31 Temmuz 2007

çiğbörek, çibörek...

“Çiğböreğe, acaba içine kıymayı pişirmeden koydukları için mi böyle diyorlar?” diye düşündüğüm olmuştu ama kızgın yağa atılıp pişirilen bir şeye hâlâ “Çiğ” demek de saçma geliyordu...

Oysa ki saçma olan, ismini yanlış olarak bildiğimiz yiyeceği doğru bir mantığa oturtmaya çalışmakmış.

Akşam Gazetesi’nin Cumartesi ekinde sayın Ahmet Çavuşoğlu’nun bir yazısında rastladım ve hoşuma gitti...

Çavuşoğlu “Salaş gurme” isimli köşesinde (Eskişehir’deki Has Kırım Çibörekçisini anlatırken) “Çiğbörek” dediğimiz hamurişine aslında “Çibörek” dememiz gerektiğini; “Kıpçak boyundan olan Kırım Türklerinin lehçesinde “Çi” kökü “Enfes”, “Lezzetli” anlamındadır. O yüzden bu böreğin gerçek adı “Çibörek”tir.” diyerek açıklamış...

Bunun haricinde, Akdeniz kıyılarını yatla gezerken lüks restoranlarda ahtapot dolması yiyip “mmmh çok güzelmiş” diyen gurmeler gibi yapmayarak, halk tipi yerleri keşfedip bize güzel şeyler anlattığı için sayın Çavuşoğluna ayrıca teşekkür ederim...

24 Temmuz 2007

Joyeux Noël [film]



Patlama efektleri, sağa sola savrulan kollar bacaklar ve kanlı sahneler olmadan da savaş filmi çekilebiliyormuş dedirtse de açıkçası ben filmi beğenmedim.

Film başlar başlamaz ilk olarak, eski TRT dizilerini hatırlatan kötü bir mavi tonla karşılaşıyoruz ve film konusu gereği karlar içinde gece çekilmesine rağmen bu maviliği inatla sürdürüyor...

Kostümler desen öyle, hepsi aynı eskilikte (yenilikte) ve neredeyse aynı parlaklıkta. Bundan başka sahne arkasındaki spot ışıkları sayesinde sağa sola uzayan gölgeler filmden seyirciye yapay bir hava yansıtıyor.

Film, konu olarak I. Dünya savaşında geçiyor.

Savaş sırasında üç ülkenin cepheleri birbirlerine yaklaşıp siperlerin arası neredeyse 10-15 metreye inmiştir.

Bir noel gecesi silahlar sustuğu sırada da birbirlerine çok yaklaşan düşman askerleri arasında karşılıklı arkadaşça konuşmalar başlar ve bu, orada bulunan bütün birliklere yayılınca, komutanlar karşılıklı olarak bir geceliğine ateşkes ilan ederler...

Film buraya gelinceye kadar sıkıntıdan bayılmamak için kendimi zor tuttum. Sizlere de seyretmenizi tavsiye etmiyorum...

Tabii filmin içinde arka planda işlenen minik ayrıntılar da yok değil fakat bu ayrıntılar beklenen etkiyi bir türlü oluşturamıyor.

Bir askerin hep aynı saate kurduğu çalar saat, iki komutanın farklı ülkeler adına savaşıyor olsa da sivil hayatta ortak tanıdıkları çıkacak kadar birbirlerinin yakınında yaşamış olmaları, aşık opera sanatçılarının kaçış öyküsü, ele geçen asker mektupları, vs... yukarıda bahsettiğim etkisiz ayrıntılar grubuna giriyor.

Bu kadar sıkıcı olan filmin sonlarında hiç beklenmeyen güzel bir sahneyi ise çok beğendim;

Bir geceliğine arkadaşça süren muhabbet, karşılıklı gösterilen sevgili resimleri, karşılıklı değiş tokuş yapılan içkiler, küçük çapta bir futbol maçı, noel ayini vs... derken gece bitip sabah olunca ateşkes bitmiş ama bir türlü savaş başlayamamıştır...

Birbirlerine ısınan düşman tarafların askerleri bir türlü silahlarını çekememek bir yana, üstüne bir de dayanamayıp “Aman kardeş, bizim sipere gelin. Şimdi haber aldık, sizin orayı toplarla bombalayacaklarmış.” diyerek birbirlerini sırayla ölümden kurtarırlar...

İşte onca kötülüğüne, onca yanlışlarına ve onca sıkıcılığına ve hatta bugüne kadar yüzlerce savaş filmi seyretmiş olmama rağmen savaşın saçmalığını bu kadar iyi anlatabilen başka bir savaş filmi sahnesi olabileceğini sanmıyorum...

Siperlerdeki düşman askerler, karşı tarafa bombalama yapılmadan önce birbirlerini uyararak, o anda tehlikesiz olan yere hep birlikte bıkkın bir halde, öylesine umarsız yürüye yürüye gidip gelip yer değiştiriyorlar ki ben savaşı böylesine saçma, böylesine anlamsız kılan bir sahne daha görmedim...

Filmde bundan başka bir şey yok diyebilirim, seyredenlerin yarısı dayanamayıp ya uyur ya kapatır.

Tabii bu filmin konusunun gerçek bir olaydan alındığını da gözardı etmemek lazım, sonuçta konuyla fazla oynamaya pek imkân yok.

Ama ben yine de sinema adına pek kaliteli bir yapım olmadığını düşündüğüm gibi filmin I. Dünya Savaşı’na meraklı olanların da beğenisini kazanabileceğini sanmıyorum...

Good Bye Lenin [film]



Toplumun bireye etkisi çok garip bir olgu...

Bugün herkesin yaptığını doğru bularak bireysel davranışlarını biçimlendirenler, zaman ilerledikçe sosyal değişimin yavaş ilerleyişi içinde olup biteni tam olarak kavrayamazken, büyük toplumsal hareketlerin getirdiği ani değişimler bütün toplumu değişime zorlar.

Bu tür değişimler bireyin kişiliğini ve yaşam tarzını sorgulamasına da neden olur...

Tabii ki ilk yapılan şey savunma mekanizmasını devreye sokarak artık eski olanla alay edilmeye başlanmasıdır. Böyle yaparak şu denmeye çalışılır “Evet ben böyle yaşıyordum ve bu değişti ama bak böyle böyle nedenler yüzünden bunun böyle olması gerekiyordu. Bazı dramatik yönleri olsa da aslında ne kadar da komikmiş o günler öyle vs...”

Biliyorum biraz karışık ve uzun bir giriş oldu ama filmden anladığımı başka türlü ifade etmek gerçekten zor.

Filme bağlayalım...

Good bye Lenin, küçük bir ailenin toplumdaki ani dönüşümle birlikte nasıl değiştiğini göstermesinin yanında, bırakın aynı toplumun fertleri arasındaki uyumu, küçücük bir aile içinde iki kardeşin bile kendi yaşam tarzları nedeniyle olayları nasıl farklı yorumladıklarını çok güzel anlatabilen bir film...

Abartarak dikkat çekmeye çalışmak, tabii ki edebiyatta olduğu gibi sinemada da kullanılan yöntemlerden biri. Eğer bunun bir ifade şekli olduğunu kabul edersek o zaman filmdeki bazı sahneler fazla göze batmıyor...

Gelelim filmin konusuna: Doğu Almanya Cumhuriyeti demir perde ülkelerinin bir üyesiyken, Rusya’daki değişim sonrasında o zamana kadar farklı siyasi dünya görüşünün simgesi olan Berlin duvarı yıkılır ve Doğu Almanya batı dünyasına yatay bir geçiş yapar...

Filmimizin kahramanı genç ise o dönemin belki de son sokak olaylarında gözaltına alınır. Bu sırada da kahramanımızın (bu olaylar öncesinde devlet ve yönetim taraftarı politik hareketliliğin içinde faal olarak yer alan) annesi komaya girmiştir.

Anne uzun bir süre sonra komadan çıkar ama sağlık durumu yüzünden doktorlar hastanın çocuklarına “Annelerinin bir dediğini iki etmemelerini, yoksa kadının ölümcül bir şok yaşayabileceğini” söyler.

Film bundan sonra başlar: Annenin son kalan üç beş gününü huzur içinde geçirmesi için siyasi ve toplumsal bütün değişim kendisinden saklanacaktır. Bunu söylemek ne kadar kolaysa yapması da o kadar zordur tabii ki...

Önce evin bir odası eski haline getirilir sonra annenin isteklerini tek tek yerine getirmeye çalışırlar. Çalışırlar diyorum çünkü bu olayda filmimizin kahramanı kendisine yardım etmesi için komşulardan tutun da ilk okul çocuklarına kadar herkesi işin içine sokarak büyük bir tiyatro çevirir...

Filmde sembolik olarak Lenin’in anneyle vedalaştığı heykelin sökülerek caddelerden geçirildiği sahnede, heykelin elini anneye doğru uzatmış şekilde denk gelmesi, Annenin alışkanlıkla eski marka bir turşu alınmasını istemesi ve turşunun piyasadan kalkmış olmasına bağlı bir kaç takip sahnesindeki espriler ile kahramanımızın arkadaşıyla yaptığı video kayıtları sayesinde sahte televizyon yayınları yapıp annesini kandırması güzel ayrıntılardı...

Filmin içinde hiç olmasa da olurdu dedirten eski aile sorunları, babanın kapitalist düzen yanlısı yaşam tarzı yüzünden aileyi terketmiş olmasına yorulacak diyaloglar, çocukların babayla karşılaşmaları ana konunun sadeliğini bozmuş.

Anne komaya girince kahramanımızın hastanede çalışan sevgili bulması, sevgilisiyle öpüştüğü anda annesinin komadan çıkması, olan biten anneden saklanmaya çalışılırken tam kaldıkları binanın dışına cocacola reklamı asılması...

Annenin kendini sokağa attığında heykelle karşılaşması, çocuğun küçükken hayran olduğu astronotun artık taksi şoförü olması ve çocuğun bu şoförle karşılaşması vs. gibi tesadüf sahneleri filmin akışında konu beynimizde ilerlerken tökezlenmelere yol açıyor...

Piyasada o kadar uyduruk film var ki ve o kadar acayip kampanyalarla sağda solda görünüp aklımızı çeliyorlar ki bazen istemeden bunların tuzağına düşüp boşu boşuna bir iki saatimizi iyi bir film seyretme ümidiyle harcıyıveriyoruz...

Öyle olmasın diye ararken de boşu boşuna yine vakit kaybediyoruz

O yüzden ben bu filmin ufak tefek hatalarını görmezden gelerek seyredilebilir kalitede bir yapım olduğunu söyleyebilirim...

En azından, “İnanmak istiyorsan, bütün dünyayı başka bir şekilde görüp, başkalarının da öyle görmesini sağlayabilirsin.” mantığının, yönetimlerce nasıl kullanıldığını göstermeye çalışma çabası için seyredilebilir.

Filmi seyrettiğinizde mükemmel bulmasanız da seyrettiğinize pişman etmeyecek kadar da güzel ayrıntıları barındırdığını rahatlıkla söyleyebilirim...

19 Temmuz 2007

vay uyanık İngilizler vaaay...

Abdülhamid’in Hatıra Defteri’ni okurken, daha sonra buraya yazmayı düşündüğüm ilginç bir ayrıntı daha not etmiştim.

Sonra; hem kitabı büyük bir merak ve hızla okuduğum, hem de bu ay sıkça (konu 1, konu2) bu kitaptan bahsettiğim için, konuyu şimdi aktarmayı düşündüm...

Önce ilgili bölümü özetleyip olayı kendim anlatacaktım.

Fakat hatıratında Abdülhamid o kadar güzel anlatmış ki bu bölümü kendi tarzıyla, kendi kelimeleriyle yazıldığı gibi orjinalinden aynen almayı daha uygun buldum.

