçe hep sinirli davranıyor, hep gülenler alışkanlıkla gülmeye karşı daha istekli oluyor ve acı, hüzün duyanlar hep bu hüznü duymaya karşı farkında olmadan bağımlı oluyorlar. Aşk acısının bağımlılık yarattığını öğrenince hiç değilse mantığım hayır dese de niye bir türlü bu acıdan kurtulamıyorum sorusunun cevabını da böylece bulmuş oldum bunun böyle işlediğini ve mekanik bir sistem olduğunu öğrenince bağımlılıktan kurtulabilir miyim bilmiyorum... Duygularla yaşamak normal olarak insan olmanın zorunluluğu ama ya hep aynı duyguya esir olmak?

gazlı dünya teorisi...

Katı maddeler... mineraller, madenler, tuzlar vs... bunları gerek hayvanlar yiyerek gerekse bitkiler kökleriyle özümseyerek ve hatta insanlar çeşitli işlemlerden sonra tüketerek bir şekilde yoğunluğunu değiştirip sıvı hale getiriyor. Sonra bunları tüketenler ölüyor toprağa karışıyor ve petrol oluyor sonra bu petrol yakılıp tüketiliyor ve gaz haline geliyor. Bu şekilde bir çevrim gerçekleşip katılar gaz haline gelip duruyor. Dünyadaki tüm maddeler toplamı üç aşağı beş yukarı (uzaydan gelen kumsu göktaşı yağmurunun eklenmesini saymazsak) aynı miktarı koruduğuna göre. (Gazlar sıvılaşsa bile doğal yollardan katılaşmış forma dönüşmesi çok zor.) Eğer dünya hep böyle tek yönlü bir çevrime girdiyse ve bu böyle devam ederse, dünyanın yoğunluğuna bağlı olarak en sonunda her şey kaçınılmaz bir şekilde gaz mı olacak?

12 Şubat 2007

Güzel bir “mobbing” hareketi :)

Sigara arası verdik arkadaşlarla konuşuyoruz. Naci geldi ve anlatmaya başladı:
Kadıköy’de ayaküstü atıştırılan ”...........” diye bir yer var. Kapısına da bir dondurma makinesi koymuşlar, hani şu yeni moda; makinedeki kolu indirince külâha krema şeklinde dondurma dolduranlardan. Ben de bir külâh alayım bari dedim ve aldım... Fakat dondurma bu türde makinelerden aldığımız dondurmalar gibi krema kıvamında değil, biraz pütür pütür ve kim alsa yok bu olmamış diyecek şekilde. Gittim kasaya kardeşim makine dondurmaları böyle olmaz niye bu böyle pütür pütür dedim. Adam da beni sorup soracağıma pişman edecek kadar uzuuuun uzun anlattı... Kısaca özetlersek adam şunu anlatmış: Bu makinelerin en önemli püf noktası; içindeki hava pompasına bağlı özel bir hortum ve borunun dondurmayı verdiğiniz zaman kremayı hava ile karıştırıp köpük şekline getirmesidir. Bizim makinede bu hava pompası bozuldu. Servisi var ama bu parça yokmuş, taa Amerika Teksas’tan sipariş ettik bir türlü gelmedi...
Buraya kadar normal ve işte esas olaylar bundan sonra başlıyor. Bizim arkadaş “Madem bu makine bozuk niye millete bozuk makineden dondurma veriyorsun?” diye tartışmak yerine susup yoluna devam ediyor fakat bu olay da aklını kurcalamıyor değil. Gel zaman git zaman yine yolu buraya düşüyor ve bakıyor ki dondurma makinesinin başında başka biri var. Yanaşıyor ve acaba düzelttiler mi diye merak edip bir dondurma daha almaya karar veriyor. Bu arada ilk aldığı dondurma bozuk çıkınca orada kendisine uzun uzun olayı anlatan adam bu sefer dükkânda yok. Fırsat bu fırsattır diyerek bizim arkadaş başlıyor dondurmayı şöyle bir hafifçe yukarı tutup incelemeye... :) Dondurmayı veren de bu adam ne yapıyor diye bakarken bizimki başlıyor saymaya: “Bu makinenin verdiği dondurmanın böyle olmaması lazım ama bunun özel hortuma bağlı hava pompası bozulmuş, hiçbir yer de de bulamazsınız. Bir tek Amerika’da Teksas’ta var ki onu da buraya hayatta yollamazlar...” Dondurmayı veren adam şaşkın bir şekilde sadece “Abi sen bunu nasıl bilebiliyorsun?” diyebiliyor ama bizimki daha da beterini yapıp “Ben Amerika’da astronotum ben bilmeyeceğim de kim bilecek!” diyor. Eveeet buraya kadar bu hikâye böyle ama bir de devamı var. Bizim arkadaşımız bu olayı başka bir arkadaşına anlatınca o da oralardan geçerken gidip aynı yerden aynı dondurmadan alıp aynı şeyleri anlatıyor ve orada o sefer artık kim varsa yine aynı şekilde şaşırıp kalıyor. Fakat bu sefer “Abi sen nereden bilebiliyorsun?” sorusunun cevabı “Ben Amerika’da atom mühendisiyim ben bilmeyeceğim de kim bilecek oluyor :)...
Yeri ve dükkânı biliyorum şimdi bu olay bana anlatıldığına göre, benim de havalar biraz ısınca Kadıköy’e kadar bir uzanıp bir dondurma yemem gerekiyor :) Ama bu sefer ben teşhisi koyunca kendimi arkadaşlar gibi Amerika’da astronot ya da atom mühendisi olarak tanıtmak yerine “eski el kaide’liyim, isterseniz sizin Teksas’taki bu işi bizim çocuklara hallettireyim, parçayı getirip kendi elleriyle taktırırlar...” diyeceğim.

