31 Ağustos 2007

Ten canoes [film]



Antropolog Dr Donald Thomson’ın 1930’larda çektiği fotoğraflardan etkilenen yönetmen ve senaryo yazarı Rolf de Heer, resimlerin arasında gördüğü, ağaç kabuklarından kanolarıyla bataklıkta gezen on Aborijin’den (Avustralya yerlisi) ilham alır ve “Ten canoes” filmi ortaya çıkar.

Ten canoes filmiyle, ilk çağlardaki insanın yaşamıyla büyük bir paralellik içeren ama filmdeki karakterleriyle asla vahşi olmayan bir “ilkel kabile” hayatına konuk oluyoruz.

Film “İnsan... Sadece insan olmak ne kadar güzelmiş” düşüncelerini yeşerten ama bir yandan insanlığın bakir doğadaki zorlu hayat mücadelesini de gösteren basit bir hikâye sunuyor.

Ağaç kabuklarından yapılmış üç-beş küçük çadırımsı evde yaşayan ilkel kabilenin erkekleri, kaz avlamak için bataklığa giderler.

Bu seferki avda yaşlılardan biri gençlerden birine belki de iki üç gün sürecek bir hikâye anlatacaktır.

Bu hikâye çok eski bir hikâyedir ama bir yandan da hikâyeyi anlatanla dinleyen için belli bir özelliği vardır.

Hikâyeyi anlatan adamın üç karısı vardır ve (hikâyeyi de genç kardeşine anlatmaktadır) hikâyenin konusu da genç bir adamın, abisinin üç karısından en genç olanına aşık olması ile ilgilidir. (Yani aynen bu hikâyeyi dinleyen gencin abisinin karılarından birine aşık olması gibi...)

Film açılırken ve aralarda başka bir dış sesin de bize hikâye anlatan birinin hikâyesini anlatması gereksiz olmuş durumu gereksiz yere karıştırıyor.

(Bunun dışında, bir de hikâyeyi kardeşine anlatan yaşlı adam, aralarda anlattığı hikâyedeki olaylara göre, anlattığı kişinin nasıl düşündüğünü de anlatıyor). Benim böyle cümleler kurmam “Karışık bir film mi acaba?” diye düşünmenize neden olmasın. Film çok sade ve çok basit.

Hikâyesi anlatılan adamın üç karısı olduğunu söylemiştim ama bu adamın ikinci karısı bir şekilde kaybolunca tüm kabile bu durumla uğraşmaya başlar ve herkes kadına ne olabileceğini düşünür. Kaybolan kadını ararken de hikâyedekiler türlü sorunlarla karşılaşır.

Film; tüm zorluklarına rağmen “Doğal hayat”ın nasıl sakinlik içerdiğini görebilmek adına iyi bir fırsat. Film konusuyla basit olmasına rağmen, içinde vahşi sahneler ve savaşlar olmayan, ilkel çağdan esintiler getirirken ilkelliği yüzünden insanı aşağılamayan bu tür filmlerin sayıca eksikliğini açığa çıkarmasıyla yararlı bir örnek olmuş.

Başka neler var?

Ten canoes’i gece uykusuz kalanlardan başkasına öneremiyorum. Çünkü anlatımı ve ilerleyişi çok yavaş olan filmde sadece ağaçlar ve yerlilerle hep aynı sahnenin tekrarı gibi gelen film, belli bir süre sonra dikkatin dağılmasına neden oluyor.

Hele ikide bir siyah-beyaz, renkli değişimi var ki hangi akla hizmet ve ne amaçla koyulduğu belli olmuyor...

Film konusu gereği ilkel çağlarda geçiyor diye espriler bu kadar basit olmamalıydı.

Bana göre çok güzel bir alanda yakalanmış olan bu firsatı ilk akla gelen şeyleri kullanarak harcamışlar. Çok değişik bir kurguyla daha karışık ya da sonu beklenilenin dışında bir kapanışla biten, daha iyi bir iş de yapılabilirmiş.

Konusunu fazla açmadan söylemek istediğim bir şey de; filmin, ilkel çağlarda yaşayan saf insanın kendi özel hayatına etki edebilecek bir olaya karşı tepkisi ile günümüz insanının davranış temellerindeki farklılığa dikkat çekmesi.

Yaşlı abi karşısındakine tehdit oluşturabilecek bir örnek vermektense, hikâyenin sonunda zararlı çıkacak tarafın kendisi olacağını vurguluyor.

Abisi, aslında kendi başına gelebilecekleri örnekleyerek anlattığı hikâyeyle, kardeşinin bu işten “karşısındaki zarar görmesin” diye vazgeçmesini sağlamaya çalışıyor.

Oyuncuların fiziki özellikleri ve ortama uyumu mükemmel ama sanki filmin konusu günümüze ait bir olayı anlatıyormuş gibi tüm karakterler olması gerekenden çok mantıklı ve günümüzün insanı gibi davranıyorlar.

Belli bir yerden sonra sıkmaya başlıyor...

Son olarak seyretmeseniz de olur diyorum.

30 Ağustos 2007

Spring, Summer, Fall, Winter... and Spring [film]



Koreli ünlü yönetmen Kim Ki-Duk’un filmi “Bom yeoreum gaeul gyeoul geurigo bom.” orjinal ismiyle karışık gibi görünse de konusuyla çok sade ve net...

Uzakdoğu kültüründe “evrenden insana”, “çocukluktan yaşlılığa”, “doğumdan ölüme” her türlü olay ve oluşum hep bir döngü içinde ele alınır. Ve yaratılmış olan her şey bu döngü içindeki dengede yerini alır.

Bunda amaç, var olan şeylere ait düzenin sonsuz bir şekilde tekrarlandığını ve her şeyin bir kural içinde var olduğunu anlatmaya çalışmaktır.

Filmimiz de daha en baştan ismiyle (İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış... Ve İlkbahar) yukarıda anlatılan şekilde bir döngüye işaret ediyor.

Filmi izlemeye başladığımız zaman her şeyden önce açılış sahnesindeki doğal ortamla büyülünmemek elde değil. Dağların arasında, ormanlık bir alanda güzel sakin bir göl ve bu gölün üzerinde yüzen ahşap bir tapınak...

Film karelerindeki manzara, resim yapma isteğimizi harekete geçirecek kadar estetik olsa da filmin daha sonraki sahnelerindeki görsel estetik ne yazık ki sadece bu manzaralar sayesinde devam edebiliyor.

Hikâye, masal, efsane ve destanları hayatının her alanına yaymış olan doğu kültürünün bir uzantısı olan filmin konusu tek kelimeyle “Hayat”ı anlatıyor.

Film, iç dünya ile dış dünyayı birbirinden ayıran büyük iki ahşap kapının açılmasıyla, gölün üzerindeki tapınağa doğru yol alıyor. Tapınakta yaşlı bir adam ve küçük bir çocuk var.

Küçük çocuk zaman zaman dış dünya ile tecrübelere çıkarken yaşlı adam onu gözetip, gereğince dersler vermektedir. Bu bölüm çocuğun hayatı tanımaya başlaması dolayısıyla İlkbahar olarak adlandırılmış.

Mecazi anlamda Yaz gelince çocuk artık genç olmuş ve dünya ile arasında alabileceği verebileceği ne varsa her şeye karşı nefsinle hareket etmeye başlamıştır.

Sonbahar’da; insan, hayatının “Yaz”ında yaptıklarının karşılığını görmektedir. Genç çocuk bu bölümde artık tam bir adam olmuştur.

Görüntüleri, anlatımı ve uyandırdığı hüzünle en beğendiğim bölüm olan “Kış” gelecek, pişmanlıklar insana olgunluk vererek tecrübe kazandıracaktır. Bu sayede gerçek hayatın anlamı da kavranılır ve sona doğru hazırlıklar yapılmaya başlanır.

Filmin başındaki çocuk gençliğini yaşamış orta yaşa gelmiş ve artık yaşlanmıştır. Büyüyerek filmin başındaki yaşlı bilge yerine geçen çocuk kendi yerine gelen yeni çocukla yeni bir İlkbahar’ın başlatılması için tüm olgunluğuyla görevi teslim almış olur...

Ayrıntılara girmeden filmin konusu ve felsefesi bu şekilde anlatılabilir ama filmin ayrıntıları o kadar çok iç içe geçmiş göndermelerde bulunuyor ki bunları anlatmak için her birine ayrı bir kitap yazmak gerekir.

Mesela filmin ilk bölümünde çocuk, hayvanlara (farkında olmadan) oyun amaçlı eziyetler (balığa iple taş bağlamak gibi) yapmaktadır.
Yaşlı bilge onu tüm bu oyunları sırasında yukarıdan izler ve hiç sesini çıkarmaz.

Burada “Yukarda yaptıklarını gören bir var.” göndermesi yapılarak, tanrı ve kul arasındaki ilişki de verilmeye çalışılmış) Yaşlı bilge bu olay sonrasında gece çocuğun sırtına bir taş bağlayarak sabah ona önemli bir ders verir.

“Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma.” anlamı taşıyan bu dersi çocuğa aktarmak isteyen bilge, “Sırtına bağladığım taşı çözmemi istiyorsan git şimdi iple taş bağladığın hayvanları kurtar. Ve dua etki o hayvanlara bir şey olmamış olsun. Yoksa benim sırtından çözeceğim taşı ömür boyu kalbinde taşırsın” diyerek, filmin en güzel cümlesini söylüyor.

Evet, bu yapılacak kötülüklerden pişman olmanın, geçen zaman içinde kötülük yapılanlara karşı özür dilense bile uğratılan zararın asla ödenemeyeceği ve aynı üzüntüyü hayatın boyunca kalbinde taşıyacağın fikrini vermek için çok güzel bir felsefi açılım.

Fakat bazı sahneler o kadar uzun tutulmuş ki film boyunca tekrar eden bu ağır tempo beni bir çok yerde olduğu gibi en baştaki İlkbahar bölümünde de sıktı. Çocuğun yapay gülme ve ağlaması ise bu bölümün tatsız yeriydi. (Ve ne yazık ki ikinci İlkbahar çocuğunun gülmesi de böyleydi)

Film çocuğun büyümesiyle birlikte artık hayata atılan bir insanın öyküsüne dönüşür.

Bu tapınağa getirilen genç ama hasta bir kız çocuğun ilgisini çeker ve çocukla kız arasında bir aşk başlar. Bundan sonra olacakları filmi seyredenlerin seyir zevkini kaçırmamak için anlatmak doğru olmaz.

Sırasıyla bölüm bölüm ilerleyen filmde her bölümde dikkat çeken birçok sahne var. Fakat benim beklediğim estetik anlayış bir türlü oturmuyor ve zaten her şeyi mecazi olarak anlatan kareler normal sahnelerle akıp geçiyor.

Filmde en çok dikkat edilen şeylerin başında yaşlı adamın çocuğu takibinde (Yaşlı rahip gölün ortasındaki bir tapınakta ellerinde tek kayık varken, çocuk bu kayığa binip kıyıya ulaşınca, nasıl oluyor da hop diye çocuğun yanında oluveriyor?) sorun varmış gibi görünse de sonradan yaşlı rahibin bunu doğaüstü güçleriyle yaptığı anlaşılıyor.

Ve ben bunu anlayıp görünce şöyle demekten kendimi alamıyorum; Madem elinizdeki senaryoda fantastik ve doğaüstü güçlerin yer aldığı olayları içeren bölümler var. Niye diğer her şey normalmiş gibi anlatılıp onun üzerinden mecazi anlamlar çıkartılmaya çalışıldı?

Çok uzun uzadıya anlatılıp ayrıntılarına girmeye gerek yok.

Farklı bir film, manzaralarıyla büyülüyor ama ayrıntılarda ve sahnelerdeki estetik eksiklik büyük sanatsal şeyler bekleyenleri hayal kırıklığına uğratabilir.

Konu olarak da basit bir içeriğe sahip olan film;

“İnsan kendine dikkat etsin. Bakın her geçen nesilde (filmdeki ilk ilkbahar çocuğunun ip bağlamasına göre ikinci ilkbahar çocuğunun yaptığı şey daha kötü) insanoğlunun çevresindekilere uyguladığı şiddet unsuru artıyor.” mesajını da veriyor.

Sinemanın artık “Görüntülü edebiyat” olarak anılabileceği bir çağda filmlerin sanat eseri sayılması da doğal karşılanıyor. Konuya bu açıdan bakarsak, bir sanat eseri olarak filmler; “sanatsal” deyimini hakketmesi için gerek konusuyla gerek görüntüleriyle hiç değilse bir iki farklı, denenmemiş fikir içermeli...

İşte bu anlamda film konu ve estetik görüntüler adına bana farklı bir şeyler sunamadığı için sanatsal bir film değerlendirmesi yapamayacağım.

Rastlarsanız seyredin ama büyük şeyler beklemeyin.

En azından büyük bir yönetmen olarak tanımlanan Kim Ki-Duk’un gelişimini izlemek adına (ki yönetmenin kendisi de bu filmde oynuyor) meraklıları tarafından seyredilebilir.

Bu filmin bazı sahnelerinde, çocuklar için uygun olmayan (film içinde de gereksiz olarak kullanılmış) cinsellik eyleminin açıkça gösterildiğini belirtmeliyim.

Film için seyrederseniz sıkılabilirsiniz ve seyretmeseniz de olur diyerek bu film hakkındaki yorumumu burada bitiriyorum...

29 Ağustos 2007

Madeinusa [film]

Madeinusa, Claudia Llosa’nın yazıp yönettiği, Peru’da geçen ilginç bir film.

Ekonomik durumlarının yetersizliğiyle turizm kampanyaları düzenleyemediği için Avrupa ülkeleri kadar turist çekemeyen Latin Amerika ülkeleri, siyasi ve değişik toplumsal yapısıyla adeta keşfedilmeyi bekleyen bilinmezlerle doludur. Bu özellikleriyle hırslı turistleri cezbeden ülkelerin en başında da Peru gelir.

Filmimiz de kendi başına zaten bir çok bilinmezi barındıran ilginç bir ülke olan Peru’nun, kuş uçmaz kervan geçmez bir köyünden, çok değişik yaşam biçimleri sergiliyor.

Kendine özgü kapalı toplum yapısını koruyan nadir yerlerden biri olan köyün en ilginç özelliği ise inançları doğrultusunda kutladıkları “Kutsal günler”dir.

Gecekonduların bile çok lüks sayılabileceği, çok ama çok fakir bir köyde geçen film iki kız kardeşe, özellikle Madeinusa’ya odaklanıyor.

Madeinusa, kardeşi ve babasıyla ahırdan bozma bir evde zorlu şartlarda yaşamaktadır. Toprak zeminli derme çatma bu eski köy evi, içindeki düzen ve eşyalarla tüm köy hakkında da bir sürü ipucu veriyor.

Madeinusa gibi gerçek dışı bir isme sahip köylü kız ve kız kardeşi, annelerinin aileyi terketmesiyle birlikte artık babalarıyla yaşamaya devam etmek zorundadır.

Filmin anlattığı öykü aslında köyü ve yerel adetleri gösterebilmek için paravan olarak kullanılmış ama bir diğer yandan da öykü öylesine güzel ve gerçekçi verilmiş ki köy halkıyla öykü kahramanlarının yaşamları iç içe girmiş...

Filmin açılışında Madeinusa ellerine taktığı naylon poşetlerle kendini güvenceye alarak evin etrafında gezen fareler için zehirli bir karışım hazırlamaktadır.

