24 Nisan 2007

tasarım değişikliği...

Gelen istekler artınca, okunması daha kolay olan bu tasarıma geçmek zorunda kaldım. Estetik anlamda verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim, ne de olsa estetik işlevin önüne geçtiği zaman anlamını kaybediyor... Bu şekilde yazıların daha rahat okunacağı ümidiyle... Tavsiyede bulunan tüm arkadaşlara teşekkürler.

23 Nisan 2007

23 Nisan, medya ve çocuk istismarı...

Uyduruk haberleri satamayan gazeteler, sayfalarının sağına soluna çıplak kadınlar serpiştirerek haber değeri olmayan şeyleri de haber gibi vermeye başlayınca gazeteleri almayı bıraktık.

Kapaklarında seksi pozlar veren manken resimleri olan dergilerden gına gelmişti ve memleketçe dergi okumayı da bıraktık.

Sonra bu mantık televizyona sıçradı ve bütün ürünlerin deyim yerindeyse tanıtımında resmen işin suyu çıktı ve neredeyse tüm markaların güvenilirliği kalmadı. İş televizyona sıçrayınca tabii ki bu kadar çıplaklık hoş karşılanmaz diye düşünüldü ve yeni bir yol buldular: Çocuklar...

Ütü mü satılacak? “Anne ütüyü daha hızlı yapıyor ve çocuğuna daha fazla zaman kalıyor” diyerek dolaylı yoldan çocukları kullanıyorlar.
Araba mı satıyorlar? Babasını camda bekleyen çocuk bu araba sayesinde babasına çabucacık ve güvenle kavuşuyor...
Buzdolabı mı tanıtılacak? Hemen çocuklar devreye giriyor ve kendileri küçük ama ihtiyaçları büyük o yüzden bu dolabı seçin vs. saçmalıkları devam ediyor.
Tuvalet kağıtlarımı kullanılacak? “Hoop çocuk gönderin reklam çekeceğiz...”

Aklınıza ne geliyorsa, her yerde çocuk hatta bebek kullanılıyor. Amaç tabii ki sevimli görünüp dikkat çekmek...
Bir de işin kuralı şu: Mutlaka reklamın sonunda iyi de olsa kötü de olsa, yakışsa da yakışmasa da bebek sayılabilecek bir çocuk çıkıp kendi sevimli konuşmasıyla bir iki laf edip son sözü edecek...

Bebeklerle, çocuklarla ilgili olan ürünlerin bile çocuklarla ilişkilendirilmesi bana çok saçma geliyor. Örnek vermek gerekirse sonuçta bir bebek bezi reklamını seyredince etkilenmesi gereken kişi bebek değil anne babadır. Tabii ki bir mama reklamında, süt reklamında çocuk da gösterilebilir ama her reklama, her reklama çocuk... hiç yakışık almıyor...

Bana bütün bu uyduruk reklam uygulamalarını ve çocukların kullanıldığı diğer alanlar gibi itici şeyleri tekrar düşündürten ise gazetelerin çoğunda çıkan 23 Nisan ekleri oldu. Bir iki uyduruk yazı ve haberle (çocuklar tarafından yazıldığı için değil hazırlanma şeklinin özensizliği yüzünden) sayfa doldurup her sayfaya da sayfanın yarısından büyük reklam koymanın ne anlamı var yani? Ya hiç yapma ya da yapıyorsan adam gibi yap...

Bir masum şiir, bir küçük sevimli resim yanına kocaman bir ilan, hatta tam sayfa ilanlar... Hatta bu güne özel gazete ilanı hazırlayarak “Dünyadaki her çocuğun huzur dolu bir yuvası ve hep beraber kutladıkları bir günü var” diyen inşaat şirketleri bile var... Dikkat edin lütfen inşaat şirketi diyorum! "Evdeki huzurla bina şeklinin ne alakası var kardeşim?" diyen yok, yeterki para gelsin, ilan gelsin...

Böyle yapacaksanız hiç yapmayın... Sen böyle anca çocukları kandırırsın ama ben sırf sen para kazan diye alıp da o gazeteyi evime, çocuğuma götürmeyeceğim... Kusur kalsın sizin kutlamanız...

Not: Star Gazetesi Yazarı Sn. Salih Mercan'ı 22 Nisan 2007 tarihli "23 Nisan, şehit yetimlerinin bayramıydı!" başlıklı yazısı için kutluyorum.
Sn. Mercan, burada bahsetmeyi göze alamadığım detayları, kaynak göstererek; 23 Nisan'ın ilk olarak Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından, yılda bir kez de olsa kimsesiz, bakıma muhtaç ya da ailesi fakir diye çalışmak zorunda kalan ve kötü şartlarda yaşayan çocuklara yardım edebilmek için düzenlenen gayri resmi bir etkinlik olduğunu belirtmiş. Konuya getirdiği açıklık ve yaklaşımla 23 Nisan'ı bir kez daha düşünmemizi sağladığı için kendisine teşekkür ederim. Sn. Mercan, (kendi yazımda uyguladığım otokontrolün üstünde bir açıklıkla) geçmişte yapılan yayınları inceleyen araştırmacı gazetecilerden yaptığı alıntılarla şuradaki yazısıyla gerçekten tebriği hak ediyor...

Gözleri alan farlar

Gece araç kullanımında karşıdan gelen araçların göz alan farları kimi zaman görüşümüzü kısıtlayarak bizi zor durumda bırakır.

İki adet çok güçlü far yerine dörtte bir kuvveti olan boydan boya tampon genişliğinde yayılmış farlar olsa yolu aynı oranda aydınlatıp karşıdan gelen arabaya sorun yaratmasa daha iyi olmaz mı?

Ayrıca bu şekildeki farlar; araçlar arasındaki yükseklikten kaynaklanan aydınlatma sorunlarını da ortadan kaldırır diye düşünüyorum. Şehir içi ulaşımda, akşam trafiğinde tam arkanızda ya da karşınızda duran bir minibüsün farları (ya da otobüsün) yüksekliğinden dolayı tam gözünüzün içine doğru tutulmuş gibi olur...

Bu farların şiddeti daha düşük olursa tek noktadan gelen ışık yerine gözlerimizde bırakacağı etki de daha az olacaktır.

Alış veriş listesi...

Artık aldığımız her şeyin üzerinde bir barkod var. Bu barkodları mutfağa girdiği anda kendiliğinden okuyan bir sistem olsa. Ve bu sisteme bağlı olan, istendiğinde liste çıkarabilen (post makineleri ya da fiş veren hesap makineleri benzeri) minik bir fiş makinesi olsa.

Bu makine eksikler nelerdir diye (daha önceki yaptığımız listeye göre) tuşuna basınca hemen bir alışveriş listesi çıkarsa, her seferinde bütün dolapları kontrol edip, buz dolabına iyice bakıp ne alacağız diye liste yapmaktan kurtulsak...

Arabalarda görünmeyen sinyal sorunu...

Trafikte hep dikkatimi çekmiştir ve beni aşağıda anlatacağım projeyi düşünmeye itmiştir. Önce sorunu anlatmaya çalışayım: Şehirler arası bir yol düşünelim, uzun ve hız yapmaya müsait dümdüz bir otoyol.