Evet efendim söz II. Abdülhamid Han’da;

20.Mart.1333 (1917) Beylerbeyi

İngilizlerin, Ruslarla ülkemizi paylaşmak için yaptığı teklife Rusların «Hayır» demeleri üzerine İngilizler bana, önceleri anlayamadığım —nice aylar sonra fark edebildiğim— bir biçimde yanaşmaya başladılar.

İngiliz Elçisi bir gün huzurda bana uzun uzun Anadolu Suriye ve Hicaz topraklarının tarihin en büyük medeniyet-lerine beşik olduğunu sayıp döktükten sonra, buralarda yer altı kazıları yapmayı düşünüp düşünmediğimi sordu.

Kesin bir cevap vermedim. Güya buraları kazılacak olsa, belki define bile (!) bulunabilirmiş! Kaldı ki yer altından çıkacak eski paralar, kırık testiler, heykelcikler define değerindeymiş! Bunlara bakarak belki tarih değişecek, çok kıymetli bilgiler elde edilecekmiş!

Bana eski Mısır yazısının okunmasının dünya medeniyetine ne büyük bir kazanç olduğunu söyledikten sonra, buralarda kazı yapmayı eğer Osmanlı idaresi masraflı buluyorsa, İngiltere Hükümetinin severek kendisine her türlü yardıma hazır olduğunu da sözlerine ekledi.

Adamlarını hemen gönderecekler, kazılara başlayacaklar, masraflarını kendileri ödeyecekler, üstelik buralarda bulunacak tarihi eserleri de — hiçbir bedel istemeden — bize bırakacaklarmış!

İngiltere ile yakın ilişkiler kurmak muradımdı. Bu teklifin altında ne yattığını bilmiyordum ama, kabul ettim.

Hemen Sadrazam Halil Rıfat Paşa'yı çağırdım, İngilizlerin tekliflerini anlattım ve bu gelecek heyetlerin çalışmalarını dikkatle takip etmesini kendisine tenbih ettim.

Gerçekten İngilizler çok geçmeden bir takım bilginleri İstanbul'a gönderdiler. Ben kendilerini topluca kabul ettim ve çalışmalarında başarılar diledim.

O akşam verdiğim ziyafete öteki elçiler de davetli idi. Bilhassa Rus elçisinin bu müsadeden memnun olmadığı açıkça görülüyordu.

Elçiye, tarihe ve medeniyete İngilizlerin yardım etmek istediklerini söylediğim zaman, Sefir, bariz bir tarzda tebessüm ederek konuşmamı dinliyordu.

Bilginlerin bir kısmı Kayseri'de, bir kısmı Musul'da, bir kısmı da Bağdat'a yakın bir noktada kazılara başladılar. Kazıları yerli amelelerle yapıyorlar, biz de bütün çalışmalarını izleyebiliyorduk.

Bu kazılardan birkaç kırık küp, testi, heykelcik ve birkaç lâhit'den (mezar) başka bir şey çıkmadı, İngilizler, küflü bakır paralara kadar çıkardıkları bu eşyaları bize teslim ediyorlardı.

Bu kazılar hakkında bilgi vermek için İngiliz Elçisi sık sık Huzur'a alınmasını istiyordu. Konuşuyorduk.

Ben bütün bu fırsatları değerlendirerek yapmayı düşündüğüm ittifakın zeminini hazırlıyordum, istiyordum ki, bu teklifi ben yapmayayım, bana İngilizler yapsınlar.
O zaman teklif sahibi onlar olacaklar ve ben uygun bulursam kabul edecek, bulmazsam red edecektim, böylece daha fazlasını koparmaya çalışacaktım.

Bu arada, yine anlayamadığım bir şey oldu.

İngiliz Elçisi bir gün heyecanla huzura girdi ve bana Musul çevresindeki kazılardan birinde çıkmış murassa bir kılıç getirdi.

Kılıç kırıktı, fakat sapı çok kıymetli taşlarla işlenmişti. Elçi, bir zelzele sırasında toprağın çöktüğünü, bir parçasının çok derinlere gittiğini, geri kalan parçanın da kazılarda bulunduğunu söyledi. Elçiye teşekkür ettim ve ihsanda bulundum.

Fakat bi-zim istihbaratımızca böyle bir kılıcın bulunduğu (kazı sırasında çıkarıldığı) bilinmiyordu. Ya haber alma teşkilatımız işlemiyor, ya da bana bilmediğim bir oyun oynanıyordu.

Çarşı esnafından, işden anlar kişilere kılıcı gösterdim. Bunlar, bu kılıcın eski bir kılıç değil, eskitilmiş bir kılıç olduğunu söylediler!

Merakım büsbütün arttı, fakat kimseye bir şey sezdirmedim.

Yalnız gelen haberlerden, Musuldaki ve Bağdat'daki heyetlerin satıh (yüzey) çalışmalarını bırakıp kuyular açmaya başladıklarını öğrendim.

O zaman maksatları ortaya çıktı.

Beni, dürüstlüklerine inandırmak istiyorlar, böylece daha rahat çalışma imkânını elde etmek istiyorlardı.

Kıy-metli taşlarla donanmış ve eski diye bana sunulmuş kılıç da bu güveni bende arttırmak içindi.

Aradıkları kırık küpler, küçük heykelcikler değil, Petroldü!

(Sn. İsmet Bozdağ'ın büyük katkılarıyla hazırlanan bu eser, Pınar Yayınları tarafından basılmış. Emeği geçen herkese şahsen teşekkürlerimi sunarım)

Nereden nereye...

Bir önceki gönderi hastalıkla ilgili olunca yeni bitirdiğim “Abdülhamid’in hatıra defteri”nden bir ayrıntı aklıma geldi...

Mısır’dan, İzmir’e, oradan da İstanbul’a sıçrayan Kolera, Abdülhamid döneminde zorlu bir hastalıktı.

Dahası, o devirde hastalığın mikroplardan kaynaklandığını bilen insanların sayısı da çok ama çok azdı...

Kolera büyük şehirlere sıçrayıp saraya kadar ulaşınca, Abdülhamid bu işin kendi imkânları dahilinde çözülemeyeceğini anlayıp yurt dışından yardım istemeye karar verir. Bu iş için de Pastör’e (Evet şu dünyaca ünlü Lois Pasteur [İsim, Türkçe’de Pastör olarak yerleşmiş]) güvenmektedir...

Gerçekten de Pastör, en iyi yardımcısını (Şantimes) bu iş için İstanbul’a göndermiş. Hastalığın Kolera olduğu tespit edilmiş ve kısa bir sürede de hastalığın yayılması engellenerek önüne geçilmiş...

Şantimes Pastör’le çalışmalarına devam etmek için geri dönmüş. Fakat klinik onun yerine, Abdülhamid’in ısrarı üzerine süresiz kalması için meşhur Nikol’ü göndermiş. (Nikol’ün meşhurluğu ise Türkiye’de Bakteriyoloji alanını kurmasından kaynaklanıyor)

Buraya kadar “Bunda ne var ki?” diyebilirsiniz ama bir de şimdi yazacaklarıma bakın;

Peki, Pastör neden Abdülhamid’e bu kadar yakın davranıp seve seve hizmetine girmeyi kabul etmiş?

Çünkü bu olaylardan çok önce;
Pastör, araştırmalarını gerçekleştirebilmek için kurmayı düşündüğü tıbbi araştırma merkezine destek ararken birçok yerden olumsuz cevaplarla ayrılıyordu.

Türkiye ise, böyle sıkıntılı bir dönem geçiren Pastör’e “Pastör Tıbbi Araştırmalar Şirketi”nin kurulması için tam 10 bin altın yardımda bulunmuştu...

Evet, tıbbın en önemli isimlerinden olan Lois Pasteur’ün kurucusu olduğu dünyaca ünlü Pastör Enstitüsünün kurulması için Türkiye 10 bin altın maddi yardım yapmış.

Nereden nereye...

"Et"le beslenen mikrop: Lupa (dişi kurt)

Stendhal’in İtalya hikayeleri’nde bahsettiği çok korkunç bir hastalık dikkatimi çekti.

Hastalığın adı “Lupa” (dişi kurt).

Hastalığa bu ismin verilmesinin nedeni, hastalığın olduğu bölgeye çok miktarda çiğ et yapıştırılarak mikrobun bu etlerle beslenmesini sağlamakmış...

Kitapta, bu hastalığı taşıdığı söylenilen Prens Paolo Orsini aşırı kilolu biri. Öyle ki her bir bacağının kalınlığı neredeyse bir insanın gövdesi kadar.

Bu korkunç hastalığın mikrobu, yerleştiği bacağın içine doğru ilerleyeceğine çevresine sarılan taze etlere yönelsin diye, prensin hastalık taşıyan bacağına da taze et yapıştırıyorlar

Çok korkunç bir hastalık olmalı, düşünmek bile insanı delirtiyor...

18 Temmuz 2007

ömrümüzü uzatalım derken...

İnsanoğlu yaşadığı çevreyi ve kendisini değiştirip farklı yönlere sevkedebilecek yeteneklerle donanmış...

Sahip olduğu bu yeteneklerle değiştirdiği çevre daha sonra hayatını o da zamanla insanoğlunu biçimlendirmeye başlamış; daha steril bir ortam, daha güvenli ve tabii ki teknoloji sayesinde daha rahat bir hayat her zaman peşinden koşulan şeyler olmuş.

Tüm bu değişiklikler onbinlerce yıl önce işleri kolaylaştırmak üzere yapılmaya başlanmış ve bunun sonucu olarak da zaman ilerledikçe insanın fiziksel olarak zorlandığı alanlar azaltılarak yıpranma en aza indirilmeye çalışılmış.

Son bin yılın bu yöndeki en vazgeçilmez ve ısrarlı çalışması ise insan ömrünü uzatmayı hedefleyen türde olanları.

Şunu yersen şurana, bunu yersen burana iyi gelir tarzı yaklaşımlar bile artık geçtiğimiz yüzyılda kaldı.

İnsanlar artık bu yöndeki gelişmelerde teknolojiyi takip ederek daha sağlıklı olup daha fazla yaşayabilmeyi amaçlıyorlar...

Extra vitaminler, protein tozları, yorulmadan fiziki gelişme sağlamaya yarayan aletler, her geçen gün daha da gelişen ultrasound’lu, x-ray’li vücut tarama aletleri vs. gibi yüzlerce hatta binlerce bilimsel gelişme ürünü tüm sektörleri ile birlikte insanlığa hizmet ederek sağlık sorunlarımızı ve fiziki gelişmemizi kontrol altına alıp ömrümüzü uzatmaya çalışıyor...

İnsanoğlu, dünyada var olduğu ilk günden beri daha iyi bir gelecek için çalışarak bu gelişmeleri başlattı ve tabii ki bu teknoloji olarak günümüzde geldiğimiz noktaya ulaşmamızı sağladı...

Tekerleği arabaya, ateşi ileri teknoloji fırın ve aydınlatma ekipmanlarına, tek parçalık av aletlerini jet motorlu uçaklara dönüştürerek burada sayılamayacak kadar doğa dışı ürün elde ettik.

Önce paket dondurulmuş yiyecek yapıyoruz, sonra bu yiyeceğe bozulmasın diye koruyucu maddeler ekliyoruz. Yıllar sonra anlaşılıyor ki bu koruyucu maddeler meğerse kansere yol açıyormuş... Haydi bakalım tıp ve teknoloji bunu da halletsin diyerek yıllarca zararsız koruyucu madde üretmeye ya da kanseri yenmeye çalışıyoruz... Ne o gıdayı öyle yap, ne kanser olalım, ne de teknolojiyle bunu çözmeye çalışıp ömrümüzü uzatalım.

