29 Haziran 2007

Algıda seçicilik testi ve benim durumum :)

Algıda seçicilik, insanın ilgilendiği bir şeye odaklanmasını arttırırken, ilgi alanının dışında kalanları tamamen yok eder mi?

Ediyormuş!
Bunun için de bir test yapmışlar, kendimi test ettim ve sonuç...

Yapılan test şu:
Bir illüzyonist, gösteri yaparak sırtı mavi olan iskâmbil destesinin içinden seçeceğiniz bir kartı (siz hangisini seçmiş olursanız olun) tekrar destenin içine koyacak ve desteyi karıştırıp seçtiğiniz kartı bulacak.

Amaaa... Seçtiğiniz kartın arkasını çevirince bir de bakacaksınız ki tüm deste mavi sırtlı kartlardan oluşmuşken sizin seçtiğiniz kartın arkası kırmızı renkli olmuş...

Sizden istenen, oyunu iyi takip edip illüzyonistin bu numarayı nasıl yaptığını bulmak...

Ekranda; Bir masa, masanın solunda numarayı yapacak olan illüzyonist, sağında yardımcı bayan ve arkada da düz bir fon var yani aynen tv’deki haber saati programları gibi sıradan bir dekor.

Başladım seyretmeye, adam numarayı yaptı.
Ben de cin gibi bakıyorum ama daha nasıl yaptığını anlayamadan adam şak diye kartı bulup çıkardı ve arkasını çevirince gördük ki kartın arkasındaki desen gerçekten kırmızı .

Tam o anda birden yayın durdu ve bir açıklama yapmaya başladılar...

Sizin seyrettiğiniz bu test videosu, illüzyonistimiz seçilen kartı bulduğunda durdurulup stüdyomuzda bir sürü değişiklik yapıldı. Sizler illüzyonistimizin kartı nasıl kırmızıya çevirdiğine dikkat ettiğiniz sırada bizler stüdyoyu yeniden düzenleyip çekime devam ettik. Neler mi yaptık? Arka fondaki perdeyi, öndeki masaörtüsünü, illüzyonistin ve yardımcısı olan bayanın giysilerini tamamen başka renkte olanlarıyla değiştirdik ve sizler “Algıda seçicilik” yüzünden sadece kartın renginin değiştiğini farkedebildiniz...

Doğal olarak şaşırdım ve nasıl olup da bu numarayı yediğime içerledim ama normal olan herkesin içine düşeceği bir durum bu ve ben de bu numarayı çok kötü yuttum :)

İşte böyle, belli bir noktaya odaklandığımız zaman gözümüz (aslında beynimiz) ondan başka bir şey görmüyor. Ve bu örnekteki gibi hayatımızda kimbilir nelere odaklanıp başka şeylerin farkına varmadan yaşamaya devam ettik. Kimbilir önemli gördüğümüz neleri sıralamamızda en başa yerleştirip hayatın başka alanlarında yer alan ve belki de gözümüzün önünde olan güzellikleri kaçırdık...

Yayınlanmamış bir eserden...

İş yerinde, aynı katta çalıştığımız ve kısa sürede tanışıp kaynaştığımız bir arkadaşım var; Enis Tayman...

"Bin delikli ev" romanından başka (kendisinin Nev-i Şahsına Münhasır Mesel olarak tanımladığı) iki yazarlı "Bab-ı Mazhar" ismini verdiği bir eseri daha var. Şu aralar fırsat buldukça okuyorum...

Bab-ı Mazhar;
"Öküz" ve "Kral" ikilisinin karşılıklı yazışma/atışma'larından oluşan, serbest dille yazıldığı için çok akıcı ama bir o kadar da ateşli felsefi fikirlerin yer aldığı farklı bir eser.

Eserin hemen başlarında yer alan ve çok hoşuma giden bir bölümü o kadar beğendim ki buraya alıp sizlerle de paylaşmayı düşündüm... Aynen aktarıyorum

"..........
Herkes günahını alıp çıkar yola
Bektaşi bakar günahlar bini aşkın
Bir araba tutar baba erenler
Bir de cigara yakar
Yola revan olur
Biraz uzakta
Yolun kenarında
Bir ağacın altında ağlıyordur adamın teki
Yanaşır bizimki
“Hayrola?” der
“Sorma” diye sızlanır adam
“Bir günahım var ki”
Bektaşi unutur derdini
“Göster bakalım hele” der
Adamcık çıkarır cebinden bir küçük çaput
“İşte burada” diye miyavlar
Gülümser Bektaşi,
seslenir aşağıya
“At ulan arkaya eşekoğlueşek; at arkaya”
........."

28 Haziran 2007

Tarafsız, II. Dünya Savaşı belgeseli var mı?

BBC’nin hazırladığı 16 bölümlük II. Dünya Savaşı Belgeseli’ni fırsat buldukça izlemeye devam ediyorum ama bu belgeselin her bölümünde gittikçe artan bir merakın oluşmasına da engel olamıyorum...

Belgesel; savaşın galibi olan İngiltere ve Amerika’yı her fırsatta överken mağlup olan Almanya ve Japonya’yı da devamlı küçük gösterici açıklamalarla devam ediyor...

Japonlar şunu hesap edemedi, Almanlar bunu yapamadı vs. diyerek düşmanları basite indirirken kendilerini de devamlı muzaffer orduların yüksek zekâlı generalleri sayesinde şunu şöyle yaptılar, bunu böyle atlatıp böyle bir taktikle başarı kazandılar diye öve öve bitiremediler...

Bu durum öyle bir aşamaya geldi ki artık anlattıklarının ne kadarı doğru ne kadarı yanlış ve saptırılmış bilgilerle dolu diye şüphe uyandırmaya başladı...

Zaten böyle bir belgesel yapılıyorsa ilk kuralı “geçmişte ne olursa olsun” bütün olanların tarafsız bir değerlendirmeyle verilmesi olmalı. Sen düşmanını küçük görürsen ve öyleymiş gibi anlatırsan kazandığın zaferi de kendi kendine küçültüp önemsiz bir hale sokmuş olmaz mısın?

BBC, bütün dünyada yarattığı ciddi kurum imajını bence bu belgeselle kendi kendine zedelemiş... İşte ben de bu yüzden çok merak ettim; savaşı kazananların anlattığı belgeseller böyle ama kaybedenler (özellikle Almanya ve Japonya) kendi bakış açılarıyla hiç mi belgesel çekmediler?

Çektilerse aynı olayları nasıl değerlendiriyorlar, onlar için savaşın başlamasına neden olanlar neydi, hangi kıtada hangi ülkede neden kaybettiklerini düşünüyorlar?

Alman ve Japon tarih kitaplarında olaylar nasıl anlatılıyor, bu konuları işleyen filmler ve belgeseller nelerdir, nasıl ulaşırız, nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Bence bunlar ilgi uyandıracak güzel araştırma konuları. Eğer bu konular hakkında bilginiz varsa ve bu kaynaklara ulaşabilmemiz için gereken bilgileri bizlerle paylaşabilirseniz memnun olurum...

Tarafsız bir anlatıma sahip belgeselleri bulmanın zorluğu göz önünde bulundurulursa, bunlara ulaşıp başka açılardan, başka yaklaşımları öğrenebilmek, kavganın sonunda her iki tarafı da dinlemek gibi II. Dünya Savaşı'nı değişik yorumlamamızı sağlayabilir...

Altı yaşındaki canlı bomba

Altı yaşındaki çocuğu kandırıp, göğsünden çiçekler fışkıracak diyerek canlı bomba yapan zihniyeti insanlığın neresine yerleştirebiliriz?

Zaten bombalar altında yok olmuş bir ülkenin zor şartları altında hayat mücadelesi veren minik bir çocuk olan Cuma Gül tam altı yaşında... Ve Taliban militanları bu çocuğu canlı bomba olarak kullanmak istemiş, çocuk da üzerindeki bombalarla kaçıp askerlere sığınmış.

Orada asla algılayamayacağımız, asla anlayamayacağımız kadar zor şartlar olduğunu biliyoruz. Amerika’nın teröristleri bahane ederek sivillere uyguladığı şiddete de tamamen karşıyım.

Afgan halkı tabii ki tepki verecek, tabii ki mücadele edecek ve gerekirse kendi bedenini bombalara kalkan olarak kullanacak ama ülke yönetimini ele geçirip her türlü baskıyı kurarak kendi çıkarı için kullanmaya çalışmak başka, bir ülkeyi kurtarmak için sonuna kadar savaşmak başka bir şey...

Altı yaşındaki bir çocuğu böyle bir şey için kandırmak bütün iki yüzlülüğü açığa çıkartıyor... Kendin niye o bombaları göğsüne bağlayıp düşmanın üstüne atlamıyorsun? Minicik bir çocuğa nasıl kıyabiliyorsun? Yazık günah, aklım almıyor böyle şeyleri...

27 Haziran 2007

"Boynuz"lara gelesin Delgado...

Okuduğum yazıya göre; sonradan Yale Üniversitesi Nöropsikiyatri Sağlık Bölüm Başkanı olan Dr José Rodriguez Delgado, 1953 yılında bir boğanın beynine yerleştirdiği elektrotlara uzaktan kumandayla elektrik akımı verilmesini sağlamış ve bu sayede boğanın hareketlerini “Boğa Güreşi” sırasında kontrol etmeyi başarmış...

(Matador’un üzerine doğru koşan boğanın, istendiği zaman sağa doğru dönmesini sağlayabiliyormuş)...

Daha sonradan hem yerel medyada hem New York Times'ta yer alan bu olay tabii ki "İnsanların da bu şekilde kontrol edilip edilemeyeceği"ni de gündeme taşımış...

Doktor lafını zorla kullandığım Delgado gündem oluşturmanın sarhoşluğuyla da “Bu yöntemi uyguladığı kedi, köpek ve maymunların deneyler sonucunda adeta canlı birer oyuncağa dönüştüğünü, istenirse benzer canlıların da bu şekilde kontrol edilebileceği...” açıklamasını yapmış...

Yastık?

Yastık kadar gereksiz bir şey görmedim... İnsanlar niye yastığa ihtiyaç duymuş, ilk insanlar da yastık kullanmış mı? Fiziksel olarak, yastık doğal bir gereksinim olmadığı halde insanoğlu neden böyle bir şeyi kullanıyor?

Doğadaki karşılığı nedir bir türlü çözemedim...

26 Haziran 2007

Beynelmilel [film]



Piyasasını, izleyicisini ve bütçesini düşündükçe yerli yapımların eleştirisine girmek istemiyorum ama güzel bir şeyler yapıldığını görüp de ayrıntıların bütünü etkilediğinin farkına varmayan yönetmenleri gördükçe de kendimi tutamıyorum...

Yerel detayları fazla işleyememiş bir film diye değerlendirmek yerine “Yerel olandan, ülke genelindeki bir dönemin olaylarına ulaşmaya çalışan bir film.” diyerek genel havasının beğenilebilir olduğunu söylemekte yarar var.

Hem kurgu hem senaryoda bir kaç atlamayı görmezden gelirsek filmi izlenir kılabilecek hoş sahneler de var ve kendinizi bir kez kaptırırsanız arkası geliyor.

Filmin bir sahnesinde; kayıt yapılırken ağlayarak efekt yapmaya çalışan kız ikide bir gülmeye başlayınca babası kız ağlasın diye öyle bir keman çalıyor ki eminim sizin de gözleriniz dolacak... Sadece bu sahne bile filmlerde kullanılan müziğin ne kadar etkili olduğunu gösterebilen güzel bir örnek.

Tabii ki böyle birebir sahnede müziği kullanmak ayrı fonda kullanmak ayrı bir şey...

Pavyon kadınlarının söylediği türküler, şarkılar filme çok güzel bir hava vermiş fakat konusunda müzikle hayatını kazanan insanların ağırlıklı olduğu böyle bir filmde arka planda çalan müziklere niye bu kadar az yer verilmiş anlamak mümkün değil... Bu arada dinlediğim en güzel cenaze marşını [ klarnetli :) ] dinlemek (ve ait olduğu sahnede seyretmek) için bile film seyredilebilir...