Bu otoyolda arabanızla gittiğinizi ya da şehirler arası bir otobüs olduğunu düşünün. Şimdi de bu yola sağdan bir yol bağlanmış olduğunu ve yolun hemen başında bizim gittiğimiz otoyola çıkmaya hazırlanan bir araç durduğunu düşünelim.

Yan yoldan otoyola çıkmaya hazırlanan bu araç, doğal olarak gideceği yöne doğru sinyal verecektir.

Bizim geldiğimiz yöne doğru dönecekse, sola doğru dönerek bizim gittiğimiz yönün ters istikametinde yola girecek ve karşı taraftan gelerek yanımızdan geçecektir...

Şimdi buraya kadar normal. Yani bu yan yoldan gelen araç burada anlattığımız gibi yapar da sola sinyal verirse bunu anlarız; bizi gördüğünü, sinyal verdiğini ve sola döneceğini düşünürüz. Ama ya sağa dönecekse?

Sağa verilen sinyalle birlikte çalışan arabanın sağındaki sinyal lambaları, bizim geldiğimiz yönün ve sinyal veren arabanın tersinde kaldığı için bu arabanın sinyal verdiğini görmüyoruz.

Bu arabanın, sinyal verdiğini görmememiz normal diye düşünürken yine de o arabanın sinyal verip vermediğinden emin değiliz. Şoför mü sinyal vermiyor yoksa verdi de biz mi görmüyoruz?

Hızımızı azaltıyoruz (araç, geleni görmemiş olabilir ve sinyal de vermiyorsa ne yapacağı da belli olmaz diye). Bu araç da bizi görüp, yavaşlıyoruz diye yola çıkmaya kalkarsa buyrun bakalım kazaya davetiye... (ve tabii ki bu araç sağdan değil de soldan ana yola çıkacaksa bu sefer de aynı şey yine öteki tarafta kalan sinyal lambaları için geçerli.)

Bu sorunla ilgili benim düşündüğüm şeyse çok basit; ön taraftaki kapıların tavanla buluştuğu yere, aracın tavanında dışa yakın tarafa çok küçük sinyal lambaları koymak.

Çift renkli, tek ampül...

Dönem dönem elektrikle çalışan çeşitli mekanizmalar tasarladığım olmuştur. Bunlar hep amatörce basit şeyler diye hiç bir yere yazmaz ve not bile almazdım ama sonradan hep birileri çıkar bunları icat ederdi :) : elektrikli perde, sesle açılıp kapanan lambalar, lcd camlı pencereler vs.

Ara sıra aklıma gelen şeyler olmuyor değil ama ne not alıyorum ne de uzun uzadıya bunlar üzerinde düşünüyorum.

Yine günlük hayat içinde ihtiyaç duydukça şöyle olsaydı, böyle olsaydı diye düşündüğüm de olmuyor değil. İşte bunlardan biri...

Neden bir ampülün içine ikinci bir renk veren özel bir tasarım yapılmıyor? Yani bir avizeye üç dört tane renk renk ampül takma yerine bir tek ampülde
(istenildiğinde kademeli açma kapama anahtarı ile ayarlanabilen) başka başka renkler elde edilse.

En basitinden, halka florasanlardan yararlanılabilir. Bildiğimiz simit şeklinde olan bu tip florasanların içine fabrikada bir cam tüp daha takılıp renkli olan içte, beyaz dışta iki katlı ampül yapılabilir. (düz florasanlar ve aynı sistemle çalışan enerji tasarrufu sağlayan ampül çeşitleri de aynı sisteme uyumlu hale gelebilir)

İç içe iki florasan ampül tek bir lambada olunca da anahtara (elektrik düğmesine) basınca beyaz ışık verirken bir kez daha bastığımızda (mesela tv izlerken) sarı ışık verebilir. Bu geliştirilip istenildiği zaman istenilen rengi veren çok katlı iç içe girmiş florasanlarla duvarı komple kapladığımızı düşünelim... Yakında görürüz herhalde...

17 Nisan 2007

Edebiyat, tıp ve psikanaliz...

Kendimizi ameliyat etmemiz mümkün müdür?

Bir an için şöyle, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi cerrahı olduğumuzu düşünelim, en zorlu ameliyatlara girip yüzde yüz başarılı operasyonlara imzamızı atmış olalım.

Hastalar üzerindeki gerekli cerrahi işlemlerde büyük yetenek sergilerken acaba ameliyat edilecek kişi kendimiz olduğumuzda durum ne olurdu?

Belki küçük operasyonlarda lokal anestezi ile evet ama ya tamamen uyuşturularak yapılması gereken büyük ameliyatlarda ne yapacağız? Bu durumda kendi içimizi açıp büyük bir operasyon gerçekleştirmemiz mümkün görünmüyor...

Tıbbi operasyonların fiziki kuralları içinde teknik olarak bu böyle görünüyor ama aynı şey edebiyat aracılığıyla psikanaliz olunca yine aynı şeyle karşılaşır mıyız?

Yeteneklerimizi kendimizi değerlendirme üzerinde kullanmaya kalkarsak tıpta olduğu gibi kendimiz için vereceğimiz kararlar yetersiz kalır mı?

Bu çalışmayı genel fiziki görünümüz için kullanırsak pek sorun yok. Sonuçta dış görünümümüz nasıl diye bir aynaya bakarak kendimizi görebilir, bir video kaydı alıp detaylı şekilde saçımız, gözümüz, yürüyüşümüz hatta takla atışımız nasılmış diye iyice bir inceleyebiliriz.

Peki psikolojik olarak nasıl bir yapımız var, bunu da farklı yöntemler kullanarak yine kendi kendimize öğrenebilir miyiz?

Ne kadar akıllı, yetenekli ve eğitimli olursak olalım, bir yerden sonra bu yetenekleri kendi üzerimizde kullanmak istediğimizde teknik olarak tıkanıp kalıyoruz...

Eğer iyi bir doktorsak ve bir rahatsızlıktan şüphe ediyorsak, bu rahatsızlığı ortadan kaldırmak için teknik açıdan kendi kendimize tanı koyabileceğimizi düşünebiliriz.

Fakat tedavi kısmında yukarıda bahsettiğim operatör cerrah gibi belli sınırlar içinde kalacağımız da kesin.

Tüm bu mantık yürütmeler ve sıralı örnekler ile aklım beni “kendi akıl karakterimi ve davranış psikolojimi” incelememin mümkün olup olmayacağını düşünmeye itiyor.

Kendi kendimi, (bugüne kadar bildiğim, gördüğüm ve olduğumu sandığım dışında) “Nasıl biriyim?” diye anlamam mümkün mü?

Bir insanın karakterini, kişiliğini ve nasıl biri olduğunu (hangi yöntemi kullanırsak kullanalım) tam anlamıyla anlamak, kabul etmeliyiz ki mümkün değildir.

Ama bir insanı daha yakından tanımak, onu anlamak ve hangi olay karşısında yaklaşık olarak da olsa ne düşünebileceğini tahmin edebilecek kadar karakterini anlamak mümkün olabilir diye düşünüyorum.

Peki bunu nasıl yapacağız?

Öyle yazarlar vardır ki tüm eserlerini okuduğumuzda onun nasıl biri olduğu hakkında az çok bir fikir sahibi olmuşuzdur...