Burada verdiğim örnek etrafımızda her türdeki fabrikasyon nesne için benzer şekilde de yazılabilirdi; televizyonlar, cep telefonları, çevreyi kirleten yakıtlarla çalışan tüm araçlar, genetik yapısıyla oynanmış gıdalar, konserveler, çimento fabrikaları vs... milyonlarca ürün...

Benim bu konuyla ilgili ara sıra aklıma takılan soru ise şu;
tüm bunları daha da ileri taşıyarak gittikçe uzun ömürlü olacağız diye teknolojiye bu kadar bağımlı olup gereksiz ayrıntılarda boğulmak yerine...

İlk günlerden itibaren doğal ortamımız olan yeryüzünün en güzel yerlerinde doğayı koruyarak planlı ve olması gerektiği gibi doğanın bir parçası olarak yaşamaya devam etseydik...

Acaba bugüne kadar her şeyi kendi başına mükemmel olarak becermiş ve dünyadaki eşsiz dengeyi kurmuş olan doğa, şu anda elimizdeki uyduruk şeylerle yapmaya çalıştığımızı kendi kendine insanoğlu üzerinde de doğal gelişme ve evrilme yoluyla uygular mıydı?

Belki de doğa, bunca uzun çağlar sonunda kendiliğinden insanı doğaya daha uyumlu hale getirip, gelişmelere ve değişimlere uygun bir yol izleyerek yaşam süremizi uzatacaktı...

Ve belki de insan ömrü şu anda teknoloji sayesinde sağlanandan daha da uzun olacaktı.

İspanyollar çok güzel çözmüş...

Orman yangınları herkesi üzüyor.

Yok olan ağaçlarla birlikte, ormanda yaşayan hayvanların da canlı canlı yandığını düşününce üzülmemek mümkün değil... O bölgede yaşayan insanların maddi manevi kayıpları ise cabası...

Kendi kendime; bu kadar işsiz insan var devletin malı, ülkemizin ciğerleri ormanlarımız yanarken seyredip sadece üzülmekle kalacağımıza, riskli bölgeleri belli alanlara ayırıp her bölge ve alana gözlemci olarak birilerini yerleştirseler hem ormanlarımız yangından korunur, hem işsizlere iş bulunur diye düşünüyordum.

Ama benim çözümümün bir işe yaramayacağını daha sonradan anladım...

Buyrun nedenleri ve şüphelileri birlikte düşünelim
sonra da İspanyolların yöntemine bir göz atalım...

Orman yangınları neden çıkar?
(tahmini genel sebepler)

1- Piknikçiler ateş yakar...
2- Orman yakınından arabayla geçenler sigara izmariti atarlar...
3- Sağa sola atılan cam şişeler, kavanozlar kırılır güneş ışınlarını mercek gibi yansıtan bu kırık camlar ormandaki reçineli, kolay tutuşan yerlerde yangın başlatır...
4- Dönem dönem ormanlık alanlarda rüzgâr hızını arttırır, kuru dalların hiç durmadan saatlerce sürtünmesi yangın çıkarır... (Tesadüf bu ya, yapılan araştırmalar orman yangınlarının gerçekleştiği zamanlarda meteoroloji raporları rüzgârın arttığını bildiriyor...)

Şimdi bir de şuna bakalım;
Orman yangınlarını kimler çıkarır?
(tahmini genel şüpheliler)

1- Turizmi baltalamak isteyen düşman ülkeler para verip birilerine yaktırır.
2- Terörist faaliyetlerde bulunan gruplar, panik olsun, insanlar korksun, güven kalmasın diye ülkeye zarar vermek amacıyla yapar.
3- Arazi mafyası, pahalı turistik bölgede kendine yer açmak için yapar...

Ve daha bir sürü neden, bir sürü şüpheli sayılabilir ama bakın en büyük nedeni İspanyollar nasıl bulup, nasıl engellemiş...

Tahmin edebileceğiniz gibi İspanya’da da orman yangınları çıkmış ve araştırılmış en sonunda bir yasa çıkarmışlar; Orman yangınında bir arazi mi açıldı? Hemen orayı 30 yıl imar yasaklı yapıyorlar ve bunu kesin olarak uyguluyorlar... Ne amaçla, kim için olursa olsun 30 yıl tek çivi çakmak bile yasak...

Ve birden hooop orman yangınları bitiyor...
(herhalde esas nedeni ve şüpheliyi anlamışızdır artık)

Türkiye’de uygulanan ise orman yangını olan yeri tekrar ağaçlandırarak eski haline getirmeye çalışmak...

İspanyollar gibi bizde de 30 yıl imar yasağı çıksa da ormanlarımız kurtulsa...

17 Temmuz 2007

ilginç eşitlikler

Matematiği anladığım yere kadar severim :) (ondan sonrasına zaten kafam basmaz) Çok da derinlemesine anlamam ama ilginç hesaplama yöntemleri, kısayollar, ilginç işlemler vs. hoşuma giden şeylerdir. İşte internette rastladığım ilginç bir denge ile elde edilen eşitlik. 8 sabit kalmak koşulu ile solda çarpan sırayla 1, 12, 123, 1234 diye artarak giderken kaç hane yazılacağı da 8'in sağına + olarak yazılmış eşitliğin sağıysa bambaşka bir sıralama takip ediyor... İlk fırsatta buna benzer yerleştirmeler denemek istiyorum...

1 x 8 + 1 = 9

12 x 8 + 2 = 98

123 x 8 + 3 = 987

1234 x 8 + 4 = 9876

12345 x 8 + 5 = 98765

123456 x 8 + 6 = 987654

1234567 x 8 + 7 = 9876543

12345678 x 8 + 8 = 98765432

123456789 x 8 + 9 = 987654321

16 Temmuz 2007

Sabaha karşı kelimeler...

1
(cephe)
Cep H
H şeklinde kazılmış siper, cep.
Eh, siper de cephede olur zaten...

2
(naylon)
naylıyon
neyliyon
neeyiliyon
ne eğiliyon
Naylon da eğelip bükülebilir diye hani...

3
(ucube)
Bunun güzelliği, benim sevdiğimin yanında nedir yani?
Tırnağının ucu be...
Ucube

4
(fani)
evet hepimiz fani’yiz, hayat fani...
ama ölmenin neresi “funny”

5
(sorun)
ikide bir “Her şeyi ben bilirim, çekinmeyin haydi sorun, sorun.” Demeyin.
Çok “Sorun”lu olursunuz

6
(tabela)
kafamıza düştüğünü düşünüyorum da o kadar yüksekten,
o kadar uzaktan “taaa bela” gelip de
nasıl bizi buldu diye şaşırırdım herhalde...

7
(poşet)
gerçekten de şişirdikten sonra iki elinle söndürmeye kalkınca poşşş ediyor...

8
(beyaz)
bey az ise hanımların daha fazla olduğu bir yer demek ki ve o kadar çok hanımın olduğu yer de tabii ki pırıl pırıl parlar, beyaz ve temiz olur...

9
siemenselamgetirmişem, yahşi bir isim virmehliktir lakin marka iççün çok uzun gelmesi sakıncasıyla kıssa tutulmalı... 7 arfi inan makuldür...
(siemens)

10
(fatura)
do, re, mi, fa, sol, la, si... notalar... müzik için para,parada yazı ve tura... Parayla müzik cd alımı için yazar kasa fişi; fa-tura.

14 Temmuz 2007

II. Abdülhamid'in hatıralarında Ermeni meselesi...

Bir kitabı okurken, dayanamayıp bir diğerine başladığım olduğu gibi “Sonradan bunu okur muyum?” diye kontrol ederken, üçüncü bir kitaba daha başlayıp, hepsini bir arada okuduğum çok olmuştur. Günlük işlerden kitap okumaya vakit kalmadığı zamanlarda böyle açgözlülük yaptığım oluyor...

Şimdilerde diğer iki kitabı okumaya ara verip tam hız başladığım bir eserde rastladığım şeyleri sizlerle de paylaşmak istedim.

Kitap, Pınar Yayınları’ndan: Abdülhamid'in Hatıra Defteri. Adından da anlaşılacağı gibi bu kitap bir hatırat, yani Padişah II. Abdülhamid Han’ın anılarını, görüşlerini bildirdiği kendi elyazmalarından oluşan önemli bir eser...

Abdülhamid’in padişah olduğu dönemde de her liderin yönetiminde olduğu gibi doğal olarak kendisini ve yaptıklarını sevenler kadar sevmeyenler de bulunuyordu.

Bu yüzden Abdülhamid kendisini eleştirenlere hatıratında cevap vermeye çalışırken, tek tek o dönemin sorunlu isimleriyle olan ilişkilerini ve yaşanan olayları da sebep sonuç ilişkisiyle neredeyse tüm ayrıntılarına girerek yazmış...

Tabii ki Padişah da olsa Abdülhamid de bir insandır. Yönetimi sırasında meydana gelen hatalardan bazılarını kabul edip neden öyle davrandığını hatıratı aracılığıyla anlatmasını, dolayısıyla kendisini savunmaya çalışmasını normal karşılamak gerekir.

II. Abdülhamid, hatıratının bir bölümünde:

“Tekrar ederim ki, nefsimi değil, namımı haksız yergi­lerden korumak için bu satırları yazdım. Dünyada daha ne kadar kalacağım belli değildir. Ölüm bana o kadar yaklaşıyor ki, âdeta adımlarının sesini duyuyorum. Bu gerçeklerin her­kesçe bilinmiş olacağı bir günün geleceğine inansam, pek rahat bir vicdan ve huzur içinde gözlerimi kapatacağım.” diyerek, yazdıklarında samimi olduğuna inanmamızı sağlayabilecek kadar da edebiyatı güçlü bir şahsiyet.

Önemli kişiler hakkında az bilinen detayları gözlerimizin önüne seren bu hatırat, aynı zamanda günümüzde çok konuşulan önemli sorunların temellerinin nerelere kadar vardığını da kaynaklarıyla birlikte açıklıyor...

Ermeni meselesiyle ilgili bir bölüme geldiğim zaman gerçekten bu tip hatıratların ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlamış oldum.

Sonuçta bu hatırat, sıradan bir insanın ya da memurun değil, bir devrin padişahının yazdıklarıyla oluşmuş. İsimler, yerler ve tarihlerle birlikte belgelere işaret ederek yazılanların doğruluğunu ispatlayabilecek bu eserde Abdülhamid, Ermeni meselesini devrin en büyük devlet adamı olarak şu şekilde anlatıyor:

(Alıntı yaptığım bölümün biraz uzun olduğunun farkındayım ama böylesine önemli bir konu için olağanüstü bilgiler içermekte. Meraklıları için bulunmaz değerde olan bu bilgiler, konuyu araştırırken tüm insanların öğrenmesi gereken gerçeklerle dolu. Lütfen sıkılmadan okumaya çalışın, okuyup öğrenmeye çalıştığımız şey ülkemize ve tüm bireylerine mâledilmeye çalışılan sahte tarihin, yüzümüze sürülmeye çalışılan kara lekenin nedenlerini çok iyi şekilde anlatıyor. Kitabı okuyarak bu konunun girişinde ve sonunda bulunan diğer ayrıntılara ulaşabilirsiniz.)

13.Mart.1333 (1917) Beylerbeyi Sarayı
Ermeni meselesi, Ermeniler meselesi değildir. Rahat bir rekle söyleyebilirim ki, Ermeni kavmi (milleti), Osmanlıyı en iyi benimsemiş, onu en iyi temsil etmiş bir kavimdi.

Medeniyetimize hizmet etmişler, devletimizin bekasına çalışmışlar, hizmetleri ile ve sadakatleri ile mümtaz Osmanlı..... çıkarmışlardır. Ermenilerin bizden hiçbir şikâyetleri yoktu.