Bunu görünce klasik tiyatro anlatımının değişmez unsuru olan “Eğer sahnede bir silah varsa, bu silah o oyunda mutlaka patlayacaktır” cümlesindeki mantığı aklıma getirmeden edemedim.

Tabii ki silahın patlayacağı yani zehirin kullanılacağı sahneyi de filmin en başından itibaren merak etmeye başladım. (ki tahminlerin çok dışında bir nedenle kullanılıyor...)

Kızlar, her ne kadar dünyanın bir ucundaki bu köyde geleneksel yaşamlarına devam etseler de günlük hayatlarına ve akıllarına dışarıdan sızan “makyaj, ruj, kırmızı ayakkabılar” gibi şeyler de yok değildir...

İki kız kardeş her ne kadar farklı karakterler çizseler de köyün toplu yaşam kuralları içinde yeri geldiğinde “zorlu anlar”da ortak davranışlarda bulunarak birbirine destek olurlar... Fakat bu zorlu yaşamları birçok şeyle mücadele etmeyi gerektirmektedir.

Bizler için sorun olarak algılanan en önemli şey kızların ensest ilişki içine çekilmeye zorlanması olsa da daha sonra bu durumun tüm köyde gelenek olduğunu gördüğümüzde olayın bireysel olmadığını anlayıp şaşırıyoruz.

Köyde bir iki gün içinde “Kutsal günler” denilen dini bayram kutlanacaktır.

Kutsal günler’de tanrının kendilerini görmediğini düşünen köy halkı bir yandan da kiliseden hz. İsa figürünü indirip sokaklarda gezdirerek, başında dua etmekten de vazgeçmiyor. Bu mantığa göre geleneklerindeki Kutsal günler’de tanrı sadece günahları görmüyor. Burası bana biraz karışık ve mantıksız geldi...

Bu dini bayramda köydeki herkes her istediğini yapmakta serbesttir. Geleneklere göre köyün bir odasında toplanan evli çiftlerin eş değiştirme töreni bile vardır.

Köy kızları arasından kutsal bakire seçilmesi ve kutsal bakireyle önce babasının yatması çok büyük bir tezat yaratsa da buradaki ilkel törenleri köylü, cahilce kendi mantığına göre yaşamaktadır.

Aslında anlatılan bu ilkel törenler, Hristiyan dinindeki “Bakire Meryemin başkasıyla yatmadan hz. İsa’ya hamile kalmasını.” vurgulayan çok eski törenlerin dönüştürülmüş bir halidir.

Neyse biz yine filme dönelim;
Kutsal günün başlangıcı için ilk olarak yaşlı bir adam köy meydanının ortasına bir sandık açar ve sandıktan, kağıtlara yazılmış rakamlar çıkararak bunları bir tele dizer.

Bu yaşlı adam hiç durmadan gece gündüz bu kağıtları değiştirerek saat görevini yerine getirmektedir. Yani o kağıtlar yanyana dizilince dijital bir saat gibi görünmektedir ve yaşlı adam içinden sayarak bu kağıtlarla köyün ortasında resmen işleyen canlı bir saat olur.

Basit havai fişek gösterileri, çeşitli giysiler, içki ve dans “Kutsal günler”in en önemli özellikleridir.

Bütün bunlar başlamadan önce büyük şehir Lima’dan yola çıkan genç bir adam, bindiği kamyon yola devam edemeyince, zorunlu olarak bu köye gelir. Fakat kutsal günün başlamasına yakın bir vakitte gelen bu yabancı, köyün sakinlerini huzursuz edecektir.

(Filmin dönüm noktaları geldikçe neden yabancılardan hoşlanmadıklarını da anlıyoruz...)

Madeinusa’nın babası çözümü bulur; Limalı bu genç kendi evinin yanındaki ahıra kapatılacaktır ve Kutsal günler’de burada herkesten uzak bir şekilde hapis tutulacaktır.

Madeinusa, gördüğü ilk anda hoşlandığı Limalı genci, törenler başlayınca hapsedildiği ahırdan çıkarıp serbest bırakır. Limadan gelen yabancı bu sayede kendisine çok uzak gibi görünen törenlerin tanığı olacak ve bir turistin görebileceklerinden çok daha fazlasını (hatta görmemesi gerekenleri de) görecektir.

Madeinusa ise yapabileceği en büyük sürprizi filmin sonunda yapacaktır.
(son sahnelerde, kutsal bakirelere verilen hediyelerin toplandığı odadaki eşyalara iyice dikkat ettiğimizde neler olduğunu daha iyi anlayabiliyoruz)

Film artık dünyanın küçüldüğünü ve haberimiz olmayan bir şey kalmadığını göstermesi ve dünyanın en ücra köşesindeki insanın bile kendisini artık modern şehirdeki yaşamla özdeşleştirebildiğini vurgulamaya çalışmakla birlikte “Olmaz olsun böylesi kültür.” desek de kaybolan kültürlere de dikkat çekiyor...

Görüntülerin çekildiği bölgedeki insanların giysileri, ev eşyalarının ve tören geçidinin renkliliği filme özel bir hava katmış.

Filme bazı sahnelerde köylülerin söylediği eskiçağ şarkıları eşlik etse de kimi zaman kendini belli eden nefesli çalgılarla yapılan balkan tarzı müzik, böyle bir yerde böyle bir müziğin nasıl yapılabildiğini düşündürerek izleyeni şaşırtıyor.

Kutsal günler adı altında düzenlenen ilkel tören sırasında köy içindeki insanların katıldığı dini bölümler adeta bir belgesel izlenimi verecek türde ciddi sahneler içeriyor. Ama bundan yola çıkarak gösterilen her şeyin gerçek olduğunu düşünürsek yanılırız çünkü filmin büyük bir bölümünün kurgu olduğu kimi kaynaklarda özellikle vurgulanmış.

Son olarak; Latin Amerika köylerinin genel görünümü, insanları ve yaşam biçimleri hakkında biraz soyut da olsa izleyeni şaşırtıp (bugünlerde şaşıracak herhangi bir şey kalmasa da) değişik kültürleri işaret eden bu film ilginizi çekebilir.

Fakat macera, kovalamaca, hareket ve akan hızlı bir senaryo arıyorsanız, ancak bir film festivalinde seyredip çıktıktan sonra “Dünyada ne yerler, ne insanlar var.” dedirten bu film size göre değil.

Ama yavaş akan filmleri seviyorsanız ve etnik tarzdaki değişik yaşam biçimlerini ilginç buluyorsanız memnun kalabilirsiniz.

“Çok güzel” tanımı yapılıp önerilebilecek bir film değil ama seyrettikçe ilgiyi ayakta tutmayı becerebilen bir konusu var ve bu yüzden asla sıradan bir film değil.

Farklı bir şeyler görme fırsatı yarattığı göz önünde bulundurulunca da “Bulursanız seyredin.” demek yerinde olur ama aranıp taranıp mutlaka izlenmesi gereken bir film değil.

28 Ağustos 2007

Dead man’s shoes [film]



Yönetmen Shane Meadows’un “Dead man’s shoes” filmi, kamera kullanımı ve çekimlerinin dokusu bakımından gerçeklik duygusunu güçlü şekilde yansıtan bir yapım.

Bazı sahnelerde karakterlerin içinde bulunduğu andan geriye dönüş yaparak belli olayları hafızalarında canlandırması da siyah-beyaz olarak verilmiş. Bu siyah-beyaz sahneler, bize duygusal anlar yaşatıp olayların geçmişindeki gerçeklere tanıklık etmemizi sağlarken, filme de ayrı bir anlatım özelliği katmış.

Seyirciyi olayların içine çekmeyi başaran gerilimi iyi bir şekilde korumayı beceren film, son sahnelerine ulaşırken de bizlere hem izlediğimiz konuyla hem de ana karakterin vicdanıyla ilgili bir sürpriz hazırlıyor...

Filmin konusuna girmeden önce 16 yaşından küçüklere önerilemeyecek kadar fazla küfürlü konuşma, şiddet ve cinsellik içerdiğini belirtmekte fayda var... Hatta başkalarıyla birlikte seyretmekten çekinebileceğiniz kadar cinsel içerik barındıran sahnelerin bulunduğunu da söylemeliyim.

Cinayet benzeri olaylardaki eylemler çok bariz bir şekilde açık açık gösterilmese de yer yer insanı rahatsız edebiliyor. Ama yine de şiddet sahnelerinin dozu iyi ayarlanmış diyebiliriz.

Gelelim filmin konusuna:

Dead man’s shoes; Çocuk cıvıltılarıyla dolu mutlu günleri hatırlatan eski film kayıtlarıyla açılıyor. Güzel günlerden kalan bu görüntülerdeki iki kardeş, bir süre ayrı kalmış olsalar da büyük kardeş Richard’ın askerden dönmesiyle tekrar birbirlerine kavuşurlar...

Richard’ın dönmesinin sebebi, hayattaki tek varlığı olan zekâ özürlü kardeşi Anthony’ye yapılanların intikamını almaktır.

Çünkü o semtte uyuşturucu pazarlayan (ve kendine ait küçük çaplı bir çete kuran) grubun elemanları Anthony’ye karşı insanlık dışı davranışlarda bulunmuşlardır.

Gruptakiler Anthony’ye zorla uyuşturucu kullandırır, döver, bağlar hatta grubun lideri pozisyonunda olan karakter (Sonny), zekâ özürlü olmasına bakmaksızın Anthony’ye cinsel tacizde bile bulunur...

Richard, gözetimsiz bırakılması doğru olmayan kardeşini tek başına bıraktığı için bütün bu olanların kendisi yüzünden gerçekleştiğini düşünüp vicdan azabı çekmektedir... Yaşananları düzeltmek mümkün değildir ama bir daha yapmamaları için tüm bunları gerçekleştirenleri ortadan kaldırmak ister. İntikam almak şimdilik en iyi çözümdür.

Anthony’nin intikamını almak için her türlü planı yapıp her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünen Richard çete üyelerini tek tek ortadan kaldırmadan önce onları korkutarak adeta kendilerine doğru koşan ölümü haber verir.

Kimini kapısında yüzünde gaz maskesiyle bekleyip korkutur, kimini evine girip duvarlarına yazılar yazıp tehdit eder...

Artık tehlikeli oyunlar oynayıp korkutma ve eğlenme sırası Richard’a gelmiştir. Çete üyeleri kaçacak yer ararken birbirine düşer, gruptan ayrılanlar olur, birlikte saklananlar olur. Artık kedi fare oyunu başlamıştır ama kaçacak yer yoktur...

Filmin konusuyla ilgili en ilginç gelişmeyi tabii ki açıklamayacağım.

Konusuna baktığımız zaman bugüne kadar seyrettiğimiz televizyon filmlerinden farklı görünmese de yönetmenin ve film çekimine etki eden diğer kadronun oluşturduğu çekim özellikleri ile filmin veriliş tarzındaki adım adım yükselen anlatım Death man’s shoes’u farklı bir yere taşıyor...

Uyuşturucu kullanıldığı zaman içine düşülen aciz durumu bundan önce başka filmlerde yüzlerce kez çok abartılı bir şekilde görmüştük. Death man’s shoes’da ise uyuşturucu kullanımı ile ilgili bazı sahneler sanki uyuşturucu alanların evine gizli kamera koymuşuz da izliyormuşuz gibi gerçekliği tüm yalınlığıyla yansıtıyor.

Belgesel havasındaki (sanki gizli kamera kaydıymış gibi bir his yaratan) çekimlere ve yorumuma bakarak olağan üstü bambaşka bir şey de sanmayın filmi ve beklentinizi de çok yüksek tutmayın. Film güzel ama o kadar abartılacak derecede mükemmel değil. (Fakat yine de filmin; 2005 İngiliz bağımsız sinema en iyi film, Altın Hitchcock gibi ödülleri aldığını da belirteyim)

Bazen televizyonda seyrederken öyle bir film denk gelir ki nasıl oldu da televizyonda böyle bir film yayınlandı diye şaşırırız ve arkadaşlarımıza ertesi gün söyleriz dün gece bir film vardı süperdi vs diye. İşte bu film de o ayarda bir film...

Gelelim ayrıntılara;

Bizde mafya onlarda sokak çetesi olarak tanımlanabilecek bir grup. Ölüm tehdidi altındayken; hepsi bir araya gelip, bir arabaya doluşup kaçıp kovalamaya gireceklerken, kullandıkları arabanın küçük bir Citroen Döşova olması, yanlarında sadece bir tüfek bulunması, 6 kişilik bu ekipten hiç kimsenin Richard’a karşı bir saldırı düzenleyememiş olması filmi izleyiciye konunun gerçekliğe uygunluğunu da sorgulatıyor...

Kendi kendinize “Acaba bunlar biraz gerçek dışı mı oluyor? Yoksa; gerçek olsa aslında böyle olurdu. Niye filmlerdeki gibi abartılsın ki?” diye düşünüyorsunuz.

Filmde olan biteni anlayınca insanlar bunu nasıl yapabilmiş diyorsunuz ve haliyle Richard’ın yaptıklarının büyük bir bölümünü onaylamak zorunda kalıyorsunuz. Yani resmen biz de sebebi ne olursa olsun, işlenen cinayetleri gerekli görüp intikama ortak oluyor ve bir yerde suçlunun, bu şekilde haklı olunan durumlarda cezalandırılmasını adaletli buluyoruz. Film bu anlamda kendi kendimize içimizdeki caniyi de açığa çıkarmamızı sağlıyor...

Tabii film tersi duygular da vermiyor değil.

Film her şeyden önce; suçlu olarak gördüğümüz taraftaki insanlarla empati kurduruyor. Karakterlerin yaptıklarını öğrendiğimizde filmin “İyi ki böyle suçlarla birlikte vicdanı rahatsız olarak yaşayan, içinde, geçmişinde kötü bir şeylere karışmış olmanın pişmanlığını yaşatan bir insan değilim, en büyük zenginlik bu.” dedirttiği anlar da oluyor.

Son olarak mükemmel değil ama rastlarsanız seyretmem demeyin...

27 Ağustos 2007

California dreamin (Nesfarsit) [film]



California dreamin filminin yönetmeni Cristian Nemescu Bükreş’te geçirdiği bir trafik kazası sonucunda daha 27 yaşındayken yaşamını yitirmiş.

Romen yönetmen Nemescu’nun ölümü üzerine arkadaşları, filmin bırakıldığı gibi, son haliyle (montaj ve kurgusuna hiç ellemeden) yayınlanmasını sağlamışlar.

Bir konuyu anlatırken çeşitli örnekler vererek, konunun anlaşılmasını kolaylaştırmaya çalışmak bilinen bir yöntemdir. Nemescu’da California dreamin’de bu yöntemi oldukça sık kullanarak ara sahnelerde tekrarlanan örneklerle konuya bağlı ayrıntıları vermeye çalışmış.

Eğer yönetmen yaşasaydı büyük bir ihtimalle filmin son hali bundan daha kısa olurdu diye düşünüyorum. Çünkü bu şekilde film tam 2 saat 35 dakika sürüyor. (Fakat yine de kendinizi anlatılanların akışına kaptırdığınız zaman filmi hiç sıkılmadan seyretmeniz mümkün.

Filmde, sevgililerin gece ara sokaklardan geçtiği sahnede kanalizasyon kapaklarının havaya fırlaması dışında “Olmasaydı da olurdu.” diyebileceğim en fazla üç dört sahne daha vardır, gerisi bana göre çok düzgün sahnelerle anlatılmış...