Filmde yaşam mücadelesinden başka bir şeyle uğraşamayan insanların içinde bulunduğu durum anlatılırken, o dönemde siyasi eğilimler sonucunda “Ne, neden dolayı yapılamadı?”nın cevabı da eğitimsizlik ve ekmek kavgası olarak verilmeye çalışılıyor.

“Siyasi ders vererek taraf olmadan önce, halka bir bakın...” göndermeleri, bence filmin dikkat çekmeye çalıştığı en önemli siyasi mesaj. Ama bunu babanın kızına hayat dersi verirken ağlaya ağlaya söylemesi gerekmiyordu ve orada “halk” kelimesi yerine insanlar dense daha doğru olurdu gibime geliyor...

Askerleri robot gibi sadece kurallara uyan ruhsuz insanlar gibi göstermeleri o dönemi eleştirmeye yeter mi bilemiyorum. “Askeri yapı mı yoksa darbe yapan o dönemin askeri yönetimi mi eleştirilmeliydi?” diye biraz daha düşünülseymiş siyasi eleştirilerin bir kısmı daha net verilebilirmiş.

Konu; hem insanımızın saflığı, hem yaşam mücadelesi, hem şarkılı türkülü ve gece alemli yerel kültürler, hem ülkenin geçirdiği sıkıyönetim dönemi hem de bir aşk hikâyesi olunca anlatacak o kadar şey var ki hepsini bir kere de bir filme sığdırmaya kalkınca çok az şey seyirciye taşınabiliyor.

Tek bir konunun üzerine gidilip, ayrıntıları sadece konunun merkezindekilerde toplayan filmleri çekmek neden bu kadar zor kabul edilen bir şey anlamıyorum... Bu türde o kadar çok başarılı örnek varken tersi yapılıp da yüzbin ayrıntıyı dağınık şekilde niye işliyorlar bir anlam veremiyorum.

Geleyim aklımda kalan diğer şeylere:

Mekânlar değiştikçe gerçekçilik duygusu versin diye ayrıntı olarak arka planda çeşitli dükkân tabelalarına da yer verilmiş ama neredeyse hepsi aynı renkte hepsi aynı fontta ve aynı eskilikte/yenilikte olunca film için bir kerede aynı elden çıktığı yani dekor olduğu belli oluyor? Böyle olunca da tiyatroda oyun izler gibi oluyoruz...

Bunların dışında sokakta geçen bir sahnede, arka planda görünen duvarlardan birindeki yazının (tek harf de olsa) sprey boyayla yapılması insanın dikkatini dağıtıyor. Anlatılan dönemde sprey boyanın ne işi var?

Neyse yine de ben bu filme olumlu yaklaşıyorum ama keşke sonunu gereksiz yere olumsuz bitirmeselermiş daha mantıklı olacakmış...

Filmi seyrederken kaybedeceğiniz zaman karşılığında film çok şey veriyor mu? Hayır... ama çok fazla bir kaybınız da olmuyor.
30 yaşın üzerindeyseniz, çağrıştıracağı birkaç şey bulabilir, kimi yerde biraz gülüp kimi yerde biraz hüzünlenebilirsiniz.
Her şeyi olduğu gibi kabul edip çok mükemmelliyetçi bir bakış açısıyla yaklaşmazsanız filmi beğenebilirsiniz...

25 Haziran 2007

Mujeres al borde de un ataque de nervios [film]



İşte seyrettiğinize pişman olmayacağınız, güzel bir film...

Aşksa aşk, komediyse komedi, kurguysa kurgu, maceraysa macera...
Hepsi bir arada ama her şey öylesine yerli yerinde ve kararında kullanılmış ki bir sonraki sahneyi beklemekten neler olabileceğini düşünmeye fırsat kalmıyor.

Keşke daha uzun olsaymış da biraz daha gülseymişiz dedirten seviyeli bir komedi filmi seyretmek istiyorsanız kaçırmayın derim.

Her şeyden önce Almodovar usta’nın filmi olduğunu söyleyeyim ama çok fazla da açıklama beklemeyin çünkü filmin her anı çok güzel ve bu yüzden de filmin sahnelerini anlatarak film seyretme zevkinizi kaçırmak istemiyorum.

Çok kısa da olsa bir şeyler söylemek gerekirse;

Öncelikle, filmde başrol oyuncusunun ikide bir önüne çıkan “Mambo taksi”de geçen her konuşma bir espriye dönüşerek gerçekten gülmemizi sağlıyor...

Evde geçen olaylar tam “Gag” diye tabir edilen türde. Bir orda bir burda, bir mutfakta bir balkonda koşuşturmaca devam ederken her şeyin aslında birbiriyle bağlı olduğunu film ilerledikçe anlıyorsunuz...

Radyo tiyatrolarını, eğlenceli ve akıcı kitapları, komedi dizilerini ve tabii ki özellikle romantizmi seviyorsanız bu film çok hoşunuza gidecek.

24 Haziran 2007

Hot fuzz [film]



İmdb (international movie data base) sitesinde verilen oylara hiç bakmayacağım diyorum ama yüksek puan alan filmleri görünce “Dur bir seyredeyim...” demekten de kendimi alamıyorum.

İşte yine öyle bir aldanış ve işte yine bir iki saatlik kayıp.

Bahsettiğim Hot fuzz filmi. Kriterler yerli yerinde, değişik çekim ve değişik montajla filmin açılışı polisiyeden bıksanız da güzel bir film olacak havası yaratıyor.

Filmin ilk onbeş dakikasında hızlı kamera oyunlarıyla bizi hiç sıkmadan yapılan ani geçişler, küçük espriler birden bitiyor ve sonra film birden sıradan bir havaya bürünüp sıkıcı olmaya başlıyor.

Çekimlerdeki özen ve kurgu bile değişiyor. Sanki filmi yapan ekip değişmiş gibi birden klasik bir polisiye romanını ağır ağır çözen anlatım filmin büyük bir bölümde devam ediyor.

Ve final girişi: En berbat filmlerde bile rastlanmayacak sıradanlıktaki beylik sahneler ardı ardına sıralanıyor.
10 yaşındaki çocukların bile çözebileceği gizemli olaylar aydınlatılıp cinayetlerin sırrı açığa çıkıyor vs...

Gerçek bir konusu varmış gibi düşündüğümüz filmin aslında polisiye filmleri eleştirmek (hatta alay etmek) için yapıldığını sonradan anlıyoruz ama filmin girişinde bu öylesine arka planda işleniyor ki acaba mı diye şüpheye düşmekten kurtulamıyorum.

Filmin sonlarına doğru polisiye filmlerdeki saçmalıklara o kadar çok gönderme yapılıyor ki bu sefer de madem böyle bir şey yapılacak niye filmin bir konusu varmış gibi baştan o kadar ciddi davranıldığı anlaşılamıyor.

Kilisenin uçan kulelerinden biri aşağıda bekleyen birinin kafasına diklemesine düşürülüp adam paramparça edilir, kasabanın ortasında birden ortaya çıkan maket evlerin kuleleri başka birinin çenesinden girip ağzından çıkar ve adam hâlâ konuşmaya devam eder gibi saçmalıklar artık bardağı taşıran son damlalar olunca filmden kopup yine boşu boşuna uykusuz kaldığım için üzülüyorum...

Sizler boşu boşuna uykusuz kalmayın diye de buraya yazıyorum...
“Hat fuzz, ne iyi bir film, ne puanını hak ediyor ne de bahsedildiği gibi bir komedi filmi. Söylenilenlere ve reklamlara kulak asmadan filmden uzak durmanızı tavsiye ediyorum...”

23 Haziran 2007

Bird people in China [film]



Filmi büyük bir hevesle seyretmeye başladığımda farklı kültürlerde, farklı coğrafyalarda geçecek eğlenceli bir yol filmi diye düşünmüştüm ama film ilk 15 dakikanın sonunda sıradan bir anlatıma dönüp sıkıcı olmaya başladı. O yüzden ben de sanatsal yorumlar yerine filmde herkesin görebileceği kötü yanları yazayım da siz de boşu boşuna seyretmeyin dedim.

Filme gelirsek...

Çin'de az bilinen bir yöredeki Yeşim madenine ön araştırma yapmak için gönderilen filmin kahramanı, Japonya'dan Çin’e geldiğinde kendisini karşılayan rehberi bulur ve madenin bulunduğu köye doğru yola koyulurlar ama yanlarına istemedikleri biri daha katılacaktır. Bu yeni yolcu aslında maden için araştırma yapan firmadan alacaklı olan birilerinin adamıdır ve daha en başta hiç konuşmadan çok gereksiz yere uzatılmış bir kavga sahnesini uzatır da uzatır bizim de canımızı sıkar.

Birlikte binilen minibüsün kapısı yolculuk sırasında uçar, direksiyonu çıkar vs. ve bize eğlenceli bir şeyler başlayacakmış havası yaratır ama daha sonradan bu minibüsü bırakıp kimi yerlerde yürüyerek, kimi yerlerde de salla yolculuğa devam ederler.

Bana göre filmin belki de en ilginç sahnesi bu arada geçiyor: Yollarına, salla nehirde devam etmek zorunda kaldıklarında, salın önüne bir sürü irice deniz kaplumbağası bağlanır ve salı “Arabaya koşulan atlar gibi” bu kaplumbağalar çeker...

Buraya kadar adamımızı kontrol altında tutup (paralarını sağlama alabilmek için), yolculuk sırasında bir terslik olmasını engellemeye çalışan mafya üyesi diğer adam, filmin başından beri Takeshi Kitano rolüne soyunup Havaii desenli gömlekler giymekte ve sert mizaçlı “kaba bir adam ama aslında ne kadar da iyi biri” havası estirmeye çalışmaktadır.
Filmdeki esas gerilimi bu adamın gereksiz çıkışları ve kavgaları yaratmaktadır ama filmi seyrettikçe ana konunun ilerleyişine göre böyle bir şeyin olması çok gereksiz ve mantıksız geliyor.

Ekip, sonunda dağ köyüne ulaşır, yeşim madenini bulurlar ama esas film bundan sonra başlayıp birden ağır bir havaya bürünecektir. (yani yukarıda yazdığım ayrıntılar kesinlikle filmi seyretmeyenleri etkilemeyecek ayrıntılar). Aslında film buradan da başlayabilirmiş. Yani filmde konuyu anlatan başrol oyuncusu “İşte hikâyemiz bu köyde geçiyor...” diye konuşarak filme buradan da girilebilirmiş.

Biz yine filme dönelim...

Filmimizin kahramanları köye ulaştıklarında “Zamanında, bu köyde uçan insanlar olduğu” inancına sahip bir köylü kız dikkatlerini çeker.
Bu kız, (geçmişte uçağı buradaki göle düşen İngiliz savaş pilotu) dedesinden aldığı “uçmayla ilgili geleneklerin yaşatılması görevi”ni üstlenmiştir ve köydeki çocuklara (resmen bezden ya da deriden kanat takıp) uçmayı öğretmeye çalışmaktadır ama aralarında uçan falan yoktur.

Ve ekibimiz geçmişten günümüze kadar köyde geçen olayları takip edip, ne olup bittiğini anlamaya çalışarak oradakilere bu konuda yardımcı olmaya çalışır...

Filmin bize bir trende “Alın işte filmin kahramanı, olayları anlatan da yine bu adam.” diye tanıttığı başrol oyuncusu filmin neredeyse tamamında eşit ağırlıktaki rol dağılımında kaybolup gidiyor.

Yardımcı oyuncu olan kötü adam, filmin başında çok ama çok farklı bir karakterde aşırı kaba biri olarak tanıtılıyor. Öyle ki; filmin ilerleyen kısımlarında geçirdiği dönüşüme bizi ikna edemiyor ve filmi neredeyse arka plandan onun üzerine kurmuşlar hissi verecek kadar da önemli bir yer işgal ettiği için karakterle birlikte film de yıkılıyor...