Fakat Ruslar, Bulgaristan üzerindeki emellerine ulaşınca , Osmanlı imparatorluğundan yeni bir parça daha koparmak için, Ermenileri parmaklarına doladılar. Gönderdikleri ajanlarla, önce papazları, öğretmenleri ele geçirdiler, sonra buldukları macera düşkünü Ermenileri bizim aleyhimize çevirdiler.

Hiçbir kavim, bağlı olduğu ülke zayıflarsa rahat durmaz. Bu sebeple, Ermenilerin de tek başlarına uslu oturduklarını söylemek istemiyorum. Fakat tek başlarına hiçbir güçleri olmadığı için, diğer kavimler gibi onlar da bir süre daha bekleyebilirlerdi. Ancak tahrik ve fitne, bazılarını hemen ayaklandırmaya yetti.

Aslına bakacak olursak Ruslar, Türkiye'de müstakil bir Ermenistan kurulmasından yana değildiler. Çünkü kendi sı­nırları içinde de Ermeniler vardı, o zaman bunlar da bu Ermenilere katılmak isteyeceklerdi. Rusların hesabı, kendi Ermenilerinin ağızlarına bir parmak bal çalmak. Türkiye' nin başına bir gaile çıkarmaktan ibaretti.

Fitneyi Bastırmak îçin Elimden geleni yaptım.

Çok geçmeden buna Fransızlar ve İngilizler de katıldılar. Osmanlı ülkesinden koparılacak yeni parçada, onlar da söz sahibi olmak istiyorlardı, ilk Ermeni komitesinin Tür­kiye'de değil de Pariste kurulmuş olması, her şeyi ortaya koyar. Fitnenin başı dışarda idi.

Ben, fitneyi bastırmak, bu iyi Osmanlıları, yanlış yollara sapmaktan kurtarmak için elimden geleni yaptım. Bir yan­dan kendilerine şefkatle muamele ettim, bir yandan Katolik ve Ortodoks Ermeniler arasındaki anlaşmazlığı kullanarak, uzun müddet, bir fikir etrafında toplanmalarını engelledim.

Fransızlar, Katolikleri himaye ediyorlar, Ruslar, Orto­dokslara arka çıkıyorlardı. Ben, bazen birini, bazen ötekini tutarak, ama her ikisinin de Osmanlı Reayası olduğunu hatırdan çıkarmayarak, tahrikleri önlemeğe çalıştım. Önce bir­birlerini kırdılar, sonra dönüp Müslüman ahaliye saldır­dılar.

Bu oyunu, ben de dünya da biliyordu. Çünkü Bulgaris­tan'da denenmiş ve sonunda Bulgaristan'a muhtariyet adı altında bağımsızlık kazandırmıştı. Onun için zabıta kuvvetleri ile, Ermeni - Müslüman çatışmasını önlemeğe çalışıyor­dum.

Ermenilerin muradı, Müslümanları kışkırtmak, üstle­rine saldırtmak, sonra da dünyayı ayağa kaldırtmaktı. Bun­dan sonra Avrupa devletleri işe karışacaklar, bu iki unsu­run bir arada yaşayamayacaklarını ileri sürerek muhtariyet isteyeceklerdi.

Papazlar, Öğretmenler, Ajanlarla sürdürülen bu tahrik­ler, önceleri pek itibar görmedi. Birçok Osmanlı Ermeni, bu kışkırtmaları hoş karşılamadı. Bunun üzerine kurulan çeteler, önce bu namuslu Ermeni vatandaşlarımı yola (!) getirmek için bunları kesip öldürmeğe başladılar. Bu na­muslu Ermeniler, bir taraftan hükümetten, bir taraftan çetelerden çekiniyorlardı. Sonra, sonra bunlar da çeteleri des­teklemeye, beslemeye, saklamaya başladılar.

Türk Kılığına Girmiş Ermeni Eşkıyaları
Birinci safhası böyle biten oyunun ikinci safhasına ge­çildi. Türk kılığına giren Ermeniler, kendilerine yardım et­mek istemeyen kendi vatandaşlarını öldürüp sonra da «Gör­müyor musunuz, sizi Türkler kesiyor, siz hâlâ bizimle birlik olmuyorsunuz» demeğe başladılar.

Bir yandan da Türk köy­lerine giriyorlar ve Müslüman halkı türlü işkencelerle öl­dürüyorlardı. Bunların içinde, vücudu bıçakla yarılıp içine barut doldurulduktan sonra tutuşturulanlar da vardı!

Bu Ermeni tahrikçileri özellikle Sason bölgesinde tahrik­lerini sürdürüyorlardı. Bu Ermeni - Müslüman kavgasını so­na erdirmek için, müşir Zeki Paşa emrindeki orduyu, bu sahaya sevk ettim ve ayaklanmayı bastırdım.

Büyük dev­letler elçileri, birbirleri peşinden Saraya koştular; zavallı Ermenilerin kılıçtan geçirildiğini ve bunun zulüm olduğunu söylüyorlardı. Hele İngiltere elçisi, hemen bir tahkikat heye­tinin kurulmasını istiyor ve buna öncülük etmek için de bir İngiliz Askerî Ataşesinin hemen olay yerine gönderileceğini söylüyordu.

Bütün elçilere ve bu arada daha sert bir dille İngiliz Elçisine, bunun bir asayiş meselesi olduğunu, Ordu­nun buralardaki eşkiyaları temizlediğini söyledim ve ilâve ettim : «Ataşe göndermenize müsade edemem. Çünkü bu günlerde buralarda bir İngiliz Ataşesinin görünmesi, yatış­mış toplumları yeniden birbirine düşürebilir.»

Elçi yanımdan hayret içinde ayrıldı. Çünkü ben o gün­lerde İngiltere'nin uzak doğuda Ruslarla başlarının iyice derde girmiş olduğunu biliyordum. Hem Rusya, hem İngiltere, hem de Almanya'dan çekinen Fransa ciddî bir müda­halede bulunamazdı. Nitekim bulunmadı da..

Fakat bunu iz­leyen yıllar İngiltere Ermeni meselesini ayakta tutmak için, elinden geleni yaptı. Çünkü bu suretle Mısır'da giriştiği işleri örtmüş oluyor, dünyanın dikkatini Türkiye üzerinde uyanık olarak tutuyordu.

Jön Türk — Ermeni İşbirliği...
Anadolu'da yaptıkları hareketlerle muratlarına eremiyeceklerini anlayan Ermeniler, çetelerini, komitecilerini İs­tanbul'a soktular ve İstanbul'da çeşitli kargaşalıklar çıkarmağa çalıştılar. Bunda muvaffak da oluyorlardı.

Fakat Av­rupa'nın büyük devletleri de, hiçbir yerde çoğunlukta olma­yan bu dağınık Ermenilere benim muhtariyet vermeyeceği­mi, bunun için her şeyi göze alabileceğimi biliyorlardı. On­lar da kendi aralarındaki rekabet yüzünden savaşa girecek takatta değildiler; bu yüzden Ermeni meselesi, Türkiye için bir huzursuzluk, Avrupa için Türkiye'ye müdahale imhanı ola­rak son yılara kadar sürdü gitti.

Fakat Avrupa gazeteleri meseleyi parmaklarına dola­mışlardı. Durmadan yazıyorlar şahsıma «Kızıl Sultan» diye hücum ediyorlar, dünya efkârı umumiyesini (kamuoyu) aley­himize kışkırtıyorlardı. Böylece Ermeni meselesi bir dünya efkârı umumiyesi meselesi olmuştur ama, devletler arası cid­dî bir mesele olmamıştır. Bu mevzuda Sait Paşa'nın hiz­metleri büyüktür.

(................ Bu paragraftan sonra konu Jön Türkler'in, Avrupada Ermenilerden maddi yardım alarak nasıl bir yanlışa düşdüğü hakkındaki yorumlarla devam ediyor.........)

Diğer okuduğum kitaplarda yaptığım gibi bu eserde de dikkatimi çeken ilginç konular olursa yine burada bahsetmeye devam edeceğim.

12 Temmuz 2007

Last Mimzy [film]



İlk olarak, bilim kurgu türünün hafifletilmiş bir sinema versiyonu diyebileceğim bu filmi çok sıradan bulduğumu söyleyerek başlayayım...

Çok basit ve bilindik beylik sahnelerle bir türlü filme giriş yapılamayan ilk bölümü sıkılarak izledikten sonra film hareketlenecek diye beklerken bir türlü o hızı yakalayamadan sonuç kısmına geliniyor.

Bir türlü beklenen etkiyi yaratamadan hafızalardan silinmeyi hak eden “last Mimzy”, Jumanji, Üçüncü türle yakın ilişkiler ve Time machine (zamanda yolculuk) karışımının başarısız ve hatalı bir sonucu olmanın dışına çıkmayı beceremiyor...

Neyse, gelelim filme;

İnsanoğlu’nun genetik yapısı bozulmuş ve gelecek dünyada neredeyse insanlığın sonu yaklaşmıştır.

Bir bilim adamı da o zamanki teknolojiyle insanları zamanda yolculuğa gönderemese de çok gelişmiş yapay sinir ağlarıyla donatılmış oyuncakları geçmişe gönderebilmeyi başarmıştır.

Zamanda yolculuğa çıkan bu oyuncaklardan sonuncusunu (adı Mimzy olan bu oyuncak bezden bir tavşandır) anneleriyle yazlık evlerine giden iki kardeş deniz kenarında bulur.

Oyuncağın bulunduğu kutunun içinde garip taşlar ve bilgisayar ekrannlarından alışık olduğumuz ekran koruma programlarının çizdiği gibi şekiller oluşturan cam parçası gibi başka nesneler de vardır.

Tüm bu taşlar ve nesneler sayesinde oyuncak tavşan, genetiği bozulmamış şimdiki nesilden örnek bir parça alıp geleceğe götürecek ve gelecekteki insanlığın devamını sağlayacaktır...

Aslında daha önceden günümüze bir sürü Mimzy gönderilmiş ama biri hariç hepsi kaybolmuştur.

Bu sonuncu Mimzy’yi çocukların bulması ve (özellikle masumiyetin ve saflığın evrensel sembolü olan) küçük bir kızın Mimzy’ye duyduğu sevgi sayesinde insanlığın kurtulmasının beklenmesi bize biraz büyüklerin dünyasının karanlığını işaret ediyor.

Yani “Savaştan, hırstan ve çıkardan başka bir şey düşünmeyen büyüklerin dünyası insanlığın geleceğini yok ediyor.” mesajı verilmeye çalışılmakta, anlamayanlara da çocukların okulda gördükleri ders sırasında fen öğretmenlerinin söyledikleriyle izah edilmekte:) bakınız genetik bozukluk neler neler yapıyor denmekte...

Ara rollerin yardımcı oyuncuları gibi görünen öğretmene aslında filmde epeyce bir yer verilmiş...

Bakın aynı öğretmen (ve karısı) filmde başka neler yapıyor...

Çocukların bulduğu kutudan çıkan oyuncak tavşanı küçük kız alır (kızlar bebekleri ve bu tür oyuncakları sever ya) teknik parçalar diyebileceğimiz diğer şeyleri de erkek kardeş alır (erkek çocukları da böyle şeylere ilgi duyar ya) şimdi bu parçaların özelliğine gelelim ve ordan öğretmene ve karısına bağlayalım...

Bu ilginç taşlar ve camlar aslında oyuncak tavşanın tekrar geleceğe gidebilmesi için zamanda yolculuk yapmasını sağlayacak bir merdiven/tüp geçit kurulmasına yaramaktadır. Bu yüzden kutunun içine koyulmuştur ama tüm bu karışık işler nasıl gerçekleşecektir?