Gelelim filmin konusuna;

Yugolavya’da iç savaş başlamış ve dış kuvvetler olaylara müdahale etmek için sahnede yerlerini almaya başlamışlardır.

Bu kuvvetler arasında bulunan NATO’ya ait küçük bir birlik de askeri bir yükle Doğu Avrupa’dan Kosova’ya doğru trenle ilerlemektedir.

Alınan emirler doğrultusunda, olayların hassasiyeti gereği bu trenin çok acil bir şekilde savaş bölgesine gitmesi gerekmektedir.

Tren Romanya’da ilerlerken geçtiği kasabalardan birinde bir istasyon şefi tarafından durdurulur.

İlk tartışma ve her türlü resmi görüşme sonunda, taşınan yükün gümrük kağıtları gelmeden, trenin istasyondan hareket edemeyeceği belli olur.

Trenin istasyondaki bekleme alanına çekilmesiyle birlikte tüm film boyunca devam edecek olan bürokratik olaylar da başlamış olur.

Fakat trende yükü koruyan Amerikalı NATO askerleri de vardır. Bu o istasyonun bulunduğu köyün sorumlusu belediye başkanına göre; ileride buraya gelmesi muhtemel olan dış yatırımcıları çekebilmek adına köyün tanıtımının yapılabilmesi için büyük bir fırsattır.

Köy, kuruluş yıldönümünü yakın bir zamanda kutladığı halde tüm köyün katılacağı yeni bir parti daha düzenlenir ve Amerikalı askerler de bu partiye davet edilir. Partide köyün kızları ile Amerikalı askerler arasında bir sürü aşk hikâyesi yaşanacaktır. Bu kızların arasında "en azılısı" diyebileceğimiz ise istasyon şefinin köyden ve babasından kurtulmak için her şeyi yapmaya hazır olan haşarı kızı da bulunmaktadır.

Bu ilişkiler yumağı samimi olma açısından yeterli bulunmamış olacak ki daha sonra Amerikalı grup özel bir turla yakın bir yerdeki geneleve bile götürülecektir.

Yeri gelmişken hatırlatmakta fayda var. Filmin bazı sahneleri 16 yaşından küçükler için sakıncalı olabilecek kadar açık ve küfürlü. Bu yüzden ailenizle birlikte seyredecekseniz bu konuyu göz önünde bulundurmanızı tavsiye ederim.

Biz yine filme dönelim:

Tren beklerken askerlerin başındaki yüzbaşı ile istasyon şefi arasında yaşanan gerginlik de gittikçe artacak, yüzbaşı aranabilecek her yeri arayarak çözüm bulmaya çalışacak fakat istasyon şefi belgeleri görmeden trenin gitmesine asla izin vermeyecektir.

İstasyon şefinin evine gidip dostluk kurmaya çalışan yüzbaşı her seferinde olumsuz tepkilerle karşılaşacak, istasyon şefinin pişirdiği yemekteki kıymayı yüzbaşıya tarif ederken “bombaladığınız insanlara benzeyen bir şey” benzetmesi yüzbaşı için bardağı taşıran son damla olacaktır.

Filmi seyretmeyi düşünenlerin izleme zevkini kaçırmak istemeyeceğim için her zaman olduğu gibi filmin gelişen sahneleri için fazla ayrıntıya girmek istemiyorum.

Film tek bir konunun akışıyla birlikte zaman zaman istasyon şefinin çocukluğundaki hatıralara dönerek II. Dünya Savaşı sırasında Doğu Avrupa’nın Almanlardan kurtulmak için bir kurtarıcı olarak Amerika’yı nasıl beklediğini ve yaşanan düş kırıklıklarını da anlatıyor.

Film içinde işlenen geçmişe dönüş sahneleri, filmin uzunluğuna oranla çok az verilmiş olsa da istasyon şefinin davranışlarındaki Amerikan karşıtı tavrın izlerinin II. Dünya Savaşına kadar uzandığını yine başarılı bir şekilde gösterebilmiş.

Filmde Amerikalılara göre az gelişmiş görünen Doğu Avrupa; buradaki yaşam tarzı ve bürokrasisiyle her türlü girişimi yavaşlatan bir coğrafyadır.

Yani Saraybosna’da olanlar için “Niye geç müdahale edildi?” diye bizi sorgulamayın ya da suçlamayın biraz da kendinize bakın denilmeye çalışılmış.

Amerikalıların “kendi düşüncelerini desteklediği için” bu tür filmlere olumlu yaklaştığı bilinen bir gerçek. Bu yüzden filmin eleştiri sınırlarını zorlamadığını düşünebiliriz.

Tabii bunu yapan yönetmen Romen olunca, yani film bir içe bakış çözümlemesi olunca insan seyrettiklerini çok daha farklı yorumluyor.

Çünkü eleştiriyi yapanın, eleştirilen toplumun üyesi olması eserin inandırıcılığını da kaçınılmaz olarak arttırıyor.

Yönetmenin (ki senaryonun yazılmasında da yarı yarıya katkısı bulunmuş) başarısındaki kilit nokta ise film de olan bitenin eleştirisinde iki tarafa da eşit yaklaşması olmuş. Her olayın bir siyasi gönderme olarak algılanması ve her sahnenin günümüz dünyasındaki temel bir konuyla ilişkilendirilmesi bunun ne kadar iyi yapıldığını da gösteriyor.

Çoğu filmde ayrıntılar, karakterlere ait duygusal dünyaların detayları verilerek oluşturulur. Bu filmde ise ayrıntılar, “karakterlerin yerine oturmuşluğu sayesinde” ne istediği belli olan gerçek insanların çevresiyle olan ilişkileriyle veriliyor.

Filmin yüzlerce küçük ayrıntısından en çok akılda kalanlar ise;

İstasyon şefinin, şahsen kendisi gelip durumu düzeltmeye çalışan savunma bakanı yardımcısına olan umursamaz davranışı...

Amerikalıların arasında bulunan Romen çevirmenin sesini çıkarmayınca köyün kızları tarafından Amerikalı zannedilmesi ve çevirmenin bunu kullanması...

II. Dünya Savaşı sırasında atılan bombanın yıllar sonra savunma bakanlığının bodrumunda patlaması... (ki bunun nedeninin; Amerikalı askerle romen kızın sevişmesi sırasında çıkan elektrik kontağı olarak verilmesi...)

Her fırsatı değerlendirip ikide bir başarısız grev eylemi yapmaya çalışan küçük fabrikanın işçileri...

Film, küçücük bir köyde karşılaşan ve iki ayrı tarafı temsil eden insanlardan yola çıkarak;

Bütün dünyayı kendi amaçları doğrultusunda siyasi yaptırımlara zorlayan Amerika’yı ve Doğu Avrupa insanının siyasi kültürü ile maddi dünya görüşünü anlatabilmeyi başarıyor.

Son yarım saati, birden değişerek “bilinen ama beklenmeyen” daha gerilimli bir sona ilerleyen film “Mükemmel bir başyapıt” değil, hatta herkese “Mutlaka bul seyret.” denilecek bir film de değil. Fakat rastlarsanız ya da bulursanız alıp seyredin.

Festivallerde oynayan biraz siyasi içerik, biraz gerçekler, biraz hayal, biraz geçmiş, biraz günümüz, biraz aşk formülüyle yapılmış filmlerin o hoş karışımı bu filmde de bulunuyor ama sadece biraz daha günlük siyaset içeriyor.

Filmin en güzel yanı ise film bittince konunun kafanızın içinde gittikçe daha etkileyici izler bırakması...

Aradaki sahnelerin gözünüzde canlanıp birbiriyle ilişkilendirilmeyi sağlayarak başka ana fikirler oluşturması, filmdeki her karakterin özelliği ve köyün yansıttığı düşünce tarzı ile tüm dünyayı karşılaştırması etkisini sonradan gösteriyor.

Gecenin bir vakti oturup (bazı sahneleri tekrar gibi gelse de) yaklaşık 3 saat boyunca sıkılmadan seyrettiğim bu filmi size de “İzlenebilecek bir film” olarak önerebilirim.

23 Ağustos 2007

Polonya seyahati yapan 15 bin kaplumbağa...

Atık kağıt kutusunda toplanan gazeteler yanında bazen dergiler de oluyor. Poşetleriyle duran hiç açılmamış dergilere bazen gözüm takılıyor ve dayanamayıp çöpleri karıştırmaya başlıyorum. Bir sürü, önemsenmeyen sektörel dergi...

Genelde sektörel dergiler kendine ait çevre içinde o alanla ilgili olabilecek haberleri yayınlar ama arada her yerde rastlanabilecek çikolata ve kahve, İstanbul’un camileri, çiniler ve İznik vs gibi genel kültür yazıları da olur.

Bildiğim halde yine de farklı bir şey var mı diye hepsine bakarım. Ve her zaman okuyacak bir şeyler bulurum :)

Evet bu sefer de ilginç bir şeyler buldum ve okudum. Genel olarak konuyu (özetleyerek) buraya aktarmanın da “Vatan, millet” için hayırlı olacağını düşünüyorum.

Çok sayıda çevre ödülü almış ve Ankara Üniversitesi Botanik Anabilim Dalı Başkanlığı da yapmış olan Prof. Dr. Barbaros Çetin’le birlikte bir konu hazırlamışlar: Türkiye’nin biyolojik zenginliği ve bunların peşinde koşan hırsızlar...

Konuya gireyim;
Türkiye bitki örtüsü ve hayvan çeşitliliği bakımından çok zengin bir ülke hatta öyle de bir özelliği var ki yabani çiçekli bitkilerin yaklaşık 10 bin türünün 3 bin kadarı dünyada sadece bizim ülkemizde bulunuyor...

Türkiye, kendine özgü zengin ve farklı bu bitki örtüsü gibi yine kendine özgü nadir hayvanlara da sahip.

Gelişmiş ülkelerde biyolojik gen havuzları olarak görülen ekolojik zenginlik, ekonomiye kazandırılan büyük değerlerin başında geliyor.

Çünkü her türlü biyolojik ürün; tarım, tıp, sanayii gibi alanlarda hammade üretilmesine katkıda bulunuyor ve hatta bazen bulunmaz (ilaç yapımında olduğu gibi) kaynaklar sadece bu tür ekolojik ürünlerden elde edilebiliyor...

Bu zenginlikleri farkedip bu kaynaklardan faydalanan, gen havuzunda yararlı yöne doğru ıslah ve geliştirme yapabilen G8 ülkeleri tekrar bu ürünleri ya da bunlardan elde edilen hammaddeleri bize satarak önemli ekonomik girdi elde ediyorlar.

Bu farklı ve zengin gen havuzundan gizlice yararlanmak isteyenler neler yapıyor peki? Gelip otu, börtü böceği, nadir hayvanları resmen çalıyorlar ve neredeyse kimse bunun farkında değil...

Doğu Karadeniz kıyılarına paralel olan Kaçkar Dağları yaklaşık 100 yıldır bu şekilde talan ediliyor. Bu bölgedeki en önemli yerlerden biri olan Fırtına Vadisi Ormanları Uluslararası bir kurum olan Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) tarafından korunması gereken ormanlar listesine alınmış.

Bizde hâlâ ekonominin klasik kuralları uygulandığı için ne bunların farkındayız ne de bu alanda her hangi bir gelişme ya da girişim var. Eğer varsa da bunlar çok küçük çaplı çevre koruma hareketleri olarak kalıyor.

Biz işin farkına varıncaya kadar da; Yılanları yakalayıp zehirlerini toplamaya, kelebekleri, önemli böcek türlerini, nadir kuşların yavrularını veya yumurtalarını, yine nadir karşılaşılan bitkilerin tohumlarını ve soğanlarını çalıp götürmeye devam edecekler...

Türkiye bu konuyla ilgili uluslararası sözleşmeleri imzalayarak kendisini yönetmelikler çerçevesinde güvenceye almaya çalışmıştır. Fakat bu konuda ya ülkemizin yasaları ya da bunları yakalamakla görevli olanların bilgisi yetersiz kalmış.

Bu alanda öylesine büyük boşluklar vardır ki neredeyse isteyen istediğini yapabilmektedir. Mesela İsviçreli zoologlar bir TIR’la gelip Ege’de yakaladıkları binlerce kuş örneğini sınırdan rahatça geçirebilmektedir.

Yine aynı şekilde, Polonyalı bir kaçakçının Türkiye’den 15 bin kaplumbağayı bir kamyona doldurup kendi ülkesine götürdüğü ancak Polonya sınırından giriş yapacağı sırada oradaki görevliler tarafından farkedildiği biliniyor. Buradaki görevliler durumu ülkemizdeki yetkili kişilere bildirip kaplumbağalarımızın iade edilmesini sağlamışlar...

Gördüğünüz gibi sadece kıyı şeridinde pahalı araziler, büyük kentlerde büyük iş-alışveriş merkezleri ihaleleri ya da madenler değil yerüstü ekolojik zenginlikler de ülkemiz için çok önemli...

Prof. Dr. Barbaros Çetin’e böyle bir konuya dikkat çekip insanları uyardığı ve bu konuda yaptığı tüm çalışmalar için teşekkür ederim...

22 Ağustos 2007

Welcome To Dongmakgol [film]



Yönetmen Kwang-Hyun Park’ın ilk filmi olan “Welcome To Dongmakgol” Kore sinemasının çok yakın bir gelecekte sinema dünyasında büyük söz sahibi olacağını gösterebilen filmlerden biri.

Muhteşem bir açılış, harika görüntüler ve film boyunca devam eden bu özellikleri başarıyla taşıyabilen çok güzel bir senaryo...

Filmin konusu;
Kore’de iç savaş yaşanmaktadır. Uçağı düşen bir Amerikalı, Kuzey ve Güney Kore askerleri, medeniyetten uzak bir dağ köyünde yaşayan köylüler... Tüm tarafların kaderi bu dağ köyünde kesişir.

Filmin açılışında Kuzey Koreli askerlerin yürüyüş kolu gösterilmektedir. Temkinli bir şekilde yol almaktadırlar fakat birden ani bir baskına uğrarlar ve içlerinden bir komutan, bir yaşlı ve bir de genç asker sağ kalır.

Üç kişilik bu grup, bilinen yolların dışında izleyebilecekleri güzergâhları araştırırken karşılarına bir kız çıkar ve askerler bu kızın köyüne doğru yola koyulurlar.

Ormanda gizlenen Güney Koreli bir askerin yolu ise başka bir Güneyli ile kesişir ve birlikte savaş dışında kalan bir yer aramaya başlarlar ki onlar da bir şekilde dağ köyüne gideceklerdir.

Dünyadaki gelişmelerden ve hatta kendi ülkelerinin içinde bulunduğu savaş durumundan bile habersiz olan bu dağ köyünün sakinleri yeni gelen bu misafirleri büyük bir özveriyle kabul edecektir...

Ama misafirlerin kendi aralarındaki çekişme, köye ilk adım attıkları anda başlamıştır. Birbirlerini ilk gördüğü anda silahlarına davranan iki tarafın askerleri elleri tetikte saatlerce bekleyecektir...

Birkaç ufak olay daha yaşanır ama kendilerini misafir eden bu insanlara zarar vermemek için de bir süreliğine kavgayı kesmeye karar verirler.

Savaş, yerini köyün sorunlarınla uğraşmaya bırakır. İlk yapılacak şey kendi yiyeceklerini haketmeleri için tarlaya gitmektir.

