30 Mayıs 2007

Cayır cayır yanasım geldi...

Sabahın körü dan diye uyanıverdim...
Uykulu bir vaziyette zoraki bir kahvaltı, bir yandan da gözüm okuduğum şeylere kayıp duruyor.
Bir an için durdum ve uyku sersemi okuduğumun doğru olup olmadığını anlamaya çalıştım.
Okuduğumu anlayınca drank diye uykum geri gelmemek üzere kaçtı.
Öyle bir açıldım ki bir daha kapanmamak üzere...

Ne okudum böyle?
Sizlere de anlatayım, doğru olabilir mi biraz da siz düşünün, siz açılın:)

İsminin başında Prof. Dr. ünvanı taşıyan, tanınmış, saygı değer biri...
Yiyip içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat demişler, anlatıyor...

“Hindistan öyle bir yer ki oraya gidince ya çok seversiniz ya da tahammül edemeyip hemen geri dönersiniz” diyor, olabilir...
Çünkü bu her yer için geçerli ama ya sonra ekledikleri...

Yazarın kendi sözleriyle aktarıyorum...

Hindistan hijyen açısından gerçekten düşündürücü... Mesela bir Ganj nehri var. Hem yıkanıyorlar, hem de bu nehrin suyunu içiyorlar.
Çünkü bu nehrin suyunu içince ya da burada yıkanınca insanlar inançları gereği ruhlarının temizlenip, arındıklarını düşünüyorlar...
(Buraya kadar hep bilinen şeyler değil mi? Her türlü inanç sistemi var ve bir sürü insan da bunlara dahil olunca bu sistemlerin gereklerini yerine getirmeye çalışıyor. Bize göre doğru olsun olmasın.)

Devam ediyoruz...
Hindistan’da bildiğiniz gibi toplumu sınıflara bölen bir kast sistemi var ve hangi sınıftan olduğunuz neredeyse zenginliğinizin miktarına göre belirleniyor (ya da kast sistemindeki yerinize göre zenginliğiniz değişiyor).

Ganj Nehri’nden su içmek ya da orada yıkanmak dışında dini olarak yapılan başka bir tören de ölülerin yakılması ve küllerinin Ganj’a savrulması...
(Valla bunları bilenler de vardır ve hâlâ ayılmadık değil mi?)
Şimdi geliyoruz yazarın odunu kafamıza indirip uykuyu parçalara ayırdığı yere:)

İşte bu kast sistemindeki yeriniz ve zenginliğiniz Ganj’da cenazeniz yakılırken altınıza kaç kat odun koyulacağını da belirliyor ve herkesin bu töreni yeterince iyi şekilde yerine getirmesi mümkün olmadığından bazen Ganj’da yüzerken, yanınızda, suyun üzerinde yüzen kol ya da bacak gibi parçalara rastlayabiliyorsunuz...

Bu tam olarak yanmamış cenazelere ait vücut parçaları bir süre sorun olsa da sonradan buna bir çözüm bulmuşlar; Nehrin kenarında bir sürü su kaplumbağası yetiştirilmiş ve bu kaplumbağalar kol, bacak vs. gibi cenaze artıklarını beş dakikada piranha sürüsü gibi silip süpürüp temizlemeye başlamışlar.

Bir süreliğine bu şekilde çözüm bulunmuş ama sonradan bu kaplumbağalar yok olmuş. Nedeni ise halkın çok fakir olması ve açlıktan ölmemek için bu kaplumbağaları yemesiymiş...

Nasıl? Uyku muyku kalmadı değil mi:)

(Merak edenler için; yazıda ismi geçmeyen Prof. Dr. hemen hemen herkesin tanıdığı Sn. Murat Belge’dir)

29 Mayıs 2007

“Allah korumuş”...

BBC yapımı II. Dünya Savaşı belgesel serisini bir arkadaştan bulup, bölüm bölüm seyretmeye başladım; biraz (hatta birazdan da fazla) Amerikan yanlısı olmasına bakmaksızın (ne de olsa tarihi hep savaşları kazananlar yazar mantığını gözardı etmeksizin) izlemeye başladım.