İnternet çağında "kocakarı ilaçları"...

Kocakarı yöntemlerine pek inanmam ama birileri tesadüfen bir şey anlatınca“acaba mantıklı bir şey mi, doğru yanı olabilir mi?” diye de dinlemeden edemem. Dört beş arkadaş oturmuşlar muhabbet ediyorlar ve şu meşhur limonsuyunda eritilip içilen sarımsaklı şifa suyundan bahsediyorlar durup dinledim ne konuşuluyor diye ve internette dolaşan bu tip şeylerin toplum tarafından %100 doğruymuş gibi algılandığına bir kez daha şahit oldum. Fakat bir de ilginç bir şey öğrendim: Miğde sorunu olan tanıdık bir arkadaş bunlar anlatılırken kendi problemine değinerek “bende reflü (boğaz ve miğdede asit nedenli yanma) vardı, doktora gittim ‘sen bunu ömür boyu çekeceksin ilaçlarla bu kadar oluyor, bu hastalığın çaresi yok’ dedi sonradan başka birinin söylediği ‘haftada bir, tek zeytini çekirdeğiyle yutma’yı denedim, o zamandan bu yana iki üç yıl oldu şimdi hiç bir sorunum yok. Fazla asiti bu zeytin çekirdeği emiyor” dediğini hayretler içinde dinledim. Arkadaşımız o kadar inandırıcıydı ki bize de söylediklerine inanmaktan başka yapacak bir şey kalmadı. Sonuçta söylediğine inanırsak tıbbın çare bulamadığına halk arasındaki bir söylence çözüm olmuştu... ben de kendine bu konuda çare arayanlara iletmek üzere kocakarı yöntemleri arasında sayılabilecek bu uygulamayı buraya alıyorum. Fakat uygulayıp uygulamamak yine de size kalmış ve sorumluluğu tamamen yine uygulayana aittir... sonradan “biz bunu yuttuk ama nasıl çıkaracağımızı yazmamışsın :)” diye buraya yorum bırakmayın. (kendiliğinden kolayca oluyormuş onu da sordum bu arada haberiniz olsun)...

Mailime gelen hikâye...

Uzakdoğu'da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik, anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak veya çan, zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist, kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı...........
Bu güzel hikâye için teşekkürler "Ayça"

11 Şubat 2007

İran Amerika'ya "ŞAH" çekti...