Fakat tarlaya dadanan domuz sürüsü haberi hepsini ortak noktada birleştirip, çözüm aramaya itecektir. Köylüler neler yapabileceklerini tartışırlar. Öneriler arasında domuza bir yumruk atıp gözünü morartmak da vardır. :) Zaten köylüler, ilk geldiklerinde askerlerin ellerindeki silahları çubuk, elbombalarını patates sanmaktadırlar.

Dünyadan ve savaştan uzak bu saf insanlar köyde yaşanan olaylarla askerleri birbirine kaynaştırır. Askerler ilk kez kendi aralarında yani bir ülkenin kendi kendine savaşmasının saçmalığını burada kavrarlar ve çeşitli psikolojik kırılmalar yaşarlar.

Ben böyle ciddi ciddi yazıyorum ama film bu ciddi konuları açık açık söylemeye hiç gerek duymadan hatta bazen mizahi bir dille öylesine etkili bir şekilde anlatıyor ve bunu yaparken o kadar güzel olaylarla çağrışımlar yaratıyor ki işte film bu, sanat bu, sinema böyle bir şey demeden edemiyorum...

Savaşın korkunçluğunu, masum insanların bunun içine sokulmaya çalışılmasını, gerçek savaşın bir arada yaşayıp sorunları halletmek olduğunu veren film, hayatın tüm güzelliklerini de gözler önüne seriyor.

Birlikte çalışıp birlikte yorulmak, birlikte yiyip birlikte eğlenmek ve saf insan sevgisi o kadar güzel verilmiş ki filmi seyredince “Niye böyle değil” diyerek isyan etmemek elde değil...

Bir sürü ayrıntı ve güzel sahnelerle dolu ara bölüm mükemmel güzellikleriyle bitmek zorundadır.

Çünkü köyde uçağı düşüp yaralanınca orada kalmak zorunda olan bir Amerikalı da vardır ve savaşın sürdüğü gerçek dünyada onu arayan bir askeri birlik vardır.

İşte şimdi Kuzey-Güney davasını bir yana bırakıp gerçek düşmana karşı savaşma vakti gelmiştir.

Bu küçük grup artık havadan akın eden savaş uçaklarına ve paraşütle indirilen öncü birliklere karşı elinden geleni yapmak için hayatlarını ortaya koyacaktır. Tek amaçları ise köydeki masum insanların ölmesini engellemektir.

Savaş karşıtı olan ve savaşın saçmalığını hayatın kendi güzellikleriyle gösteren bu harika filmin kimi yerlerindeki fantastik sahneler “İyi olana doğa da yardım eder.” fikrinin dışına çıkmadan kullanıldığı için gerçekliğe olumsuz bir etkisi olmuyor.

Çok da fazla yorum yaparak filmin güzel sahnelerinin etkisini azaltmak istemem. Film en baştan en sona kadar insanı alıp büyük duygularla kucaklıyor. Kötü bir şey bulup da söylemek de neredeyse imkânsız.

Koreli insanı, kültürünü ve geçmişindeki kötü olayları hatırlamamızı da sağlayan bu film insanın içine yeniden saflık ve insani güzellik tohumları serpiyor.

Uzun bir süredir bu kadar güzel bir film seyretmemiştim...

Adını hafızama kaydedip önüme gelene “Mutlaka bul seyret, çok güzel film.” dedirten bu film, seyretmek için aranıp bulunmayı fazlasıyla hakediyor.

Unutulmayacak ve en güzel filmler listesinde yer alacak kalitedeki bu filmi herkese ve her yaşa öneriyorum.

21 Ağustos 2007

Politiki kouzina / Bir tutam baharat [film]



Politiki Kouzina ya da bizdeki çeviri ismiyle "Bir tutam baharat" filmini seyretme hatasına düşen biri olarak bu filmi gördüğünüz yerde arkanıza bakmadan kaçın diyorum...

Evet, spor ayakkabı, saat vs. gibi bazı şeylerin taklitleri olabiliyor ama sanat ne yazık ki taklit edilmeye çalışıldığında sonuçları çok kötü oluyor.

Yalnız lütfen dikkat edin, bu film çalıntı ya da başka bir orjinal işin taklidi demiyorum. Yaratmaya çalıştığı sanatsal etkinin taklit olduğunu söylüyorum.

Bu şöyle oluyor; İtalyan ya da Arjantin sanat filmleri bolca izleniyor ve sonra “Yahu biz de böyle bir şeyler yapsak. Hem siyaset, hem toplum kültürü falan da koyarız acayip politik ve kültürel sanatsal bir şey olur tadından yenmez valla.” deniyor.

Ama özendikleri filmleri iyi çözümleyemedikleri, kendi çekecekleri filme özenmedikleri için de işte ortaya böyle bir tutam baharat gibi bir film çıkıyor. Seyredebilirsen seyret ki zaman kaybından başka bir şey değil...

Filmi anlatmaya bile gerek duymuyorum ama belli başlı aklıma takılan ve görülmemesi imkânsız olan şeyleri yazmazsam da olmaz... O yüzden aklıma geldiği sırayla belli bir düzen takip etmeden madde madde karışık olarak yazacağım...

Film Yunanistan’da başlıyor ve genel bir girişten sonra Türkiye’ye dönerek filmi anlatan kişinin ağzından çocukluğundan başlayarak kendi hikâyesini dinliyoruz.

Çok kısa geçeceğim bir özetle filmin konusu şöyle:
Baharat satan (Aktar) bir dede ve bunun yanında büyüyen bir çocuk ve bu çocuğun ailesi...

Baba Yunan asıllıdır ve bir süre sonra Türkiye’den, zorla Yunanistan’a göç etmek zorunda kalır. Anne, baba, çocuk Yunanistan’a giderler ama baharat dükkânını işleten dede İstanbul’da kalır ve çocuk dedesinin hasretiyle Yunanistan’da büyür...

Bir gün dedesi hastalanır ve çocuk İstanbul’a dedesini görmeye gelir. Bu arada dedesinin dükkânında evcilik oynadığı çocukluk aşkı olan kız da büyümüş ve evlenmiştir. Adam, unutamadığı bu çocukluk aşkıyla da karşılaşınca İstanbul’da kalmaya karar verir...

Film bu ama bundan sonra da ben başlayayım...

Film, 1959’da Kapalıçarşı çevresiyle o döneme ait bir İstanbul mizanseni yaratmaya çalışarak Türkiye’ye geçiyor. Fakat 1959 değil de 1759’daymış gibi bir izlenim yaratılmış.

Büyükçe bir odanın içinde bir at arabası ve bir de keçisini çekiştirip duran bir adam vardır ve bunlar seviye olarak bu sahneye göre ikinci katta bir yerdeler. İkinci katta hadi keçiyi anladık, at arabasının ne işi var? Ki 1700’de bile Kapalıçarşı çevresindeki evlerin içi ahır olarak kullanılmıyordu, bu bir...

Ayrıca yine aynı salonda bir kadın halı dövmektedir. Hangi tarih kesitinde olursa olsun bunu (evin içinde, kapalı bir yerde halı dövme) yeryüzündeki hiçbir kadına yaptıramazsınız bu da iki...

Bilgisayar efektleriyle hazırlanan İstanbul silueti; hem çokça tıraşlanmış hem de ezan okunan sahne için çizilen animasyon destekli görüntülerde yüzeyler aşırı gri tonlarla renklendirildiği için bu sahne “Ben bilgisayarda çizildim, gerçek değilim.” diye bağırıyor.

Yunanistan’a dönülünce de bir kilise ve papaz görünür. İstanbul bölümündeki girişte yapılan bilgisayar çizimlerinin ve efektlerinin özensizliği bu sahnede de tekrarlanır. En basitinden; bir sürü aynı renk aynı ebat çarşaf yan yana, fakat rüzgârdan biri bir tarafa giderken yanındaki öbür tarafa, bir diğer yanındaki öbür tarafa çok mekanik bir şekilde sallanır vs...

Neyse bunları geçelim, bunlar ayrıntı...
(Ayrıntılara tekrar döneceğiz merak etmeyin)
Gelelim esas meseleye:

En çok özen gösterilmesi gereken karakterin başrol oyuncusu olması gerekirken bu adam, filmin başrol oyuncusu yani filmi götüren kişi, aynı zamanda olayları çocukluğundan itibaren anlatan adam, bir türlü filmin anlattığı kronolojiye oturmuyor.

Yıl 1959 çocuğa bakıyoruz, haydi diyelim en az 7-8 yaşında olsun (ki daha büyük duruyor). Aradan birkaç yıl geçiyor çocuğun en az 9-10 yaşında olması gerekiyor ama çocuk sanki bu sefer 6-8 yaş arası gibi görünüyor.

Yunanistan’a dönülüyor aradan yıllar geçiyor çocuğun en az 17-19 yaşlarında olması gerekirken bu sefer 15 yaşında gibi duruyor ama hepsine eyvallah diyoruz...
(Yıllar geçince biraz büyümesine rağmen yaşından çok daha küçük bir seslendirme yapılması da ayrı bir problem...)

Ve şu hesabı yapıyoruz.

Bu adam genç biri olarak en fazla orta yaş sınırlarının sonlarında tekrar Türkiye’ye dönüyor ve Galata köprüsü’yle, Beyoğlu’yla bildiğimiz günümüz istanbul’u.

Hadi buna da 2000 yılı diyelim yani 1959’dan 2000’e 41 yıl geçmiş eh bu çocuk 1959’da da en az 7-8 yaşındaydı yuvarlak olarak 50 yaşında bir adam olması gerekiyor...

Ama bakıyoruz ki; hem kendisi hem çocukluk aşkı hem de çocukken tanıştığı kendi yaşıtı olan sünnet çocuğu (büyüyünce askeri doktor olan) yaş olarak en fazla 40 civarında görünüyor...

(Adamın haricinde “Dede”de zaten o zamanlar 50-60 yaşındadır ve filmin sonunda 100 küsur yaşında olması gerekir hadi onu hiç açmayayım.)

Dönelim yine filme;

Filmin senaryosu gereği metinlere yerli yersiz şiirsel bir anlatım havası verilmeye çalışılmış ama benim izlediğim Türkçe dublajda çeviri çok kötü olduğu kadar; film, anlamsız ve ilgisiz bir yığın konuşma içeriyordu. Diyalogların kalitesizliği ve özensizliği ise apayrı bir konu.

Bu arada yine söylemeden edemeyeceğim bir ayrıntı; film çocuğun anlatımıyla duygusal olmaya çalışırken “Ne zaman midye görsem aklıma hamamlar gelir. Çocukken dayım uzun yoldan gelince diğer büyüklerle hamama giderdik. Hamama gidince büyüklerin yüreklerini açtıklarını görürdüm, tıpkı buharda açılan midyeler gibi...” açıklamasıyla hayatımda duyduğum en kötü cümlenin sarf edilmesine neden oldu.

Hamama giden insanlar dost ve hatta daha da yakındırlar. Bu yüzden ailevi ya da siyasi bir şeyler konuşup paylaşabilirler. Bu onların yakınlığının getirdiği güven sayesindedir, hamamdaki buharın ya da sıcağın zorunla değil. Midyeler buharda zorunluluktan (kendileri için kötü bir ortam oluştuğu için mecburiyetten) açılırlar...

Dolayısıyla bu konu ne mantığa ne edebiyata sığıyor. Filmi izlerken bir ortaokul öğrencisi bile ne kadar yanlış metinler seçildiğini ve ne kadar mantıksız laflar edildiğini anlayabilir...

Hele başrol oyuncusunun çocukluk aşkı Sultan Ahmet Meydanı’nda bir rehberlik yapıyor ki görmelisiniz...

Dünyanın kırk farklı yerinden gelmiş karışık turisti toplamışlar her biri ayrı bir milletten fakat hanımefendi turistlere “Türkçe” (!) olarak “Bugünlük bu kadar. Alışveriş yapmak için Kapalıçarşı altıya kadar açık, Cağaloğlu hamamı iki dakikalık mesafede. Tamam mı?” diyor. Ve ne hikmetse bütün turistler de söylenilen her şeyi anlıyor, hatta “Tamam teşekkürler” diye çok düzgün bir şekilde hep beraber Türkçe cevap veriyorlar...

Neredeyse amacının tamamı, baharatlarla dünyayı anlatmaya çalışmak olan bir filmde tarçın’ı muhallebicide yanlış gözlemlemişler.

Tarçın, Tavukgöğsü servis yapılmadan önce tepside dizili haldeyken değil, bir porsiyonu tabağa alındıktan sonra dökülür (yoksa tarçın ıslanır ve kötü görünür o yüzden yeneceği zaman tatlıya dökülmeli). Bu belki önemsiz gibi görünen bir ayrıntı ama her iki baharat adının arasında “Tarçın. Tarçın” diye tutturan bir filmde böyle bir hata yapılmamalıydı...

Yine bir sorfarada duran “Yeni Rakı”nın etiketi o yıllarda öyle değildi.

Yiyecek içecek kültürüyle yoğrulmuş bir coğrafyanın tanımını yaparken film boyunca iştah açıcı sofralar kuruluyor. Ama filmin bir yerinde insanların yedikleri şeyleri tuvalete gidip kusmak zorunda kalmaları ve bunu aynen olduğu gibi göstermeleri, yapmak istedikleri ince ayrıntılarla bezeli baharat konusuna, yemek, sofra kültürü, hayat ve romantizme hiç ama hiç yakışmıyor... Bu tuvalet sahnesinin ayrıntıları (!) keşke daha üstü kapalı geçilseydi.

Bu sahneden sonra film boyunca yiyecekle ilgili hiçbir şeyi ne görmek ne de adını duymak istedim...

Tabii bir de filmin sonlarında çok dramatik bir şey var ki yine çok acayip bir mantık yürütülmüş.

Filmin başrol oyuncusu İstanbul’da öğretmenlik yapmak istiyor. Önce telefonla otel odasından bir okulu arayıp randevu alıyor. Sonra, görüşmeye gidiyor ama görüşme sonunda okulun müdürü “Bütçemiz yok.” diyor. (Bütçesi olmayan okul da Boğaziçi üniversitesi :))

Adam okul müdürünün lafını zorla kesip “Burada öğretmenlik yapmayı çok istiyorum.”, “Zaman önemli değil...” gibi şeyler söyleyip neredeyse kendini bir “Seminer” için zorla kabul ettiriyor.

Fakat özü sözü bir olan adamımız çocukluk arkadaşıyla buluşunca beni Boğaziçi Üniversitesi’nden davet ettiler diyor ve ekliyor “Profesör olarak”...

Yani bu nedir şimdi? Ana karakter, seyirciye göz göre göre yalan söylüyor...

Film devam ediyor;

“Burada yürekler buhardaki midyeler gibi açılırlar” iğrenç cümlesini tekrar duyunca tüylerim yine diken diken oldu.

Ama adamın bunu söylediği hamamda buluştuğu kişinin, çocukluk aşkının kocası olan bir Askeri Doktor olduğunu söylesem hatta bu şahsın, yıllar sonra (kendisinin arası eşiyle açıkken) ortaya çıkarak eşine çocukluk aşkım diye hafifçe kur yapmaktan çekinmeyen birinin hamam davetini kabul ettiğini eklesem sizin de tüyleriniz diken diken olacaktır. Hangi akla hizmet, ne anlam içeriyor, hangi insan böyle bir mesele için hamamda buluşup konuşur.