Birinci bölümde Hitler’in dünyaya saldığı korkuyu anlatıp, Almanların nerelere kadar nasıl ilerlediklerini, sonrasında geri çekile çekile tek şehirde kısılı kalıp en sonunda da Hitler’in sığınağında intihar ettiği birçok ayrıntıya yer vererek anlatılmış. Ve aslında 16 bölümlük belgeselin geniş bir özeti verilmiş. Etkileyici bir bölümdü açıkçası...

Daha sonra 2. ve 3. bölümlerde Kuzey Afrika Harekâtı, Leningrad ve geri çekilme gibi konular daha ağırlıklı olmak üzere genel gidişat anlatılıyor. Fakat 3. bölümde öyle bir an geldi ki bir an durup “Allah korumuş!” demekten kendimi alamadım.

Bu kadar dikkat çekecek ne vardı, anlatayım...

Almanya, balkan ülkelerinin üzerine basa basa adeta hoplaya zıplaya Rusya’ya doğru ilerlemektedir. Rusya’da ele geçirmek istediği öncelikli bölgeler ise petrol yataklarının bulunduğu alanlardır.

Petrol ve türevleri, Alman savaş sanayisinin üretimini arttırması ve hareketli ordunun daha da ileriye gidebilmesi için “birinci derecede” en önemli şeydir. Bu yüzden de Balkan Ülkeleri’ndeki petrol üretim tesislerini ele geçirmiş ve buraları kontrolü altına almıştır.

Fakat Amerika bu durumun farkına varıp Almanların stratejisini çözümleyerek, Nazilere güçlü bir darbe indirmek için bu petrol üretim tesislerinin bombalanarak imha edilmesi gerektiğini anlamıştır.

Buraya kadar uçakların menzilleri yetersiz kalacağı için Amerikalılar uçaklarını Kuzey Afrika’dan kaldırmak zorunda kalırlar.

Bu görev çok önemlidir ve Amerikan uçakları alçaktan uçarak radarlardan kaçmaya çalışmaktadırlar. Fakat birçok terslik olur ve bombardımanla görevlendirilen filonun yavaş yavaş fire vermesiyle Almanlar bu saldırıdan haberdar olurlar. (Düşen ya da geri dönmek zorunda kalan bir iki uçak arasındaki telsiz konuşmaları saptanınca Almanlar durumdan haberdar oluyor.)

Tabii ki petrol tesislerindeki uçaksavarlar Amerikan bombardıman uçaklarını tek tek avlamaya başlıyor... Amerikan uçaklarından birçoğu düşüyor, birçoğu başarısız atışlar yapıyor ve kalan birkaç uçak da bir kaç yeri bombalayıp kaçmaya başlıyor.

Ama görev planlandığı gibi gerçekleştirilemediği için uçaklar çoktan menzil sorunuyla karşılaşmış inecek yer aramaktadır.

Ve işte burada tarih tekerrür ediyor ve yine bir dünya savaşında yine düşmandan kaçan iki savaş aracı “Tıpkı I. Dünya Savaşı’na girmemize neden olan iki Alman denizaltısının bize sığınmasında olduğu gibi” yine Türkiye’ye sığınmak zorunda kalıyor ve Amerikan bombardıman uçakları Almanları bombalayıp Türkiye’deki hava alanlarına iniyor...

Sonra bu işi nasıl örtbas ettiler ya da diplomatik yöntemlerle hallettiler bilemiyorum.

Çünkü her ne kadar Almanlar, Ortadoğu’da sömürgeler edinmeye ve başka bir sömürgeci olan İngilizleri de buralardan çıkartmaya çalışmak için Osmanlı’yla yakınlık kurduysa da savaşın o döneminde çok güçlüydüler ve önlerine gelene savaş ilan etmeye meyilliydiler.

Gerçekten “Allah korumuş”.

(Bu belgeselin ilerleyen bölümlerinde ilginç bulduğum şeyler olursa yine burda yazacağım)

1920... Kars ve Kâzım Karabekir Paşa...

Çok değerli bir insan ve üstün yeteneklere sahip bir asker olan Kâzım Karabekir’in “Paşaların hesaplaşması” isimli eserini okudukça tarih hakkında öğrenilecek çok şey olduğunu görmeye devam ediyorum.

Bu tür eserlerden alıntı yapmak çok zor çünkü yazılan her bölüm ayrı bir önem taşıyor ve hangi bölümün daha önemli olduğuna karar vermek mümkün değil.

Şu aralar okuduğum bölümde dikkatimi çeken bir iki ayrıntıyı buraya almak istiyorum.