Hatta genelde kendisiyle karşılaşma imkânımız olsa “Siz beni hiç tanımıyorsunuz ama ben sizin nasıl biri olduğunuzu biliyorum.” demeye cesaret edebilecek kadar da o yazara ait bir fikrimiz vardır.

Bu şekilde takip ettiğimiz bir yazarın tüm eserlerini okuduğumuz ve onu çok sevip hakkında daha fazla ayrıntı elde etmeye çalıştığımız zamanlar olmuştur.

Eğer bu yazarın bir dergi ya da gazete de köşe yazıları çıkıyorsa, televizyonda programı varsa, radyoda konuşuyorsa veya geçmişte yazdığı özel mektupları yayınlanırsa ve bunları dikkatle takip etmeye çalışırsak tüm bunlar bize belli bir fikir verebilir.

Çünkü bunlar; edebi yeteneğinin dışındaki fikirleriyle ve yaşam tarzı, görgüsü, bilgisi hatta siyasi duruşuyla ilgili ipuçları içerebilir. Bunlar kaba taslak olsa da belli bir izlenim edinmemizi sağlar.

Bundan yola çıkarak; bir insanın yazdığı şeyler, onun hakkında fikir sahibi olmamızı ve dolayısıyla da (kısmen de olsa) onun nasıl biri olduğunu bilmemizi sağlayabilir.

Peki, madem böyle bir şey var, bunu niye kendi üzerimizde kullanmayalım?
Eğer vaktim olursa bu amaç için kendime ait edebi kurgu içermeyen, “özellikle düşünülmüş” olmayan ve hatta hiç mantıklı olmasa da aklıma ilk gelenleri olduğu gibi yazmak istiyorum.

Ne bileyim işte bu kendi hayatımdan özel şeyler de olabilir, bir konu üzerine düşünülmüş ilk aklıma gelen saçma sapan fikirler de olabilir.

Bu aşamada; gerçeküstücü akım olan sürrealizmin edebiyat koluna da katkıda bulunmuş olan Dadaistlerin “doğal bilinç akışı” olarak adlandırdıkları, aklına geleni bilinçsizce yazma diye adlandırılabilecek yazım tarzının işe yarayabileceği düşünülebilir.

Aradan bir süre geçince yazdığımız şeye şöyle bir üstten baktığımızda o yazının ana fikrinin ne olduğunu ve neyle ilgili olduğunu anımsarız ama cümlesi cümlesine, kelimesi kelimesine hatırlamamız mümkün değildir.

Bu türde yazılan bazı yazılar için “Bunu ben mi yazmışım. Demek ki tamamlamamışım, belli bölümleri eksik kalmış.” diye düşündüğüm bile olmuştur.

İşte bence o tür yazıların sayısını çoğaltıp ileride kendi kendimizi tanımamıza imkân sağlayacak olan delilleri arttırmak gerekiyor.

Bu şekilde düşünerek, yazıldığı zamandan çok sonra “yabancı bir insanı inceliyormuş gibi” tarafsız bir yaklaşımla “Bakalım bu adam ne düşünmüş, ne yazmış, nasıl biriymiş?”diye o yazıları incelemek ve o kişi hakkında fikir sahibi olup kendi değer yargılarımızla bir yere oturttuktan sonra “bu sensin” ya da “sen busun” demek mümkün olabilir mi?

Bu yöntemle kendi karakterimizi, düşünce yapımızı daha da önemlisi kendimizin nasıl biri olduğunu anlamamız mümkün olabilir mi?
Bence denemeye değer bir araştırma olabilir...

12 Nisan 2007

Montaigne'in Amerika'sı...

Montaigne’nin “Denemeler”i meşhurdur. Ülkemizde de yayınlanan bu eserin birçok yayınevinden, farklı yıllarda farklı şekilde çıkan baskıları var. Bunun nedeni de yayınevlerinin giderleri azaltma isteği doğrultusunda, birbirine bağlı birçok kitaptan oluşan orjinal ciltlerden alınan bölümlerle, (çevirenin de insafına ve beğenisine kalmış bir şekilde) “Denemeler seçkisi” diyebileceğimiz bir şekle sokulmasıdır.

Okumayı yazmayı seven herkesin bir dönem mutlaka gözüne çarpan bu eserin herhangi bir versiyonunu görünce, daha önceden okumuş olsam da (yeni eklenmiş ya da daha önceden dikkatimi çekmemiş bir ayrıntı bulabilir miyim diye) şöyle bir üstten göz atmayı ihmal etmem.

Yine öyle bir ayrıntı bulunca hoşuma gitti ve paylaşmak istedim ama önce dikkatimi çeken şeyleri de yazayım ki tam olsun... Montaigne, “Denemeler” isimli kitabında aşağıya ekleyeceğim söz konusu bölümünde, Amerika Kıtası’nın bulunması ile ilgili görüşlerini yazmış. Yazarken de çok güzel noktalara değinmiş, orada gerçekleşen tüm olayları Avrupalının vahşi elegeçirme hırsına bağlayarak, yapılanları aldatmaca olarak değerlendiren Montaigne, Amerika Kıtası’nda yaşayan insanların kandırılarak nasıl haksızlıklar yapıldığından da bahseder...

Her şeyden önce Montaigne bu yazının başlığını “Amerika’nın keşfi” değil, özellikle “Amerika’nın bulunuşu” olarak koymuştur. “Hiç bilinmeyen bir şeyi ortaya çıkarmak” anlamına gelen “keşif” kelimesini özellikle kullanmamasını, “Amerika Kıtası konusunda” o ana kadar yapılan her şeyi iki kıta insanları arasında yapılan bir savaş olarak görmesine bağlayabiliriz.
Bunu “...bizim fatihlerin bunca zaferi, zafer olmaktan çıkıyor.” cümlesinden rahatlıkla çıkarabiliriz. Çünkü ortada bir keşif olmadığı, savaşmak üzere iki grup olduğu ve yapılan savaşın bile adil olmadığının kabul edilip, elde edilenin zafer sayılamayacağı belirtilmeye çalışılmış...

Neyse; buraya kadar zaten yeterince ağır gelmiş ve okunması zor olan sıkıcı bir giriş yapmış bulunmaktayım. Kendilerini o zamanın şartlarına göre yeryüzünde dinlerini yaymaya çalışan uygar misyonerler gibi göstermeye çalışan Avrupalılara, Amerika Kıtası yerlilerince gereken cevaplar verilmiş; ama burada Avrupalıları çok aciz duruma düşüren “... bir de bazı ilaçlarda kullanmak üzere altın istiyorlarmış...” cümlesi sömürgeci mantığının ne kadar tiksinti verici bir şey olduğunu gösteriyor. Burası en çok ilgimi çeken yer oldu; ilaç yapmak için altın isteyerek, kendilerini zor durumda gösterip yardım istemişler...

Artık ana metne geleyim.
(Lütfen yazarın “Amerika’nın bulunması”na olan tarihi yakınlığın ve olayın etkisinin Avrupa’da yarattığı heyecanın tersine nasıl bir fikre sahip olduğuna dikkat edelim. Her ne kadar Amerika'nın bugüne kadar siyasi ve askeri olarak yaptıklarını onaylamasak da orada yaşayan sıradan halkın bunlarda pek de bir suçu yok. O yüzden umarım bir gün daha güçlü biri çıkıp Amerika'yı keşfetmeye kalkmaz...)