Tamer Karadağlı zaten ilk tanındığı diziyle antipatimi kazanmış biriydi haydi burada biraz objektif olayım bakalım ne yapmış falan dedim ama hiçbir şey demesine gerek yok. Böyle saçma sapan ve bir sürü hatayla dolu bir filmde oynamayı niye kabul etmiş anlamak mümkün değil...

Biraz da filmdeki siyasi konulara gireyim...

Filmde anlatıldığı gibi polis, Rum asıllı olan insanların tek tek evlerine gidip, filmdeki gibi kulağına ya da yüzüne “Bak kardeşim ya Müslüman olur burada kalırsın ya da seni sınırdışı ederiz.” demiş midir? Bir tek isim, bir tek olay bu konu için örnek gösterilebilir mi?

Hepsinden vaz geçtim filme yansıyan paranoya gibi, eve gelip “İki günde yurdu terk edin.” diyen polis “Acaba gittiler mi?” diye “Gizli gizli” garda bu insanları tek tek takip eder mi ?

Kıbrıs harekâtı başlayınca Yunan radyolarından duyulan “Türk ordusu hiçbir neden yokken ve hiçbir açıklama yapılmadan Kıbrıs’a girdi” denilmesi ve bunun filmde aynen böyle verilmesi siyaset ve tarih açısından sinema ve sanat ahlakının neresinde yer alıyor. İsteyen istediği tarihi olayı ve buna bağlı geçmişi ya da gelişmeleri “Nasıl olsa bu bir film. Tarih kitabı değil ki...” mantığıyla kafasına göre değiştirebilir mi?

Ayrıca istanbul’da yaşayan Rumların gerçekten haklarının yendiği 6-7 eylül olaylarının tek satırına girmeyeceklerse niye bu kadar anlamsız siyasi bir film yapmışlar bunu da anlayamadım.

Bu kadar saçma şeylerle dolu bir filmi size kim önerirse önersin lütfen benim gibi aldanıp da seyretmeye kalkmayın. Boşuna zaman kaybı. Bunun yerine kazandığınız bir iki saati çocuğunuz için lezzetli yemekler yaparak, ya da onun için sürpriz bir şeyler hazırlayarak değerlendirebilirsiniz.

20 Ağustos 2007

Europa [film]



Yönetmen Lars Von Trier’in kimi kaynaklarda adı "Zentropa" diye de geçen “Europa” filmi beklediğimin çok üzerindeki kalitesiyle beğenimi kazandı.

Daha önceden bu yönetmenin “Dancer in the dark”, “Dogville”, “Dogma” ve “Breaking the waves” isimli dört filmini daha izlemiştim.

Her birinin ayrı ayrı kendine göre farklı bir özelliği ve güzelliği vardı. Ama “Europa” gerek içerdiği siyasi eleştiri gerekse sahneleriyle görüntü ve kurgu olarak çok daha estetik ve çok daha başarılı bir film...

Europa, her şeyden önce; klasik anlatımın sağlam temellerinden vaz geçmeden de modern denemeler yapılabileceğini gösterebilmesi açısından çok iyi bir örnek.

Film hem konu olarak hem de kurgu ve anlatım olarak bir çok farklı yapı barındırıyor fakat bu çoklu anlatım o kadar düzenli ve güzel hazırlanmış sahnelerle veriliyor ki kurgudaki çoklu anlatım asla bir karışıklık olarak algılanmıyor.

Bazı yerlerde ön planda anlatılanlarla arkaya yansıtılanlar öylesine başarılı bir şekilde iç içe geçirilmiş ki; ana konu akarken film neredeyse bir tiyatro eseri seyrediliyormuş kadar kolaylıkla anlaşılmayı başarabiliyor...

Filmin girişinde bir anlatıcıyla karşılaşıyoruz. Bu anlatıcı film boyunca seyirciyi filmin bir dışına bir içine çekerek konuyu bir içerden bir dışardan görmemizi sağlıyor.

Film siyah beyaz fakat önemli anlarda renkli geçişler de oluyor. En fazla kim o sahnede duygu yükleniyorsa ya da o anda dönüp kime bakmamız gerekiyorsa her şey siyah beyaz kalırken o renkli olabiliyor. Bunun üzerinde çok çalışılmış ve özellikle bir iki sahnede olağan üstü etkileyici görüntüler ortaya çıkmış...

Film, rahat takip edilebilen ilginç bir macera konusunu anlatıyormuş gibi yapsa da arka planda sakladığı farklı fikirler ve bugüne kadar çok az bahsedilmiş olan “ II. Dünya Savaşı sonrası Almanya’nın işgali” çok ilginç ipuçları veriyor...

Film, sadece bu karanlık dönemin havasını yansıtmadaki başarısıyla bile çok önemli bir eser olarak ele alınabilir.

Gelelim filmin konusuna;
Leopold, Alman asıllı bir Amerikalıdır, zamanında babası Amerika’ya göç etmiştir ama amcası Almanya’da kalmıştır.

Lepold savaşın bitmesini fırsat bilip Almanya’ya döner ve amcasından, kondüktör olabilmesi için kendisine yardım etmesini ister.

Amcası, Almanya’nın ulaşım sisteminde büyük bir üne sahip “Zentropa” isimli trenyolu taşımacılık şirketinde yeğenine bir iş bulur...

Zaten yeni bir tren de hemen o günlerde hizmete girecektir. (Yönetmen bu sahnede, treni iplerle çekerek hangardan çıkaranların coşkusuyla “Almanların mekaniğe yükledikleri yüksek değeri” gösterme fırsatını da yakalamış.)

Leopold kondüktör olabilmesi için amcasından mesleki ipuçları almaya başlar ama bir Amerikalı olarak da Almanların iş disiplinlerindeki ayrıntılı özeni tam olarak anlayamamaktadır.

Almanlar, başka ülkeler tarafından işgal edilmiş olmayı normal bir şeymiş gibi görüp bu duruma tepki göstermeyen bir tavır içinde günlük hayatlarına devam etmektedir.

Yıkıntılar arasında yaşarken bile o kadar küçük ve gereksiz (ayakkabılarının güzel cilalanmaması gibi) ayrıntılara dikkat etmektedirler ki bu türdeki örneklerle “Alman disiplini”yle alay eden yönetmen, yeri geldiğinde filmde başrol oyuncusu olan Leopold’e (kendisine dayatılan basit bir iki kurala isyan ettirerek) “Bunların hiç bir önemi.” yok dedirtecektir.

Leopold, Zentropa şirketinde işe başlamıştır ve ilk seferinde şirket sahibinin kızıyla tanışır. Birbirlerinden hoşlanırlar ve bu ilişki film ilerledikçe karmaşık bir hâl alır.

Kızın ailesi Leopold’ü yemeğe davet eder. Burada ailenin diğer bireylerini ve aileye yakın olan konukları görürüz.

Baba, kardeş, hizmetçiler, daimi konuk olan bir peder. Amerikalı albay ve Leopold’ün sevgilisi kızla birlikte evdekiler, aslında bir bütün olarak Almanya’nın ana karakterini oluşturan insan tipleridir.

Biri sadece iş düşünen girişimci (baba), iş adamının yardımcısı pozisyonunda bir din adamı (peder), kendi çıkarı için istediği yönde yardım eden işgal kuvvetleri (albay), düşündüğünü söyleyen ama sorumluluk almak istemeyenler (erkek kardeş), savaş sonrası milli direniş sergileyenler ve diğer tiplemelerle bir eve tüm ülke sığdırılmış.

Filme dönersek, Leopold hep ön planda ve filmi sürükleyen ana karakter olarak kalırken çevresindeki kişiler Almanya’nın II. Dünya Savaşı sonrası karanlık döneminde olanlara dair bir çok şey yansıtmaktadır.

Hem Amerika’nın Almanya’yı işgal ettiği o dönemi, hem de Almanların savaş sonrasında savaşın bitmesini ve yenilgiyi kabul etmemesinin göstergesi olan savaş sonrası milli direnişin anlatılması, yıkıntılar içindeki Almanya’da geçen bu filmi çok farklı bir yere taşıyor.

Konunun tamamı anlatılsa bile seyirciler için engel oluşturmaz ama ben yine de her zaman olduğu gibi, filmi seyretmemiş olanları düşünerek konuyla ilgili ayrıntıları vermiyorum.

Fakat film öylesine göndermelerle dolu ki anlatılanların hepsi birer kapalı kutu. İşte onlardan bazıları;

Leopold trende görevlidir ve bir gün görevli olduğu yataklı lüks vagonların dışında başka vagonlara gitmek zorunda kalır. Bu vagonlar hiç de kendi çalıştığı bölüme benzememektedir.

Zor şartlarda, kalabalık içinde ayakta seyahat edenler yanında yük vagonlarında, tel kafesler içinde tutuklu üniformalarıyla kamplardan kamplara taşınan Yahudi esirler de bulunmaktadır.

Burada (her ne kadar filmde Alman asıllı olarak gösterilse de sonuçta Amerikayı temsil eden) Leopold üzerinden savaş sırasında Amerika’nın, toplama kamplarını ve Yahudilere yapılanları görmezden geldiği vurgulanmış. Filmde bu şekilde siyasi eleştirilerin yapıldığı bir çok gönderme, çok hassas bir çizgi içinde ayrıntı olarak arka planda işlenmiş.

Aslına bakarsanız filmin sinema dili ile yaptığı etkinin yanında arka planda verilen bu ayrıntılar da en az sanatsal sahneler kadar etkili...

Filmin en etkileyici sahnelerinden birinde yönetmen yine bir gönderme yapıyor;

Zentropa tren şirketi sahibinin evindeyiz, herkes aşağıdayken evin (Alman) kızı, sevgilisi olan (Amerikalı) Leopold’ü üst katlardan birine çıkarır.

Burada babasının, (şirketin güçlü olduğu günlerde yapılan ve neredeyse bir odanın tamamını kaplayan) büyük bir “tren yolları ve yerleşim yerleri” maketi vardır.

Alman kız soyunarak, (aslında, ülkesini ve Alman topraklarını temsil eden bu maketin üzerine yatarken) Amerikalı Leopold’e şöyle der; “Hani ‘Alman Halkı’na bu kötü günlerinde yapabileceğim bir iyilik olabileceğini düşündüm. Onun için geldim.’ demiştin ya, işte şimdi o iyiliği yapabilirsin.” der.

(Almanya’nın içine düştüğü durumu bu kadar sert bir dille anlatan yönetmenin Danimarkalı bir Yahudi olduğunu da bu arada belirteyim.)

Yine etkileyici diğer bir sahnede;

Leopold mecbur tutulup eline bir bomba verilmiştir ve kendisinden bu bombayı trene yerleştirmesi istenmektedir ama Leopold trendeki masum ve zavallı insanların ölmesini istemediği için bunu yapmayı kabul etmez.

Kendisini ikna etmeye çalışan kişi, Leopold’e “Bu insanlara niye acıyorsun? Bunlar ya başkalarını öldürdüğü için ya da başkalarının ölümlerine neden olan ihanetleri sayesinde hayattalar.” diyecektir.

Yönetmen burada; savaş sonrası sağ kalan Almanların yardımı hak etmediğini dünya Yahudilerinin bakış açısından vermeye çalışmış.

İzlerken keyfiniz kaçmasın diye bu etkileyici filmin konuyla ilgili diğer ayrıntılarına girmiyorum. İzlediğiniz zaman benim yüzümden güzel sahnelerin tadı kaçsın istemem. Yalnız bazı sahnelerin 16 yaşın altındakileri kötü yönde etkileyebileceği göz önünde bulundurulmalı...

Geçtiğimiz yüzyılın en büyük ve en kötü olayı olan “II. Dünya Savaşı” sonrasını, savaşta yenilen Almanların ruh halini ve Almanya’nın işgal altındaki karanlık dönemini başarıyla anlatan, çarpıcı sahnelerle işlenmiş bu kaliteli filmi bulup seyretmenizi tavsiye ederim.

hep aynı... aynı, aynı, aynı, aynı...

Bir kelime seçin kendinize ve sonra arka arkaya hiç bırakmadan defalarca bu kelimeyi tekrar edin. Kelimenin anlamsızlaştığını, ifade ettiği kavramdan uzaklaşıp sadece anlamsız bir sese dönüştüğünü göreceksiniz.

Belki de daha önceden bu durumu yaşamışsınızdır ve ne demek istediğimi anlamışsınızdır...

İşte “hayat”ın kendisi bazen benim için böyle olabiliyor.

Aynı şeyleri duya duya, göre göre, düşüne düşüne, yapa yapa dünya ve hayat anlamını kaybediyor. Ne için? Kim için? Niye belli bir yüzeyde sıkışıp kalmış milyarlarca canlı aynı amaçla aynı şeyleri yapıp duruyoruz?

Hergün kalk, işe git, kahvaltı yap, aynı şeyleri üret, aynı insanlarla ol, aynı şeyleri konuş, aynı şeyleri yap, aynı eve dön, aynı şeyleri tekrarla, tekrarla, tekrarla...

Hatalarımız, kazalırımız, hayal kırıklıklarımız, isteklerimiz, yaptıklarımız ve aşk acılarımız bile aynı. Hergün bütün canlılar aynı günü yaşıyor. O gün bitince ertesi gün yine aynı güne uyanıyor.

Buralar sıkmaya başladı artık...

16 Ağustos 2007

kredi kartının karbon kopyası...

İnternette kendinize ait tescilli bir isimle site açmak istiyorsanız;
Bunu yapan yasal kurumların onayını almış şirketlerden, belli bir para karşılığı, resmi birkaç işlem yaparak istediğiniz ismi uygunsa alabilirsiniz.

Genellikle yurtdışında bulunan bu şirketlerden işlem yapmak işi biraz daha garantiye alır ama bazen bu tür güvenceler yüzünden de bir sürü şeyle uğraşmak zorunda kalınır.

Bunların sonuncusunu öğrendiğimde buraya da aktarmayı düşündüm.

Amerika’daki bir şirketten para vererek bir işlem yapmasını isteyerek belli bir hizmeti gerçekleştirmesini bekliyorsunuz. Daha önceden o şirketle çalışmış olanlardan edindiğiniz izlenimler de hep olumlu, yani firma güven veriyor.

Firma size güven veriyor ama peki bakalım siz firma için güvenilir misiniz? Evet işte burada bir sorun ortaya çıkıyor ve şöyle gelişiyor.

Şirketten talep ettiğiniz hizmet karşılığı ödemeniz gereken parayı, kredi kartı numaranızı ve gereken bilgileri vererek hesabınızdan çekmelerini istiyorsunuz. Fakat işleminiz gerçekleşmiyor ve size belli bir süre sonra “farklı şekilde özel bir kağıt” da içeren bir mektup geliyor.

Okuyunca anlıyorsunuz ki şirket size güvenmiyor ve kullandığınız kredi kartının size ait olduğunu ispatlamanızı istiyor. Peki bunu nasıl yapacaksınız? Ve niye internet teknolojisyle uğraşan bir firma mail aracılığıyla, internetten iletişim kurmuyor da size resmen postayla bir mektup yolluyor.

Demin “farklı şekilde özel bir kağıt”tan bahsetmiştim ya işte bu işin ayrıntısı burada yatıyor. Bu, kopya almak için kullanılan ve “karbon kopya kağıdı” denilen özel bir kağıt ve siz kredi kartınızı masanın üzerine koyup sonra bu kağıdı da kartınızın üzerine koyuyorsunuz.