Kâzım Karabekir Paşa, Kars’ın kurtuluşuyla ilgili Nutuk’ta belirtilen bir ifadeye oldukça üzülmüş.
Buna göre Nutuk sayfa 305’te şöyle deniliyor: “28 Ekim 1920 günü Kars üzerine hareket başladı. Düşman mukavemet etmeksizin Kars’ı terk etti. 30 Ekimde tarafımızdan işgal olundu.”

Yani Nutuk’ta “Kars’ın hiç direnme olmadan çok rahat bir şekilde ele geçirildiği...”söylenmek istenerek Kâzım Karabekir Paşa’nın savaşarak elde ettiği zafer biraz basite indirgenmiş. Halbuki durum hiç öyle değil ve gerçekten Kars’ın geri alınmasında büyük çarpışmalar yaşanmış ve Kâzım Karabekir Paşa da haklı olarak durumun böyle gösterilmesine içerlemiş...

Gelelim konumuza; Kars’ta düşmanla çetin çarpışmalar yaşanmış, bu çarpışmalar sonrasında her iki tarafta da kayıplar olmuş. 3 General, 6 Albay, 12 Yarbay, 16 Yüzbaşı, 59 Teğmenle birlikte 1150 Ermeni asker esir alınmış. Fakat orada yerleşmiş olan Ermeni halkına karşı iyi davranılmış ve olması gerektiği gibi iyi bir insani muamele uygulanmış.

Burada ilgimi çeken başka bir şey daha oldu.
Kâzım Karabekir Paşa bunları anlatırken, bu durumu orada bulunan kadınlı erkekli 10 kişilik Amerikan heyetinin de onayladığını, hatta olup biteni Amerika’ya; Türk ordusunun en medeni ordulardan üstün olduğu ve kimseye bir fenalık yapılmadığı , şeklinde bildirdiğini belirtmiş...

1920’de... Kars’ta savaş ortamında... kadınlı erkekli Amerikan heyetinin ne işi var? Bir de daha da ilginç olan başka bir durum ise “Bu heyetin himayesinde 6.000 kadar Ermeni çocuğun” bulunması...
Savaş meydanlarından toplanan binlerce çocuk ve 10 kişilik bir Amerikan heyeti...

Çok ilginç bir tarihi olay... Sadece bu ayrıntı üzerine bile yüzlerce kitap yazılıp, film çekilir... Ki Kâzım Karabekir Paşa bu çocuklardan 100 tanesinin Türk olduğunu öğrenince bunları kendi mekteplerimize almış...

Sonra bu çocuklara ne olmuş, nereye gönderilmişler? Bu sorular kafamda büyük bir yer işgal etmeye başladı ve ne yazık ki kitaptan şu ana kadar bu konuyla ilgili bir bilgi edinemedim...

İlgimi çeken farklı şeyler olursa yine burada yazacağım...

28 Mayıs 2007

Seçimler ve ASELSAN

Bir seçim dönemi daha yaklaşıyor ve yine insanlar gidip seçmen listelerine baktılar, oy sandıklarının yerini tespit ettiler, seçim günü de gidip oylarını atacaklar...

Fakat seçimin en civcivli kısmı bundan sonra başlıyor; oyların ayrılıp sayılması.

Birçok ülkede artık bu işler bilgisayarla gerçekleşiyor.
Kimlik numaran, yaşın uygun olduğu anda sisteme dahil oluyor ve sen de anında seçmen oluyorsun.
Seçimler olacağı zaman, o sırada hangi seçim bölgesinde olursan ol, bu iş için düzenlenmiş özel bilgisayar sisteminde git oyunu kullan. Seçim bittikten bir iki saat sonra da sonuçlar açıklansın...

Şimdi bu zaten neredeyse bütün dünyada kullanılan bir sistem ama eminim ki her şeyde olduğu gibi bizim ülkemize de gelince bir sürü ihale olacak bir sürü rant vs. yüzünden oylama sisteminin güvenilirliği bile tartışılır duruma gelecek.

Bu aşamada ben bu işin hem güvenilirlik, hem de maddi fayda yönünden her türlü teknolojiye sahip olan askeri elektronik üretim merkezi yani herkesin bildiği ismiyle ASELSAN’a verilmesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum.