Montaigne’nin “1572'den 1591'e” yani ölümüne kadar yazdığı 20 yıllık bir döneme yayılan “Denemeler” isimli eserinde adı geçen “Amerika’nın bulunuşu” başlıklı yazısı:


AMERİKA'NIN BULUNUŞU

Dünyamız az önce bir başka dünya buldu. Bunun sonuncu kardeş
olduğunu kim söyleyebilir. Bugüne dek inlerin cinlerin bildiği yoktu bu yeni dünyayı. Bizimki kadar büyük, insan dolu, kanlı canlı bir dünya bu; ama o kadar yeni, o kadar çocuk ki a.b.c. öğreniyor henüz.

Elli yıl öncesine kadar ne yazı biliyordu, ne tartı, ne ölçü, ne giysi, ne buğday, ne üzüm. Doğanın kucağında çırılçıplaktı; anası ne verirse onunla besleniyordu. Biz dünyamızı son çağında, şair Lucretius da gençlik yıllarında görmekte aldanmıyorsak, biz karanlığa gömülürken bu dünya aydınlığa yeni erecek daha.

Bütün dünya bir inme geçirecek de sanki, bir kolu tutmaz olup öteki kolu sağlam kalacak. Ama çok korkarım ona dokunmakla çöküp yıkılışını hızlandırmış, inançlarımızı, bilim ve sanatlarımızı onlara pek pahalıya satmış olacağız.

Bir çocuk dünyaydı bulduğumuz; öyleyken biz onu ne doğal değer ve gücümüzün üstünlüğüyle dizginimiz altına soktuk, ne doğruluğumuz, iyiliğimizle yetiştirdik, ne de ruh yüceliğimiz, cömertliğimizle kendimize bağladık.

Verdikleri karşılıkların, kendileriyle yapılan alışverişlerin çoğu gösteriyor ki doğal kafa aydınlığı, kavrama bakımından hiç de bizden aşağı değiller.

Kusko ve Meksiko şehirlerinin akıllara durgunluk veren görkemi; görülmedik nice şeyler arasında bilmem hangi kralın o bahçesi ki, meyveleri ve tüm bitkileri gerçek bir bahçedeki düzen ve büyüklükleriyle altından yapılmış, sarayında ülkesinde yaşayan bütün hayvanların yine altından heykelleri, değerli taşlardan, kuş kanatlarından, boyalı pamuklardan yaptıkları el işlerinin güzelliği zanaattan yana da bizden geri kalmadıklarını göstermektedir.

İnançlara bağlılık, yasalara saygı, iyilik, cömertlik, dürüstlük, içtenlik gibi erdemlere gelince bunların bizde onlardakinden daha az olması işimize pek yaradı. Bu üstünlükleri yüzünden mahvolmuşlar, kendi kendilerini satıp çiğnettirmişlerdir.

Gözüpekliğe, yiğitliğe gelince, acılara, açlığa, ölüme karşı dayanmaya, yürek sağlamlığına, sözünün eri olmaya gelince, bunlardan yana bizim dünyamızın geçmişindeki en ünlü örneklerin onlarınkileri hiç de aşmadıklarını söylemekten çekinmem. Çünkü onları altedenlerin nelerden yararlandıklarını düşünelim: Adamları kandırmak için ne kurnazlıklara, ne dalaverelere başvurmuşlar!

Sonra bu ulusların haklı şaşkınlığı: Birdenbire karşılarına sakallı birtakım insanlar çıkıveriyor dilleri, dinleri, biçimleri, davranışları bir başka türlü; üstünde insan bulunabileceğini hayal etmedikleri uzak bir yerden gelmişler; hiç at görmemiş, hatta sırtında insan ya da yük taşıyan hayvan görmemiş kimselerin karşısına bilinmedik koca ejderler üstüne binmiş olarak çıkmışlar bizimkilerin sırtında göz kamaştıran zırhlar, ellerinde keskin, parıl parıl kılıçlar; onlarsa bir aynanın ya da bir bıçağın mucizeli pırıltısına karşılık avuç dolusu altın ve inci vermeye can atıyorlar.

Bizim çeliğimizi delebilmek için ne yeterince bilgileri var, ne gereçleri; toplarımızın, tüfeklerimizin çıkardığı yıldırımları, gök gürültülerini de katın bunlara. Roma İmparatorunu bile afallatacak olan o gümbürtüleri; bunların karşısında çırılçıplak insanlar, yalnızca pamuktan yapabildikleri bir parça giysileriyle; bütün silahları da yaylar, taşlar, sopalar ve ağaçtan kalkanlar; sözde dostluğumuza, iyi niyetimize güvenip acayip şeyler görme meraklarıyla faka basan insanlar...

İki dünya arasındaki bu ayrılığı hesaba kattınız mı, bizim fatihlerin bunca zaferi zafer olmaktan çıkıyor.

Erkek, kadın, çocuk, kaç binlerce insan tanrılarını ve özgürlüklerini korumak için ne sarsılmaz bir coşkunlukla kendilerini amansız tehlikelere atıyorlar; onları hayasızca aldatanların köleliğine katlanmaktansa bütün belaları, işkenceleri, ölümü ne yiğitçe bir direnişle seve seve göze alıyorlar; böylesine alçakça zafer kazanan düşmanlarının elinden ekmek yemektense açlıktan kırılmaya nasıl razı oluyorlar! Bunlara bakınca öyle sanıyorum ki bu insanlara silah, görgü ve sayı eşitliğiyle başa baş saldırsalar gördüğümüz bütün savaşların sonundan daha da kötü bir sonla karşılaşırlar.

Bari bu soylu ülkeyi Büyük İskender, eski Yunanlılar, Romalılar fethetmiş olsaydı; bunca krallıkları ve halkları böylesine büyük değişikliğe uğratacak eller, onların vahşi yanını tatlılıkl törpüleseler, doğanın orada ürettiği güzel tohumları güçlendirip geliştirseler, toprakların işletilmesine, şehirlerin donatılmasına gerekli olduğu ölçüde kendi dünyalarının sanatlarını katmakla kalmayarak Yunan ve Roma erdemlerini o ülkenin yerli erdemleriyle karıştırsalardı!

Bizim oraya götürdüğümüz ilk örnekler, davranışlar o halkları erdeme hayran etse ve özendirse, onlarla bizim aramızda kardeşçe bir toplaşma ve anlaşma kurabilse bütün o yeni ülkede ne yaman bir evrim, bir ilerleme sağlanabilirdi!

Çoğunun doğal başlangıçları bu kadar güzel olan, o yepyeni, o öğrenmeye susamış ruhlar kazanmak ne kolay olurdu! Biz tam tersine bilgisizliklerinden, görgüsüzlüklerinden yararlanıp onları bizdeki kötü örnekleriyle kalleşliğe, sefilliğe, cimriliğe, her türlü insanlık dışı davranışlara, işkencelere alıştırdık.