Mantar yiyerek hafif zehirlenmeyle karışık eğlence arayışları, rehberin hafızasını kaybetmesi, neredeyse hiç bitmeyen pillere sahip bir ses kaydedici teyp, hiç durmadan her yerde aynı şarkıyı gece gündüz demeden söyleyen bir köylü kızı, sıradan Japon bir işçi olan kahramanımızın şarkının ingilizce versiyonunu dünyanın en bilinen şarkısı gibi hatırlayıp söylemesi, mafyanın adamı olan yardımcı oyuncunun kâbuslar görüp ikide bir uyanması ama nedeninin açıklanmaması vs. gibi yığınla mantık hatası insanı sinir ediyor ki rehberin tekrar benzer bir kaza geçirmesi ve hafızasının yerine gelmesi son noktayı koyuyor...

Japonya ile Çin arasındaki kültürel farklılık, yaşam tarzı vs. gibi hiç bir özellik işlenmeyecekse filmin kahramanı niye Japon olarak seçilmiş belli değil, boşu boşuna karışıklık yaratıyor. Karmaşık şehir hayatından, el değmemiş bakir bir yere gelen adamın farklı bakışı gösterilecekse Çin'de de şehirler var.

Neyse fazla uzatmayayım...

Film: Para verdiyseniz “Gitti paracıklar”, benim gibi korsanını bulup seyrettiyseniz “Boşuboşuna uykusuz kaldık” dedirtmekten öteye bir etki yapamıyor.

Afişiyle, resimleriyle, konusuyla “bağımsız sinema”, “uzakdoğu filmi” ya da “festival filmi” havasına aldanıp seyrederseniz pişman olursunuz. Hiç seyretmeyin daha iyi...

21 Haziran 2007

sosyal kanunlar ve doğa kanunları...

Toplumda genel geçer kabul edilen kurallar, inanışlar çoğunluğun onayıyla yaygınlaşıyor ve doğru ya da yanlış hiç ayrım yapılmadan çıkarlar doğrultusunda yoluna devam ediyor.

Demokrasi kavramını, doğduğundan beri “Çoğunluğun dediği olur.” mantığıyla düşünenler, hiç bir zaman, esas demokrasinin aslında (kabul edilen çoğunluk istekleri yüzünden zor durumda kalan) sayıca az olan kesimin haklarının da savunması olarak algılayamıyorlar...

Doğadaki her şey çoğunluk üzerine kurulu, çok olan her zaman az olanı yutuyor...
Koskoca bir göl, içine bir kaşık tuz koyunca tuz eriyip kaybolup gidiyor.
Eşyalar fazlaysa minik bir ateşi bir yerde durduruyor ve yangın başlamadan bitiyor ama yangın büyükse içine atılan her şeyi yutuyor...

Doğada durum böyle ve acaba sosyal kurallar, hukuk gibi kanuni uygulamalar koyarak, kendimizi doğanın "Güçlü olanın baskın olma"sını sağlayan kurallarının dışına mı itiyoruz. Bütün kuralları yıkıp doğada doğal olarak yaşamak, bize daha doğru ve mutlu bir sosyal yaşam sağlar mı?

Neredesiniz?

Kadın selamlaşmak için erkeğe elini uzatmadan erkek elini uzatmaz...
Bir yere girip çıkarken, içerden dışarıya çıkan kişi her zaman önceliklidir...
Merdivenin dar kısmından çıkılır, geniş olan kısmından inilir ve her zaman öncelik inen kişiye verilir... Belli saatler dışında telefon edip insanları rahatsız edemezsiniz... vs. vs. vs.

Aile ve çevreden aldığımız, yukarıda saydıklarımın benzeri binlerce (davranış ve yaşam tarzıyla ilgili görgü kuralı da diyebileceğimiz yaşamın parçası haline gelmiş) kural vardır.

Fakat günümüzde “naziklik” sayılabilecek görgü kurallarını neredeyse hiç kimse önemsemiyor, uygulamıyor hatta bilmiyor...

Sonra bir an düşündüm...

Acaba;

Yeryüzünden kalkmış bir dinin son müridi gibi kendi kendini kandırıp “Böyle böyle kurallar var, yapmayanlar kaba ve görgüsüz, etrafımız hep böyle insanlarla doldu taştı.” diye düşünüp boşu boşuna mı rahatsız oluyorum.

Dünya değişti, ben hâlâ aynı tarzda devam eden yaşamımı sürdürerek, değişen dünyanın dışında mı kaldım?

Görgü kuralları gibi, “günümüzdeki uygulamalarının dışında kaldığım” başka şeyler de var mı?

İş, çalışma, ticaret, komşuluk, vatandaşlık, insanlık vs. gibi her şeyin bildiğim kurallarına uyulmaya uyulmaya her şey değişti de yazılmamış yeni kurallar bildiklerimin yerini mi aldı...

Yoksa hâlå boşuboşuna mı kültür, bilgi, sanat, teknoloji vs ile ilgileniyorum. Bunların hepsinin modası geçti, her şey para oldu. Paran varsa her şeyi yapabilirsin diye genel bir kural koyuldu da bizlerin birey ve toplum olarak bu kurala uymaktan başka bir seçeneği kalmadı mı?

Yemek yerken burnunu sildiği kağıt peçeteyi tabağının içine atan adam, artık normal mi karşılanıyor. Otobüste bayanlara, yaşlılara yer vermek eski moda mı oluyor? Önüne gelenden sigara istemek doğru bir şey mi? Yediğin şeyin paketini sokağa atmak doğru bir şey mi? Karşındakinden bile çekinmeden, insanların yüzüne baka baka nasıl oluyor da yerlere tükürebiliyorlar?

Bu kurallara kimse uymuyorsa ben hala niye böyle bir şey varmış gibi yaşıyorum.

Ben zaten bunları “Görgü kurallarına göre böyle yapmak lazım.” diye düşünüp yapmıyorum ki... Yaşarken ailem ve çevremdekiler böyleydi, böyle yaşadık, böyle alışkanlık kazandık...

Bir yandan yürüyüp, bir yandan çekirdek yiyerek, kabuklarını da sağa sola atmadık, çöpümüzü camdan dışarı fırlatmadık, arabamızı kaldırımın üstüne parketmedik... Peki ben bunları öğrenip uyguluyorsam ve yanlız kaldıysam, bana yaşarken, yetişirken bunları veren çevre nereye kayboldu bunu da anlayabilmiş değilim...

Herkes gitti mi?

Bilgisayar bağımlılığının bilinçaltı nedenleri...

Genelde insan psikolojik eğilim olarak canlı-cansız tüm nesnelerden kendi eyleminden sonra cevap olarak karşısındakinden tepki bekler.

Yaptığı eylem karşılığında alınan “cevap hareketler” olumlu olduğu sürece işlerin yolunda gittiği duygusu insana güven ve başarı hissi verir...

İnsanlarla ilişkilerimizde de bizleri anlayıp doğrulamaları ve istediğimiz yönde davranışlarda bulunmaları hoşumuza gider. Her şey istediğimiz gibi geliştiğinde bir an için de olsa kendimizi mutlu hissederiz. Bunun nedeni de insanın çevresine ve olaylara istediği şekilde yön vermeyi sevmesidir.

Şu çiçeği şuraya ektim şu kadar vakit sonra çıkacak, şu telle bahçenin etrafını şöyle çevireyim de kimse girmesin, otobüs inşallah benim geçeceğim yerden gidiyordur, öğretmen beni sözlüye kaldırmasın vs...

Hayat içerisinde bir şeylerin hep istediğimiz gibi olmasını diler, öyle olması için de çaba sarfederiz.

Arabanın anahtarını çevirince hiç bir aksaklık çıkarmadan çalışması, musluğu açınca suyun akması, lambayı açınca etrafın aydınlanması hep olağan işlerden sayılır ama bu tip işler de bir terslik çıkmasın, koşturup çabalayıp binbir zahmete girer aksaklık çıkaran şeylerden şikâyet ederiz...

Olumlu cevaplar aldığımız, bizi onaylayan, "düşündüğümüz gibi düşündüğü" için mantık çizgisi bizimle aynı yönde olan insanları beğenir, yakınlığımızı arttırır, onlarla daha sık görüşmeyi isteriz.

Bilgisiyar ve insan arasındaki ilişkiyi bu açıdan ele aldığımızda.

Bilgisayar; kullanan kişiye, yaptığı eylemler doğrultusunda tepki veren bir araçtır.

Her bilgisayarda bir işletim sistemi vardır ve yapabileceği şeyler her ne kadar sınırlı da olsa bizim isteklerimiz doğrultusunda çalışır. Şuraya basarsınız şunu yapar, buraya tıklarsınız bunu yapar.

Yıllar süren bir çalışmanın, tarifi olmayan bir emeğin ürünü dosyaları bir iki tıklamayla silip yok edebilirsiniz ve hiç bir bilgisayar “Buna izin veremem, orda ne kadar emek var biliyor musun sen?” diye insanlarınki gibi bir cevap vermez... Doğru ya da yanlış olsun hiç farketmez sadece sizin istediğinizi yapar...

Müzik dinlerken istemediğiniz parçayı atlar, oyun oynarken oyunda size gösterilen nesne sağ yapınca sağa sol yapınca sola gider. Binlerce resim içinden seçtiğiniz bir resmi açıp gösterir vs.

Her tür eylem, milyonlarca emir komuta zinciri içinde işler durur ve sadece ama sadece sizin istediğiniz doğrultuda çalışır.

Her yerde, her zaman, söylediklerimizi ve yaptıklarımızı onaylamak istemeyecek insanlar mevcutken; sadece biz ne istersek onu yapan bilgisayarlar bizleri kendilerine bu yönden psikolojik olarak bağlamıştır.

Bilgisayar günlük hayatımız içinde biz ne dersek yapan bir köleymiş gibi görünmesine rağmen bizleri köle haline getirecek kadar bağımlılık yaratmaktadır.

Aslında bizler bilgisayarların çalışma şekillerini öğrenmek zorunda kalıp, onların mantıkları doğrultusunda hareket etmekteyiz ve bilgisayarın bize istenilen tepkiyi verebilmesi için ilk önce bizim onun dilini, mantığını ve çalışma kurallarını öğrenmemiz gerekmekte. Bu ilişki kurulunca da artık bilgisayarlar istediklerimizi yapmaya başlamaktadır.

Yapılan araştırmalarda; o anda hiç bir işi olmayan kişilerin bile, sadece mausu ileri geri götürüp, dosyalara tıklayıp açıp kapatıp belli bir süre geçirmek için bilgisayarını açıp başında vakit geçirdiği tespit edilmiş.

Bilinçaltında "Devamlı, istediği yönde gitmeye göre kurulmuş." bir benliği olan insanoğlu, bilgisayarla olan ilişkisinde "ne denirse yapan, ne istenirse ona göre tepki veren" bilgisayarların böylece bağımlısı olmuş.

20 yeni dolar milyarderimiz daha olmuş

Forbes ekonomi dergisi’ne göre; 2002’den 2007’ye kadar Türkiye’deki dolar milyarderi sayısı 6’dan 26’ya yükselmiş...

Türk ekonomisinden 12 kat büyük olan Japonya’nın bile bu kadar dolar milyarderi yok. İşte gelir dağılımındaki dengesizliğin çok güzel bir göstergesi: Zengin daha zengin fakir daha fakir, bir türlü değişmeyen yazgımız.

Keşke böyle üç beş insan çok çok zengin olacağına herkese bir ekmek fazla düşseydi.

20 Haziran 2007

Fountain [film]



Güzel sahneleri olan, kurgusu karışık gibi duran ama seyretmeye devam ettikçe yavaş yavaş her şeyi yerli yerine oturtan bir film... Başyapıt mı? değil ama sıradan bir film de değil...