Erkek kardeş cisimlerden yayılan ışımayla oluşan şekilleri defterine çizer, çizmekle kalmaz uzakdoğu mitolojilerinde ne kadar evren çizimi ve sembolü varsa bir defteri bu şekillerle doldurarak adeta katalog haline getirir.

Fen öğretmeni okulda öğrenciler gidince aynı zamanda sınıfın temizliğini de yapmaktadır :) (eee çizimleri başka nasıl bulduracaklar adama) Öğretmen çocuğun yaptığı çizimi bulup alır ve çocuğun yanına gidip bunlar hakkında sorular sorar...

Çünküüü öğretmenin karısı aslında bir Hindistan, Nepal vs. gibi ruhsal güçlerin çok önemsendiği kültürler uzmanı olacak kadar bu işlerle de ilgilidir ve kendisi de az çok bu işlerden anlamaktadır. (peh peh peh tesadüfün iğne deliği...)

Karısıyla birlikte öğretmen, kitapları açıp hemen bu çizimleri çözerler; bunlar evreni tanımlayan çizimlerdir.

İyi güzel de burada işler biraz saçmalaşmaya başlıyor...

Filmde gizemli çizimler havası yaratmak adına verilen bu gereksiz ayrıntılar filmin konusu gereği çözülünce hiç bir işlevi olmadığını gördüğümüz sahte ayrıntılara dönüşüyor...

Yine başka bir bölümde öğretmen, sık sık gördüğü ve anlamını çözemediği rüyalardan birini görür karısı da bu rüyaların peşinden gitmesi gerektiğini kendisine zorla kabul ettirir.

Rüyaların gizemi, çizimlerin gizemi, bilinmeyen nesnelerin gizemi, “uzaylılar mı?” sorusunun gizemi, zamanda yolculuk gizemi derken film gizemlerin kaosunda kaybolup gidiyor ve hiçbir parçanın tadı alınamayan aşırı baharatlı kötü bir çorbadan farksızlaşıyor...

Filmin diğer ayrıntılarını anlatmaya gerek yok ama bir ikisinden bahsetmeden duramayacağım. Amerika’da salgın haline getirilen terör olgusu bu filme de yansımış. Filmin mantığınla hiç uyuşmayacak şekilde bir terörle mücadele timi çocukların evine baskın yapıyor ve hepsini alıp merkeze :) götürüyorlar...

Aileyle birlikte terörle mücadele merkezine getirilen oyuncak tavşan ve kutudan çıkan diğer parçalar iyice inceleniyor.

Bakıyorlar ki bu iş terörist bir eyleme benzemiyor ama hemen hooop terörle mücadele ekibi bir iki yeni eklemeyle hemen oluyor mu sana “uzay ve zaman araştırmaları ile birlikte mitolojik kehânetler çözüm merkezi” yani bu kadar saçmalık olur diyorum...

Ne iş olsa yaparız abi pozisyonu alabilen uzman bir ekip çok komik durmuş. Aile durumu anlayıp çözemiyor ya, hemen uzmanlar olaya el koymak zorunda kalmışlar :)

Bir de filme espri katsın diye öğretmen ve karısının tekrar sahneleri var...

Öğretmen rüya görüp uyanınca, karısı da hemen kendisine “Madem rüya görüyorsun şanslı numaralar da görüyor musun? Gidip hemen bir bilet alalım.” diyip durmakta ve böyle bir şey olursa hayatlarının maddi olarak kurtulacağına inanmakta...

Bu kadar, uzakdoğu kültürünü benimsemiş (evinde yoga yapıyor), kendine yaşam biçimi yapmış biri, (rahatı falan da yerindeyken) niye bu kadar fazla paraya takmış anlayamadığım gibi, bir de piyango biletinin numaralarını gördüklerinde ne olacak?
O bileti nasıl bulup da nasıl alacaklar hiç bir fikrim yok...

Filmde ilginç efektlerle verilen kutudan çıkan nesnelerin gizemi her ne kadar ilgi çekici görünse de çocuklar film içinde bunları sağda solda bırakabilmekte, normal yaşamlarını bunlar hiç olmamış gibi sürdürebilmektedir...

Senaryoya göre oyuncak tavşan yarı insan gibi her şeyi açıklayıp kız çocuğuna anlatacak, çocuk bunu anlayıp kutudan çıkan parçalarla geleceğe yolculuk yapması için tavşana ışınlardan oluşan bir zaman yolculuğu merdiveni kuracaktır.

İlginç taş parçaları vs. buna yaramaktadır ama bir yandan da nasıl oluyorsa bu taşlar kendi işinin dışında başka yeteneklere de sahiptir...

Sıradan bir çocuk olan erkek kardeş; böceklerle iletişim kurabilmeye başlar. Örümceklere, ağlarıyla boyutlar arası geçişi sağlayan zaman tüneli maketi yaptırır ve bu çalışmasıyla süper dahi olur.

Minik kız odasında havada yüzer halde uyur, koşarken havada uçar, nesneleri bir yerden başka bir yere bakışlarıyla taşır (toz şekeri sahnesi) falan filan....

Film zaten çocukların rol almasıyla bir “çocuk filmi gibi görünüyor ama değil”ken, bu kadar karışıklığıyla ve kurgu, senaryo hatasıyla ne çocuk ne de büyük filmi olabiliyor...

Playstation, bilgisayar işlemcisi yapan bir firma ve kutu içecek reklamlarının çok bariz bir şekilde filmin içine yedirilmesi ise (hemen hemen herkesin dikkatini çekecek boyutta olması) beni rahatsız eden ayrı bir konu.

Bir şekilde elinize geçtiyse üzerine “orta zekâ seviyesine sahip, 14 yaşındaki erkek çocukların ilgisini çekebilir” yazıp bir kenara kaldırın.

Belki bir gün sevmediğiniz bir komşunuzun bu kriterlere uygun olan oğluna bir iki saatliğine bakmak zorunda kalabilirsiniz...

işte o zaman tam bu filmin vakti geldi demektir.

11 Temmuz 2007

Vozvrashcheniye (return) [film]



Modern Avrupa sineması anlayışına yakın bir bakış açısıyla çekilmiş, rengi ve dokusuyla anlattığı konuya uygun bir ruh hali yaratabilen, basit bir hikâyeyi etkili bir şekilde film akışı içine yedirebilmiş sade ve duru bir aile dramı...

Aslında her ne kadar aile dramı olsa da filmin esas özelliği aile dramını arka plana alarak çocukların ruh halini daha öne çıkarması sayılabilir.

Bir ailede aynı ortamı paylaşmış, aynı şekilde ve aynı zorluklarla yetişmiş iki kardeşin psikolojilerinin farklılığı o kadar iyi anlatılmış ki film canlı bir şekilde önümüzde oynasa ve bizim de içine girebilme fırsatımız olsa gidip küçük kardeşe sarılıp birlikte ağlamaktan başka bir şey düşünemezsiniz diyebilirim...

Bir çocuk bu kadar mı gerçekçi olur (oynar demiyorum, oynasa mutlaka bir an için rol kokar, çocuk gerçekten aynı durumda olan bir aileden mi gelmiş nedir anlayamadım o tavır, davranış, kendine güven muhteşemdi) bu yaşta bir çocuk, yaptığını, söylediğini bu kadar mı gerçekten hisseder?

Burada filmin konusuna değinmeden edemeyeceğim (ama her zaman ki gibi de seyretmeyenlere zararı olacak şekilde yazmamaya dikkat ediyorum...)

Abi, kardeş iki çocuk...

Oyun oynamaktan bağıra çağıra, koşarak eve döndüklerinde anneleri "Ses çıkarmayın, babanız uyuyor." dediğinde iki kardeş de aniden donar kalırlar. Çok şaşırmışlardır.

Çünkü bugüne kadar (daha önceden kendilerini terkeden) babalarını sadece, ellerinde bulunan tek bir resimden tanıyorlardır...

Önce gidip babaları nasıl bir şeymiş ona bakarlar, sonra da tavan arasındaki sandıkta duran resme; evet bu o dur...
(İyi de bayram değil, seyran değil bu adam niye geldi... ki ne bayramda ne seyranda gelmiş...)

Bizler seyirci olarak hemen merak etmeye başlarız; bu adam niye gitmiş, niye geri gelmiş, ne olmuş? Aklımızda bir sürü soru... neyse devam edeyim;

Baba; sert, sevgisini asla göstermeyen ve hatta kaba sayılabilecek biridir. Fakat ne olduysa çocukları aklına gelmiş (belki de eski eşinden yardım istemek zorunda kaldığı için geri dönmüş, gönlü elvermeyip çocukları da görmek ve ilgilenmek zorunda kalmıştır) ve bir şekilde aile yine bir araya gelmiştir...

Annelerinin, babalarının gelmesine pek sıcak baktığı söylenemez çünkü anne, babalarının çok kısa bir süre için geldiğini ve yine gideceğini içten içe hissediyor ve tabii ki bize de hissettiriyor...

Film, iki çocuğu da yanına alan babanın, balık avı için yola çıkmalarıyla başlıyor. Fakat filmin çok kısa süren giriş bölümünde ailenin ve çocukların içinde bulunduğu psikolojik durum o kadar kısa sürede o kadar güçlü veriliyor ki bundan sonra gelişen olaylarda baba ne yaparsa yapsın hep çocukların tarafında olma zorunluluğu hissediyorsunuz...

Filmde bir sürü geçiş ve ara sahneler var ama bunlar asla önemsiz, dolgu olsun diye koyulmamış. Mesela başlarına gelen küçük bir olay sonrası baba dayanamaz ve sinirlenip iki çocuğu da geri yollamayı düşünür. Çocukları otobüse bindirir, çocuklar inerken abisi oltayı otobüste unutur ama küçük kardeş oltayı bırakmayarak küçük olsa da esas aklı başında olanın kendisi olduğunu bize gösterir.

Tüm film boyunca babanın çocuklardan gizli gizli bir şeyler yaptığını ve bunu bize bile göstermemeye çalıştıklarını söylesem abartmamış olurum, gerçekten de film ilerledikçe babanın bir işler çevirdiğini anlıyoruz ama tam olarak ne olduğu açıklanmıyor. Fakat filmin konusu içinde bu çok da önemli değil.

Filmin ortalarında iki çocuk ve babalarının ıssız bir adaya gelmesiyle olaylar başka bir anlam kazanır. Bu ana kadar her şeye ters cevap vererek sadece kırgınlığını belli eden küçük kardeş artık babasını tam anlamıyla karşısına alır ve olaylar sonucunda düşman iki taraf haline gelirler. Bundan sonrası ise filmin tamamını seyrettiğinizde sanki birisi kendi hayatından bir bölüm anlatıyormuş gibi gerçekçi bir akışla devam eder ve sürpriz bir sonla da biter...

Filmin en sonunda çıkan yazılarla birlikte verilen resimlere iyi bakmanızı tavsiye ederim... Bu olayların, en sonunda nereye vardığını filmi izleyip bitirince zaten anlayacaksınız ama bundan sonra filmin kahramanları neler hissetmiş, ne şekilde yaşamışlar, yaşanan olaylar iki kardeşi hangi yönde etkilemiş hepsi bu resimlerde saklı.

Film kendi içinde birçok şeyi anlatsa da söylemek istediği şey bana göre daha farklı:
“Sıradan insanlar kendilerini cesur gibi gösterebilmek için birçok şey yapıyor olabilirler ama bu yaptıklarının cesaretle hiçbir ilgisi yok.
Kendi hayatımızda duygularımızı ne kadar dışarı vurabiliyorsak aslında o kadar cesuruz ve gerçek cesaret bunu yapabilmektir.” Bence film bunu anlatıyor...