Elinizdeki kalem ya da benzeri sert bir cisimle başlıyorsunuz kağıdın üzerini elinizde kalem varmış gibi karalamaya. Hoop, karta ait kopya bir görüntü beliriyor. (Hatırlarsınız benzeri bir şekilde, çocukken defterin yaprakları arasına bozuk para koyup, paranın üzerindeki yazı ve resim kağıda çıksın diye de kurşunkalemle defteri karalardık)

Sonra, kartın bu karbon kopya kağıt üzerindeki görüntüsünü firmaya faxlıyorsunuz. Bu devirde teknolojiyle uğraşıp, internetle ilgili hizmet satan bir firmanın kredi kartı onayını böyle yapması bir hayli ilginç geldi o yüzden yazayım dedim...

Yağa dönüşen şeker

Sağlıklıdır diye, aklına geldikçe meyve suyu içenlerden misiniz?
İçin, için siz..

Meyve suyuyla birlikte fazladan aldığınız şeker, döner ya da et yerken tabağınızın kenarına ayırdığınız yağlar kadar zararlıymış.

En doğal ve katkısızından, evde kendinizin sıktıklarınızdan içiyor olsanız bile meyve suyundaki şeker karaciğerde birikip yağa dönüşüyormuş.

Evet bildiğimiz meyvelerin içindeki “Şeker” karaciğerde “Yağ”a dönüştürülüyor. Ve Karaciğerde yağlanmaya sebep oluyor.

Amerika’da yapılan karaciğer yetmezliği ameliyatlarının nedenleri araştırıldığında, karaciğer yağlanması yüzünden siroz olanların sayısı alkole bağlı karaciğer yetmezliğinden daha fazlaymış. (Ki bizim çay içtiğimiz gibi alkollü içecek tüketen bir toplum olmasına rağmen)

Kendime bakacağım, daha yararlı şeyler tüketeyim diye düşünüp, faydalı olsun diye meyve suyu tüketiyorsanız işte sizi böyle bir sağlık problemi bekliyor...

Herhangi bir meyvenin kendisini yediğimizde, haliyle meyvenin içindeki posa ve lifleri de yemiş oluyoruz. Meyveleri bu şekilde tüketince alınan meyve şekeri (fruktoz) miktarı az olacağı için de bu tipte bir tehlike söz konusu değil.

Meyve suyundaki şeker, hergün iki üç bardak meyve suyu içenler için tehlike arzediyor. Yani arada sırada bir bardak meyve suyu içiyorsanız bu tehlikeli bir durum oluşturmuyor.

Ama daha sağlıklı olduğunu düşünüp, “hergün” çoluk çocuğa ya da kendinize meyve suyu almanın (ya da evde taze meyveden sıkmanın) yarardan çok zararı olduğunu bilelim diye, Prof. Dr. Kenan Demirkol’la yapılan bir röportajdan öğrendiğim konuyu buraya aktardım.

Demek ki her şeyde olduğu gibi meyve suyunda da “Azı karar, çoğu zarar.” kuralını aklımızda tutmak gerekiyormuş...

Battaglia di Algeri [film]



Battaglia di Algeri; 1960’a kadar Fransa’nın sömürgesi olan Cezayir’in, bağımsızlığını kazanmadan önce Casbah’daki kurtuluş mücadelesini anlatıyor.

Casbah (Kasaba) Cezayir’in başkentinde yerli halkın oturduğu bölge.

Sokak gösterileri ve şiddet olaylarını içeren (binaların üzerinden çekilen) kalabalık sahnelerin, filme belgesel havası katması amacıyla arşiv filmlerinden alındığını düşünmüştüm ama filmin tamamı olaylardan iki yıl sonra yönetmen Gillo Pontecorvo tarafından çekilmiş.

Filmde Cezayir halkının büyük bir bölümü gönüllü olarak figüranlık yapmış, bunu da belirterek diğer ayrıntılara geçelim...

Filmin tamamı oyuncu ve figüranlarla çekilmiş ama inanın öyle sahneler var ki “Yok, yok burası gerçek görüntülerden alınmış” deme iddiasını sürdürmemek mümkün değil.

Film Fransızların yaşlı bir adama yaptıkları işkence sahnesiyle başlıyor. Amaçları; terör örgütü olarak tanımladıkları, Cezayir için bağımsızlık mücadelesi veren FNL örgütünün son liderinin yerini öğrenmek.

İşkence gören adam fazla dayanamaz ve FNL örgüt lideri Ali’nin saklandığı yeri göstermeyi kabul eder. Hemen askeri bir grup söylenilen yere gider ve bir baskın düzenlenir.

Örgütün yakalanamayan son lideri burada köşeye sıkıştırılmış bir vaziyetteyken, film geriye dönerek bütün bu olayların başlangıç aşamasını anlatmaya başlar ve bize örgüt lideri Ali’nin hayatını, FNL örgütünün hangi evrelerden geçip neler yaptığını ayrıntılara çok fazla girmeden gösterir.

Film gerçek olaylardaki gerçek kişileri başarıyla anlatırken, örgütün eylemlerinde dönüm noktası olan bombalama, grev, karşı tarafın düzenlediği büyük baskınlar gibi olayları da gün gün (hatta bazen saatlerini vererek) haber görüntüleri aktarıyormuş gibi büyük bir gerçeklik içinde aktarır.

Kameralar, FNL örgütünün peşinde Casbah’daki dar sokakları ve karışık evlerin içini adım adım dolaşırken, seyircinin Cezayir’deki o dönemi anlamasını kolaylaştırıyor.

Film FNL örgütünün kronolojisini iletmektedir ama bu akış içerisine büyüyen olayları çözmek için gönderilen (Fransa’nın gönderdiği) Paraşütçüler Birliği’de dahil olur.

Artık her iki tarafı da sırasıyla tarihi akışa göre ileten film; halka her türlü baskıyı uygulayan sömürgeci Fransızlarla, kurtuluş mücadelesi veren Cezayirliler arasında tercih yapmayı seyirciye bırakıyor.

Film tam bir gerçekçi yaklaşımla verilmiş. Her şeyin gerçek haber bilgisi neyse o iletilmiş. Film tarafsızlık adına bu şekilde hareket etse de gönlünden geçenleri çeşitli sahneler arasına konuşmalarla serpiştiriyor.

İşte onlardan birine örnek;

Basına açık bir soruşturmada olaylara karışmış örgüt üyesine “Örgüt üyesi kadınlar bomba yerleştirdikleri çantaları, Fransızların olduğu bölümdeki bara, otele bırakıp bir çok insanın ölümüne neden oldu. Bu haksız bir mücadele olarak görünüyor. Siz ne diyeceksiniz?” diye soruluyor.

Verilen cevap şu oluyor; “Fransızlar Napalm bombalarıyla köylere saldırıp masum insanları öldürürken ne kadar haklıydı? Bizim sizinle savaşacak uçaklarımız yok ancak bu şekilde mücadele etmeye çalışıyoruz...”

Film bütün olanları tarafsız bir şekilde anlatmaya çalışırken bu tip diyaloglarla hukuk ve siyasi mantık düşünceleri yürütmenizi sağlıyor.

Fransızların 130 yıl boyunca kendi toprağı gibi gördüğü ve halkını ezdiği Cezayir için üzülürken; yönetmen, FNL örgütünün bomba koyma sahnelerinde, bombalar patlamadan önce orada bulunan çocuklara yakın çekimler yaparak bir yandan da vicdanımızı zorluyor. Hani “Amacın haklı ama sesini duyurmak için yaptığın eylemlerde ölen bu çocuklara ne olacak? demeye çalışıyor.

Film, birebire çok yakın şekilde “canlandırma görüntülerle oluşturulmuş bir belgesel” havasında çekilmiş olsa da filmin senaryosunun “Souvenirs De la Bataille d'Alger” isimli bir kitaptan uyarlandığını ve bu kitabın yazarının da Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi liderlerinden Saadi Yacef olduğunu belirtmek gerek.

Çok uzun yıllar yasaklanan filmin Fransa’da gösterildiği sinema salonlarına bomba koyulmuş. (Ah, bu Fransız milliyetçi gençler ne kadar romantikler... Sen yap et başkası ne yaptığını anlatınca ülkeni korumak için filmi gösteren sinemayı bombala...)

Fransızların filmde anlatıldığı gibi Cezayir’de verilen bağımsızlık savaşını destekleyen FNL ile yaptığı mücadele Amerikalıların da dikkatini çekmiş ve 2003’te, Irak ya da Ortadoğu’daki olayları daha iyi anlayabilmeleri için bu film Pentagon tarafından askerlere izletilmiş.

Daha önceden Venedik Film Festivali En İyi Film Ödülü’nün yanında başka festivallerden de bir sürü ödül toplamış olan bu film Pentagon’un ilgisiyle tekrar gündeme gelince 2003 Cannes Film Festivali’nde de gösterilmiş.

Son olarak;

Bu kadar kalabalık lafın ardından anlatmaya gerek gördüğüm bir şey de şu: Bu film bir Avrupalı ya da Amerikalıların büyük bir bölümü için pek bir şey ifade etmeyecektir, etse de buradaki yerel halka karşı ne yapılabilir diye ders gibi bakılacaktır.

Diğer yandan hayatının büyük bir bölümünü Kurtuluş Savaşı ve buna bağlı tarihi öğrenerek geçiren, bu türde anlatım ve kurtuluş mücadelesi konusuna alışkın olan bizim gibi bir ülkenin insanı da filmi pek ilgi çekici bulmayabilir.

Film “Nasıl bir film, gerçekmiş gibi belgesel havasında çekilir?”, “Tarihi bir film yapılırken nasıl tarafsız kalmaya çalışılır?” sorularının cevabını aramanın yanında, Cezayir’le ya da insanlık ve bağımsızlık mücadelesi gibi konularla ilgiliyseniz beğenebileceğiniz bir yapım.

Sinema tarihi açısından çok önemli bir kilometre taşı olmasa da kaliteli bir “Yakın tarih” siyasi filmi.

Konu olarak işlenen olayların uyandırdığı duygular filmin önüne geçiyor ama tabii ki bunu sağlayan da yine filmin kendisi. Bunu filmin başarı hanesine ekledikten sonra, 40 yıl önce çekilmiş bu filmin anlatım tarzından sıkılmayacağınızı düşünüyorsanız, bulduğunuzda ya da rastladığınızda seyredin derim.

15 Ağustos 2007

Türev [film]



Düşük bütçeli bir film olan “Türev”in hem “En iyi film” hem de “En iyi kadın oyuncu” ödülü (Altın Portakal) aldığını filmi seyrettikten sonra öğrendim.

İyi ki de öyle olmuş, yoksa ister istemez beklentim daha fazla ve tabii ki karşılığında yaşadığım hayal kırıklığı da daha büyük olacaktı.

Eskiden kasaba kasaba dolaşan gezici kumpanyaların eleman sayısını düşük tuttukları bir kadroları olurdu ama az oyuncu için yazılan oyunların konuları da ona göre olmak zorundaydı.

Filmin açılışında “Cervantes'in Don Kişot’undaki bir hikâyeden alınmıştır” yazısını görünce az önce bahsettiğim dar kadroyla karşılaşacağımızı daha en baştan tahmin ettim.

Çünkü bu tür eserlerin yayınlandığı devirlerde moda olan gezici kumpanyaların en çok bu tür eserlerden yararlanarak oyunlar sergilediği ve dolayısıyla kadrosunun az olması (maliyeti düşürmek için zorunlu olarak) gibi bir dezavantajı olduğunu biliyordum.

Merak edenler için yeri gelmişken ayrıca belirtmek isterim ki filmde adı verilmeyen Cervantes hikâyesi "Münasebetsiz Meraklı"

Evet gelelim filme;
Oyuncu kadro 4 kişi; filmdeki isimleriyle
Nazım (Güçlü Yalçıner),
Süreyya (Gülçin Santırcıoğlu),
Burcu (Beste Bereket) ve
Kerem (Tuğra Kaftancıoğlu)

Nazım, filmde işiyle ilgili karakter özellikleri belirgin olarak verilmemiş bir yazardır. (Adam’ı tek satır yazarken ya da tek tuşa basarken görmek mümkün değil)

Nazım’ın sevgilisi Süreyya iyi okullara gitmiş maddi sorunu olmayan ama kendine güveni eksik biridir. (Soğuk fiziği, yapma tavırları, çift kişilikli karakteri [günlük hayattaki tavırları ile videoya konuştuğu sahnelerdeki samimiyet ve doğallık arasında kesin bir karakter ayrımı var]ve film boyunca yapaylığıyla bana bu rolü keşke başkası oynasaymış dedirtti)

Türk filmlerinin büyük hastalıklarından biri olan normal ve geri planda kalmış olan iyi, güzel fakat fakir olan kızın esmer; soğuk, kötü ve hoş olmayan tavırlar sergileyen zengin kızın ise sarışın ya da kızıl olması burada da tekrarlanmış.

Süreyya’nın yakın arkadaşı Burcu ise doğallığı ses tonu ve sempatikliğiyle herkesin ilgisini çekebilecek gerçek bir karakter. Yani üzülünce üzüldüğünü, gülünce güldüğünü hissediyorsunuz.

Yardımcı oyuncu olan Kerem’in (Nazım’ın arkadaşı) ise sonlara doğru düğümü çözen olayda, konu gereği başka birinin gerekliliği yüzünden filme dahil edilmesinin dışında bir görevi yok. Ama Kerem kendisini zorlayıp önce yapay gelen diksiyon ve tavırlarına rağmen filme zorla dahil olmayı hatta bir iki yerde “Böyle insanlar var gerçekten” dedirtebilmeyi becerebilmiş eğlenceli bir karakter.

Filmin konusu hem zor hem basit, yani “Aşk” üzerine kurulu...

Nazım’la Süreyya evlenmek üzeredir ama Süreyya en yakın arkadaşı Burcu’dan Nazım’a yakınlaşıp onu sınamasını ister. Böylece evlenmeden önce koca adayını bir imtihana sokmuş olacaktır.

Burcu önce bunu kabul etmek istemez ama Süreyya zorlayınca yapmak zorunda kalır...
Buraya kadar tamam... Filmin ilerleyen sahnelerinde neler olduğunu konu itibariyle açıklamak doğru olmaz ama malumunuz ateşle barut yanyana durmayacaktır :)

Bu arada tüm film boyunca arka planda işleyen ama kayıtları sahne aralarında gösterilen görüntüler de vardır.
Filmin başından en sonuna kadar ara sahneler olarak kullanılan bu görüntüler (video kayıtları) Burcu’nun okul ödevi (tez’i) için çekilmektedir.
Konusu da aynı evde yaşayan bu üç kişinin her günün sonunda video kameranın başına oturup belli bir süre günün olaylarını, kendilerini (anlaştıkları üzere kesinlikle dürüst olmak zorundalar) değerlendirdikleri itiraflardır.

Gelelim ayrıntılara:

Filmin bütçesi dar ve onun için ancak belli bir teçhizata sahip. Bu yüzden tüm film basit bir kamerayla çekilmiş. Film başlayıp normal akışla gitse bunda bir sorun yok ama aralarda filmin konusu gereği video kayıtlarının gösterilmesi işin daha büyük bir özenle yapılmasını gerektiriyor.

Niye derseniz genel akışta kaliteli bir görüntü, aralarda bu video kayıtlarının gösterildiği yerlerde ise kalitede düşüklüğe bağlı olarak cızırtı, hışırtı, yıpranma efekti, çizgi ya da renk ton farklılığı gibi bir değişiklik yaratılması gerekiyor ki filmin içinde aniden video kayıtlara geçince film ile kayıtlar arasındaki geçişler daha keskin ve belirgin olsun.