Bravo İran'a... Irak'taki felaketten sonra hiç kimse Amerika'ya bulaşmak istemezken İran Amerika'yı köşeye sıkıştırdı (Amerika iyice azıtıp İran'ı Uranyum zenginleştirme çalışmaları yüzünden karanlık çağlara döndürmekle tehdit edip duruyordu.) Uluslararası siyasette her şey düzgünmüş gibi bir de denetçiler yollayıp İran'ı iyiden iyiye huzursuz eden Amerika, karşısında beklenenin dışında bir İran bulmuştu. İran, binlerce yıllık devlet tecrübesiyle kimi zaman politik davranıp sakin, kimi zaman da hiç beklenilmeyecek kadar sert cevaplar verdi. İran'daki nükleer tesislerin kurulum ve işletim desteğini Rusya'dan alıyor olması, Rusya'nın bu yüzden yanıbaşındaki İran'da nükleer çalışmalar yapılmasına ses çıkarmıyor olması, İran'a cesaret veriyor diye düşünülürken İran bombayı(!) başka yerden patlattı: Amerika'yı şu anda gelecek elli yıl için en çok tedirgin eden Çin'le 25 yıllık bir anlaşma... Bu anlaşmaya göre Çin; İran'dan petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz alacak. Fakat İran bununla yetinmeyerek Çin'i bölgeye çekebilmek için anlaşmayı; Çin'in İran'daki önemli bir petrol yatağının geliştirilmesine, işletmesine, buradan elde edilen ürünlerin uluslararası alanda pazarlanmasına ve nakliyesine ortak olacak şekilde düzenlemiş. Yani artık İran sayesinde Ortadoğu'da Çin de var. Satranç tahtasında son hamleyi yapan İran'ın Amerika'ya böyle bir ticari manevrayla siyasi "Şah çekmesi" benim gibi Irak'ta olanlara üzülenlerin yüreğine su serpti. Sahipsiz bir Irak bulunca petrolün üstüne demokrasi yalanlarıyla atlayan Amerika'yı, bir milyar kareteciye :) karşı savaşma azmi duyarken de görmek isteriz dedirten bu hareket için teşekkürler İran...

(bu anlaşmadan haberdar olmamı sağlayan Kadir'e de ayrıca teşekkürler)

10 Şubat 2007

meyve suyu... hem de "katkısız" ha?

Buraya yazdığım bir önceki konuda o yazıyı yazmama neden olan olayı anlatacağım demiştim, işte o olay...

Bilinen iyi marka meyve sularının çoğu miğdemizi, genzimizi ve boğazımızı yakmaya başladığı için güvenebileceğimiz başka markaları da denemeye karar verdim. Gittim, bir litrelik kutu kayısı meyve suyu aldım. Alırken şöyle bir üstten baktım, yeni moda organik ürünler gibi üzerinde "saf", "doğadan olduğu gibi" ya da "katkısız", "% 100 saf" vs. yazan meyve sularından birini tercih ettim. Aldım eve geldim masanın üzerine koydum açtım bir bardak içtim. İçerken de (hastalık olarak bulunan merak üzerine) içindekiler kısmını okumaya başladım. Kutunun üzerinde "Katkısız" yazıyor... Ve fakat gel gör kiii içindekiler kısmı hiç de öyle söylemiyor... Aynen buraya yazıyorum;
kayısı nektarı
içindekiler: Su, kayısı püresi, şeker (fruktoz şurubu/sakkaroz), asitliği düzenleyici (limon suyu konsantresi), Meyve oranı en az % 40'tır.

Yahu kardeşim benim bildiğim katkısız kelimesinin anlamı başka hiçbir şey eklenmemiş demektir. İçindekiler kısmında bu yazdıkların meyve suyunun içinde bulunuyorsa sen buraya nasıl katkısız yazabiliyorsun? Fruktoz şurubu, sakkaroz, limon suyu konsantresi, şeker katkı maddesi değil de nedir? Katkısız meyve suyu böyleyse katkılısına ne koyuluyor merak etmedim değil. Bu nasıl bir iş ahlakı, bu nasıl sağlıklı gıda üretim zihniyeti ve bu nasıl bir memleket ki bir kişi de çıkıp bunu böyle yapamazsın demiyor... Avrupa'da üretilen bazı paket, hazır gıdalarda içindeki maddelere göre uyarılar olur oradaki kullanıcının bundan haberi olur biz bundan vazgeçtik bari milleti bu şekilde kandırmayın. Şimdi bu ürünü kötülemek için yazıyorum gibi görünebilir, yalan yahu bu kadar da değildir diyenler için ürünün adını yazmaktansa barkod numarasını yazıyorum merak eden, ilgilenen gider bakar... barkod numarası 8690558010013 ve neredeyse her yerde olan bir marka. Amacım kötülemek değil insanları uyarmak. Bu konuda yazdığım ve bütün insanları ilgilendiren hazır gıda yazımı da ilgilenenlerin okuyabilmesi için aşağıya alıyorum. Daha önceden aylık bir dergide yayınlanan bu yazıyı hazırlarken bu konuda yazılmış birçok yayını incelemiştim. Belki uzun yazılar okumaya alışık değilsiniz ama çilek kokulu tas kebabını, hazır gıdalar yiyince neden doyma hissi oluşmadığını öğrenmek ilginizi çekebilir.