Filmin konusu; Ölümcül bir hastalığa yakalanmış karısını kurtarmaya çalışan bilim adamının, büyük bir gayretle çalışıp ölüme sebep olan şeyi ortadan kaldırmak istemesi üzerine kurulu.

Fakat filmde üç ayrı dönem, üç ayrı öykü aynı anda işlenmiş ve bu da filme ayrı bir güzellik katmış.

Filmin açılışında başlanan ilk öyküde; karanlık çağlarda Mayalar’ın gizli mabetlerinde savaşarak yeryüzündekilere verilmesi yasaklanmış olan “Ab-ı hayat”ı (fountain) ele geçirmeye çalışan İspanyol savaşçılarının macerası işleniyor.

İkinci öyküde ise büyükçe camdan bir kürenin içinde seyahat ederek (fantastik bir masalda; ruhların yeniden yaşama döndüğüne inanılan uzaydaki bir yere ulaşarak) ölen eşine yeniden kavuşmaya çalışan bir adam vardır.

Bu üç öyküde anlatılan sevgililerin hepsi de aslında ölümcül hastalığı olan eş ve buna çözüm arayan adamdır. Birbirine geçiş yapılan yerlerle bu iyice belirtilmiş.

Böyle bir konuda heyecan daha yüksek seviyede işlenebilirdi ama masalsı bölümlerin temposuna ters düşerdi diye düşünürsek, filmin akışındaki yavaşlık kabul edilebilir. Biraz karanlık çekimli bir film olsa da sergilediği estetik sahneler için bunu kabul edebiliyoruz.
Sonsuz yaşam ve sonsuz sevgiyi işlemek için değişik bir kurgu çalışması sergileyen filmin üç öyküyü buluşturduğu bir sürpriz bölüm var ki sadece bunu yakalamak ve o duyguyu tatmak için bile izlenilebilir.

Seneryonun duygulara yüklenmek yerine dikkat dağıtan ayrıntıları işlemesini garipsedim. Kendimizi kaptırmışken iki de bir bizi filmden koparan gereksiz bu ayrıntılar olmasaymış çok daha iyi olurmuş...

Filmin başında Maya tapınağındaki filmin kahramanı olan savaşçı yukarıya çıkınca gerçekleşen dövüş sahnesinin sonunda yere bir şeyler düşürür (bu bir)...
Adam kitap okurken uyuya kalır ve kitap yere düşer (bu iki)...
Kadın müzede bir şeylere bakarken elindeki kitabı yere düşürür (bu üç)...
Laboratuvarda görevlilerden biri elindeki notbloğu yere atar/düşürür (bu dört) (ve aklıma şimdi gelmeyen başka şeyler de düşüp duruyordu) Bunları gerçekçi olsun diye günlük hayattaki davranışları örneklemek ve sağlam bir etki bırakmak için yaptıysalar pek de iyi olmamış...

Böylesine gerçek bir konuyu bu kadar fantastik bir şekilde işlemeleri mi yoksa bu kadar fantastik bir konuyu bu kadar gerçekçi bir şekilde işlemeleri mi filmin başarısı olarak algılanmalı karar veremiyorum.

Bunun haricinde değişik bir tarzda işlenmiş film seyretmek isteyenler tercih edebilir.

Masalsı ve efsanevi mucizeleri gerçekleştirecek olan tek şey bilimdir göndermesi yaparken, konusu gereği duygusal olmasıyla birlikte, ağlatmayan ama hafiften üzen bir havada geçen bu filmde, bakalım insanoğlunun sonsuz yaşamı ele geçirme fırsatı olunca “Aşkı mı, yoksa ölümsüzlüğü mü?” tercih ettiğini siz nasıl yorumlayacaksınız?

18 Haziran 2007

Next [film]



Nicolas Cage’in son filmi Next’i seyretmeyin... Niye mi? Buyrun okuyun...

Süperman, Örümcek Adam, Flash Gordon vs. tarzı Dünya’yı kurtarma amacı uğruna hayatını hiçe sayan ve olağanüstü güçleri olan kahramanlar sinemada her zaman yer bulmuş ve ilgiyle izlenmiştir.

Yukarıda saydığımız kahramanları gölgede bırakabilecek özellikleri olan kahramanlar ordusundan kurulu bir ekibin maceralarını anlatan Heroes isimli bir dizi de şu sıralar gençler arasında epey bir izleyici kitlesi yarattı. Ardından fanatik grupları falan derken olay tüm dünyayla aynı anda Türkiye’de de tv’de oynaması sayesinde tam bir piyasa işine çevrildi. (Yani neredeyse bu diziyi duymayan kalmadı)

Bu gelişmeyi takip eden diğer yapımcılar ise para kazanmak için fırsat bu fırsattır diyerek buradan fikirler toplayıp hiç düşünmeden bunları “Next” gibi yeni yapımlara uyguladılar. Aslında dilim varmıyor ama resmen çaldılar.

Bu yüzden her şeyden önce söylenmesi gereken, Next filminin konu olarak aynen bir diziden çalınmış olmasıdır. Heroes dizisinde New York’da patlayacak bir nükleer bombayı durdurmaya çalışan olağanüstü güçleri olan kahramanlar var (ki aralarında ileriyi görebilen bir karakter de var), Next’de de Los Angeles’da patlayacak olan nükleer bir bombayı durdurmaya çalışan geleceği (2 dakika ilerisini de olsa) görebilen kahramanımız var...

Böylesine güçlü imkânları olan Hollywood sinemasının bu kadar aciz kalabileceğini sanmıyordum ama resmen büyük bir yaratıcılık sıkıntısı yaşadıkları ortada...

Filmden hiç bahsetmeyeceğim çünkü bir sürü saçma sapan şeyle dolu ve yanlışlarla bezeli...

Ara sıra seyrettiğim şeyleri buraya yazıyorum hani olur da birileri okur ve ben de seyredeyim der diye amaç sadece güzel şeyler bulup paylaşmak değil tabii ki... Bir yandan da olabilecek yanlış yönlendirilmeleri engelleyerek vakit kaybınızı ortadan kaldırmak.

Yani güzel bir film gösterip izleyin diyerek iki saatinizin güzel geçmesini sağlamak kadar, reklamı çok yapılınca ilgi çeken basit şeylere yönlenmeyi engelleyerek boşa geçecek iki saati kurtarmak da önemli bir şey....

Neyse gelelim filme; Filmin kahramanı gece kulüplerinde sihirbazlık yapmaktadır ama yaptığı numaraların sıradan olmadığını anlayan ve onu yakından takip eden birileri de devamlı kendisini takip etmektedir.

Nasıl oluyorsa oluyor ve gizli servis adına çalışan bu kişiler filmin kahramanında bulunan olağanüstü güç olan "İleriyi görebilme yeteneği"ni keşfediyorlar.
Amaçları; Los Angeles’da Rusların yerleştirdiği nükleer bombayı bulmaktır bunu yapmaları için de filmin kahramanını güçlerini kendileri için kullanmaya razı etmek gerekmektedir...

Adamımız bir kumarhanede masalardan birinde oturmaktadır ama aynı zamanda da kameralardan kendisini izleyen kumarhanenin güvenlik elemanlarını farkedip kameraya doğru bakar.

Yine nasıl olup da anlaşılıyorsa buradaki güvenlik birimi “Bu adam nerden biliyor da bu kadar bilinçli davranıyor, sanki olup biteni önceden görebiliyor” diyerek adamın kameraya bakışından şıppadanak geleceği görebilen biri olduğunu anlayabiliyor...

(tabii arada Ruslar da öğrenmiş bu adamı ve onlar da peşine düşüyorlar ama onu kaçıramayınca, kız arkadaşını kaçırıyorlar, neye niyet neye kısmet işte...)

Saçmalığın bini bir para ama bununla kalmıyorlar...

Bir şekilde adamımız kaçar kovalanır pozisyona düşüyor ve gizli servis elemanları tarafından yakalanıyor... Özel bir laboratuvara götürülüyor ama bu kadar gizli işler için kullanılan laboratuvar şehrin göbeğinde alışveriş ve iş merkezlerinin tam ortasında yer almaktadır!

Yazınca anlayacak mısınız bilmiyorum çünkü o kadar saçma ki nasıl anlatayım bilemiyorum. Adamımız gizli servisin laboratuvarında televizyona bakıp iki dakika sonrası, iki dakika sonrası derken bütüüün olayları görür ve bir de bakar ki bu nükleer bombayı yerleştiren Ruslar, kaçırılan kız arkadaşıyla birlikte meğerse yan taraftaki binanın otoparkında değil miymiş... (Koşup yetişmesi kolay olur diyedir belki)

Yaaa...

Tabii görev başa düşer ve hemen ordan bir iki kişiyi dövüp (cia ya da fbi gibi gizli bir servisin çok özel bir bölümünden bahsettiğimizi hatırlatırım) binadan elini kolunu sallayıp dışarı çıkar ve olayların gerçekleşeceği yakındaki binaya gider.

Allah insanın yüzüne bir kez gülmesin arkası gelir demişler, tesadüf bu ya, meğerse kızı kaçırıp üzerine bomba döşeyen bu Ruslar aslında karargâhı da buraya kurmamışlar mı? O kadar ara ara sen meğerse adamların merkezi yandaki bina değilmiymiş...
Yaaa. Yaaaa. Bak sen şu işe, bir de bunlar hep birlikte bütün ne kadar eleman varsa bunlar kovalayınca karargâhlarına girip orada kapana kısılır mı...

E tabi, kahraman olsun çamurdan olsun herkesin icabına tek tek bakacak, bir şekilde Rusları da deşifre edecek, kızı da kurtaracak, bombayı da bulacak vs... ama... meğer bütün bunların hiçbiri olmamış da hepsini filmin sonunda kendisi sahne sahne görüyor olmasın mı?

Meğer kahramanımız olabileceklerin tamamını tahmin edip “Dur şu kıza bu kadar şey yaşatmayayım yazıktır...” diyerek kendi kendine gizli servise yardım etmeye karar verince biz onun düşündüklerini yani ileride olacakları görüyormuşuz...

“Hani bu adam sadece iki dakika ileriyi görebiliyordu? Ne oldu da evrim geçirip her şeyi görür hale geldi” diyen çıkmaz nasıl olsa diye düşündülerse ayıp etmişler çünkü biz yemedik başkası da yemez...

Son söz olarak; Paranıza, zamanınıza yazık gidip o parayla güzel bir kebap yiyin, film süresi kadar bir süreyi de parkta çay içip gazete okuyarak geçirin. Hem ruhen hem madden çok daha faydalı olur...

17 Haziran 2007

Osama [film]



Afganistan’da kadınların yanında bir erkek olmadan sokağa çıkmaları bile yasaklanmış ve çalışmaları da engellenmiştir.

Filmde gösterilen ailede ise evin erkeği savaşta ölünce bir anneanne, bir anne ve bir de kız çocuğu tekbaşına kalmıştır.

Anne doktordur ama çalışamadığı için evde herkes açlığa terkedilmiş durumdadır. Ve birgün anneannenin aklına küçük kız çocuğunu erkek kılığına sokup çalışmaya göndermek gelir.

Kız çocuğu erkek kılığına girer ve bir de iş bulur ama erkek olmak da ayrı bir problemdir çünkü bu sefer de askeri eğitim için yetiştirilmek üzere bir okula götürülür ve küçük çocuğun macerası başlar... (Seyretmeyenler için konu hakkında en fazla bunları açıklayabiliyorum ki resmi sitesinde de bu kadar açıklama var.)

Gelelim benim yazacaklarıma:
Filmde anlatılanlara üzülmemek elde değil...
“Bak böyle bir olay olmuş, nedeni de buradaki insanlar...” fikri temel alınınca, gazete haberini akşam televizyonda izliyormuş gibi hissettiren bir film. Böyle baktığımızda filmin kahramanı olan küçük kıza acımaktan başka bir şey gelmiyor elimizden.

Sinema adına pek fazla bir şey olmasa da anlatılan hikâyenin gerçekliğe yakınlığı ve düz mantığı olaylara tanık olmamızı sağlıyor...