Kamera, gerçeklik duygusu uyandırması açısından elde gezip sallanıyor. Tamam ama mutfakta iki kız konuşurken kapıdan bakıyoruz burası durağan bir sahne, yürüme yok takip yok kamera niye sallanıyor? “Dogma”tik tarz yapacağım diye kadraja sığmayan kafalar gösterip kamerayı fazladan sallayarak seyirciyi zorlamanın ne gereği var?
Böyle şeyler filmin içine girmemizi engellemekten başka bir işe yaramıyor.

Başkaları daha önceden yapmış, değişik olmuş, yerli yerinde kullanıp tansiyonu arttırmış. Artık neredeyse böyle modası geçmiş bir tarzı alıp kullanma ihtiyacı niye doğmuş anlamakta zorluk çekiyorum.

Beyaz duvarlı evin içindeki çekimlerde Süreyya beyaz kazak giyiyor, kırmızı fon önünde Burcu kırmızı kazak giyiyor, bedenler zeminde kaybolunca ekranda sadece kafalar kalıyor. Böyle temel bir teknik hata canımı sıkıp “dar bütçeli” diye tanıtılan filmin “acemi işi” olarak nitelendirilmesini de tarafımdan zorunlu kılıyor.

Ses kaydı ise ayrı bir alem. Arabaların gürültüsünden, rüzgârın sesinden tutun da kedi sesine kadar her şey filme dahil olmuş ama “Bunun bir ayarı yok mu?” diye sormaktan kendinizi alamıyorsunuz. Resmen konuşmaların çok zor seçildiği yerler ve hatta anlaşılmadığı yerler seyirciyi çok zorluyor...

Hele filmin üzerine bindirilen film müzikleri var ki ne desem bilemiyorum. Birden üst perdeden giren müziği “Oda orkestrasının eseri çaldığı yerde, elinde sopalı bir adam sanatçıların başında bekliyor ondan olsa gerek.” diye yorumlamaktan başka bir şey düşünemiyorum. Arka plan seslerinin konuşmaların anlaşılmasını zorlaştırması yüzünden pür dikkat kulak kabarttığımız bazı yerlerde birden yüksek sesle müzik girince irkiliyoruz.

Film çekimleri sırasında birlikte olunan süre ve ekibin uyumu zaman ilerledikçe, (konu aktıkça) oyunculuk da daha doğal bir havaya bürünüyor.

Bütün filmin montajı bitince oturup en baştan seyredilse ilk yapılacak işin; filmin giriş bölümünün birkaç sahnesinin, (özellikle girişten Beyoğlu sahnesi sonlarına kadar olan bölümü) oyuncuların performansı ve filmin açılışında bıraktığı olumsuz etki yüzünden tekrar çekilmesine karar verirdim.

Çünkü bütün konuyu taşıyan Burcunun ödevine karar verilmesi ve karakterlerin birbiriyle olan konumları filmin en başında veriliyor. Fakat gerek ses kaydı, gerek oyuncuların filmin ilk çekimlerinden kaynaklanan acemiliği ve uyum sorunu filmin girişinde çok yapay bir hava yaratmış.

Filme ismini veren “Türev” konusu da filmin en sonanda ve çok kısa olarak yine bir kargaşa iniçde verilen diğer bir sahne. Türev’in ne olduğu bu şekilde etkisizce açıklanacaksa filmde hiç yer almasa daha iyi olurmuş. Keşke filmin ismi hem ilişkinin karışıklığı,hem de Burcu’nun saçları dolayısıyla (belki film içinde bir yerde lakap olarak da kullanılırdı) “Arapsaçı” olsaymış.

Filmde çok sık cep telefonuyla konuşma sahnesi var, neredeyse cep telefonuyla yapılan konuşmalarla filmin yönü değişiyor, bu kadar önem verilmiş bir olgu niye bu kadar boş geçilmiş ve bu sahnelerin önemi hiç önemsenmemiş bunu da anlayamadım.

Örnek olarak Süreyya, arkadaşı Burcu’yla sevgilisini sınayacaktır ve bu yüzden sevgilisini ve arkadaşını yalnız bırakmak için bir fırsat yaratmalıdır. Kendisine annesiyle konuştuğu sahte bir telefon görüşmesi yaratır. Bu sahnede elinde siyah, eski model, büyük bir Nokia telefon vardır. Görüşmeyi yapar sokağa çıkar ve arkadaşından gelişmeleri öğrenmek için telefon eder ama bu sefer elindeki telefon gri ve ötekine göre daha yeni bir Nokia telefondur. Zaten o ilk kullanılan siyah Nokia’yı film boyunca bir daha hiç görmeyiz. Bu telefon niye birden değişti?

Filmin yine aynı amaçla (yani sınama için) çevrilen numaralardan birini konu alan sahnesinde Burcu ile Nazım dışarda bir yerlerde buluşturulur ve Burcu şöyle; “......Süreyya gelemeyecek onun yerine ben geldim....” mantığı taşıyan bir cümle kurar. Gerçek hayatta bu nasıl olur?
Evlenmek üzere, çok yakın olan ve karı koca hayatı yaşayan bir çift ol, ama gelemeyeceğini sevgiline buluşma saatinde gidip arkadaşın söylesin. “Senin telefonun yok mu? Onun telefonuna ne oldu? Film boyunca elinizden telefonu düşürmeyin ama gelemeyeceğini telefon edip söyleme. Bu nasıl bir mantık?” diye sormazlar mı adama? Bu sahne bana çok gereksiz ve mantık dışı geldi...

Yine başka bir sahnede Süreyya, sevgilisi Nazım dışarı çıkınca evde tekbaşına oturmaktadır. Nazım’ın arkadaşına (Kerem’e) gidip gitmediğinden şüphelenir ve telefon hizmetleri veren bir servisi arayıp Kerem’in telefon numarasını öğrenir. Masada bir kutu bira ve yanında da açılmış bir paket çikolata vardır (Dünyada hiç kimsenin bir araya getirmediği bira ve çikolata ikilisini buluşturanlara yaratıcılığı için özel bir “Dali” ödülü vermek vardı ama film zaten başka ödüller almış) Süreyya öğrendiği telefon numarasını çikolata paketinin içine yazar fakat sadece 5 rakam yazdığı çok açık bir şekilde görülüyor. Çok merak ettim bu özel numarayı. Acaba genel olarak dört haneli kodu yazmasan bile 7 rakamdan oluşan telefon numarası nasıl 5 haneli olarak bir yere not edilebiliyor?

Neyse işte dikkat edilmesi gereken daha bir sürü ayrıntı var. Zaten ne ben “Supervisor”üm ne de bu film kaliteli bir sanat filmi... Seyrederseniz başka şeylere siz kendiniz dikkat edersiniz.

Bir de böyle durağan konusu olan, macera konusu dışında kaldığı için koşuşturmacası olmayan filmlerde tansiyonu yükseltmek için filmin belli bir bölümüne kadar normal uzunlukta olan sahne çekimleri, film ilerleyip sonlara doğru yaklaştıkça kısa sahnelerle geçişler hızlı hızlı yapılsa, heyecan artsa, seyirci üzerinde etkisi daha güçlü olmaz mı?

Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olması bakımından ve sonuçta yerli bir yapım olmasından dolayı fazla eleştirmek istemiyorum ama film bitince insan arkadaşları dışında 5-10 kişiye daha gösterip film hakkında eleştirileri almaz ve buna göre küçük değişiklikler yapmaz mı?

Sinemanın sektör haline geldiği ülkelerde film montajı bitince gönüllü bir gruba ilk gösterimi yapılıp acımasızca eleştirilmesi, eksik yanlarının söylenmesi sağlanmaya çalışılır. Burada amaç, ortaya çıkacak eseri olabildiğince kusursuz bir şekilde seyircinin önüne çıkarmaya çalışmaktır...

Sonuç mu?
Bulursanız seyredin.

Parkta çocuğunuz için yaptığınız çekimlerle "Bir sonraki Altın portakala katılıp acaba ben de şansımı denesem mi?" diye düşünmemizi sağlayan bu filmde ilginç ve samimi diyalogların olduğu güzel yerler de var.

Filmin afişi dikkat çekecek kadar kötü tasarlanmış, bu konuya hiç girmeyelim.

Arada dışardan gelen konuşmalar (son sahnede parktan “Ayıp ayıp, dağ başı mı burası?” diye bağıranlar), romantizmin gerçekliğini vurgulamak için deniz kenarında kestaneci, pırpır eden bilgisayar ekranı, mesaj yazılan cep telefonuna yakın çekim gibi güzel ayrıntılar da yok değil.

Oyuncuların kendilerine bile sürpriz olduğu kimi doğaçlama sahneler de gözden kaçmıyor, bunlar ilginç olmuş. Ama Altın Portakal almış aman aman ben bu filmi mutlaka bulup seyredeyim diyorsanız, benim gibi bir buçuk saatinizi kaybettiğinizi düşünüp keşke uyusaydım diyerek pişmanlık duyabilirsiniz...

14 Ağustos 2007

Hutular, Tutsiler. Amerika, Belçika ve Fransa...

Dün akşam bir film seyrettim ve Afrika’daki sömürgeci zihniyetin iğrençliğine bir kez daha tanık oldum.

Filmin sanat değeri ve konu olarak ayrıntılarını "Hotel Rwanda" yazısında bulabilirsiniz ama benim buraya yazacağım şeyler filmle ilgili değil, film seyrettikten sonra yaptığım araştırmalarda rastladığım korkunç gerçeklerden bazılarını buraya aktarmak istedim.

Ruanda bildiğimiz gibi Afrika’da karanın içinde ortalarda bir yerde kalmış minicik (Türkiye’nin otuzda biri kadar) bir ülke ve kaderi burada da daha önce yazdığım diğer Afrika ülkeleri gibi hep acılarla yoğrulmuş.

Sömürgeleştirildiği için yaşadığı acılarla, bağımsızlığını kazanıncaya kadar da iç savaşlarla cehenneme dönen ülke, Belçika'nın uyguladığı politikalarla etnik olarak Hutular ve Tutsiler diye ikiye ayrılmış.

II. Dünya Savaşı sonrasında elden ele geçen ülke, sömürge devletlerinin kontrolüyle iç savaştan iç savaşa sürüklenip durdu. Bu durum 1990 –’92 yılları arasında çok büyük boyutlara ulaşınca geçici bir ateşkes sağlandı.

Ama Hutular tüm ülkede kurdukları “interahamwe” isimli örgüt altında toplanıp silahlanarak, Tutsiler için kalıcı bir çözüm(!) planlamaya başladılar.

Tek tek ülkedeki Tutsilerin listesi yapıldı ve sonradan buna ılımlı Hutuların isimleri de eklendi. Artık Hutuların elinde çok uzun bir ölüm listesi oluşmuştu...

Ruanda o kadar fakir bir ülkeydi ki başka ülkelerden silah bile alamıyorlardı. Ama Hutular Çin’e yüzbinlerce satır siparişi vererek bu sorunu çözdü. Tutsileri silahla öldüremiyorlarsa yere yıkıp satırlarla vurup parça parça edeceklerdi.

Bazı kaynaklarda Tutsilerin bu şekilde öldürülmek üzereyken kurşun parası verip kendisinin ya da ailesinin silahla hiç değilse fazla acı çekmeden öldürülmeyi başarabildiklerine de rastladım ama bu genelde çok az rastlanan bir durum...

1994’te kendisi de bir Hutu olan devlet başkanının, uçağının düşürülerek ölmesi iç savaşı başlatan kıvılcım oldu. Hutular karışıklığı fırsat bilip katliama başladılar.

Kimse görmüyor muydu? Dünya neredeydi? Birleşmiş Milletler (BM) ne yaptı diye sormayın çünkü dünyada hiçbir ülke burada olanları umursamıyordu.

İç savaş başlayıncaya kadar o bölgede bulunan Kanada ordusuna bağlı bir komutan olaylar sonrasında yapılan röportajlardan birinde;

Kendisinin bizzat Birleşmiş Milletler Sekreteri Kofi Annan’ı aradığını ve katliamı bildirip yardımcı kuvvet istediğini ama Kofi Annan’ın “Müdahale etmeyin.” emri verdiğini söylüyor.

Amerika bu olayın hemen ardından da her zaman yaptığı gibi BM’e baskı uygulayarak oradaki az sayıda bulunan Barış Gücü askerlerinin de çekilmesini sağladı.
(Kimi kaynaklarda [devlet başkanın ölmesine neden olan] düşürülen uçağa Amerikalıların kontrolündeki bir bölgeden füze atıldığı da söylenmekte)

Ölümle başbaşa bırakılan insanlar kendilerine uzatılacak yardım elini beklerken, olayın soykırıma dönüşerek uluslar arası müdahale gerektirmesi üzerine başta Amerika ve Fransa olmak üzere olaya karışmamak ve müdahale etmemek için BM önergelerindeki tüm “soykırım” kelimelelerinin değiştirilmesini istemişler.

Yani "Bana içinde soykırım kelimesi geçen bir önerge verirseniz ve ben buna karşı olursam yarın öbürgün suçlu duruma düşerim, şu kelimeyi değiştirip önerge ve yapılması gereken yazışmaları öyle düzenleyin." diyerek tarihi sorumluluktan bile sıyrılmaya çalışmışlar... Ki ileride Amerikanın buralara benzer amaçlarla tekrar gelmesi de mutlaka söz konusu olacaktır.

Olaylara müdahale etmemişler ama işler istemedikleri yöne doğru ilerleyince de bakın herkesin nazik ve kibar olarak tanıdığı o Fransızlar ne yapmışlar:

İç savaş başlıyor, büyük katliamlar yaşanıyor ama geç de olsa ülke dışında ve sınır yerleşimlerinde mülteci konumunda olan Tutsilerin kurduğu RYB askeri birliği ülkenin Doğu’sundan girip Hutuları durdurmaya çalışıyorlar.

Başkente kadar ilerleyen RYB, katliamı durdurmaya ve soykırıma uğrayanları kurtarmaya çalışırken Fransızlar Hutu hükümetine katliamı devam ettirebilsin diye her türlü yardımı yapmaya başlıyor.

Hatta ve hatta bunda yeterli başarı göremeyince bizzat kendi askerlerini sürüyor RYB’nin üzerine ve arada bir tampon bölge oluşturarak Hutuların katliamını engellenemez kılıyor...

Fransızların engellemesiyle kendi kontrollerine giren bölgede öldürülenlerin sayısı da sadece o sorumluluk bölgesinde 200.000 kişi...

Fransız hükümeti Hutu milislerine verdiği desteği inkâr etse de. Fransız askerlerinin 1992 yılından beri milisleri eğittiği, Ruanda Cumhurbaşkanlığı Muhafızları’nı eğitmek için orada görevli olan Jandarma Komutan Yardımcısı Thierry Prungnaud tarafından doğrulanmıştır.

Peki bu olaylar daha sonradan tekrar gündeme getirilip de Fransız Cumhurbaşkanı Mitterrand’a sorular yöneltilince bilin bakalım o asil ve kibar Fransız Mitterrand ne demiş?

Durun tahmin edemezsiniz ben yazayım:
“O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil”
Francois Mitterrand – (12/01/1998 Le figaro’dan alıntı)

Araştırdıkça utanıyorum, üzülüyorum başka o kadar ayrıntı var ki yazıp yazmamakta tereddüt ediyorum.