Hem bütün millete ait olan vergilerden toplanan paralar yabancı kaynaklara aktarılmaz, hem ihale yolsuzluğu vs. gibi konularla milletin miğdesi bulanmaz, hem de sistemin kurulması, güncellenmesi, geliştirilmesi en iyi şekilde ve zamanında ikide bir yüksek miktarda paralar verilmeden yapılır.

Ne bu sistem sayesinde üç beş zengin iş adamı daha da zengin olsun, ne de bunların paravan şirketleriyle yazılım, donanım vs. için gereken para yurtdışına gitsin...

Devlet bu işi resmi bir kurum olan Aselsan’a vererek maddi açıdan da kendi teknolojik gücüne katkıda bulunmuş olacak bu da artı bir değerdir... Paramız yabancıya gideceğine Aselsan'a katkı olsun. Aselsan ülkemiz için savunmadan iletişime kadar birçok konuda ileri düzeyde teknoloji çalışmaları yapan resmi bir kurumdur, bu kuruma yapılacak her türlü destek ülkemize yapılmış sayılır.

Hem Aselsan, hem devlet bu işin bu şekilde yapılması için ne gerekiyorsa şimdiden hazırlıklara başlasın ve paramız yine ülkemizde kalsın...

demir parmaklıklarla müzik yapmak

Bahçeleri çevreleyen çit ya da parmaklılara elime geçen bir sopayı sürttürüp "tıkı, tıkı, tıkı" ses çıkarmak çocukluğumdan beri hoşuma gider.

Hep düşünürüm ama ne evim, ne bahçem, ne de çitim-parmaklığım oldu.

Bir gün böyle bir imkânım olursa, yürürken parmaklıklara sopayı değdirerek o güzel sesi çıkarmayı sevenler için aklıma gelen şöyle bir şey var.

Parmaklığa takılan demir çubukları farklı farklı uzunlukta ve öyle bir sırayla dizeceğim ki sopayı sürttürüp ses çıkartanlar demirlerin özel dizilişi sayesinde bir melodi duyacaklar...

Basit görünen ama uğraşılması gereken bir iş... fakat sonuçta da güzel bir şey ortaya çıkacak.

Böyle bir şey yapmayı düşünenler olursa kendilerinden bir ricam olacak, lütfen elde edilen sonucu hepimizin görmesi için bir video çekip bana gönderin...

Belki fikrim uygulanınca ben yapmaktan vazgeçerim de içim rahatlar :)

17 Mayıs 2007

bankamatiklerde yeni güvenlik sistemi...

Öncelikle kim bulduysa kendisini tebrik ediyorum...

Ve lafı uzatmadan hemen konuyu açıklıyorum: Diyelim bankamatikten para çekmeniz için kötü niyetli birinin zorlamasıyla karşılaştınız ya da sizi silah zoruyla bankamatiğin başına götürdüler.

Şu ana kadar hiçbir şey yapılamıyordu ve sadece şansınız varsa güvenlik kameralarını olay sonrasında tarayarak suçluyu tespit edip yakalanmasını bekliyordunuz.

Yeni uygulamaya koyulacak sistemle artık bankamatiklerden para çekerken girmeniz gereken şifrenizi tersten girerseniz, bankamatik anında polis ya da güvenliğe sinyal gönderip tehlikeli durumda olduğunuzu bildirecek...

O anda tek başınıza ve tehlikedesiniz, sizi zorlayan kişi parayı almazsa kötü bir şey yapabilir diye sistem, çektiğiniz paranızı yine de verecek. Siz parayı vermek zorunda kalacaksınız ama polis de anında bundan haberdar olup en azından çevreyi çembere alıp suçlunun peşine düşecek...

Evet, "teknoloji bazen kötü niyetliler için çeşitli açıklar yaratıyor ama zamanla bunların hepsi tek tek çözüme ulaşıp güvenli hale gelecek" diye düşünmemizi sağlayan bu tip uygulamaların artması dileğiyle, tekrar bu sistemi akıl edenleri tebrik ediyorum..

------------------- ek bölüm
E! Tabii... İş yerinde haldır huldur bir koşturmacanın içindeyken, sigara molasında duyduğum şeyi hiç düşünmeden yazarsam böyle olur :)

Bu yazıyı girdikten sonra tekrar şöyle bir düşündüğümde bir sürü şey geldi aklıma.