Doğu kültürünün teknolojiden uzak ve yavaş yaşamı filmin akışına da etki etmiş... Çetrefilli kurgular, birden değişen olaylar zinciriyle merak uyandıran sahneler beklememek gerekiyor. Filmin en büyük özelliği hayattan bir sayfa havasındaki belgesel mantığını takip etmesi.

Filmin Fransızca olması ilk başlarda gerçeklik duygusunu yitirmemize neden olurken, film ilerledikçe “İyi ki de böyle olmuş, yoksa gerçek gibi izleyecektik, o zaman da bunu kaldıramazdım" diye düşündürüyor.

Ailenin mecburiyeti ve kızın dramı insanı üzüyor ve filmin temel konusu bu ama arka planda işlenen ayrıntılar yetersiz de olsa genel halkın içinde bulunduğu aczi gösteren sahneler de izleyenlerin üzülmesine ve “bunlar nasıl yaşıyorlar?” dedirtmeye yetiyor...

Sahnelerin kadraj estetiği böyle bir mekân ve ortamla çok daha etkileyici ve dramatik olabilirdi. Mesela kızın ip atlamayı hayal ettiği bölümde hapishane havası ve bir çocuğun hapishanedeki psikolojisi daha geniş sahnelerle aktarılıp “Çocuk bu daha görüyorsun işte... Aslında şimdi oyun oynayan, mutlu bir yerde mutlu biri olarak yaşamalıydı” fikri sağlam bir şekilde yerleştirilebilirdi.

Yine de insanların sahip olduklarının değerini anlayabilmeleri, dünyanın bambaşka yerlerinde bambaşka hayatlar ve düzenler olduğunu görebilmeleri açısından ilginç bir filmdi.

Eğer bulur da izlerseniz ve çok büyük beklentileriniz olursa; İnsanlığın 'insanlığından' utanması gereken etkileyici bir hikâye'den fazlasını beklemeyin (ki bu da az bir şey değildir).

Büyük bir ihtimalle küçük kızın başına gelenleri, ailenin nasıl bir hayat mücadelesi verdiğini, sokakları, hastaneyi, savaş eğitimi sırasında diğer çocukları görünce üzüleceksiniz ama politik mesaj ve eleştirinin sadece bu duygu üzerine kurulması filmin amacına tam olarak ulaşmasını engellemiş.

Öyle ki kız ve ailesi güzel bir şeyler yaşasa “Afganistan kendi kapalı kurallarıyla kendi vatandaşlarına bile özgürlük tanımayan aşırı dinci bir ülkedir.” ana fikrinden başka bir şeye ulaşamayacağız.

Eğer Afgan yönetmen bunu amaçlıyorsa bunda başarılı olmuş, yok sanat adına bu filmle sinemaya kendine özgü bir şeyler katma çabasındaysa film bence bunun için yetersiz...

Tabii ki filmin konusunda her ne olursa olsun “Avrupa kültürünün dışında kalan dünyadaki sanatçıların, kendi ülkelerinin olumsuzluklarını dile getirdiği sürece” Avrupa’da desteklendiğini gözardı etmiyorum.

Acaba bu konuların temellerine inilse, tüm bunların nedenleri daha sosyolojik olarak araştırılsa ve bugün “Doğu”nun içinde bulunduğu durumda “Batı”nın da sorumluluğu olduğu işlense ve filme öyle girilse acaba bu film aynı şekilde ilgi uyandırıp çekilmesi için destek bulabilir miydi?

Son olarak; “Mutlaka bulun, mutlaka görülmeli...” denilebilecek bir film değil ama izlerseniz dünyaya bakışı başka türlü olan, politik ve insani değerleri ön plana çıkaran, en önemlisi tamamı amatör oyuncuların oynadığı, Hollywood sıradanlığından uzak, değişik bir tarz film seyretmiş olursunuz...

15 Haziran 2007

Little miss sunshine [film]



Seyretmek üzere ayırdığım bir yığın filmi sonraya bırakıp, oscar adayı da oldu diye Little miss sunshine’ı seyredeyim dedim (ki bunda imdb [international movie data base] sitesinin verdiği 8.1 lik puan da etkili oldu).

Uzunca bir süreden beri film seyretmeye fırsatım olmuyordu, aradan geçen yaklaşık 1.5 yıllık süre sonrasında ne seyredersem seyredeyim güzel gelecektir, hele böyle bir film yeniden film seyretmeye başlamak için iyi bir başlangıç olacak diye düşünüyordum ki tam tersi oldu...

Neyse gelelim “Basit bir yol filmi” diye özetliyebileceğim filme; Küçük bir kızın, yaşıtları arasında düzenlenen güzellik yarışmasına katılabilmesi için yapılan şehirler arası yolculuğu anlatan bu filmin benzerlerini daha önceden de birçok kez görmüştük.

İyi olunca yol filmlerinin seyrine doyulmaz ama bu filmde bir minibüse (Bana göre filmdeki tek sevimli şey, bu eski vosvos minibüs) sıkışan 6 kişinin birbirleriyle ilişkisi gerçekten insanı sıkıyor.

Film gerçekçi olsun diye hiç gereği yokken bir sürü küfürle doldurulmuş...

Beni bu filmin eleştirisini yapmaya iten şey ise filmdeki karakterler ve bu karakterlerin hepsinin aynı ailede buluşması. Bir ailede farklı bir tip olabilir hadi diyelim ikinci bir tip de farklı karakterde ama bütün tipler de bir birinden farklı ve uçlarda dolaşan acayip insanlar olabilir mi?

(tabii ki insanların karakterleri birbirinden farklıdır ama söylemeye çalıştığım şey hepsinin böyle uçlarda ve sorunlu olması)

Uyuşturucu kullanan bir dede (her ne kadar filmde grandfather kelimesinin tercümesi büyükbaba olarak geçse de bir dededir o ama yeğenine kuzen diyen, dedesine de büyükbaba diyebilir tabii Türkçe'yi boza boza ne hale soktuk o ayrı bir mevzuu), eşcinsel ve işinden uzaklaştırılmış profesör dayı, mesleğinde başarısız ve kendi yanlış hayat felsefesindeki takıntılı durumunu kızına zorla öğretmeye çalışan bir baba, güzellik yarışmasına katılmak için devamlı prova yapan 7 yaşında küçük bir kız ve ortayı bulmayı çalışan, (anlayışlı olmaya çalışacağım, çocuk hayatı öğrensin diye...) kahvaltı sofrasında dayısının intiharına ait ayrıntıları ve eşcinsel aşkının içyüzünü anlattıran sinirli, stresli ama kendisi de problemli olan bir anne. Tabii bir de jet pilotu oluncaya kadar konuşmama yemini eden evin oğlu var...

Tamam böyle aykırı tipler bir ailede olabilir ama onlar aykırılığın ve değişik hayatların içine girdikleri zaman da zaten ailenin içinde yer almazlar her ne kadar ailenin parçası iseler de aileden uzaktırlar.

Senaryoda bunu kurtarmak için dede yaşlılar bakım evinden atılıp geri gelmek zorunda kalmış, dayı intihar ettiği için hastaneden ablasına teslim edilmiş olarak gösteriliyor ama olayların kahramanları bu aileye uygun bir sözü hatırlamama neden oluyorlar: Börek kenarsız olmaz ama böreğin bütün kenarları da bir kişinin önüne koyulmaz...

Filmin arka planında küçük ayrıntılarla verilmeye çalışılan: "Sıradan Amerikan ailesinin yaşam tarzı" aslında bu evdeki gibi, hep hazır ve ucuz yemek, kağıt tabaklar, market hediyesi oyuncakla oynayan çocuklar falan.

Bu tip yaşamlar, kendi dayattıkları ekonomi modeliyle dünyanın neresinde olursa olsun artık böyle değil mi ve niye filmde bana bunu gösteriyorsun?

Yok bunun iletilmesi gerektiğini düşünüyorsan, niye benzincilerde porno dergiler satılır, isteyen gider alır gibi uyduruk bir şeyi de veriyorsun (senaryodaki ince plana göre bu dergileri alan dayı eski sevgilisi tarafından görülsün diye yapmışlar ama hiç gerek yokmuş) bu bizim kışın sobada kestane yapmamız gibi ekonomi ve yaşam biçimi gereği alışkanlıklardan biri haline gelmiş, Amerika'da ülkece benimsenen bir toplumsal eğilim midir?

Filmde bir sürü saçma ve tutarsız yan olsa da en çok dikkat çekenler; annenin, çocuklarını güzellik yarışmasına sokan diğer annelere benzer bir karakter ve davranışta olmamasına rağmen çocuğu istiyor diye yarışmaya katılmayı kendine görev bilmesi ve yarışma günü kuliste çocuk kendi getirdiği kostümünü giyince “bu senin kıyafetin mi?” demesi...

Yani daha önceden kendi çocuğunun ne giyeceğini, nereden nasıl alındığını, giyince üstüne oldu mu olmadı mı falan hiç bilmiyor mu bu kadın?

Bir de eşcinsel dayı’nın profesörlükten atılmadan önce aşık olduğu erkek öğrencisini, yaptıkları şehirler arası bu yolculukta durdukları benzin istasyonunda, istasyonun marketinde görmesi tesadüfün iğne deliği oluyor ki süperman’in filmlerde uzayda uçabilmesi bile kendi mantığı içinde daha akla yakın geliyor...

Valla bu film için yorum yapmak bile gereksiz o yüzden bu filmin yorumunu böyle yüzeysel olarak geçeceğim. Film de her ne kadar “kendinizi kasmayın, başkalarının istediği gibi olup hayat içinde yarışmaya gerek yok kendi istediğiniz gibi yaşayın başkalarının söylediklerine kulak asmayın” denmeye çalışılmışsa da temel sağlam olmayınca verilmek istenen havada kalıyor....

İzlemediyseniz izlemeyin hiçbir şey kaybetmiş sayılmazsınız, hem paranıza hem zamanınıza yazık. 8.1'lik imdb notunu es geçip kendi notum olan yüz üzerinden ( o da ikide bir itilerek çalıştırılan, sevimli vosvos minibüs hatırına) 41 verebiliyorum...

14 Haziran 2007

Afrika'nın acı kaderi

1, 3, 5, 10 kişi değil
50, 80, 110, 350, 5 bin, 10 bin, 150 bin, 3 milyon, 8 milyon değil tam 10 MİLYON insan... Bebekler, yaşlılar, hastalar, kadınlar, erkekler, anneler, kardeşler...
Hiç acımadan öldürüldü...

En küçük bir karşı çıkma, en küçük bir şüphe insanların öldürülmesi için yetiyordu.

Amacım bir milleti, ulusu, ülkeyi karalamak değil.
Bir ülkenin başka bir ülkeye yaptıklarından sonra ezilen ülkenin yaşadıklarını pek de dünyanın önemsememesi ve hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam etmesi ne kadar acı...

10 milyon insan, hepsini bir arada düşünmemiz için hayal gücümüzü kullanıyoruz ama o kadar büyük bir sayı ki bu kadar insanı gözümüzün önüne bile getiremiyoruz.
Yazması anlatması, durup sayması, isimlerini okuması bile öylesine uzun sürer ki akıl almıyor...

Bu kadar insanın göz kırpmadan vahşice öldürüldüğü yer sömürge haline getirilmiş Kongo. Herkes bir şeyler kaptı, ben de Afrika’dan ne kaparsam yanıma kâr kalır diye saldıran ve 100 yıl buradaki insanlara kan kusturan ülke ise Belçika...

Gidip de Brüksel’de bir yerde otursam gelip geçen insanlara, temiz kaldırımlara, evlere, sokaklara baksam. Okullarını, duraklarını, hastanalerini gezsem nereye bakarsam bakayım Kongo hiç çıkmaz aklımdan.

Asil Avrupa medeniyetinin diğer ülkeleri, bunlar olurken kendileri de başka ülkelerde katliamlarla meşgul oldukları için ne yazık ki bu olaylarla ilgilenemediler.