Kim, ne zaman bezirgânlığı, alışverişi böylesi bir sömürüye götürmüştür? Bunca şehir dibinden yıkılıyor, bunca ulusun kökü kurutuluyor, milyonlarca insan kılıçtan geçiriliyor, dünyanın en zengin, en güzel ülkesinin altı üstüne getiriliyor, niçin? İnciler, biberler, alıp satacağız diye. Aşağılık makine zaferleri bunlar!

Hiçbir zaman kazanç tutkusu, hiçbir zaman haksız sömürü insanları böylesi korkunç bir kinle birbirine düşünmemiş, bu kadar yürekler acısı kıyımlara yol açmamıştır.

Deniz kıyısı boyunca altın aramaya çıkmış İspanyollar bereketli, güzel ve insanı bol bir ülkede karaya çıkıyorlar ve her yerde olduğu gibi orada da yerlilere kendi kendilerini övüyorlar: Barışsever insanlarmış, uzak yollardan gelmişlermiş, kendilerini bütün dünyanın en büyüğü olan Kastilya Kralı yollamış; Tanrının yeryüzündeki temsilcisi olan Papa bu krala bütün Hint ülkesini bağışlamışmış; yerliler onun uyrukluğuna girmek isterlerse kendilerine pek iyi davranacaklarmış; onlardan yiyecek şeyler, bir de bazı ilaçlarda kullanmak üzere altın istiyorlarmış; ayrıca bir tek tanrı inancını ve bizim dinimizin doğruluğunu bilmeleri gerekiyormuş, bu dine girmeleri de haklarında hayırlı olurmuş, yoksa işler sarpa sararmış.

Aldıkları karşılık şu olmuş:
Barışseveriz diyorsunuz, ama görünüşünüz hiç de öyle değil. Kralınıza gelince, isteyen durumunda olması muhtaç ve yoksul olduğunu gösteriyor; ona bu toprakları veren ise savaş seven bir adam olacak, çünkü kendisinin olmayan bir yeri başkasına vermekle onu verdiği yerin eski sahipleriyle cenkleşmeye sürüyor.

İstediğiniz yiyeceklere gelince onları veririz. Altınsa, bizde pek fazla yok; zaten yaşamak için işimize yaramadığından, bütün istediğimiz de rahatlıkla, güzellikle yaşamak olduğundan altına pek değer vermeyiz; ama, tanrılarımız için kullandığımız altın dışında ne kadar bulabilirseniz çekinmeden alabilirsiniz.

Bir tek tanrıya gelince, böyle bir düşünüş güzel, ama bunca zaman bize yararlı olmuş dinimizi değiştirmek istemeyiz; dostlarımız, tanıdıklarımızdan gayrısından öğüt almaya da alışık değiliz. Korkutmalarınıza gelince, durumlarını, güçlerini bilmediğimiz insanlara meydan okumak akıl kârı değildir.

Kısacası topraklarımızdan bir an önce çıkıp gitmeye bakın; silahlı ve yabancı kimselerin dürüstlüklerine, parlak sözlerine güvenme adetimiz yoktur.
Çekip gitmezseniz siz de şunlar gibi olursunuz...

Böylece konuşmuş yerlilerin kralı ve şehrin çevresindeki kesik insan kafalarını göstermiş. İşte bu çocuk dünyanın, hiç de çocukça olmayan konuşmalarından bir örnek... (Kitap 3, bölüm 6)

09 Nisan 2007

İşyerinde çıldırtan telefon seslerinden kurtulmak için...

Çok çalışan sayısına sahip işyerlerinde ya da kalabalık büro ortamı olan yerlerde çalışanlar bilirler; yerinde olmayan personele ait telefonlar çalar durur. Böyle yerlerde çalışan herkesin masasında kendisine verilen bir telefon ve bu telefona ait bir dahili numarası var. Arayanlar bu numaralardan istediğine ulaşıyor ama o kişi yerinde yoksa telefonlar hiç durmadan çalıp gürültü yaparak diğer çalışanları rahatsız ediyor. Bir yandan bağıra çağıra konuşanlar, diğer yandan vidi vidi öten cep telefonları ve bir de üstüne normal telefonların bağırtıları eklenince insan neredeyse çalışamaz hale geliyor.

Ben de diyorum ki şöyle bir şey yapsak; Herkesin kendi masa telefonu kendi cep telefonuna yönlendirilse ve en azından çalışma anında yerinde olmayan insanların telefon zillerinin yarattığı gürültüyü ortadan kaldırsak... Hem biz rahat ederiz, hem o anda orada olmayan personelin kendisine gelebilecek önemli bir telefondan haberi olur, hem de o anda çalan telefonun açılmasını bekleyen "arayan kişi" de aradığı kişiye ulaşır, böylece işler daha bir yoluna girer gibime geliyor.

Ama “Ben işyerinde yokken, iş için beni arayanlar, yönlendirilmiş arama ile bana ulaşıp beni cep telefonumdan rahatsız etmesin” diye düşünen de olacaktır. Buna da şöyle bir çözüm var; iki kere çalan telefonu açmazsan, seni arayan kişinin araması, santralde sesli mesaj bırakabileceği bir sisteme düşer. “Şu anda aradağınız kişiye ulaşılamamaktadır lütfen not bırakınız vs...” diye... (şu anda bu sistem, çalıştığım yerde yönlendirme olmadan tekbaşına kullanılmakta)

Valla bu büyük bir problem ve gerçekten artık sesten çalışılmaz duruma geldik ihtiyaçlar yine icatları zorluyor pozisyonuna düşünce insan ister istemez çözüm arıyor...

Amerikan film sektörü ve yeni yönlendirme numaraları...

Zihnim çetrefilli ve karışık... Her şeyi detaylı ve çok yönlü düşünmek öylesine alışkanlık haline gelmiş ki bazen ayrıntılardan bütünü göremiyorum. Yine böyle kendi kendime yanıldığım bir konuyla karşılaştım. Bir film alıp seyrediyorum ve kendimce yorum yapıyorum arkasından da sanki herkes öyle düşünüyormuş gibi kendi fikrimin arkasını bırakıyorum ya da önemsiz bulup yazmıyorum. Ama ne kadar da yanılıyormuşum...

Geçen hafta sonu işyerinden bir arkadaşla film takası yaparken aynı durumla karşılaştım. Şu filmi al, bunu ver vs... derken “Babil (Babel) filmini seyrettin mi? diye sordum. Arkadaş da “Evet çok güzeldi” dedi. Buraya kadar normal giden konuşma ben “Amerikalılar yine bütün dünyayı karalamış ve aşağılamışlar” deyince birden konuşmanın yönü değişti ve hararetli bir tartışmanın eşiğinden döndüm.

Arkadaşım kesinlikle bana katılmıyordu ama inanın filmi izleyen herkes benim gibi düşünür diye tahmin ederken böyle farklı bir görüşle karşılaşınca şaşırdım. Çünkü evrensel Amerikan film sanayii amacına ulaşmış ve tahmin edemeyeceğim bir kişi üzerinde propagandasını çok iyi bir şekilde başarıyla uygulamıştı.