işte o yazı:

Günümüzde hazır gıda olarak aklımıza ne gelirse bulmak çok kolaylaştı fakat buna karşın yiyeceklerin doğal olanını bulmak ise neredeyse imkânsız hale geldi. Artık, ekmek, makarna, reçel, süt, yoğurt gibi her evde tüketilen temel besinler bile üretim aşamasında belirli işlemlerden geçiriliyor. Hazır gıda, katkı maddeleri bulunan gıdalar, işlenmiş yiyecekler... Bu terimler genellikle sağlıksız yiyecekleri getiriyor aklımıza ama gerçekten de tüm işlenmiş yiyecekler düşündüğümüz gibi zararlı mı?

Son elli yıl içinde hazır yemekler, sayısız çeşidiyle market raflarına dizildi ve gittikçe de sayıları artıyor. Bu artıştaki en önemli neden, hazır yiyeceklerin ucuz, lezzetli ve daha uzun ömürlü olarak tanıtılması...

Hazır gıda üreticileri hammadde olarak genellikle devlet tarafından desteklenen temel tarım ürünlerini (şeker, mısır, soya vs.) kullanıyor bunun nedeni ise bu tür hammaddelerin neredeyse bedava olması... Bu tipteki temel tarım ürünlerinin saf haliyle kullanımı sınırlı olduğundan, hazır gıda üreticileri bunları bir sürü işlemden geçirip farklı yerlerde kullanıma hazırlıyorlar. Bir de bunun yanında koku ve tat veren aromaların kullanıldığı düşünülürse, basit malzemelerin kimyasal işlemlerden geçirilip, istenilen yiyeceğe dönüştürülmesi çok kolay oluyor. Mesela soya bitkisinin yağı sertleştirilip hayvansal yağ gibi kullanılabiliyor.

Bu alanda kullanılan kimyasal işlemler o kadar gelişmiştir ki mısır nişastasından ve palmiye yağından elde edilen malzemeyle çilek kokulu tas kebabı yapılabilir. Bu kimyasal işlemlerin en önemli bölümü, ne yapılırsa yapılsın illa ki yiyene o tadın benzerini veren koku ve lezzeti sahte de olsa hissettiren aromalardır.

Aromalar, kozmetik endüstrisinin bir kolu ve aslında bütün parfümleri oluşturan ana madde “Aroma”dır diyebiliriz. Yazar Eric Schlosser “Fast food ülkesi” isimli kitabında buna değinerek “Parfüm sanayii olmasaydı, hazır gıda sanayii de olmazdı.” diyor. Aromaların sağlığımıza olan etkileri hakkında pek bir şey bilinmiyor. Bunun nedeni de hazır gıdalarda kullanılan miktarların neredeyse ölçüye vurulamayacak kadar az olması ve sağlık kurumlarından onay alınırken test edilme zorunluluklarının bulunmaması.

Hazır yemekler, genelde çok yüksek kalorili, aşırı tuz ya da şeker ve yağla birlikte işlenmiş nişasta içeren, fakat buna karşın sağlık açısından besin değerleri düşük gıdalardır. “Bu tür yiyecekleri yemek, zararlı mı?” sorusunun cevabına gelirsek: Evet!

Çünkü: Hazır gıdaların içindeki tuz oranı, normal yiyeceklerden daha fazladır. Fazla tuz tüketimi ise yüksek tansiyon, kalp ve damar hastalıklarına neden olur. Hazır gıdaların birçoğunda, orana vurulursa 100 gramında 10 gramdan daha fazla şeker bulunur. Fazla şeker ise obesite, kalp ve damar hastalıkları ile şeker hastalığına davetiye çıkartmak anlamına gelir. Ayrıca hazır gıdalarda kullanılan koruyucu maddelerin, yiyeceklerin uzun süre dayanmasını sağlarken egzama, astım ve hatta kansere yol açabileceğini de bu bilgilere eklemek gerekiyor.