Amerika kendi adına bir şey kazanamayacağı için duruma müdehale etmedi.
O ülkesinde çalışmaya getirdiği kendi köleleştirdiklerini aşağılayıp, kaderini beğenmeyenleri yakmakla meşguldü.

Başkasının malıyla, canıyla alnının teriyle zengin ve modern olmuş, şimdi de başkasının modernitesini beğenmiyorlar.

En büyük korkum, bu tür bilgilerin kağıt kullanılmayacak yeni zamanlarda, kitaplar ortadan kalkınca elektronik ortamlara taşınması ve sonra zamanla azar azar değiştirilip yok edilmesi...

Sen hatırlamak istemesen de, ben unutsam da, onlar unuttursalar da Afrika bu acıları unutmayacak...

Kuzey Atlantik Savunma Paktı (NATO) Belçika’da kurulmuş. Yani olaya bakar mısınız... Kendilerini savunmak istiyorlar, çalıp çırptıklarıyla kurdukları lüks hayata saldırı olursa diye “Korunmak” istiyorlar...

Acaba insanlar kendilerini sizden nasıl korusun?

12 Haziran 2007

"Secret" saçmalığı...

Sağda solda yeni yeni görmeye başladığımız, dergilere kapak, köşelere konu olan “Secret” filmi tanıtım ve eleştirilerine “Son zamanların en gözde pazarlama harikası diyebileceğimiz saçma bir yapım.” cümlesiyle başlamak istiyorum.

Konu o kadar derin ki önden bir girizgâh yapmadan edemeyeceğim...

Bizleri Avrupa kültüründen ayıran önemli bir özellik de ürettiğimiz tüm değerleri sıradan ürünler gibi sıradan kutulara koymamız ve satışlarının beklenilenin altında gerçekleşmesini gördüğümüzde de “Canım, Avrupalı yapmış işte o biçim satıyor.” diyerek aslını anlamadan işin içinden çıkmamızdır.

Bizler bir ürünü hep değerine satabilmeye çalışmanın peşinde koşarken, onlar değeri ürünün dışında pazarlama şartlarına göre belirleyerek değişik projeler geliştirirler.

Ve bu yüzden bizde bir kilo bisküviyi 5 milyona alabiliyorken onlarda süslü kutulu 100gr.lık bir paket “özel üretim” bisküviyi iki misline zor alırsınız. (ya da alabilirseniz başkasına hediye etmek için alırsınız.)

Pazarlama tekniklerinin detaylarına gereksiz yere inmeden şuna dikkat çekmem gerekiyor.

Avrupai pazarlama yöntemleri, köyden köye dolaşıp şifa dağıttığını iddia eden şarlatanlar sayesinde kurulup daha sonradan kendine geniş alanlar yaratmasını bilmiştir. Bu yöntem direkt olarak insanların zaaflarına hitap eder.

Kel misiniz? İlacı bende... Miğden mi yanıyor? İlacı budur... vs. yöntemiyle pazarlanan sıradan şurupları insanlara satmaya çalışırken esas olayın “satın alınan şeyin, satılan şeyden daha fazla bir değere sahip olduğu”na inandırmaktır.

Herkesin bir şeylere ihtiyacı vardır ve bunlara ihtiyaç duyulması birer sorundur. Sorun olmasının nedeni ise sıradan yöntemler ya da günlük hayattaki tesadüfi durumlarla bu ihtiyaçların bir türlü karşılanamamasıdır.

İnsanlar günlük hayatlarında bildikleri yöntemlerle bu sorunları çözüp de ihtiyaç duydukları şeylere bir türlü kavuşamayınca, bu durumda bu ihtiyaçlardan doğan talebi değerlendirerek başkasının sorunu üzerinden para kazanmaya çalışanlar devreye girer.

Genelde büyük vaatler vererek sorunlarınızı çözmek isteyenler de paranızı alarak sizi soyup soğana çevirmek isterler.
Çünkü çözüm, sizi olağan üstü güçlere inandırıp, mucizeler yaratacaklarına ikna olmanızda saklıdır.
Ve asıl mucize sizin mucizelere inanıp paranızı kaptırdığınızda onlar için gerçekleşir; zengin olmuşlardır...

O yüzden akılları hep bizim paralarımızı nasıl kapacakları üzerine plan yapmakla meşguldür...

Fakat yasalar vardır ve öyle eskisi gibi dağbaşında milletin önünü keserek “Eller yukarı” demek mümkün değildir. Zaten bu yöntemle de soyabileceğiniz insan sayısı 5-10 kişidir...

Artık insanları toptan dolandırmak çok daha kârlı bir iştir. İşte bu noktada insanların ellerini cebine atmasını sağlamanın tek yolu bir şeyler satıp ticaret adı altında paraları kapmaktır amaaa...

Ticareti olması gerektiği gibi yapanların çok fazla kazanamadığı bilinen bir gerçek olduğu için de olayı süsleyip püsleyip satılan şeyi olabildiğince abartmak birinci derecede önem arzeder... Bu size fazladan satış şansı getirecektir.

Neler söylenir neler, şöyle iyi, böyle iyi, falan filan... ama “Secret” bu işi abartıp hayatın anlamını açıkladığını, istediğiniz ne olursa olsun hayallerinizi gerçekleştirebileceğinizi iddia ediyor.

Haydi bakalım bir de iki üç eblek bunu seyrettikten sonra sağda solda “Valla ben anlatılanları uyguladım, esastan oluyor.” diyorsa gel de inanma.

(Çünkü gazetede yazıyorsa doğrudur diye salakça bir inanç var ve buna inananlar bu yazıyı iyi bir şekilde yazmazsa, yazara gelen bedava dvd ve müzik cd’lerinin kesileceğini, bütün filmlerin bu yüzden hep olağan üstü harika diye yorumlandığını bilemezler)
(bu yüzden burada seyrettiğim filmleri içimden geldiği gibi yazıyorum, övüyorum ya da yeriyorum, çünkü gerçekten fikrini açıkça söyleyen birini bulmak çok zor. Ama bende öyle değil, neyse o...)

İyi güzel yine biz dönelim Secret’i anlatmaya...

Ne demiştik?
“Secret” bu işi abartıp hayatın anlamını açıkladığını, istediğiniz ne olursa olsun hayallerinizi gerçekleştirebileceğinizi iddia ediyor. İnsan aklının hayal edebileceği her şeyin mümkün olabileceğini ve bunu da sadece “Otur, düşün, çok iste olsun.” diye açıklıyorlar diyorduk...

Peki buna kim inanır diyeceksiniz değil mi? Valla pek öyle düşünmeyin neredeyse bütün dünya bunu konuşuyor ve daha da önemlisi “Secret”i satın alıyor...

Zaten adamların amacı da bu, yani bana para ver de ya da şunu satın al da rüyalarını gerçekleştir demiyor doğrudan bir ürün satmıyorlar. “Bunu biz biliyoruz, şöyle yaparsan şöyle şöyle olur...” dedikleri bir dvd yapıp bu dvd yi satıyorlar. Gerçek amaçları da bu dvd’yi satın almanızı sağlamak...

Temiz iş tabii sen dvd’yi aldıktan sonra içindekine inanırsın, inanmazsın onlar için hiç önemli değil... Adam malı sattı zaten. (Bu yüzden korsanı seviyorum, böyle şeylere para kaptırmayı engelliyor)

Son zamanlarda internette oturduğun yerden para kazan diyip katılım parası alarak insanları kandıranlar da aynı yöntemi kullanıyorlar. Sana bu sistemi anlatırım ama sistemi açıklayan dökümanlar parayla, sen bunları alınca oku anladın ya da anlamadın önemli değil (gönderdikleri belgelerde genelde internette site tasarımı programlarının nasıl çalıştığı, sitelere yazı yazma vs. yi anlatıyorlar) sen de bu belgeleri başkalarının da almasını sağlayınca para kazanacaksın deniyor ve sen bir şekilde merak edip alınca aslında tuzağa düşmüş oluyorsun. İşte bu filmin pazarlanma kandırmacası da böyle.

Yeri gelmişken belirteyim filmin kurgusunda sırayla konuşanlar ve anlatılanların canlandırmasından başka bir şey olmadığı için “secret”ı film olarak değerlendirmek pek doğru değil.

Yine dağıldık, filmde ne anlatıyorlar ve ne gibi saçmalıklar var devam edeyim...
Hep mutsuzsun ve üzüntüler içinde yüzüyorsun.

Niye?

Çünkü hep kendini bu problemlere kaptırıp bunları düşünüyorsun.

Ya araba ile kaza geçirirsem, ya evimize hırsız girerse, ya babama tatildeyken bir şey olursa vs...

Ama hiç düşündünüz mü, bunların gerçekten olmasını sağlayan aslında sizsiniz...

Niye mi?

Çünkü bunları düşünüp beyin dalgalarıyla evrendeki atom altı parçacıklara sinyal gönderdin de o yüzden...

Yani ya başıma kötü bir şey gelirse diye düşündün.
Düşünme sırasında beyninin yaydığı dalgalar evreni oluşturan yapı maddelerine etki etti.
Bunun böyle olmasını sağlaması için olayları kurdu ayarladı ve sen bu düşüncenle hayal ettiğin şeyi üstüne çektin.

Haydaaa demeyin, adamlar bunu bilimsel bir şeymiş gibi gösterebilmek için “Çekim yasası” diye isim bile takmış.

Oysa ki bu çekim yasası kütleler arası çekimdir ve zihinle maddeleri yönlendirmeyle kesinlikle bir alakası yoktur.

Beyin düşünmeyi gerçekleştirdiği sırada bir enerji açığa çıkar bu doğru, belli bir frekans yayılır bu da doğru ama bu frekans sayesinde evreni oluşturan atom parçacıklarını yönetip onlara bilinç yükleyip biraraya gelip bir şeyler yapmalarını sağlamak mümkün görünmüyor.

Bu arada da her gözlüklüyü doktor, sakallıyı profesör zanneden bizim gibi bilimi hayatın içine bir türlü yedirememiş toplumların, böyle yasa, kanun vs. gibi kelimeleri duyunca hemen inandığını göz ardı etmemek lazım...

Secret bunu çok iyi değerlendirip, falcıyı, burççuyu bile yaşam destek uzmanı vs gibi takma lakaplarla ve herkesin alışık olduğu bilim adamı kıyafeti olan doktor önlüğü benzeri giysilerle süslemiş...

Yani beyninizi alışkanlıklardan kaynaklanan önyargıları kullanması için şartlandırmışlar...

Biz yine devam edelim...

Kötü şeyler düşünürsen başına kötü şeyler gelir... Sonra da şikâyet ediyorsun... Bunu tersine çevirmek de mümkün siz hep iyi düşünün iyi olsun. İşte bu, maddenin evrensel boyutlara yayılmış sistemi içinde siz de varsınız ve bunu kendiniz için bir şeyler isteyerek değerlendirebilirsiniz... diyorlar ve başlıyorlar örnekler vermeye.

Adamın biri şöyle diyor; “Ben ne istediğime karar verdim. İstediklerimi daha da sık düşünüp, beyin dalgalarımla dünyayı oluşturan atom altı parçacıları yönlendirerek istediğimi yaptırabilmek için de onları daha fazla görüp düşünmem gerektiğini anladım.

Biraz karışık gibi görünüyor ama gözbağcılık, dolandırıcılık yapanların her zaman başvurduğu bir yöntem de olayları çok karışık anlaşılmaz gibi gösterip sizin anlayabileceğiniz şeyi seçmenizi sağlamaktır. Tabii ki bu da her zaman onların düşünmenizi istediği şey olur nedense...