1
Bankamatikten para çekmek için alnımıza silah dayanması ya da bizi zorlamaları durumunda bu sistem bir ölçüde işe yarayabilir. Fakat bankamatik suçlarının çoğu parayı çektikten sonra gerçekleşiyor. Mesela; yaşlı birini gözlerine kestirip parayı çektiğinden emin oluyorlar ve sonradan takip edip uygun bir yerde sıkıştırıp gasp ediyorlar. Bu durumda bu sistemin hiçbir faydası olmayacak...

2
Şifresinin düzü ve tersi aynı olanlar ne yapacak? Bu sistem devreye girince milletçe anamızı babamızı karakollardan mı toplayacağız:)
Hadi 1111 ya da 2222 gibi her hanesi aynı olan bir şifreyi kullanan yoktur :) diyelim.
Peki ya 1221, 2332, 3223, 3553, 4884, .... benzeri şifre sahiplerinin hepsi yıllardır kullandığı ve alışık olduğu şifreyi değiştirmek zorunda mı kalacak? (Ara sıra değiştirmek lazım zaten demeyin, bizim millet daha o kartı makineye sokmasını öğrenemediği için hâlâ emekli maaşı için bankada sıraya giriyor. Az biraz kullanabilen nasıl yapsın?)

3
Sistem uygulanırken şifreyi ters girince; bankamatik özel bir bölümden, sonradan üzerindeki görünmez mürekkeplerin havayla teması sayesinde 1-2 saat içinde yavaş yavaş kırmızı çizgili olan kullanılamayacak para verse, (teknik olarak böyle bir şey yapılabilir mi onu da bilmiyorum) bu şekilde çekilen sahte para hesaptan düşmese ne olur?

Çünkü bu sistemle hırsızın yakalanması için bir şeyler yapılıyor ama bizim paralar yine gittiğiyle kalıyor... (Mal canın yongası, kart yonga yuvası hesaaabı:) )

Her çözüm başka bir açık yaratıyor haliyle... Bizim hırsızlar bankada hesap açtırıp sonra da vay paramı çalıyorlar diye bağırır, şifreyi ters girer verilen sahte paraları da kırmızı çizgili olmadan en yakın yerlerde millete okutur mu okutur valla, bu da başka bir şey...

4
En iyisi hiç kimse elini paraya sürmesin. Sakızdan, taksi ücretine, bayram harçlığından, pazarda ıspanağa kadar her şey kartlı olsun ortada çalacak bir şey de kalmasın işte ancak o zaman belki durum değişir... Diyeceğim ama yine bunlar bizi de kartla beraber çalarlar, yine çalarlar...

5
Yok arkadaş yoook, hırsıza kilit dayanmıyor :)

15 Mayıs 2007

eğitim, öğretim ve eski kitaplar...

Geçenlerde bir baktım benim kız almış Rıfat Ilgaz’ın bir öykü kitabını okuyor.
İnce bir şey, hemen hemen 15-20 öykü var içinde. Yayınlanalı en az 15 yıl olmuş eski bir kitap ama akıcı, mizahi bir dille yazılmış anlattıkları günümüzde de anlaşılabilecek, sıkmayan, kalınlığıyla çocukları korkutmayan bir kitap.

(Benim kız çok kitap okur... Her ay yeni 5-10 kitap almak bana maddi yük olur diye de kızımı özellikle sahaflara götürüp oradan kitap alıyorum. Kendi aradıklarının dışında gözüme çarpanları da seçmesine yardımcı oluyorum. Biraz eski kitaplar diye çekiniyorum ama bakıyorum ki onları da rahatlıkla beğenerek okuyor...)

Reşat Nuri’den Necip Fazıl’a, Refik Halid’den Ömer Seyfettin’e kadar birçok yazarımızın böyle yüzlerce 15-20 hatta 30-40 yıllık kitapları var. Sahafları dolaştıkça aklıma geliyor. Biz böyle dolaşıp ucuza kitap alıyoruz ama ya bu tip imkânı olmayanlar, kitapçılara gidemeyenler, ya parası olmayıp hiç alamayan ya da çevresinde bir tek kitap bile olmayanlar ne yapsın?
Hele hele ilkokula giden küçük bir çocuksa ve çevresinde de onu yönlendirerek kitapları sevmesini sağlayabilecek birileri yoksa?