(Büyük kardeş her ne kadar arkadaşlarıyla birlikte filmin başında kendilerine göre cesaret gösterileri yapıyorsa da küçük kardeş gerçek hayatta babasına karşı hesap soran tavrıyla çok daha cesur bir kişilik sergiliyor. İnsan kendini biraz zorlarsa çıkıp yüksek bir yerden suya atlayabilir ama yıllardır kendilerini görmeye gelmeyen babasıyla açık açık hesaplaşmayı göze alamayabilir.)

Film, olmazsa olmaz mutlaka seyredilmeli denilecek kadar önemli bir film değil... Hatta burada yazdıklarımı okuduktan sonra seyredip beğenmeyebilirsiniz bile. Aile içi sorunları ele alan, güzel çekilmiş, kitap okuyormuş havasında giden yavaş temposuyla bile sıkmayan sakin bir film istiyorsanız filmi güzel bulabilirsiniz.
Koşup kovalamacalı, atraksiyonlu filmlere alışıksanız sıkılabilirsiniz...
Hele hele babanızla ya da kardeşinizle ilgili duygusal sorunlarınız yoksa çocukların psikolojik yapılarını ve filmin ruhunu yakalamanız daha da zor olabilir...

Rus filminden çok, bağımsız Avrupa filmlerini anımsatan bu dramı elinizde daha iyi olduğunu düşündüğünüz bir film varsa tavsiye etmiyorum ama konusu basit kendisi yavaş festival filmi havasındaki bu filmi seyredip beğenmeseniz de kötü olarak nitelemeyeceğinizi düşünüyorum...

09 Temmuz 2007

Yağ içip zayıflamayı düşünen var!

Shangri-la denilen bu yöntemi anlattığı kitabında Seth Roberts çok ama çok farklı bir teori üretmiş...

Kısaca özetlersek ana mantık şu: Yeme, şişmanlama... “Ama bunu nasıl yapacağız hababam bir şeyler yiyorum.” diyorsanız Seth Roberts vücudunuzu kullanarak beyninizi kandırmanın yolunu bulduğunu iddia ediyor.

Bunun mantığı (ve Seth Roberts’ın teorisi) ise şöyle:
Beyin, insanoğlunun dünyada var olduğu ilk çağlardan beri yemek yeme eylemi için şu tipte değerlendirmeler yapıyor:

Güzel bir şeyler yiyoruz;
demek ki çok yiyecek var ve içinden güzellerini seçiyoruz öyleyse kıtlık yok ve kıtlık olursa diye ben bu yenilenleri vücudumda depolamalıyım...

Tadı güzel olmayan bir şeyler yiyoruz;
Tadı bu kadar kötü şeyler yemek zorunda kaldığımıza göre, demek ki yiyecekler azaldı ve kıtlık var. (İyi kötü diye seçme şansımız kalmadığı için de ne bulursak yemek zorunda kalıyoruz...) Dur bari kötü günler için biriktirdiğim yağları yakayım da kalori ihtiyacının bir miktarını karşılayayım....

Evet, Seth Roberts’ın teorisi böyle... bu mantığa göre yağlardan kurtulup kilo vermek için ise yapılması gereken tek şey günün ilk öğününden bir saat önce tadı kötü olan bir şeylerle (ama karnımızın doyduğu hissini yaratması için de belli bir oranda kalori içeren) beslenme...

Sadece ilk öğünde geçerli olan bu beslenme için de gereken miktar 100 ile 400 kalori arasında...

Bu miktardaki kaloriyi tatsız ya da tadı kötü olan bir yağ türünden (Fındık yağı kullananların çoğu olumlu sonuç almışlar) alarak beyninizi kandırıp zayıflamaya başlayabiliyorsunuz.

12 gr Fındık yağında 100 kalori olduğu biliniyor. Bu da 2 yemek kaşığı dolusu demek oluyor...

Yapılması gereken başka neler var?
Başka bir şey yapmıyorsunuz ama şuna dikkat etmek gerekiyor. Fındık yağını içince üstüne su içerek başlarda oluşan bulantıyı kesebilirsiniz.

Ayrıca diğer yiyecekleri de (aşırıya kaçmamak şartıyla) istediğiniz kadar yiyebilirsiniz (zaten gün içinde iştahınız gittikçe azalacak ve sadece ihtiyaç duyduğunuz kadar yemeye başlayacaksınız) ama mutlaka fındık yağını içtikten sonra bir saat boyunca asla hiçbir şey yememelisiniz...

Seth Roberts, Fransa’ya yaptığı bir gezi sonucunda zayıflamaya başlamasının nedenlerini araştırıp bunları incelemeye başlamış ve alışık olmadığı tadlar alarak beslenmeye zorunlu olduğu dönemlerde zayıfladığını bulmuş.

Bu durumu bir çok farklı yiyecekle de testler yapıp kendi üzerinde denemiş.
Seth Roberts, bu testler sonucunda teorisinin doğruluğunu ispat etmek için en uyumlu olanın saf zeytinyağı benzeri acı bir yağ türü olduğunu da tespit etmiş ama bunu uygulamak isteyenler bu tür yağları zor bulacağı için aynı işi gören fındık yağını kullanmışlar ve sonuçlar hemen hemen aynıymış; İki ayda 8 kilo...

Berkeley Üniversitesi Psikologlarından Seth Roberts’in Fransa’ya yaptığı bir gezi sonucunda zayıflamaya başlamasının nedenleri araştırıp bunları, New York Times Gazetesinin en çok satanlar listesinde yer alan bu kitabıyla ilgili daha fazla ayrıntıya ulaşmak için yazarın kendi sitesine bakabilirsiniz...

ilk üç sessiz ve kelimeler...

Son günlerde acayip bir şeye kafayı taktım, hangi kelimeye baksam kökleriyle ilgili garip bağlantılar oluşturup duruyorum ve neredeyse heryerde bu ilişki dikkatimi çekiyor. Fakat bu acayip ilişki öyle "simit" ve "simitçi" kelimelerinde olduğu gibi sıradan bir kökten türetme ilişkisi değil...

İlk aklıma gelenleri yazıyorum, örneklere bakıp belki sizler de birkaç şey eklemek isteyebilirsiniz...

1
Kelime: Müracaat (başvuru)
İlk üç sessiz harf: mrc
mrc ile üretilen yeni kelime: merci (müracaat edilen yetkili yer)

2
Kelime: Devrilme
İlk üç sessiz harf: dvr
dvr ile üretilen yeni kelime: devir (dönme, yuvarlanma)

3
Kelime: Şerbet
İlk üç sessiz harf: şrb
şrb ile üretilen yeni kelime: şurup

4
Kelime: Orkestra
İlk üç sessiz harf: rks
rks ile üretilen yeni kelime: rakkas (dans eden)

5
Kelime: Rekabet
İlk üç sessiz harf: rkb
rkb ile üretilen yeni kelime: rakip

6
Kelime: İftihar
İlk üç sessiz harf: fth
fth ile üretilen yeni kelime: fatih (fetih yapan)

7
Kelime: Veraset (mirasta hak sahibi olma)
İlk üç sessiz harf: vrs
vrs ile üretilen yeni kelime: vâris (mirasta hakkı olan)

8
Kelime: Kiremit
İlk üç sessiz harf: krm
krm ile üretilen yeni kelime: kırmızı (kiremit kırmızı olur :) )

9
Kelime: Çıngar (gürültü, patırtı)
İlk üç sessiz harf: çng
çng ile üretilen yeni kelime: çengi (çalgı grubu, çalgıyla dans eden)

10
Kelime: Kehanet
İlk üç sessiz harf: khn
khn ile üretilen yeni kelime: Kâhin

sözlüğe bakınca içinde kaybolmamak mümkün değil :)

jiplerle gezeceğinize işçilerin maaşını arttırın, arttırın ki adam evine, çocuğuna bir iki şey daha götürebilsin...

Her yerde aynı laf; ihracat artıyor, büyüme hızı yüzde bilmem kaç artmış, milli gelir bilmem kaç milyon dolara yükselmiş falan filan...

Bunlar benim için hiçbir şey ifade etmiyor.
Çünkü büyüyen başkaları, milli gelir arttıkça payı artan da başkaları. Bu artış, aslan payını alan zengin kısımla alt gelir grubu arasında eşit olarak dağıtılmadıktan sonra artışın bir anlamı yok.

Her şeyin iyiye gidiyor gibi gösterilmesine sinir oluyorum... Konuşurken iyi güzel ama gerçekler bambaşka. Buyrun yeni bir araştırmanın açıklanan sonuçları, lütfen rakamlara dikkatli bakın, hatta bir kaç kez bakın çünkü inanması zor ve çok üzücü...

Resmi verilere göre (Türkiye İstatistik Kurumu) Türkiye’de 6 ile 17 yaş arası 16 milyon çocuktan 7 milyonu hafifinden ağırına bir sürü işte neredeyse bedavaya çalıştırılıyor. Kalan 9 milyon çocuktan 7 milyonu da yoksulluk sınırının altında yaşıyor...

Bu mu gelişme?

Bir ay içinde yapılan toplam harcamalara göre;
Çocukların şehirlerde yaşayan yüzde 22.4’ü (yaklaşık, her dört çocuktan biri) ile kasaba, köy ve şehirdışındaki diğer yerlerde yaşayanların yüzde 28.8’i (yaklaşık, her üç çocuktan biri) açlık sınırında yaşıyor...(bunlar sadece çocukları kapsayan rakamlar)

Bu mu zenginlik?

Unicef’in bir araştırmasına göre de (Innocenti raporu) son 10 yılda çoçukların hayatlarındaki yoksulluğun arttığı 17 ülkeden biri de Türkiye...

Bu mu büyüme?

Lütfen bu sayıları düzeltip, o minik çocukları doyurup adam gibi bir hayat kazandırmadan ne gazetesi, ne televizyonu, ne siyasetçisi, ne sanatçısı hiç kimse bana tek bir kelime etmesin.

06 Temmuz 2007

Anne! Niye hep hava durumu seyrettin?

Japonya’da gönüllü hamile bayanların katılımıyla bir deney yapılmış.
[Komşunuzun bebeği sabaha kadar ağlayıp sizi uykusuz bıraksın istemiyorsanız, annesi daha hamileyken otobüste kendisine yer veriniz ki kadıncağız mutlu olsun deneyi:)]

Bu deneye katılan anne adaylarının bir bölümüne haftanın belirli günlerinde Charlie Chaplin’in filmleri, diğer bölümüne de uzun ve detaylı bir hava durumu programı seyrettiriliyormuş.

Deney sonunda görülmüş ki;
Chaplin’in komik filmlerini seyredip gülen annelerin melatonin düzeyi yükselirken, sıkıcı hava durumu programları izlettirilenlerde bir değişiklik olmamış...

Daha sonradan bebekler doğunca deneyin ikinci kısmına gelinmiş ve yapılan araştırmalara göre de birinci grupta yer alan annelerin bebeklerinin yeme içme ve özellikle uyku düzeni gibi günlük fiziki aktivitelerde daha uyumlu olduğu saptanmış...

Melatonin’in biyolojik saatimizi ayarlayan hormonlara en çok etki eden kimyasallardan biri olduğu biliniyordu ama daha anne karnındayken, doğal yollardan (anne adaylarının gülmesi sağlanarak) melatonin seviyesi arttırılınca bunun bebeklere de yararlı etkisi olduğu ilk kez bir deneyle ispatlanmış olmuş...

Var mı buz gibi soğuk Data'dan isteyen? :)

PC NET dergisi, bilgisayar ve bilgisayar teknolojileriyle ilgili güzel ayrıntıların yer aldığı bir dergi...