Burada yeri gelmişken bir ayrıntıyı daha eklemeliyiz: normal gıdaları tüketirken ihtiyacımız kadarını yiyince doyarız ve yemeyi bırakırız, oysaki hazır gıdalarda meyve ve sebzelerde bulunan, doymamızı sağlayan ve tokluk hissi veren doğal posalar yoktur. Bu yüzden de hazır gıda tüketirken gerekenden fazlasını yeriz.

Gerekenden fazlasını yemek şişmanlığı da beraberinde getiren obezliğe neden olur. Obesite tüm gelişmiş ülkelerde yüzyılımızın en büyük sağlık problemi olarak tanımlanıyor. Hatta uzmanlar 21. yüzyılda gelişmiş ülkelerdeki yaşam süresinin bu hastalık yüzünden kısalacağını düşünüyor. Aşırı kilonun, birinci dereceden kalp krizine neden olan hastalıkları da beraberinde getirdiğini söylemeye gerek yok.

Peki, hazır yemekler ve işlenmiş gıdalar bu kadar zararlıysa neler yapmalıyız. Çok nadir tüketildiği takdirde bir paket cips yemekten bir şey olmaz ama her akşam televizyon karşısına geçip de ne kadar abur cubur varsa bitirip, arkasından da hazır gıdalar zararlı demek doğru bir yaklaşım olmaz. Bu hazır yiyeceklerin değil, tüketicinin yanlışı olur. Hazır gıdaları tüketmekten kaçınmak zor olduğuna göre belli bir ürünü çok sık kullanmamaya özen göstermek de zararı en aza indirgeyebilir. Bir salata sosunu ayda bir kullanmak, bir daha ki sefere başka bir ürün kullanmak aynı türde kimyasalların vücudumuzda birikmesini engelleyebilir.

Doğru olanlara biz biri iki örnek verelim, siz kendiniz nasıl devam etmeniz gerektiğini zaten anlayacaksınızdır. Dondurulmuş hazır yemekler yerine biraz zaman harcayıp yemekleri kendimiz yapacağız, yiyecekleri satın alırken ambalajlı olanlarında “içindekiler”i okuyacağız, fast food diye bilinen ayaküstü atıştırılan yiyecekler yerine peynirli sandviç ya da temiz bir büfeden yağsız bir tost yiyeceğiz, susayınca gazlı içecekler yerine evimizde kendi yaptığımız ayranı içeceğiz... İşte o zaman “Annemin tansiyonu çıktı, bizim oğlan cipsleri yiyince kaşınıyor...” gibi şikâyetlerimiz de azalacak...

09 Şubat 2007

Hazır çorba bilmecesi

Daha önceden bir dergiye yazdığım konu yeniden aklıma geldi (neyin aklıma getirdiğini de ayrıca yazacağım tabii ki). Yazıyı hazırlarken özellikle büyük firmaların aynı ürün için AB ülkelerine ayrı, Ortadoğu ve üçüncü dünya ülkelerine ayrı ambalajlar hazırladığını farkedince konu daha da ilgimi çekmişti...
Şimdi uzun bir "GDO" yazısını buraya aktarmaya gerek yok. (belki sonradan yorumlar kısmına alırım) Oradaki en önemli şeyi (belki de biri okur ve bir bebeğe bile yardımı olsa yeter diye) aşağıya yazıyorum, özellikle anne ve baba adayları okusun...

Hazır çorba, tablet et suları gibi birçok hazır gıda ve yemek malzemesinin içine koyulan (tat verici olarak eklenen) monosodyum glutamat isimli maddenin zararlarını artık neredeyse herkes biliyor. (Bu maddenin eklendiği gıdaları hamileler ve bebeklerin tüketmemesi gerekiyor.)
Birçok gelişmiş ülkede yaşanan üzücü olaylar sonrası bu maddenin bulunduğu gıdaların Avrupa'da satılan paketlerinin üzerine “Hamileler ve 0-1 yaş arası bebeklerin tüketmesi sakıncalıdır.” ibaresi koyulduğu halde ülkemizdeki benzer ürünlerde bu bilgi yeralmamakta. Bu tür ürünleri tüketirken; o ürünün içindeki maddelerin etkilerine karşı dikkatli olmalı eğer emin değilsek kullanmamalıyız.