Tüm yolların cesetlerle dolu olması ve araçların başka çaresi olmadığı için bu cesetlerin üzerinden yollarına devam etmesi...

Hutuların öldürmekten yorulunca, yakaladıkları Tutsilerin ayak bileklerindeki (Aşil tendonu) kasları kesip kurbanlarının kaçmasını engellemeleri...

Gelecek nesilleri ortadan kaldırmak için önce Tutsi çocuklarının acımasızca öldürüldüğü...

Cesetlerin büyük bir bölümünün bir yıl boyunca bulundukları yerlerde kalması...

Cesetlere saldırıp parçalayan sokak köpeklerinin sürüler halinde dolaşıp her yere saldırmaya başlaması ve bu köpeklerin olayların bitiminden sonra bölgeye gelen BM askerlerince keskin nişancı silahlarıyla avlanması...

Ortada devlet, millet, ulus, ülke ve insan kalmadığı için yargılamada da sorunlar yaşanıp, katliam sorumlularının hiçbir şey olmamış gibi köylerinde, evlerinde yaşamaya devam etmesi... (Sonradan halkın kendi mahkemelerini kurup 3’ten fazla insan öldüren sanıkların bu halk mahkemelerinde yargılanabilmelerine izin verilmiş)

Ruanda’da şu anda ortalama insan ömrü 39 yaş civarı. (Evet yanlışlık yok “Otuz Dokuz”)...

Belçika sömürge yıllarında Ruandalıları tam bir köleleştirme işlemine tabi tutarak, çay ve kahve bahçelerinde tarımla uğraşmayı yasal olarak zorunlu kılıyor. Anlaşmazlık durumunda işçilerin kırbaçlanması ise verilen en basit cezaların başında geliyor...

Ne kadar kara yazın varmış kara kıta Afrika... Yeryüzünde yaşayan bir insan olarak sizler için hiçbir şey yapamadım, lütfen beni bağışlayın Ruandalı kardeşlerim, insanlık diye bir şey yok, kendi adıma göz yaşlarımla özür diliyorum...

Hotel Rwanda [film]



1994 yılında neredeydiniz ve ne yapıyordunuz?

Bazı şeyleri hatırlayabileceğimiz kadar yakın bir tarih, değil mi? Çünkü çok yakın, daha yeni, hatta dün diyebileceğimiz bir tarih.

İşte bizler o tarihlerde günlük hayatımızı sürdürürken Ruanda'da çok ama çok büyük bir katliam oldu. Hotel Rwanda filmi de bu konuyu işliyor...

Her şeyden önce bu filmi 16 (hatta 20) yaşından küçüklerin seyretmesini tavsiye etmiyorum. Siyasi oluşumu, dünya tarihi ve sömürgeciliği, tüm bunların yol açtığı etnik çatışmaları anlayamayacak kadar küçük olan seyircilerin filmi seyretmesi doğru olmaz. Çünkü film katlanılamaz acılar veren görüntüler içeriyor.

Filmin konusu Ruanda’da iç savaş sırasında lüks bir otelin müdürlüğünü yapan Paul Rusesabagina’nın ailesini ve diğer sığınmacıları koruma altına alarak verdiği zorlu mücadeleyi anlatıyor.

Savaş sırasında kurtulmaya çalışan masum çocuklar ve onlar için kendilerini feda etmeye hazır anne babalar, bir an bile olsun düşünmeden “düşman” olarak nitelenen herkesi öldürmeye hazır gözüdönmüş topluluklar ve tüm bunların ortasında verilen hayat mücadelesi, seyrederken insanın kanı donuyor ve insanlığından utanıyor.

İnsanların daha dün diyebileceğimiz bir tarihte yaşadığı bu katlima nasıl seyirci kaldığı çok iyi verilmiş. Konusu dolayısıyla özel bir film olan Hotel Rwanda tamamen gerçekleri temel alarak kurgulanmış bir film.

2-3 ay içinde neredeyse 1 milyon insanın öldürüldüğü, her yere yayılmış böylesine büyük bir katliamın dışında kalmaya çalışmak bile çok zorken; herkesin bildiği, çok göze batan lüks bir otelde hayatta kalma savaşı vermek, umutsuz bir çaba gibi görünmektedir.

Filmde bir aileyi ele alarak içinde bulundukları durumu adım adım takip ederken, tarihi gerçekler çerçevesinde işlenen arka plan olayları devamlı ana konuyla desteklenerek film gerçekçi kılınmış.

Filmin siyasi tarih açısından eksikleri var. Fakat bu, konuya hakim olmayanlar tarafından filmin seyredilmesine engel olacak boyutta değil. Başrol oyuncusunun (Don Cheadle) burada sergilediği performansla Oscar’a aday gösterilmesi boşuna değil. Çünkü Batı kültürünün özelliklerine göre yetişmiş ve iyi bir iş disiplini almış yönetici tiplemesi çok başarılı bir şekilde aktarılmış.

Radyo haberleri ile toplumun yönlendirilmesi film içinde sık sık verilen bir ayrıntı.

BM askerlerinin ülkeden çekilmesi, Fransız askerlerinin ülkenin milis güçlerini eğittiğinin söylenmesi, otelin gerçek sahiplerinin ülkeyi terketmesi, Kızılhaç’ın ne kadar yetersiz kaldığının gösterilmesi filmin gerçek olaylara bağlı kalmaya çalıştığının en büyük göstergeleriydi.

Güvenliği sağlamak için gönderilen BM askerlerinin ateş etme yetkisi olmadığı için başlarındaki generalin “Bizler barışı ‘sadece korumakla’ görevliyiz, bizden ‘barışı kurmamızı’ beklemeyin.”, “Bizler sizi hiçbir şekilde önemsemiyoruz, siz zenci bile değilsiniz sadece Afrikalısınız, hiçbir değeriniz yok.” demesi filmde gerilimin artıp vahşetin hangi boyutlara varacağı hakkında seyirciyi olacaklara hazırlıyor...

Kamera hareketleri ve yerleşimleri rahatsız etmiyor, “Film müzikleri”ne dikkat edilemeyecek kadar konu öne çıktığı için girişteki bir iki sahneden başka yerde müzik var mı yok mu belli bile olmuyor ama zaten buna ihtiyacımız da olmuyor.

Filmde genel olarak hakim olan renk, tonlama ve doku Avrupa kanallarında yayınlanan haber görüntülerine çok yakın bir skalada verildiği için sahneleri izlerken gerçeklik yapay durmuyor.

Bu arada, filmin yönetmeni olan Terry George’un daha önceden başarılı başka (özellikle IRA ile ilgili) siyasi filmler çektiğini de eklemem gerekiyor.

İnsan filmi seyrederken, keşke otel sahnelerindeki iç mekân ayrıntılarında gereksiz uzatmalar yerine gerçek olaylarla ilgili daha fazla diyalog olsaydı diye düşünmeden edemiyor.

Filmde sırasıyla gerçekleşip gerilimin arttığı bölümlerde belgesel nitelikli gerçek görüntüler aralara yedirilseydi belki daha gerçekçi ve öğretici bir film olurdu diye düşünüyorum ama iyi ki de öyle yapmamışlar. Çünkü o zaman da bir konu üzerine yoğunlaşarak etkileme yerine belgesel gibi olurdu ve bu konu bu kadar fazla kişiye ulaşamazdı.

Yakın tarihimizde gerçekleşmiş çok büyük bir katliamı anlatması ve bunu da gerçek bir olaydan yola çıkarak işlerken izleyiciye vermesiyle film gerçekten özel bir yapım olmuş.

Tv’lerde neredeyse sırayla, her hafta ayrı bir kanalda oynayan Bridges Jones’ın günlüğü tipindeki filmler yerine bu tipte filmler yayınlansa, dünyanın düzenini anlamaya çok büyük ihtiyaç duyan az gelişmiş ülkeler, iç savaş ve soykırım gibi kavramların ne olduğunu belki daha iyi kavrayabilir. Ki bu, diyet yapan müzmin bekâr bir kızın evde kalma hikâyesinden çok daha yararlı olur.

Sanırım bu tür filmlerin sayısını arttırarak dünya üzerinde bilinçli bir kamuoyu oluşturmak, belki ileride bu tip korkunç şeylerin yaşanmasını engelleyecek kadar yaptırım gücüne sahip kitleler anlamına da gelebilir.

Şu andaki durumumuzu yine filmden bir sahneyle açıklamak isterim.

Olaylar başlamadan önce orada görevli olan bir tv muhabiri, sokaklarda başlayan hareketlerin siyasi kavganın ve baskının dışına çıktığını ve artık işin bir soykırıma dönüştüğünü belgeleyen görüntüler çekmiştir.

Otele gelir ve orada bulunan bir videoda haber müdürüyle birlikte görüntülere bakarlar ve haberlerde kullanılmak üzere görüntüleri kendi ülkelerine gönderirler.

Aynı anda odada bulunan otel müdürünün, kendisinin orada bulunmasından rahatsız olan muhabire “Benim için sorun değil, bu görüntülerin tüm dünyaya yayılması ve izlenmesi daha iyi olur. Çünkü bu şekilde herkes burada olanları, ancak bu şekilde öğrenebilir ve ancak o zaman bu insanları kurtarmak için harekete geçerler...” diyor.

Muhabir de “Tamamen yanılıyorsun. Bu görüntüler akşam haberlerinde yayınlanınca herkes seyredecek ‘Ah! Ne kadar da yazık, bunlar çok kötü şeyler...’ diyecekler, ardından yemeklerini yemeye devam edecekler ve hiçbir şey olmayacak...” diye cevaplıyor.

(En başta otel lobisindeki kızlara sarkan bu muhabir, filmin ilerleyen sahnelerinde olayların inanılmaz boyutlara ulaşmasıyla ülkeden kaçarken “İnsanlığımdan utanıyorum” diyerek başta söylediklerinin gerçekleştiğini de ne yazık ki doğrulayacak.)

Ruanda’da Hutular ve Tutsiler arasındaki bu korkunç katlima bir an da olsa tanık olmamızı sağlayan filmi seyretmenizi tavsiye ediyorum... (Gece geç saatlerde seyrederseniz sinirleriniz gerilip, benim gibi sabaha kadar uyuyamayabilirsiniz.)

Seyretmesi (yürek burkan sahneleri yüzünden) çok zor olsa da seyredilmesi gereken bir film.

Susuzluk, barajlar ve Türk vatandaşlığına(!) geçen hassas Alman sinekleri :)

Susuzluk geldi çattı, çeşitli kısıtlamalar söz konusu ama bakın başka
neler oluyor...

Kimi suya gelecek olan zammın hazırlığı için belirli kullanım
sınırlarının bahane edildiğini, kimi nehirleri dereleri barajlara
yönlendirerek bu sorunun aşılacağını söylese de barajlar ve suyla
ilgili en ilginç ve değerli fikir Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Biyofizik
AnaBilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ali Körpınar'dan geldi.

Sayın Körpınar, özetlersek şöyle diyor " Barajlarda bu tipteki su seviyesi azalmaları çok nadir karşılaşılan durumlardır. Bunu barajların temizliği için bir fırsat bilip değerlendirelim."

Bu fikir uygulanırsa çok yararlı olacak.

Çünkü hem barajların tabanında suların taşıdığı biriken tortu azalacak ve buna bağlı olarak barajlardaki su depolama miktarı artacak, hem de suların temiz ve sağlıklı olması sağlanacak.

(Katı Atık Yönetim Müdürlüğü ve İSKİ Havza Koruma Müdürlüğü'ne bağlı 50 personel yaklaşık bir aydır bu iş için çalışıyor ve çok kısa bir süre içinde sadece belli bir iki barajdan 200 ton çöp çıkarmışlar. Ki Ömerli Barajına bağlı Ballıca mevkiinde 1972 yılında sular altında kalan 900 yıllık çok eski bir mezarlık bile bulunuyormuş.)

Kimi yetkililerin barajlardan çıkan dip toprağının çiftçilere satılıp
gelir elde etmeyi düşünmesini geçtik, önce bu temizlik işinin
halledilmesi lazım. Bu iş tam anlamıyla doğru olarak uygulanırsa ve
başarılı olursak ilk kez biz de kamu yönetiminde, yaşadığımız bir
dezavantajı avantaja çevirmiş olacağız.

Hep başarılı olmanın şartı da "kötü koşulları, yararlı şeyler
yapabilecek fırsatlar olarak görüp, bunu değerlendirmek" değil midir?

Barajlar,sular ve şehir suyu temizliği konusu açılınca geçenlerde
okuduğum bir yazı geldi aklıma.

Her ne kadar konusu gereği kötü şeylerden bahsedilse de anlatılan
oldukça eğlenceliydi.

İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü öğretim üyesi Sn. Sevil
Atasoy, Entomoloji'yle ilgili bir yazısında birçok mesleki bilgi verip
konuyu açıklayan örneklerle süslerken bir de yaşadığı anısını
anlatıyor.

Atasoy, Adli Tıp Kurumu'nun Kimya Dairesi'ni yönettiği yıllarda en
önemli sorunun, otopsi sırasında kendilerine gönderilen iç organlarda
zehir aramak olduğunu anlatıyor.

Atasoy bu sorunu çözmek için uygulanan yöntemleri inceleyince en
hızlı, güvenilir ve ucuz olanını Almanya'da Erlangen Üniversitesi'nde
buluyor: Drosophila Melanogaster.

Bu, bir çeşit özel sirke sineğiymiş, özel olmasının nedeni ise, kapalı bir kapta "iğne ucu" kadar bir parça iç organ yanına koyulduğu zaman eğer o parçada zehir varsa bu sineklerin bir iki saat içinde ölmelerindenmiş. (Tabii ki bu durumda sineğin yanına koyulan iç organ parçası kime aitse o kişinin zehirlendiği kesinlik kazanıyormuş.)

Bu özel sineklerin çok duyarlı olması yanında, yetiştirilip
çoğaltılması basit, maliyeti de hiçbir yöntemle karşılaştırılamayacak
kadar ucuzmuş amaaa... :)

Atasoy, kendisine öğretildiği gibi sineklerin yemini suyunu verip
yetiştirip, çoğaltıyor, o kaptan bu kaba aktarıp duruyormuş ama artık
o hassas ve çok duyarlı özel sinekler zehirin yanına konunca ölmemeye
başlamış...

Hatta denemek için tarım ilaçlarıyla zehirlenmiş farelerin iç
organlarıyla bile sinekleri sınamışlar "Bana mısın?" diyen yok.

İşin sırrını çeşitli denemelerden sonra anca çözebilmişler: Alman sineklerine verilen Terkos suyu, birkaç kuşak sonra dirençli Türk sineği olmalarını sağlamış ve zehirden etkilenmiyorlarmış... :)

Şimdi bunu okuyunca insan o barajdan gelen suyla mutasyona uğramaktan korkup bütün barajları temizlesinler diye canı gönülden istemez mi? :)

(Biliyorum "Bize bir şey olmaz." diyerek AB üyesi bir vatandaşın eğer yerse 24 saati çıkaramayacağı her şeyi yiyip içiyoruz ve neredeyse gerçekten bir şey olmuyor diye düşünenler ve bunu musluklardan akan suya bağlayanlar, bırakalım böyle kalsın diyenler de olacaktır ama inanın temiz suyla dolu barajlar çok daha yararlı olur)