Film hakkındaki görüşlerime geçmeden önce “bu konuyla uzaktan ilgili” ayrıntılardan da bahsetmek istiyorum. Rus Edebiyatı’nın geçtiğimiz yüzyılda önemli bir şekilde yükselmesinin sebeplerinden biri, (Çoğu Rus yazarının, o dönem moda olan Fransız edebiyatına hayranlığını konu dışında tutuyorum) Fransız edebiyatından uyarlanan “edebi metinlerdeki kurgu yapısı”na yeni bir özellik eklemeleriydi: Anlatma, göster. Yani; anlatmak, açıklama, tarif etme... Göster okur kendi bulsun, gördüklerini anlat okur kendi yorumlasın, sahneyi kendi oluştursun)...

Anlatma, göster anlayışına göre; romanda birisini tanımlarken, (anlatır) açıklarken “...fakir adam, öyle fakirdi ki kaç gündür yemek yememişti, üzerine bir palto alacak parası bile yoktu çok ama çok üşüyordu vs....” yerine “Bu onun hiçbir şey yemeden geçirdiği ikinci günüydü, artık gözü çöp kutularındaki artıklardan başka bir şey görmüyordu, öyle ki üzerindeki yırtık pırtık döküntü elbiselerin soğuğa karşı koyamaması ve ayaklarının soğuktan donmak üzere olmasını bile önemsemiyordu” cümlesi, sahneyi sizin hayalinizde canlandırarak yazarın açık açık yazmasından daha fazla etki bırakır.

İşte geçtiğimiz yüzyıl klasik anlamda propaganda yapan Amerikan film sektörü de bu yöntemi uygulamak için artık ikinci aşamaya geçmiş ve artık anlatmayıp göstererek “benim söylememe gerek yok sen düşün” (ama tabii ki benim verdiklerime göre, benim istediğim şeyleri düşüneceksin ruhun bile duymayacak demiyorlar) kademesine gelerek yeni filmlerde bu mantığı uygulamaktadır...

Bilmiyorum anlatmak istediklerimi açıklayabiliyor muyum? Şimdi bu duruma göre; Amerikan filmlerinde artık, çocukken bizi kandırdıkları gibi “pis katil kızılderililer, hepiniz geberiiiiin” diye bağırmayacaklar, bunun yerine kızılderili köylerindeki otantik yaşamla ilgili filmler çevirip bu filmlerde kendi yaşamlarındaki inanılmaz kötü yönleri göstererek karşıt propaganda yapacaklar.

Alt kültürleri, yok olan toplumları (bilinçli şekilde yok edilenler de dahil) ilkel ve yok edilmesi gereken korkunç insan yığınları olarak gösterecekler. Amaç “Geçmişte bunları yaptık ama bakın bunlar hakketmemiş mi allah aşkına? Ne kadar ilkel insanlar, ne kadar kötü toplumlar, bunlar yok edilmeli!” fikrini film izleyicilerinin bilinçaltına yerleştirecekler... Bu sezona ait yeni bir film olan Apocalypto da bu mantıkda bir filmdir ve kimle konuşsam herkes aynı şeyi söylüyor “Çok ilkellermiş yaa...”, “Çok kötü abicim bee...” ve “abicim onlar ne kadar vahşetmiş öyle yaaa...” iyi aferin böyle devam edin siz...

Neyse fazla uzadı, gereksiz yere konuyu dağıtmak istemiyorum.
Babil filmine dönersek ve şimdi bir iki açıklama yaparsam umarım bu kadar anlattığım şey bir anlam kazanır ve yorumlarım daha iyi anlaşılır... Çünkü bu film de yukarıda anlatılan mantıkla yapılmış ve farklı açılardan yorum yapmaya alışık olmayanların, ana konu içinde kaybolunca verileni aynen bilinçaltına atabileceği bir yapım.

Gelelim filme... (seyretmemiş olanlar için filmin belli ayrıntılarını anlatmayacağım) Filmde; evliliklerinde sorun olan bir çift, çocuklarını bakıcıya bırakıp bir geziye çıkmıştır. Bu çiftin gittiği ülkede bir bölgede insanlar ilkel denilebilecek hayat standartları içinde yaşamaktadırlar. Yine bu bölgede yaşayan ve çoban olan bir adam orada birinden bir silah alır ve oğullarına, koyunları otlatırken kendilerini ve sürüyü korumaları için bu silahı verir. Çocuklar, bir şekilde bu silahla kötü bir olaya karışırlar ve film başlar.

Evli çiftin ülkelerinde çocuklarını bıraktıkları bakıcı, kendi oğlu evleniyor diye bakmakla sorumlu olduğu çocukları da yanına alarak sınırötesi başka bir ülkeye gider. Filmde iki de bir de uzakdoğu’da bu konulardan ayrı olarak, başka bir ülkede bir genç kız ve onun dramı verilmektedir. Anne intihar etmiş, anlayışsız bir baba, sorumsuz, it kopuk türü gençler, saygısız ve düzeysiz sorunlu tipler vs. gösterilir izleyiciye.

Filmin belli bir yerinden sonra bu uzakdoğu ülkesini ve bu kızı, babasını niye gösterip durdukları belli olur ve bir şekilde filmin konusuna bağlantı yapılır. Ama bu yapılıncaya kadar o ülkenin aslında nasıl bunalımlı insanları olduğunu, gençlerin ne kadar sorunlu ve seviyesiz yaşadığı vs. verilmeye çalışılır ki konuyla hiç ama hiç ilgisi alakası yokken devamlı kötü izlenimler bırakması istenen sahneler gösterilip izleyicinin beyni güzelce yıkanabilsin.

Tabii ki bu arada (çocukları yanına alıp Latin Amerika ülkesinde oğlunun düğününe yetişen) bakıcı kadını da boş bırakmazlar. Çocuklarla gidilen bu ülkenin insanları da ne kadar kaba, ne kadar patavatsız, ne kadar uygunsuz, suça meyilli, ahlaktan ve anlayıştan uzak vahşi insanlardır bir bilseniz... Çocukların gözü önünde düğün yemeği için kafası koparılan tavuklar mı istersiniz (çocuklar haliyle şok olurlar), eğlence için düğünde havaya atılan silahlarla “silah ve suç bakınız nasıl da onların hayatının doğal bir parçası” fikri verilmesi mi.... daha neler neler...

Bunlar verilirken filmin ana sahnesini kurdukları ortadoğu ülkesini ise zaten anlatmaya gerek yok; burada tam bir mağara devri yaşanmaktadır ve bunlar da turistlerle birlikte bu “vahşi(!)” ve ilkel hayatı gözlemlemektedirler. İzleyiciye gizliden gizliye anlatma yoluyla yani açıkça göstererek “böyle yerde yaşayan insanlardan başka ne beklenir ki” havası başarıyla verilmektedir.

Ama dikkat edilecek minik bir ayrıntı da unutulmamıştır. Bu ilkel yerde yaşayan ve Amerikalı çiftin sorunları için yardım ederek çok uğraşan bir adam, yardımlarına karşılık kendisine verilen parayı kabul etmez. Bu da benim gibi düşünerek bir an için tereddüt eden izleyicilere bir parmak bal çalmaktan başka bir şey değildir yani bu sefer de “yok be abicim, baksana adamlar allah için, iyi olan şeyleri de vermeye çalışmışlar” dedirtip iyice tarafsız havasına bürünmeyi de unutmamışlar...