Sonra aklıma şöyle bir şey geldi:
Milli eğitim neden bazı güzel kitapların telif hakkını tamamen kendi üzerine alıp, bastırıp ücretsiz olarak uygun olan sınıflara göre dağıtmıyor. Baskı ücreti, kağıt, matbaa vs. masrafları yüksek geliyorsa internete elektronik kitap (e-book) olarak koysunlar. Çocuklar zaten interneti ve bilgisayarları öğretmenlerden iyi biliyorlar. Oradan “yasal” ve “Gözden geçirilmiş” kitapları indirip okuyabilirler, kağıda çıkış alıp okuyabilirler... Böyle imkânı olmayan çocuklara okulda bu kitaplar fotokopiyle çoğaltılabilir vs. yeter ki istesinler. Bu olabilir, yapılabilir bir şey.

Milli Eğitimin “Eğitim”ini “Öğretim”e dönüştürme vakti geldi de geçiyor. Bu değişim yapılmadığı sürece memleketçe “Eğitim”li(!) olmamıza rağmen, edebiyatı, coğrafyayı, tarihi ve ekonomi dahil tüm fen bilimlerini başkaları bize “öğretme”ye devam edecek...

Kaçıncı sınıf ordu?

Geçenlerde bir dergide okudum (ismi lazım değil) bana ilginç geldi buraya da yazayım dedim. Buradan İngiltere’ye gidip orada da özel bir askeri okulu başarıyla bitirmiş emekli bir asker anlatıyor (onun da ismi lazım değil:) ) ...
(Orduların gücü neye göre ölçülüyor bir ülkenin askeri gücünü nasıl değerlendiriyoruz onun açıklaması)

Bir ülkenin askeri gücünü değerlendirmek için üç şeye bakılıyor.
1- Denizaltı, uçak gemisi, nükleer/konvensiyonel silah, modern tanklar vs gibi ağır silahlara sahip mi?
2- Birinci maddedeki tüm silah/araç-gereç ve bunlara ait mühimmatı (cephaneyi) kendisi üretebiliyor mu?
3- Komşu ülkeler ve yakın coğrafyanın dışında, tüm kıtalarda herhangi bir yerde herhangi bir ülkeye, hareket kabiliyeti çok yüksek ordusu sayesinde askeri baskı oluşturabiliyor mu?

İşte bu üç maddeye bakarak herhangi bir ülkenin askeri yapısı ve gücü kabaca değerlendirilebilir diyor askeri uzman ve ekliyor; bu üç maddeden sadece birine sahipseniz 3. sınıf bir ordunuz var demektir, 2 maddenin (sıralaması önemsiz olarak) özelliklerine sahipseniz 2. sınıf ordunuz var demektir, 3 maddenin üçüne de sahipseniz 1. sınıf bir ordunuz var demektir...

09 Mayıs 2007

Gazeteler ve reklam anlayışı...

23 nisan özel eklerini gördüğümde çok sinirlenmiş ve nedenini de burada yazmıştım.
Sonradan acaba ben mi abartıyorum diye düşünmüştüm ama bu hafta içinde gazetelerdeki iki haber ve bu haberlerin verildiği sayfalarda yer alan ilanlar işin çok daha ileri bir safhada çirkinleştiğini gösteriyor.

Herkesi üzen, insanın canını sıkan bir haber;
Amerika’da ingilizce kursuna devam eden genç biri başarısız olunca, ailesine “bu kadar masraf yaptınız ama ben başarılı olamadım, bununla birlikte yaşamak çok zor” diye son bir not yazıp intihar ediyor...

İnsanın, bu kadar genç birinin böyle sudan bir şey için canına kıymasını üzülmeden okuması, anlaması mümkün değil. Bu haberin yarattığı ruh haliyle sayfadaki diğer haberlere bakarken gözüme çok kötü görünen ve bir tesadüf diye geçiştirilemeyecek ilanlar dikkatimi çekiyor...

Falanca kursla ingilizceyi bilmem kaç ayda öğrenin.
Filanca kursla bilmem nerede üç ayda ingilizce vs. ilanları tam da bu haberin yer verildiği sayfada kullanılmış...