Dönelim biz örnek gösterilen adama, adam anlatmaya devam ediyor; “Beğendiğim ve sahip olmak istediğim şeylerin resimlerini kesip bir panoya yapıştırdım ve devamlı bunlara bakıp durdum.” diyen adam (panoda güzel bir kadın, lüks bir araba ve resmen şato sayılabilecek çok özel bir ev var) birden geçiş yapıyor. “Bir gün taşınıyoruz, oğlum geldi yanıma; ‘Baba bunu nereye koyayım?’ diyor. Elinde de bir şey var. Açtım baktım bir de ne göreyim, bu benim pano değil mi?”
“Üzerindeki resimde yer alan ev de meğerse benim şu anda taşındığım ev değil mi?” (pes be birader, yıllarca bakıp istediğin evi alınca farketmedin de resmini görünce mi anladın?) “Ağlamaya başladım. Tabii oğlum merak ediyor. Anlatmaya başladım ve .....”

...diye devam ediyor anlatmaya adam... Burayı geçelim çünkü bariz bir sıradan küçük insanın büyük tutkusu haline getirilmiş ev, araba, vs gibi sıradan isteklerin gerçekleşmesinin ne kadar kolay olduğunu göstermeye çalışıp yem atıyorlar ama “Yürü be koçum, kim tutar seni.” deme hakkımı saklı tutuyorum...

Gelelim başka bir örneğe, bir adam daha gösteriyorlar ve adam diyor ki; “İşte bilmem kaç bin dolara ihtiyacım vardı ve bunu boş bir kağıda yazdım ve bunun bir çek olduğunu düşündüm. Ama hep düşündüm...
Bugüne kadar hep gelen elektrik, su, yakacak vs gibi faturaları düşünüyordum ve haliyle bu faturalar geliyordu, niye ödenecek faturaları düşüneyim ki? Ben düşündükçe onlar geliyor. Bari bundan sonra bana ödenecek olan çekler varmış gibi düşüneyim de onları çekeyim beyin dalgalarımla...

Yani bunun, bırakın bilimsel yanını... sıradan mantığını anlatın ben her şeye razıyım. Kardeşim, çalışmazsan ya da birilerinden bir şey kalmazsa sana ödenecek bir para sırf sen her dakika düşündün diye nereden geliyor?

Ne istersen, ama ne istersen iste kesinlikle gerçekleşiyor diyerek bir de işin suyunu daha da beter çıkarıyorlar ki olacak gibi değil...

Mesela, yeni yeni yürüme çağına girmiş minicik Iraklı çocuklar, uçaklardan bomba atıldığını çok mu düşündü de beyin dalgalarıyla ölümü çektiler yuvalarına...

Bugüne kadar insanlığın bilgisi dışında gerçekleşen ve hiçbir anlam yüklenemeyen çağlarda oluşan doğal felaketleri kim düşündü de gerçekleşti. Ya da hep beraber deprem olmayacak diye düşününce deprem olmayacak mı? Siz hiç dayak yemediniz mi. Bekleyin kahveden adam getiriyorum :) (araya bunu da sıkıştırmazsam içim rahat etmez)

Hasta mısınız bana şaka mı yapıyorsunuz? Buraya kadar seyredince işin ciddiyetini yitirdiğini anlayarak “Para pul istemiyorduk kardeşim bari güzel bir film olsaydı da hoşça bir iki saat geçirseydik.” diye düşünüyorsunuz.

Bu konuyu fazla uzatmaya gerek yok, deli saçması değil ama deli saçmasını sanki böyle bir şey varmış gibi pazarlamak gerçekten büyük başarı.

Yalnız, Secret’i seyrederken en çok dikkatimi çeken şey, konuşanların anlatım tarzı, olaylara bakışı ve aktarışı, kameranın kullanımı, renklerin tonu vs. bunların planlanıp çekilmesi televizyonlarda son dönemlerde ülkemizde de moda olan doğrudan satış yöntemleri için yapılan çekimlerdekine çok benziyor.

Yani adamın konuşmalarını dinleme, sesi kıs ve hiç bu konuyu bilmeyen birine seyrettir... Yorumu “Bu adam televizyonda bir şeyler satmaya çalışan uzun reklam kuşaklarından birinde bir şeyler pazarlıyor ama ne?” olacaktır.

Peki şimdi siz söyleyin, televizyondan pazarlanıp da satın alınmış bir şeyle hayatı boyunca mutluluğu yakalamış biri var mı yeryüzünde? Karnını, basenlerini eritenler, vücut yapanlar vs gibi insanları kandıran reklamlar neyse ve onlarda gerçekten zayıflayanlar değil zayıflar, çalışıp vücut yapanlar değil vücutçular kullanılıyorsa bunda da öyle yapılmış...

Bir iki örnekle bu konuya son vereyim de daha fazla merak uyandırıp onlara hizmet etmeyeyim... (merak edip alırsanız da korsanını bulup alın para vermeyin)

Bir adam var ve diyor ki ben nasıl para kazanacağımı bilmiyordum ve paraya da çok ihtiyacım vardı (hayret valla ne kadar bana benziyor). Bir gün kenarda yazılmış hazır bir kitabım vardı bunu bari gidip satayım dedim ve ohooo, bir röportajlar, bir tanıtımlar, bir ündür paradır aldı başını yürüdü sormayın gitsin... İyi ki bu yöntemi kullanıp hep param olsun diye düşünmüşüm...

Bunları anlatan adam kim biliyor musunuz? Kitapları milyonlarca adet satan bir yazar, hani şu çok meşhur “ruhlar için tavuk suyuna çorba” kitabının yazarı... Lan almayayım ayağımın altına eşek sıpası sen kazanmayacaksın da ben mi kazanacağım parayı...

Dur dur... bunu da anlatmazsam ölürüm... Bir adam var ve bir kadınla evinde görüşmesi gerekiyor kadın eve gelip diyor ki (yalnız adamın ultra lüks bir villası var onu da söyleyeyim) sizin hayatınız yalnızlıkla örülmüş ve kadınlar tarafından pek istenen, beğenilen bir tip değilsiniz...Adam da alla alla nasıl anladınız gerçekten hayatımda bir iki kadın var ama ben etrafım kadınlarla dolsun istiyorum ve olmuyor diye cevap veriyor. (yani tüm dünyanın derdi bu ve bu adamın başına gelmiş de biz de tanık oluyormuşuz gibi gösterilip zokayı hepimize yutturuyorlar) neyse...

Kadın ne dese beğenirsiniz? Bakın bu resimleri yapıp evin sağına soluna asmışsınız ama resimlerdeki kadınlar hep size arkasını çevirmişken çizilmiş. Bir daha böyle yapmayın, onlara sarılırken falan resmini yap bak nasıl oluyor da oluyor her şey düzeliyor. Ve bunu yapınca hep, her şeyin düzeleceğini düşün...
Aradan geçiyor bilmem kaç ay, bu kadın adama başka bir yerde yine rastlamıyor mu (rastlıyor)... Adama da utanmadan o işlerden ne haber demiyor mu (diyor). Ve adam ne cevap veriyor biliyor musunuz...
Dediğiniz yöntemi uyguladım, çekim yasası işe yaradı hep böyle düşündüm, böyle çizdim, böyle oldu... Şimdi iki sevgilim birden var haftada birkaç günü biriyle birkaç günü diğeriyle birlikteyim... diyerek mutlu mutlu gülümsüyor....

Peki bu ultra lüks villası olan ve az çok yakışıklı sayılabilecek zengin adam ne ile uğraşıyor biliyor musunuz... (öğrenince lütfen bilgisayarlarınıza vurmayın) Hollywood’da yönetmen...

Peeeh be kardeşim karıları kızları sen götürmeyeceksin de ben mi götüreceğim ya allaşkına biraz akıl biraz zekâ...

Serbest ekonomi ve reklamlar

Niye liberal ekonomi bu kadar el üstünde tutuluyor?

Sat, para kazan... Ne satarsan sat ama ortalık para kazananlarla dolsun, neyi nasıl sattığın milletin parasını nasıl aldığın önemli değil...

Devir serbest ekonomi devri.
Sat, sav, özelleştir, kandır ama para getir...
İşte serbest ekonominin ana fikri.
Sıradan vatandaşın ne olduğunu nasıl yaşadığını kim ne yapsın. Biz paraya tapıp parayı severiz ve her şeyin başı para olduğu için de senin varolman bile paraya bağlıdır.

Ticareti yapılabilecek ürünlerin böyle pazarlanmasını yasal olarak engelleyebilecek yollar da “serbest ekonominin kuralı böyle” diye millete yutturularak genelde engellenmiştir.

İlk olarak tek jiletli traş bıçağıyla çift jiletli traş bıçağı karşılaştırılır ve çift bıçaklı jiletin nasıl da tek bıçakla traş olunduğunda kalan sakalları arkadan gelerek alıp temizlediği açıklanır.
İşte şimdi süper bir traş oldunuz ve hiç kıl kalmadı çünkü ikinci bıçak bir tekini bile bırakmadı denir.
Bu ürün ömrünü tüketince belli bir süre sonra üç bıçaklısı çıkar ve benzer söylemlerle yeni ürün pazarlanır.

Kimse çıkıp da “Kardeşim hani iki bıçaklıyken hepsini alıyordu, pırıl pırıl yapıyordu, süperdi de niye üçüncü bıçağı taktınız, demek ki insanları kandırıyorsunuz, bu ürünle tüketiciyi resmen kazıklıyorsunuz.” diyemiyor.

Al bu şampuanı kullan kepek kalmasın... Haa, unutmadan bu “yeni formül”le kepeği unutacaksınız...

"Aman ne güzel, ne güzel ama bir önceki şampuan için de kepeksiz süper saçlar demiştin, bu sorunu çözmüştün sen manyak mısın durduk yerde araştırma yapıp bütün ürünü yeniden yapıp kutusundan ismine kadar değiştiriyorsun?" diyerek satılmasını engelleyemiyorsun.

"Bak vatandaş! Yemedim içmedim seni düşündüm... Bu kadıncağız nasıl da böyle uğraşıyor bu çamaşır işiyle? diye"
(geceleri uyku tutmuyor lan, böyle beyaz mı olur?)...
"Bir de beyazlar beyaz olsa canım yanmayacak. Al sen bunu kullan ve (dikkat lafa bakın!) 'beyaz ötesi' temizlikle tanış..."

Oh! Süpermiş, dur bari çocuğa pazardan kiraz alacağıma bunu alayım...

Eee.... Ne oldu... Aradan geçti iki ay haydi bakalım pamuk eller cebe yenisini geliştirdik biz bunun. Ultranın bile üstünde, sözlükte daha yeri açılmamış bir beyazlık bu, durun lan gözüme doğru tutmayın deterjanın beyazlığıyla beni kör etmeye mi çalışıyorsunuz? (yersen)

Oh! Bu da süpermiş. Dur bari bu sefer de çocuğa şeftali alacağıma bu deterjandan alayım. Yoksa almasam mı? Çünkü parayı deterjanlara vere vere çocuğa leke yapabilmesi için meyva alacak para kalmadı...

Hah şimdi oldu, yavaş yavaş anlıyorsunuz. Anlamazsanız da başka ürünlerimiz var yedirip zekâ açanını bile yapıp satıyorlar (vallahi billahi fıkradakinin aynısı) çocuklar daha zeki olsun diye...

Tabii benim anlatmamdan kaynaklanan bir yavaşlık da yok değil ufak bir para karşılığı bunları özetleyip daha hızlı uyandıran, başka bir blogta topladığım yazılarım da var :) (yerseniz)...

06 Haziran 2007

Amerika, Afrika ve Africom

The Guardian’dan Simon Tisdall’in yazdığına göre Pentagon, islami kaynaklı terör gruplarına karşı kendi askeri gücünün bir bölümünü “Africom” adını verdiği bir yapılanmayla Afrika’ya kaydıracakmış(!)...

Africom projesinin kurulum amacı olarak; “Teröre kaynağında engel olma”, “Çin’in Ortadoğu ve Afrika’daki ekonomik yapılanmasına yakın kontrol” vs. gibi bir sürü neden gösteriliyor.

Gizlenmeye çalışılan şey ise Africom’un stratejisine ters düşen coğrafik konumu. Africom için seçilen bölge; Gine körfezinde Nijerya’dan Angola’ya uzanan ülkeleri kapsayan “PETROL BÖLGESİ”.