İşim gereği apple mac kullandığım için bu bilgisayarların her şeyini bilsem de Windows tabanlı işletim sistemi olan bilgisayarlar (PC diye bilinen) hakkında pek öyle ahım şahım bir bilgim yoktur.

İşte bu eksiğimi tamamlamak için PC NET dergisini beğenerek takip ediyorum bir sürü şeyi de ordan öğrenmişimdir ama son sayısında öyle bir şey vardı ki gerçekten çok ilginçti...

Bir okur dergideki uzmanlara sormuş onlar da yanıtlamış ve ben hâlâ böyle bir şey nasıl oluyor anlamış değilim...

Konu şu:

Bilgisayarların içinde bilgilerin saklandığı, üstüste koyulmuş plaklar gibi bir çalışma mantığı olan ve Harddisk denilen bir parça var ki biz buna bilgisayarın beyni diyebiliriz...

İşte bu parçaya yani Harddisk’e bir gün bir şey olur da çalışmazsa, Harddisk’i bir geceliğine buzdolabına (buzluğa) koyun ertesi gün tekrar bilgisayara takıp deneyin bazen işe yaradığı söyleniyor diye yazmışlar ve inanın çok ciddiler...

Umarım başımıza bunu tecrübe etmemiz için bir kaza gelmez çünkü evdekilerin buzdolabındaki Harddisk’i konserve bulduk diye açma riski de var :)

05 Temmuz 2007

İstanbul, Dünya Hidrojen Enerjileri Merkezi...

Hidrojen’in alternatif enerji kaynağı olarak kullanılmasına Avrupa bile ancak 1992 yılında karar verebilmişken Türkiye, 35 yıldır bu işle uğraşan Prof. Dr. Nejat Veziroğlu sayesinde Hidrojen Enerjileri Merkezi olarak seçildi.

Uluslararası Hidrojen Enerjisi Birliği’nin başkanı Prof. Dr. Nejat Veziroğlu, 1974’ten beri Hidrojen’in yakıt olarak kullanılması konusunda çalışmalar yapan çok değerli bir bilim adamı...

Veziroğlu, 1973’te Miami’de Temiz Enerji Enstitüsü'nün kuruluşunda yer aldı ve ardından Birleşmiş Milletler’e ait UNIDO (Endüstriyel Gelişme Organizasyonu) ile ICHET’in (Uluslararası Hidrojen Enerji Teknolojileri Merkezi) başına getirildi.

Prof. Dr. Nejat Veziroğlu, Hidrojen için tüm dünyanın merkezi olacak bir üs belirlenmesi sırasında İstanbul’un “Dünya Hidrojen Merkezi” olmasını sağladı...

Böylece bu iş için ayrılan 5 milyar Euro'luk kaynağın da ülkemize gelmesini sağladı.

Veziroğlu 1980’lerde destek almak için Güney Amerika’da yapılan hidrojen konferansına petrol şirketlerini de davet etmiş ama petrol şirketleri o yıllarda Hidrojen enerjisine pek sıcak bakmıyormuş.

Veziroğlu daveti kabul etmeyen petrol şirketlerine “40 yıl sonra dünyada petrol bitiyor, insanlara ne satacaksınız?” diye yazmış ve başta Shell olmak üzere diğer petrol şirketlerinin de ilgisini çekmeyi başarmış.

Shell, Hidrojen araştırmalarına bütçe ayırıp tesis kurmasının yanında şimdi bünyelerinde Hidrojen araştırma mühendisleri de çalıştırıyor.

Tabii arkasından bütün dünya bu işe odaklanmaya başlamış:

Japon Enerji Bakanlığı 2020’ye, İzlanda ise 2030 yılına kadar petrolü bırakarak Hidrojen’e geçmeyi hedefliyor...

Avrupa Birliği ülkeleri hidrojenle çalışan araçları Amerika ve Japonya’dan önce piyasaya verme yarışında...

ABD’de Bush hükümeti hidrojenli otomobillere geçiş için 1.7 milyar dolar ayırmışken sadece General Motors’un petrolden hidrojene geçiş için ayırdığı miktar ise 1 milyar dolar...

Türkiye hidrojen araştırmalarında bilimsel olarak şu anda dünyanın 5 yıl gerisinde ama İstanbul’da açılacak olan Dünya Hidrojen Merkezi sayesinde 10 yıl ileri gitmiş olacak.

Hidrojen enerjisine geçişte sorun yaşamamak isteyen tüm ülkeler bu merkezden laboratuvar kiralayıp araştırmalarını Türkiye’de yapacak.

Böyle insanlara ne kadar ihtiyacımız var değil mi?

Aynı zamanda Dünya Hidrojen Enerjisi Konseyi Başkanı da olan Prof. Dr. Nejat Veziroğlu’na Türkiye'yi düşünerek yaptığı her şey için teşekkür ediyorum...

(İstanbul’un Dünya Hidrojen Enerjileri Merkez Üssü olacağını bir konuşma sırasında söyleyerek bu haberin oluşmasını sağlayan arkadaşım Baybora’ya da ayrıca teşekkür ederim)

04 Temmuz 2007

"Bir film..." bloğu

Kareli defterde, ara sıra seyrettiğim filmleri de yazıyorum ama bu blogdaki genel yazılar arasında pek de güzel durmadığını düşünüyorum.

Hem kareli defterde kalabalık yapmamak, hem film yorumlarını bir arada tutmak için yeni bir bölüm açtım. Aslında kendi kendine ayrı bir blog sayılabilek bir yer ama ben yine de "bir film" bloğumu buranın bir parçası gibi görüyorum.

İşyerinde bana kalan 5-10 dakikalık aralarda yavaş yavaş uğraştığım "bir film" şu anda son halini almış değil ama çok yakında temel yapısı biçimlenecek...

Bu geçiş döneminde kareli defterdeki bir film başlığı taşıyan tüm film yorumlarını "bir film" bloğuna taşıdım ve çok kısa bir süre sonra film yorumlarını kareli defterden silerek genel akışı sadeleştirmeye çalışacağım...

Umarım faydalı bir yer olur... Her türlü görüş, öneri ve desteğinizi bekliyorum...

Number 23... [film]



Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmiyle kendine yepyeni bir kulvar açan ve bu filmle de çok başarılı bir işe imza atan Jim Carrey’den beklediğimi ne yazık ki Number 23’de bulamadım...

Karısının hediye aldığı bir kitabı okudukça kitaptaki kahramanın kişiliğiyle kendini örtüştüren filmin kahramanı, kitapta bahsedilen 23 sayısına kafayı takar ve bakar ki kendi hayatında da bu sayıyı neye uygulasa yerine oturmaktadır. Adresi, adı soyadı, çocuğunun adı vs.

Okuduğu kitabın kahramanı olaylar gereği bir cinayete sürüklenmektedir ve filmimizin kahramanı da bu çizgide giden bir maceraya girişir... Kitabı yazan bu olayların esas kahramanıdır ve aslında bu bir edebiyat eseri değil bir cinayetin itirafnamesidir.

Kitapla, kitabı yazan arasında bir bağlantı kuran kahramanımız olayları çözmek için adım adım bulmaca çözer gibi bir sürü yol kateder ve hatta cinayetin delili olan ceseti ve katilini bulmayı kafaya koyarak bambaşka bir maceraya sürüklenir...

Macera tamamlandığında filmin kahramanını, benim akla ve mantığa yatkınlığını gerçekle bağdaştırmayı kabul edemediğim büyük bir sürpriz beklemektedir...

Film kötü mü? Hayır... Ama “Al, bul, seyret” dedirttirecek bir film de değil. Klasik bir “Aaaa, meğerse...” dedirttirme filmi olmuş. Jim Carrey iyi oynamış ama konu bana basit geldi.

Biraz “Memento” biraz “Pi” karışımı olan film, türünün ortalama yapımları arasında bir yere koyulabilir...

Zamanınız varsa seyredilebilir fakat asla “Mutlaka izlenmesi gereken filmler” arasında yer alabilecek bir çalışma değil...

Ama yine de cinayetli, gizemli konuları, polisiye kurguları beğeniyorsanız ortanın biraz üzerindeki kalitesiyle sıkıcı bir yaz akşamında bir iki saatinizi bu filme harcayabilirsiniz...

Seyir zevkinizi kaçırmamak için her zaman olduğu gibi fazla detaya girmiyorum, umarım Jim Carrey bundan sonra daha kaliteli işlere imza atar...

03 Temmuz 2007

şişe mantarı şişenin içine kaçarsa...

Şişenin mantarı, şişenin içine düşerse mantarı hiç parçalamadan ve basit bir şekilde nasıl çıkarırsınız?

Neredeyse hiç lazım olmayacak bir bilgi ama problem çözer gibi yaklaşınca yapılan işlem ilginç...

Her yerde bulabileceğimiz basit bir poşeti ince uzun bir şekle getirip ağız kısmını dışarda bırakarak şişenin içine sokuyoruz. Balon şişirir gibi poşeti şişirip, sıkışan mantarı da tutup poşetle dışarı çekiyoruz...

İşte bu kadar... Önemsiz ama güzel bir hareket...

Go, See, and Become... [film]



Etiyopya’daki iç savaştan kaçıp Sudan’a sığınanlar arasında İsrail’in tarihi geçmişinde Yahudi atalarıyla bağdaştırdıkları insanlar da vardır. İsrail’de Falaşa olarak adlandırılan bu Afrikalı Yahudi’ler yapılan bir operasyonla İsrail’e götürülür ve yeni ülkelerinde göçmen kamplarındaki yeni yaşamlarına başlarlar...

Filmin kahramanı küçük bir çocuktur ve gerçekte Yahudi olmadığı halde annesi tarafından orada açlık, hastalık ve sefaletten ölmemesi için giden konvoya verilir.

Önce göçmen kampında genel bir temizlik yaptırılır. Burası bana Nazilerin toplama kamplarındaki Yahudileri genel temizlik yapılacak diye gaz odalarına götürmesini anımsattı.

Hayatında hiç musluktan akan su görmemiş olan çocuğun, yıkanırken delikten akıp giden kirli su için deli olması filmin en etkili sahnelerinden biriydi.

Yanında çocuğu buraya kadar getiren kadın, sorgulama sırasında çıkacak sorulara Yahudi geleneklerinin gerektirdiği şekilde cevap vermesi için kendisini uyarıp, söyleyeceklerini ezberletir...

Gerçekten Yahudi olup olmadığını ortaya çıkaracak olan testi geçmesine geçer ama artık tüm yaşamı boyunca Yahudi olmadığını saklaması gerekmektedir.

Bundan sonra çok zor da olsa kimliğini gizlemeyi başarır...

Fakat kendisi koruyucu bir aileye verilecektir ve yaşamının geri kalan kısmını da bu aileyle birlikte geçirecektir... Aile sevecen insanlardan oluşmuştur kendisine iyi davranılır ama sorunlar yine bitmez...

Filmin kahramanı olan çocuk okulda ve arkadaşları arasında diğer Afrikalı Yahudilere yapıldığı gibi dışlanır.

Çocuğun, okulda (sadece siyahi olduğu için) diğer veliler tarafından istenmemesi üzerine, koruyucu anne herkese çok güzel bir insanlık dersi vererek mükemmel bir sahne izlememizi sağlar...

Çocuk büyürken, yeni ailesiyle, arkadaşları ve onların aileleriyle hep bir mücadele içindedir.

Bir gün tv haberlerinde kendisi gibi siyahi olan Yahudilerin siyasi gösterisine tanık olur ve bu gösterinin liderini bulup ondan bazı konular için yardım ister...

Bundan sonra koruyucu ailesi, yeni dostu ve kız arkadaşı arasında hayallerle örülü zor bir yaşam kendisini beklemektedir...
Zaman zaman kendi annesinden ayrı kalmasının acısına katlanamaz ama ona kavuşmasının tek yolu okuyup büyük adam olmaktır...