Filmi bu gözle izlerseniz direkt olarak verilmek istenen “Latin Amerika, (filmde Kuzey Afrika'da bir ülke verilmiş ama aslında Orta Doğu/Asya tarzı yaşama örnek oluşturmak istenmiş) Orta Doğu ve Uzak Doğu ülkelerinde o bölgelere ve kültürlerine bir bakın, hiç insanlıkla alakası var mı bunların, hepsi kötü hepsi sorunlu ve bizler işte bunlarla uğraşıyoruz ve bunları sindirip hakim olmaya çalışıyoruz, eğer duyarlıysanız o kadar da düşünüp kendinizi üzmeyin bunlar doğuştan böyle kötü” kandırmacasını yemezsiniz...

dişler ve yanlışlar...

Tür­ki­ye’de diş sağ­lı­ğı için ve­ri­len eği­timin hem ai­le­ içinde hem de okulda yetersiz olduğunu hepimiz biliyoruz (AB ülkeleri içinde "diş ve ağız sağlığı" bakımından sonuncuyuz). Bu­nun so­nu­cu ola­rak da diş ile il­gi­li so­ru­nu ol­ma­yan in­san­la­rın sa­yı­sı, ne­re­dey­se par­mak­la gös­te­ri­le­cek ka­dar az.

24 sa­at diş ma­cu­nu rek­la­mı ya­yın­la­yan te­le­viz­yon­lar­da diş sağ­lı­ğı ile il­gi­li ya­pı­lan prog­ram­lar, ya yok de­ne­cek ka­dar az ya da “gün­de üç kez fır­ça­la­yın­ca, diş­le­ri­mi­ze bak­mış olu­ruz, bu da diş sağ­lı­ğı için ye­ter” man­tı­ğı­ ta­şı­mak­ta­dır. Av­ru­pa­da­ki sağ­lık­çı­la­rın ana­oku­lun­dan iti­ba­ren ver­me­ye ça­lış­tı­ğı ilk ku­ral “ne yer­sen ye, ne içer­sen iç, ar­ka­sın­dan gi­dip di­şi­ni fır­ça­la”dır. Ya­ni bi­ze öğ­re­til­di­ği gi­bi “gün­de üç öğün ye­mek, ar­ka­sın­dan di­şi­ni fır­ça­la” pek de sağ­lık­lı bir yön­tem de­ğil­dir. Bu, geç ol­ma­dan bü­tün ço­cuk­la­ra öğ­re­ti­le­cek, diş sağ­lı­ğıy­la il­gi­li en önem­li ku­ral­dır: "Üç öğün yemeklerden sonra de­ğil, bir şey ye­dik­ten son­ra fır­ça­la..."

Ge­le­lim di­ğer bir ko­nu­ya, fır­ça­la­ya­lım ama ne ka­dar ma­cun ko­ya­lım? Sağ­lık­lı diş­le­re sa­hip ol­mak için te­le­viz­yon­lar­da gös­te­ril­di­ği gi­bi öy­le diş fır­ça­sı­nın üze­ri­ne fır­ça­yı kap­la­ya­cak ka­dar diş ma­cu­nu sı­kar­sak sağ­lam diş­le­ri­mi­zi kay­bet­me ris­kiy­le de karşılaşabiliriz.

İn­gil­te­re’de­ki diş ma­cu­nu rek­lam­la­rın­da tü­ke­ti­ci­yi yan­lış yön­len­dir­di­ği dü­şü­nül­dü­ğü için, diş fır­ça­sı­nın üze­ri­ne diş ma­cu­nu sı­kıl­mış rek­lam ya­yın­la­rı­na kı­sıt­la­ma ge­ti­ril­miş­tir. Bu kı­sıt­la­ma­yı aş­mak için fır­ça üze­rin­de­ki ma­cun mik­ta­rı, fır­ça kıs­mı­nın dört­te bi­ri­ni geç­me­me­li­dir. Ürün­le­rin ça­buk bi­ti­ri­lip, sa­tış­la­rın hı­zı­nı art­tır­mak ama­cıy­la diş fır­ça­sı üze­ri­ne faz­la mik­tar­da sı­kı­lan diş ma­cu­nu ço­cuk­la­rı yan­lış bil­gi­len­me­ye ite­rek diş sağ­lı­ğın­da olum­suz et­ki yap­mak­ta­dır.

Yi­ne rek­lam­lar­la il­gi­li ola­rak şu­nu söy­le­mek­de de fay­da var. Rek­lam­lar­da gös­te­ri­len, “fır­ça­la­dık­tan son­ra 6 sa­at ko­rur”, “8-10 sa­at ko­rur” gi­bi rek­lam kan­dır­ma­ca­la­rı­na gel­me­me­ye dik­kat ede­lim. Bu tür rek­lam­lar­da ve­ril­me­ye ça­lı­şı­lan, tıb­bi ola­rak çar­pı­tıl­mış bil­gi, as­lın­da ge­ce ya­tın­ca sa­ba­ha ka­dar ge­çen sü­re için­dir. Ya­ni “ge­ce yat­ma­dan ön­ce diş­le­ri­mi fır­ça­la­dım ama aca­ba dişmacununu antiseptik koruma et­ki­si sa­ba­ha ka­dar ge­çer mi di­ye dü­şün­me, 8-10 sa­at da­ya­nır” an­la­mın­da­dır. Ta­bii ki bu, ge­nel­de; “Öğ­le ye­me­ği ye­dik­ten son­ra diş­le­ri­mi fır­ça­la­dım, ar­tık ak­şam ye­me­ği­ne ka­dar fır­ça­la­ma­sam da olur. Ara­da bir şey ye­sem de za­ra­rı yok, na­sıl ol­sa diş ma­cu­num be­ni 10 sa­at da­ha ko­ru­ma­ya de­vam eder...” şek­lin­de yan­lış al­gı­lan­mak­ta­dır. Çok önemli bir konu olduğu için ve miniklerin diş ağrısı gibi bir belayla karşılaşmamaları için bu yazının en önemli bölümünü tekrar yazıyorum: ellerimiz kirlenince sabah, öğle ve akşam olmak üzere üç kez sabunlamak nasıl ki saçma olursa ve doğru olan kirlenince hemen yıkamaksa dişler içinde geçerli olan budur. Bu kuralı uygulayanlarda hayatı boyunca diş problemi olmamaktadır lütfen çevremizdeki tüm insanları bu konu hakkında bilgilendirelim: "Dişlerimizi üç öğün yemeklerden sonra de­ğil, bir şey ye­dik­ten son­ra fır­ça­layalım..."

08 Nisan 2007

benim gibi anti sosyal olmayın...

Dar bir çevrede bir iki insanla tanışanlara göre, geniş bir çevreye girip bir sürü insanla tanışan “şanslılar”, karşılaşacakları özel insanların sayısı da fazla olunca seçim yapabilmeleri için bir sürü fırsatla karşılaşmış oluyorlar...