Önümüzdeki 10 yıl içinde Africom projesiyle, petrol ihtiyacının dört’te bir’ini bu bölgeden karşılamayı planlayan Amerika’nın, Afrika ülkelerine de Ortadoğu gibi zorla “Demokrasi”(!) götürmesi yakındır.

Dayanın Afrika’lı kardeşlerim sizler yüzyıllardır üzerinize gelen bu demokrasi dalgalarının nelerini gördünüz... İngiliz’i, Portekiz’i, Fransız’ı, İtalyan’ı derken atlatmadığınız badire, çekmediğiniz acı kalmadı...

Kimi elinde İncil’le misyoner olarak sizi kurtarmaya geliyormuş gibi göründü ama din savaşları başlatıp birbirinize düşürdü...
Kimi dozerlerle size iş imkânları yaratmaya geliyormuş gibi görünüp ülkenin yarısını kendi evinde köle yapıp yerin altına soktu...
Kimi silahla birinizi öbürüne karşı korumaya geliyorum diyerek bütün ülkeyi birbirine soktu ardından silah satıp ilkel kabilelerin kıtayı kana bulamasını sağladı...
Kimisi de turizm ve doğal hayatı koruma adı altında hayvanlarınızı avlamaya geldi... Söylemedikleri ama gerçekte istedikleri ise ya elmas, ya kömür ya da başka bir madendi.

Kendileri turizmlerini de geliştirdi, demokrasilerini de, madenciliklerini de, dinlerini de ticaretlerini de...
Bir sizi geliştiremediler söyledikleri gibi...

Halbuki o kadar yüzyıl geçirdiniz bunların yanlarında. Bu zamana kadar yalanı, dolanı, para pul için insanları kucaklarında bebekleriyle öldürmeyi nasıl öğrenemediniz?
Hepsi sizin gözünüzün önünde gerçekleşmedi mi?

Şimdi kalan posadan bir şeyler çıkartmak için yüksek teknolojisine güvenen Amerikalılar geliyor, haydi bakalım hayırlısı.
Bu sefer de ellerine bir bahane uydurup bir şeyler alıp geliyorlar ve çaktırmadan petrolünüzü götürecekler...

Belki bu kez, çok eskilerden beri “Ellerinde parlak ama içi boş şeylerle gelip, başka bir şey alıp götürme...”yi ticaretin esası gibi gören, doymak bilmeyen batılılardan bir şeyler öğrenirsiniz.

Kalbimiz sizinle ama ne yazık ki Allah yardımcınız olsun demekten başka elimizden hiçbir şey gelmiyor kusurumuza bakmayın...

Sesten örülmüş fotoğraf albümü

Niye müzik dinliyorum, niye şarkıları seviyorum bu sabah anladım...

Eski fotoğraflara bakıp güzel günleri hatırladığımız zamanlarda olduğu gibi; içimize dolan o tatlı hüznü hatırlatabilen tek şey şarkılar...

Fotoğraflar sadece “an”ı, "gün"ü ve bir hatırayı olduğu gibi aktarırken unuttuğumuz yüzleri, isimleri ve yerleri çıkarır hafızamızın derinliklerinden. Sonra bizler bunları harmanlayıp hissettiklerimizi ve hatırladıklarımızı anılarla birleştiririz.

Ya ruhumuzun silinmeye yüz tutmuş parçaları?

Ruhumuzun çok derinlerinde kalıp unutulmuş, kaybettiğimizi sandığımız duygularımızın bu parçalarını ise müzik hatırlatır.

Bir zamanlar sevip sevilen birisi olduğumuzu, aşk acısı dolu bir kalbimiz olduğunu, ruhumuzun kendimizle hiç pazarlığa girmeden gönül gözüyle görüp öyle hareket ettiği günler de yaşamış olduğumuzu...

Geçmişten minik duygular taşıyarak küçük ruh kıpırdanmaları yaratarak bir zamanlar ne kadar saf bir kalbimiz olduğunu tekrar hatırlatan o şarkılar...

Müzik; her bir şarkıda ayrı bir hüznü ayrı bir sevinci, buruk ama tatlı o minik ruh kırılganlıklarını hatırlatan ruhun sesten örülmüş fotoğraf albümü...

05 Haziran 2007

Kamikaze ve Kaiten...

Her ne kadar, çok “taraflı” bir anlatımla yapılmış olsa da (yine de ilginç bir şeyler çıkar diye) 16 bölümlük BBC yapımı II. Dünya Savaşı Belgeseli’ni izlemeye devam ediyorum. 8. bölümü de bitirdim...

Buraya kadar izlediğim bölümlerde;
“Alman ordusunun kullandığı (Enigma isimli makinenin haberleşmede uyguladığı ve kırılmaz diye bildikleri) şifreleme sisteminin kırıldığını biliyordum ama bunun Almanlar tarafından savaştan 30 yıl sonra öğrenilmesine şaşırmadım desem yalan olur... Adamlar o kadar güveniyorlarmış ki şifreleme sistemlerinin çözüldüğü akıllarına bile gelmemiş... (Bu arada ekleyeyim, esas zor çözülen ve hatta çözülemeyen şifreler ise Japonların şifreleriymiş)

Bunlar gibi ayrıntı bilgilerden oluşan epey ilginç şey vardı.
Tabii ki buraya aktardığım ilginç şeylerin “ilginç”liği, var olan şeyler olsa da onları yeni öğrenmiş olmamdan kaynaklanıyor ve ben de bunları buraya aktarıyorum.

Son bölümde gerçekten ilginç bir şey daha dikkatimi çekti; Japonların uçaklarla intihar eden pilotları “Kamikaze”leri duymayan bilmeyen yoktur ama aynı şekilde küçük denizaltılarla “İntihar saldırısı” düzenleyen “Kaiten”lerini ben yeni öğrendim... Konunun ayrıntılarında “... saldırı için hayatını feda etmeye hazır olan Japon Deniz Kuvvetleri’nin “Kaiten”leri, denizaltıya girdiği zaman kapak içeriden bir daha açılamayacak şekilde üzerine kapatılırdı...” cümlesi insanın tüylerini ürpertiyor...

Kamikaze’lerin havadan yaptıklarını, Kaiten’ler de denizde yapıyorlarmış...
Bu konu bugüne kadar nasıl oldu da bir filmde ya da kitapta gözüme çarpmadı bilmiyorum, bana ilginç geldi sizlerle paylaşayım dedim.

Yine bu konuyla ilgili, değişik bir şeylere rastlarsam yazarım...

sigarayı bırakan erken çıksın...

Bölünmeden çalışmak çok önemli.
Çalışmayı en çok bölen şeyler ise birincisi telefonlar, ikincisi sigara molaları...

Daha önceden telefonlar için çeşitli çözüm önerilerim olmuştu. Sigaraya bir çözüm bulmak zor, o yüzden iş verenler bu sorunu kesin olarak çözmek için ya hiç sigara kullanmayanları işe alma yönünde eğilim gösteriyorlar ya da çalışanlar arasında sigara içilmesine kısıtlamalar getiriyorlar...

Bunlardan en çok kullanılanı da (toptan sigarayı yasaklamak tepki çekeceği için) işbaşındayken sigara içilmesini yasaklayarak (bu içmeyenlerin sağlığı açısından düşünülünce de oldukça doğru bir karar) sigara içilebilecek yerler düzenleyip, sigaranın sadece bu alanda içilmesine izin vermek.

Buraya kadar iyi güzel ama ya ben çalışırken sigara içmek istiyorsam ne olacak?
O zaman gidip sigara odasında içip geleceksin başka çaresi yok...
Bu durum birçok firmada böyle uygulanıyor. Ama bu sefer de iş ikide bir verilen sigara molalarıyla bölünüp duruyor.

İşverenin kafası boş durur mu? Durmaz... Hemen başka bir plan uygulanmaya başlanıyor; Psikolojik etki yoluyla vazgeçirme.

Yöneticiler arasında sigarayı bıraktırıp herkesi de bıraktırmaya çalışma olarak açıklanabilecek bu yöntemin bir sürü uygulama çeşidi var; ödüllendirme, prim vs...

Kendi sağlığınız açısından sigara kullanmamak en iyisi ama sigara kullanan birine hiç durmadan etrafındaki 3-5 kişi "Bak ben bıraktım siz de bıraksanıza." diye hergün hergün dikte etmek pek de güzel karşılanan bir şey değil. (bu numarayla gaza gelip bırakmaya çalışanlar da yok değil hani).

Bu konuda şöyle bir yönteme gidilebilirse hemen paketi çöpe atarım...

Ortalama olarak ele alınırsa normal bir sigara tüketicisi günde yaklaşık olarak bir paket sigara içer. Bu da 20 adet eder. Bu 20 adetin 10 tanesini iş yerinde, 10 tanesini de dışarıda içtiğini (yine yaklaşık olarak) düşünelim.

Bir sigara içmek için de; yakması, kalkıp dolaşması, gitmesi, gelmesi, içmesi vs. yine yaklaşık olarak 5 dk. tutuyor. Yani sigara içen biri toplam olarak bir günde iş yerinde sigara içtiği için iş verene 50 dakika kaybettiriyor.
(5 dakika x 10 sigara hesabıyla)
İş veren de diretip bu 50 dakikayı nasıl geri alabileceğini planlayıp duruyor.

Ben de diyorum ki bu 50 dakika nasıl olsa gidiyor.
İşyerinde sigara içmeyenler hergün işten 50 dakika önce çıksınlar.
Bu iş de böylece tatlıya bağlansın...
Mis gibi olur valla.
Sigarayı bırakmak için çok güzel bir sebep olur.
Hem sağlık açısından, hem maddi açıdan hem de zaman açısından fayda sağlarız.

Tabii ki işveren de on kez bölünmüş 8-10 saat çalışma yerine, 50 dk. azaltılmış ama bölünmeden, işe konsantre olmuş çalışma şeklinin veriminden memnun olacaktır...

Bu ne kadar akla mantığa yatkın bir çözüm bilemiyorum ama bana teklif etselerdi hemen kabul ederdim. Ben hayatın içinden, gerçek bir “İŞÇİ” olarak uygulamayı kabul edilebilir olarak görebiliyorsam bu öneri neden gerçek hayatta uygulanmasın?

04 Haziran 2007

Radyasyon sütyeni ve şapkası da yapsınlar...

Radyasyondan koruyan “don” yapılmış haberine arkadaşımla birlikte bakınca şaşırıp sordum “Allaalla, niye böyle bir don yapmışlar ki?”.

“Efenim, cep telefonu taşıyoruz ya pantolon cebinde onun için işte...” cevabını aldım.

Peki, ama cep telefonları sadece konuşurken ya da arama yaparken --- yani telefon elimizde, kulağımıza, beynimize yakınken--- belli bir frekans yayıp da zararlı ışımaya sebep olmuyor mu?
Kapalı olduğunda ya da görüşme yapmıyorken, cebimizde pek de zararlı olmadığı zamanlarda niye özel bir “don”giyip korunmaya çalışayım ki? (hem de bütün gün, bu sıcakta...)

Milleti kazıklamak için bu kadar “sür kıl çıksın” gibi sahte bir şey daha görmedim. İnternette ve gazetelerde bir çok yer de basın bültenini alır almaz hiç düşünmeden hemen yayınlamışlar.
Bu adamlar ürünlerinden bu kadar eminseler; komple tulum yapsınlar da nükleer savaş tehlikesi falan olursa memleketçe teletubbies’ler gibi gezelim ortalarda:)

Bana konuşurken --- yani telefonun zararlı ışama yapıp radyasyon yaydığı anda --- bir yararı olması için donu kafamıza mı takacağız...

Mal satmak için yapmayacakları yok valla, siz siz olun böyle şeylere kanmayın yoksa “Paranız boşuna gitmesin bari, doğru kullanımının böyle olması lazım...” diye donu kafamıza geçiriverirler...