Film böyle başlar ve gelişir...

Filmin konusu kimi yerde Falaşalara ait tarihi gerçeklerle uyuşsa da kimi yerlerde gerçeklerden uzaklaşılıp olaylar sadece sorunlu bir kaç kişiyle sınırlıymış gibi gösterilmeye çalışılmış.

Güzel bir konunun, güzel bir şekilde işlendiğini söyleyebilirim ama esas verilmeye çalışılan şey özellikle filmin arka planına saklanmış: İsrail ve Yahudilerin tutuculuğu eleştiriliyormuş gibi yapılırken aslında “Entellektüel Yahudi” camiası temize çıkarılmaya çalışılıyor...

Ve bunu da iyi becermişler.

Bize, olan bitenin içinde bir çocuğun hikâyesi anlatılırken, olayların çevresinde dönen, kötü olarak niteleyebileceğimiz her şey hep dar çevrelerin ya da her yerde rastlanabilecek bir iki kendini bilmezin, toplum baskısı yüzünden öyle davranan bilinçsiz, zayıf bir iki kişinin hareketleri olarak gösterilmeye çalışılmış...

Koruyucu ailenin babası tutucu İsraillilerin izlediği yolun yanlış olduğunu vurgulamaktan geri kalmaz ve ülke çıkarlarını savunmak, daha iyi bir toplum kurmak için burada kalmak zorunda olduklarını söyler... Film içinde bu tipte bir çok karşılıklı fikir akıp gider ama sonuçta anlatılmak istenen şey hep aynıdır...

Şu anda dünyada Yahudilik ve İsrail hakkında bir sürü kötü izlenim bırakan şey var ama bakın burada yaşayanlar arasında epeyce bir insan aslında Fransa’da yaşayan geniş görüşlü ve modern bir Avrupa vatandaşı gibi... Burasının dinden kaynaklanan bir tutuculuğu vardır, evet ama bu iç siyasi yapıya fazla etki edince bakın ülke nasıl bir yer oluyor, yapmayın etmeyin...

Biraz daha serbest olalım, bakın çevremizdeki ülkelerle hiç durmadan bir savaş halindeyiz, böyle devam edersek dünyada hangi Yahudi bu ülkeye gelmek ister ki?

O zaman da buraya adam gelsin diye böyle mitolojik şeylerle milleti kandırıp ancak Afrika çöllerinde bir yudum suya muhtaç ve açlıktan ölmek üzere olan siyahi bir iki göçebeyi kandırabiliriz, işte onda da sonuç ortada kimse bunları dine bile kabul etmiyor...

Film siyasi noktalarına çok takılmazsanız izlenebilir orta kalitede güzel bir film...

Hep savaş sahneleriyle görmeye alıştığımız İsrail’in günlük şehir yaşamını, kullanılan eşyaların dokusunu, sokakları, parkları, giyim kuşamı, evleri yakından görüp bir fikir edinebileceğimiz film sadece bu özelliğiyle bile ilgi çekici olabilir...

Zaten böylece İsrail’in ne kadar Fransız kültürü etkisiyle oluşturulmuş bir yaşam tarzı olduğunu da böylelikle görebiliyoruz... Ama film tabii ki sadece bunlardan ibaret değil, kendi akışı, kendi mantığı bambaşka bir şekilde önde akıp gidiyor ve yer yer uzatılmış sahnelerine rağmen takip edilmeyi başarıp güzel bir hikâye sunuyor...

02 Temmuz 2007

İstanbullu’nun piknikte acemilik yılları...

Şimdi çok komik ve çok garip gelebilir ama ben çocukken İstanbul’da pikniğe gidenler piknik dönüşü arabalarının cantlarına, camlarının içine, ön panjurun aralarına topladıkları çiçekleri, otları hatta bazen küçük dalları takar mahalleye öyle gelirlerdi...

Böyle, kimsenin kimseye söylemediği ama neredeyse pikniğe giden herkesin uyduğu bu kuralla arabasını kırçiçekleriyle süslediği bir dönemdi...

Çok az arabanın olduğu, büyük bir aile gibi tüm mahallenin birbirini tanıdığı zamanlardı...

Ve belki de şehir o zamanlar yeni yeni doluyor, yeni yeni şehir hayatı stres yaratıp insanlarda sağa sola kaçıp bir günlük de olsa gürültüden patırtıdan uzaklaşma ihtiyacı yaratıyordu... Pikniğin acemisiydik kısaca...

Kolja... [film]



Çek Cumhuriyeti, 80’li yılların sonu ve siyasi geçiş dönemi...

Belirli siyasi nedenler yüzünden filarmoni orkestrası kadrosundan çıkarılmış, ortayaşlarını süren bekâr bir müzisyen kendi hayatı içinde kendince gününü gün etmektedir.

Ülkeden kaçan bir abisi, tekbaşına yaşayan annesi ve gelip giden bir sürü sevgililer gibi ufak tefek problemleri vardır ama bunlar güzel ve sakin günler geçirdiği çatı katındaki bekâr evine yansımamaktadır.

Paraya ihtiyacı gittikçe artan müzmin bekârımız para karşılığı bir Rus’la formalite evliliği yapar ama kadın çocuğunu bırakır ve Almanya’ya kaçar... Filmimiz de bundan sonra başlar...

Filmde, dönemin sıkıntılı atmosferi, insanların politik sinmiş ve bıkmış hali çok iyi verilmiş olmasa da geri planda devamlı bir “ülkenin içinde bulunduğu durum” tanımlaması yapılmaya çalışılmış.

Bekâr müzisyenin çocukla başbaşa kalması ve çocuğun sadece Rusça konuşabilmesi yüzünden anlaşamamaları, adamın gittikçe çocuğa yakınlık hissetmesi filmin insani yönünü oluştururken, bazı sahneler gerçekten duyguları açığa çıkarmayı başarıyor...

Müzisyenimiz, annesinin evinde, çatıdaki olukları onarırken bir kolye bulur. Kolyenin değerli olup olmadığı araştırılır ama oraya nasıl geldiği de ayrıca merak konusu olur. Filmin içinde yer yer bu konuya geri dönüş yapılırken ve filmin sonunda da bir şekilde ana konuya bağlanırken filme adını veren kolye, değersiz şeylere nasıl manevi değer yüklenebileceğine de güzel bir örnek oluşturmuş...

Müzisyenin işsizken cenazelerde canlı müzik yapması, mezarlıklardaki mezar taşı yazılarını yenilemesi, bakmak zorunda kaldığı çocuğu yanında cenazelere götüre götüre çocuğun tabut resimleriyle dolu cenaze tasvirleri yapmaya başlaması, resmi bayramlarda camlara iki ülkenin bayrağını birden asma gibi küçük şeyler filme güzellik katan ayrıntıların sadece bir kısmını oluşturuyor...

Seyredecek olanların seyir zevkini kaçırmamak için daha fazla ayrıntıya girmiyorum. Şu ana kadar yazdıklarımın, filmi seyretmenizi engellemeyecek ölçüde az olduğunu belirtmeliyim.

Son olarak;
Filmi tavsiye ederken; duru ve güzel bir anlatıma sahip olan filmin seyredilebilir düzeyde olduğunu söyleyebilirim...

25 yaşın üstündeyseniz, Festival filmleri havasındaki akışıyla kitap okurmuş gibi gelen duygusal filmlerden hoşlanıyorsanız, pişman olmazsınız.

01 Temmuz 2007

Battle royale 2 [film]



Birincisini seyrettiğimde az çok beğendiğim bir film olan battle royale ikinci filmle devam ediyor ama asla ve asla seyredilmeyecek filmler kategorisine en baştan girmeyi de hak ediyor...

Birinci filmde bir adaya gönderilen lise öğrencilerinden tek şey isteniyordu; “Herkesi öldür ve kurtul”...
Sonra adada yakın arkadaşlar bile düşman haline gelip birbirini öldürüyordu...

Evet ölüm ve öldürme lafını böyle kolayca kullanmak biraz zor ama filmde aslında verilmek istenen şeye göre (her ne kadar adada herkes birbirini öldürüyor olsa bile) ne ada var ne ölen ne de öldüren...

Gelişen ve değişen modern toplumun okullardan sokağa bıraktığı gençlerin sadece resmi eğitim alıp hayata atılmalarıyla başlayan hayat yolculuğunda, öğrencilik bittiği için artık birer yetişkin gibi mücadele verme zorunluluğu taşımaları, hayatın ağır şartları altında ezilip bir şekilde kurtulmaya çalışmaları aynen “Birbirini seven arkadaşların, birbirini öldürmeye çalışmaları” benzetmesiyle verilmeye çalışılmıştı...

Birinci filmi, vermeye çalıştığı mesajla birlikte değerlendirip kurgusuyla birlikte güzel bir çalışma olarak beğenip hafızamızın derinlerine yollamışken filmin devamı olan ikincisini görmek gerçekten sürpriz oldu.

Çünkü film vermek istediğini vermiş karşılığında alması gerekenleri de alıp sinema tarihinde her filme nasip olmayan bir yer edinebilmeyi başarmıştı.

Bundan nasıl para kazanmaya devam edebiliriz diye düşünen yapımcıların aç gözleri doymamış olacak ki sonunda ikinci filmi çekmeye karar vermişler ve dünyanın en kötü filmini yapmışlar.

Bir filmin giriş sahnesi ve konunun anlatmaya çalıştığı ana çizgi bu kadar mı kötü olur? Tüm oyuncular bu kadar beşinci sınıf rol mü yapar? Sahneler bu kadar mı özensiz olur?

Bir film bu kadar mı mantıksız, bilinçsiz ve rastgele abuk sabuk sahnelerle gereksiz yere doldurulur? Hayatında bir tek film seyreden biri bile olsa eline kamera alıp bundan daha güzel bir film çekebilirdi.

Neden bu kadar kötü bir film yapmışlar, nasıl benim önüme kadar geldi ve iki saatimi kaybettirdi bilemiyorum...
Mantık hataları, çekim hataları, diyalogların sıkıcı ve kötü yazılmış olması çok ama çok sıradan sahnelerin hiç durmadan aynı mantıkla ikide bir tekrar edip durmasıyla uzayan film inanın işkence gibiydi...

Film hakkında yazmayı istemiyorum çünkü merak edip güzel bir şeyler de vardır elbette diyerek seyretmeye kalkabilirsiniz.

Amerika’daki 11 Eylül saldırılarını yapan teröristlerin bulunduğu ülkelerde terörün neden arttığını ve bu teröristlerin aslında dünyayı ezen büyük güce karşı savaştığını anlatmaya çalışsa da başarılı olduğu söylenemez...

Böyle güzel bir konuyu bile harcayarak arada bir iki dakika bahsetmeleri sadece filmin reklamı olması için düşünülmüş hissi vermekten öteye geçemiyor...

Filmi seyretmeye başladığınızda silahlar, kan ve dehşet sahneleri de başlıyor ama türü içindeki en kötü (özensiz) sahnelerle uzayıp giden film bu şekilde devam edip gidiyor ve aynı şekilde bitiyor...

Filmin ana karakterlerinin bu kadar kötü rol yapmaları akıl alacak gibi değilken bir de bunların mimiklerini çok iyi izlememiz gerekli diye düşünmüş olacaklar ki rahatsız eden bu sahnelerin yakın çekimleri insanı iyice delirtiyor...

Daha fazla bahsetmeye gerek görmediğim bu filme elinizi bile sürmeyin...

Ben uykusuz kaldım ve zamanım gitti ama yine buraya yazarak sizleri uykusuz kalmaktan kurtarabilirsem ne mutlu bana...