Bu bir tesadüf bile olsa o sayfanın tasarımını yapan kişinin durumu fark ederek hemen o ilanları kaldırması gerekirdi. Bu hem kendilerinin, hem ilan verenlerin, hem okurların, hem de hiç umursamadıkları gencin ailesinin daha fazla üzülmesine mani olurdu...

Hadi ben şüpheleniyorum.
Diyorum ki; yok canım “Böyle bir haber var, bu haberin yayınlandığı sayfaya ilan verir misiniz? Tam da sizinle ilgili bir şey.” diyecek halleri yok ya, daha neler artık insanlık buralara kadar düştü mü?

Sonra bugün bir bakıyorum, okuyunca insanın gözlerinin dolmaması mümkün olmayan başka bir haber...

Bebek sayılacak bir yaşta, duyma özürlü 3 yaşında minicik, pırıl pırıl, şirin mi şirin bir erkek çocuğu. Üç tekerlekli bisikletiyle poz vermiş bir resmini basmışlar. Haber de şu; doğuştan duyma kaybı olan küçük çocuğun duymasını sağlayan tıbbi bir aparatın (hani şu kulağın arkasına takılanlardan) çalınmış olması...

Bu ufaklık, ameliyat olmak için 1.5 sene beklemiş, önce ameliyat olup kulağına içten bir elektronik parça takmışlar, sonra da dışardan sesi ileten bir aparat takılmış.
Minik çocuk bu sayede sesleri duymaya ve artık yavaş yavaş o da normal hayata katılıp sevimli çocuk diliyle bir şeyler söylemeye başlamış. Ama bu aparat çalındıktan sonra duyma yetisini tekrar kaybettiği için sessizliğe gömülmüş ve hiç durmadan ağlıyormuş...

Buna hangi insan dayanabilir? Hangi insan böyle bir şeyi üzülmeden okuyabilir? Sanırım hiç kimse... Bu haberin kalpleri dağlayan, insanı üzen bir haber olduğu apaçık ortada ama yine gazeteler bunu hiç ama hiç önemsemeyip bu haberin altına yine konuyla ilgili ilan koymuşlar;
İşitme kayıplarına farklı özel çözümler: Kulak ihmale gelmez, bilmemne şirketi...

Bunlar moda, manken haberlerinin altına güneş kremi ilanı koya koya her şeyi bu mantıkla görmeye alışmışlar ama bu kadarı fazla be kardeşim...

Bu ne çirkinlik, bu ne para hırsıdır, bu ne sorumsuzluk ve duyarsızlıktır anlamadım gitti. Zaten tv izlemeyi uzun süre önce bırakmış, gazetelere olan güvenim de çoktan sıfırlanmıştı ama ara sıra gözüme çarpınca böyle şeyler medyadaki anlayışın nerelere vardığını daha da iyi gösteriyor.

01 Mayıs 2007

aynalar ve güvenlik kameraları...

Bu öğlen işyerinin yemekhanesinde yemek yerken camdan dışarı baktığımda gözüm bahçedeki güvenlik kameralarına takıldı. Bir köşeye yanyana iki kamera koymuşlar biri sağa biri sola bakıyor...

İşin ilginç yanı bu kameraların tam altında büyükçe bir dışbükey ayna var. Aynayı binanın tam köşesine iki yolun kesiştiği yere koymuşlar, ki iki yönden araçlarıyla gelenler bu keskin dönüşte birbirlerini göremeyeceği için aynaya bakarak karşıdan geleni görüp önlem alsın.

Ben buradan bakıyorum, tam karşımda büyük bir geniş açı ayna bana yolun iki yanını da gösteriyor. Ve aynanın bir karış kadar yukarısında da her iki yöne çevrilmiş iki kamera...

Oraya, iki kamera koyacakları yere; benim bulunduğum tarafa bir kamera koyulmuş olsaydı hem aynanın arkasında kalan benim baktığım bölgeyi, hem de aynadan rahatlıkla görülebilen yan yolları tek kamerayla izleyebilirlerdi...

Biraz karışık gibi görünebilir ama aslında çok basit bir sistemden bahsediyorum. Kamerayla tek yönü çekmek yerine, kameranın önüne uygun bir yere bir ayna koyup hem ön tarafı hem arka tarafı aynı anda görüntüleyebiliriz... Hani kullanılır kullanılmaz, geliştirilip fiber obtik bağlantılarla tek kamera objektifinden dört bağlantıyla, dört ayrı açının izlenmesi sağlanır sağlanmaz bilemem... Belki bir gün birinin işine yarar...