“Şans Faktörü” adlı kitabın yazarı Profesör Richard Wiseman şöyle bir örnek veriyor “Eğer 100 kişi tanıyorsanız ve onların da her biri 100 kişiyi tanıyorsa, şans eseri bir birinizin tanıdıklarıyla karşılaşabileceğiniz insan sayısı 10.000’dir. Bu sayının başlangıçta 20 olduğunu düşünün, o zaman tanışabileceğiniz toplam insan sayısı 400 olacaktı.

Şimdi bir düşünelim; patronunuzu, arkadaşınızı ve hatta olası eşinizi 400 kişinin içinden seçtiğinizde mi yoksa 10.000 kişinin içinden seçtiğinizde mi daha fazla seçme ve iyi birileriyle karşılaşma imkânınız olur? Başlıkta da yazdım, benim gibi anti sosyal olmayın diye çünkü anti sosyal olmanın "şanssızlık" gibi bir yan etkisi var...


06 Nisan 2007

Buda+peşte

ülkeler, şehirler, isimler birbirini çağrıştırırken ve ben aklıma gelen iki minik notu yazmışken bunu da yazmadan olmaz diye düşünüyorum. Macaristan'ın başkenti Budapeşte hakkında çok garip bir şey öğrendim, şöyle ki; Şehrin içinden geçen Tuna Nehri'nin batısında eski ve gerçek yerleşim alanı olan "Buda" varmış ve daha sonradan ticari işlerle uğraşılan kısım "Peşte" kurulmuş ve aslında ikisine birden Budapeşte deniliyormuş... Garip valla, hani Avrupa yakasına "İstan" Anadolu yakasına "Bul" demek gibi geliyor bana...

04 Nisan 2007

Bir türlü anlayamadım gitti...

Bazı kelimeler var ki, neden öyle denmiş, bu ismi kim koymuş ne olmuş ne bitmiş anlamak mümkün değil. Şimdi rivayete göre bizim bildiğimiz çulluğu İngilizler görmüşler ve buna "Turkey" demişler, daha sonra Amerika kıtasına gittiklerinde orada Hindi'leri görünce bunları da büyük çulluklar zannederek onlara da "Turkey" demişler. Hadi diyelim buraya kadar olabilir peki niye biz Hindistan'ı çağrıştıran Hindi kelimesini kullanıyoruz? (bunu da tam bilemiyorum acaba Hindistan'dan mı yoksa Avrupalıların Amerika yerlileri için kullandığı "yerli" kelimesi "indian"dan mı) Yediğimiz Mısır'ın ilk kez Mısır'dan geldiğini düşündüğümüz için bir yiyeceğe geldiği ülkenin ismini vererek biz de böyle acayip şeyler yapmışız (ve hatta Portakal'a da Portekiz'in İngilizce yazılışı olan Portugal'dan isim çaldığımız gün gibi ortada)... Buraya kadar tamam, biraz karışık ama şimdi en garip olanını, yani yeni öğrendiğim bir şeyi, bana bu yazıyı yazdıran bilgiyi öğrendiğimde aklım iyice karıştı... Portekizliler hindiye "Peru" diyorlarmış... Haymatlos mu bu hayvan allahaşkına :) isteyen kafasına göre şurdan gelmiştir diyerek hemen geldiği ülkenin adını takıyor zavallı hindilere...

03 Nisan 2007

tokyo ve kyoto

japonlar gerçekten garip; hepimizin bildiği gibi Tokyo diye bir başkentleri var ve To: Doğu, Kyo: Başkent anlamına geliyormuş, iyi güzel fakat niye bir tane de Kyoto diye şehirleri var? O da tamamen aynı anlama geliyor... Türkiye'de böyle bir örnek olsa garip olmaz mıydı? Çanakkale, Kaleçanak şehirleri ya da Balıkesir, Esirbalık gibi...

02 Nisan 2007

Okumak mı?

Mail adresime gönderilen istatistikler içinde, kitap ve okuma üzerine olan bilgileri sizlerle paylaşmak istedim. Yazdığım iki öykü kitabını bir sürü nedenden dolayı bastırmayı düşünmediğimi, internetten daha çok okura ulaşacağımı (bu öykülerin yer aldığı sitede) yazarken abartmadığımı da böylece bu istatistiklerle (ne yazık ki) tekrar doğrulamış bulunmaktayım. Harfine dokunmadan aktarıyorum.

- Toplam nüfusu sadece 7 milyon olan Azerbaycan'da kitaplar ortalama 100.000 tirajla basılırken, Türkiye'de bu rakam 2000 - 3000 civarında basılmaktadır.

- Gelişmiş ülkelerde kişi başına düşen yıllık kitap alımı, ortalama 100 ABD doları, Türkiye'de ise bu rakam 10 ABD dolarının altındadır.

- Türkiye'de her 100 kişiden sadece 4,5 kişi kitap okuyor.

- Japonya'da yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılıyor. Türkiye'de sadece 23 milyon.

- Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu'nda, kitap okuma oranında Türkiye, Malezya, Libya ve Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında 86. sırada.

- Japonya'da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa'da 7. Türkiye'de ise yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor.

- Türkiye'de yüksek öğrenim görenlerin oranı 1965'e göre 14 kat arttı. Ama Yüksek Öğrenim mezunlarının kitap okuma oranı 1965'in de altında kaldı.


Türkiye'de Okuma ve İzleme Oranları
Dergi okuma oranı % 4
Kitap okuma oranı % 4,5
Gazete okuma oranı % 22
Radyo dinleme oranı %25
Televizyon izleme oranı %94

internetçi geldiiiii... yok mu mailine baktıran...

Elimde laptop bilgisayar evin içinde çalışacak uygun bir yer ararken öylece dolaşıp durduğumu farkettiğimde bir an için kendimi seyyar satıcı gibi hissettim :) ve tabii ki buluş da arkasından geldi. İşsizlere iş imkânı yaratan bu projeyi de öylesine ortaya bırakıyorum, yapıp yapmamak sizlere kalmış. İnternet bağlantısı olan bir laptopla Taksim, Beyoğlu civarında sokaklarda dolaşıp “mailinizi kontrol edin, internetçi geldiiii” diye bağırarak gezici “internet cafe”cilik yapılabilir. İsteyen oturduğu yerde masasına çağırır, isteyen geçerken görürse ayakta sizin tuttuğunuz laptoptan internete girer maillerini kontrol eder. 5 dk. 1 ytl. gibi bir uygun bir fiyatla eskiden tansiyon ölçmek için kahve kahve gezen tansiyoncular gibi ekmeğinizi bu şekilde çıkarabilirsiniz... Yakında elinde laptopla böyle gezen tipler görürseniz şaşırmayın diye söylüyorum :)


Bir de not: Şu aralar hiç vaktim olmadığı için Mart ayı boyunca tek bir giriş bile yapamadım. İşin kötüsü; yazmaya vakit bulamadığım gibi, aklıma gelenleri not almaya da fırsatım olmadı ve aklıma gelen şeylerin çoğunu unuttum. Herhalde pek de önemsemeden ilk aklıma geldiği şekilde düşündüğümü buraya aktarmak en doğrusu... yoksa hiç bir şey yazamayacağım. Bu yüzden buraya girdiğim yazıların birbirini takip ederken çok farklı konulara atlaması kaçınılmaz oluyor... kusuruma bakmayın. Okuyanlara ve yorum bırakanlara ayrıca teşekkür ederim.