Parasız kalmanın da yararları var...

1- İyice bir parasız kalıp şampuana verdiğimiz paraya acıyarak “dökülürse dökülsün ve hatta isterse ahenkle dans etmesin” diyerek; her şeyi göze alıp banyo sabunuyla saçlarımı yıkadığımdan beri kepek derdinden kurtuldum...

Kim, ne zaman ve nasıl bizi böyle şampuan kullanmaya alıştırmış hâlâ tam olarak hatırlayamıyorum ama artık bize en kötü şeyi yaptıklarını biliyorum...

Oh be! Dünya varmış!

Hem neredeyse bedava hem de bir sürü şampuanın (ısrarla iddia etmelerine rağmen) geçiremediği kepeğe çözüm bulmuş oldum... Ve yavaş yavaş, okula gittiğim eski zamanlarda sabunla yıkadığım saçlarımda o zaman da hiç kepek olmadığını hatırladım, meğerse kepeği “kepeği önlediği”ni söyleyen şampuanlar yapıyormuş...

2 - Her kahvaltıda çilek reçeli yeniyor, her alışverişe gittiğimizde de çilek reçeli alınıyordu. Bir gün (yine iyice parasız kaldığımızda) “Ya, bu çileği alıp kendimiz reçel yapsak olmaz mı?” diye aklımıza geldi ve çilek alıp reçelimizi kendimiz yaptık...

Ohhh! Hem mis gibi kokulu, hem neredeyse bedava, hem de dışardan alınan hazır reçellere koyulan glikoz olmadığı için de ne genzi yakıyor ne boğazı...

Meğerse ne kadar sıradan ve basit olan şeyleri hazır almaya alışmışız ve günlük hayatımızın parçası haline gelmiş de doğal ve normal olan şeyleri unutmuşuz...

Ve ne kadar da gereksiz yere boşu boşuna para harcıyormuşuz...

Kim bilir böyle daha ne kadar çok şey vardır...

umarım "cyborg"laştıramadıklarındansınızdır...

Bilimkurgu filmlerine bakıp da “Cyborg” denilen insan görünümlü robotların asla yapılamayacağını düşünürdüm. Olsa bile insanlardan yine de çok farklı olacaklarını ve başarabilseler bile bunun yüzlerce yıl sonra gerçekleşeceğini düşünürdüm.

Aslında ne kadar yanılmışım ve her şeyi ne kadar da yanlış anlamışım...
İnsanların barış içinde, mutlu bir şekilde yaşamalarının mümküm olmadığını düşünenlerin dünyaya bakış açılarını ve düşüncelerini tam olarak iyi yorumlayamamışım...
Meğerse kapitalizmin mantığı günümüzde hiç değişmemiş; her zaman her şeyin ucuzuna kaçıyor...

Onlar için nihai amaç önemlidir, hangi yoldan gidildiği ve nasıl elde edildiği önemli değildir. İşte yine öyle olmuş ve ben şimdi yeni yeni farkına varıyorum ki “Cyborg” olmak için ille de yüzlerce yıl sonra "robotlara yapay zekâyla ruh verilmesi" gerekmiyormuş... Daha ucuza geldiği için "gerçek insanların ruhunu alıp robotlaştırmışlar" ve herkesi birer “Cyborg”a çevirmişler... Kimse kendisinin gerçek bir cyborg olduğunu bilmiyor...

Irak’ta hergün ölen yüzlerce insanı, o minicik bebekleri gördüğümüz halde dünya hâlâ günlük hayatını yaşamaya devam ediyor...

Kömür madenlerinde 480 ytl’ye yerin yüzlerce metre altında çalışarak evde bekleyen çocuklarına bir elma bir ekmek almaya çalışanlar için kimse kılını kıpırdatmıyor.

Hastane kapılarında sürünenleri, haksızlığa uğrayanları, özgürlüğü elinden alınanları ve birbiri ardına sıralanan diğer acı olayları gördüğü halde, kimse hiçbir şey hissetmiyor ve hiçbir şey olmuyormuş gibi yaşamaya devam ediyor...

Herkes zamanla yavaş yavaş “Cyborg”a dönüştürülmeseydi insanlar bugün böyle ruhsuz ve sessiz olabilir miydi?