27 Eylül 2007

Avrupa Birliği'ne neden giremeyeceğiz...

Bazen iş dünyasında ve siyasi alanda öyle olaylarla karşılaşırsınız ki o konuya ait her şeyi bilseniz de bildiklerinizle yaptığınız her türlü girişim ve öneri, bir türlü karşınızda görüştüğünüz kişinin ikna olmasını sağlayamaz. Nedenini arayıp durursunuz.

Aynı şeyi yapıp, aynı şeyi söylediğiniz halde niye sizin söyledikleriniz geçerli olmuyor bir türlü anlayamazsınız. Çünkü karşılıklı görüştüğünüz kişinin sizin özel bir durumunuzdan dolayı size bu konu hakkında belirtmek istemediği bir şey vardır. Ve sizin normal yollardan yaptığınız her türlü teklif (doğru da olsa) bir bahane bulunup kabul edilmez...

"Acaba yanlış nerede?" diye düşünürsünüz ama her şeyi tek tek gözden geçirirdiğiniz halde bir tek yanlış bulamazsınız. Fakat yine de aksayan bir şeyler olduğunu anlarsınız ve bunun ne olduğunu ancak bu işlerden vazgeçtikten çok sonra başka kaynaklardan öğrenirsiniz.

"Demek bu yüzdenmiş..." sözleri dökülüverir ağzınızdan. Buruk bir “Şimdi anladım.” tavrı hakim olur mantığınıza. Demek ki; hakkınızda kulaktan kulağa yayılan ve görüştüğünüz kişilerin bir türlü onayını alamamanıza neden olan başka bir sebep vardır....

Şimdi bu durumdan yola çıkarak Avrupa Birliği’nin üyesi olmaya çalışan Türkiye’nin "ne yaparsa yapsın" AB’ye niye tam üye olamayacağını söyleyeceğim. Bu büyük bir kesinlik taşımıyor ve sadece benim gördüğüm duyduğum olayları yorumlamam sonucu ulaşılmış bir varsayım.

Türkiye, ekonomik olarak kalkınmak, kültür, eğitim ve teknoloji olarak gelişmek için kendi varlıklarının yetersizliğinin bilinciyle bu alanlarda kendini daha iyi bir duruma getirebilmeyi amaçlayarak AB’ye girmeyi istiyor.

Onların da tabii ki belli işlemler sıralamasını takip edip istenilen verilere göre belli bir hazırlıktan geçmemizi, üye olmamız için gerekli koşulları yerine getirmemizi isteme hakkı var. Biz bunların bir bölümünü hâlâ tamamlayabilmiş değiliz. Ve şu aşamada üyelik hakkı kazanma şansımız da yok.

Ama ben diyorum ki neredeyse tüm Avrupa Birliği ülkelerinde kulaktan kulağa yayılan bir nedenden dolayı biz ne isteseler yapsak da bu iş kesinlikle gerçekleşmeyecek. İlişkilerin anlaşmalar boyutundaki vardığı yere şu an itibariyle baktığımızda onlar açısından bir çekince olmadığı halde bunca itiraz ve tepkinin olmasını da bence buna bağlayabiliriz.

Tüm Avrupa Birliği’nde Türkiye’nin kabul edilemez olmasının gerekçesi olarak kulaktan kulağa dolaşan ve ülkemizin adının her geçtiği yerde tekrarlanan fikir şu: Eğer Türkiye AB’ye dahil olursa, sahip olacağımız siyasi haritaya göre; İran, Irak, Suriye gibi ülkeler Avrupa Birliği’nin sınır komşuları olur.

---Ve acaba diyorum -bir komplo teorisi olarak- "Aslında Avrupa ve Amerika bu durumu biliyor ve buna göre Türkiye AB'ye alınabilsin diye Kürdistan'ın kurulmasına destek olup elinden geleni yaparak, bahsettiğimiz sınırlara tampon bölge olması için mi hiç durmadan bir Kürt federe devletinden bahsediyor? (üye olmamız, nüfus sorunu yaşayan Avrupa'nın ve AB içinde bir Truva Atı gibi ABD için çalıştırılabileceğinin tasarlanmasından dolayı da ABD'nin işine gelir) Aynısı üç kez Fransaya saldıran Almanya için tampon bölge oluşturulması amacıyla Belçika'nın kurulmasını gerektirmişti.---

Bütün dünya yerle bir olup da bu ülkelerin yerleri değişmezse ve bu gerçek her zaman böyle kalırsa, Türkiye’nin (sadece bu yüzden bile) AB’ye üye olması mümkün değil gibi gözüküyor.

Çünkü AB ile yukarıda saydığım, şu anda bizimle sınır komşusu olan bu ülkeler her bakımdan birbirlerinin zıttı ve karşıtıdır. Şu anda bile tüm AB ve yandaşları tarafından bu ülkelerin her türlü hareketi olumsuz karşılanmakta, olumlu olabilecek şeyler gerçekleşme ihtimali karşısında bile bunu engelleyecek her şey acımasızca yapılmaktadır.

Ben zaten kendimizi geliştirip hiç bir ekonomik ve kültürel birliğe dahil olmamıza gerek kalmadan modern ve ekonomik yönden gelişmiş bir ülke haline gelebileceğimizi düşünüyorum. Yeter ki isteyelim. Ekonomik nedenler yanında siyasi ve dini birlik anlamına da gelen AB’nin hayaliyle yanıp tutuşanlar da belki yukarıda bahsettiğim nedenden dolayı biraz olsun kendini toplar. Artık uyanın bizi asla kabul etmeyecekler.

Dağınık bir evi düzeltmesi için komşunun gelip olaya müdahele etmesi gerekmiyor. Gerçekten istersek bunu biz de yapabiliriz, bunu unutmayalım yeter...

26 Eylül 2007

Beynin algısını ters köşeye yatırmak...

Bunu kendi kendime farkettim ve nasıl bir yanılsama yaşadığımı anlatabilmem için önce buradaki durumu açıklayayım. Sonra sizinle birlikte de bir deney yapacağız.

İşyerim 9. katta.

Çay içmek için yerimden kalkıp, 25 adım civarı yürüyüp koridora geçiyorum.

Koridor da yaklaşık bir o kadar sürüyor ve koridorun sonunda da çay ocağı var.

Bu ikinci koridorun sonunda, çay ocağının yanında tam karşımda bulunan büyük bir pencere var ve uzakta görünen binalar herkesin evindeki gibi gecekonduların bulunduğu geniş bir manzara sunuyor.

Şimdi benim burada yaptığımı sizinle birlikte deneyeceğiz, siz kendi yerinizde ben kendi yerimde tabii ki:)

Bunun için sadece kapalı bir yerde (ev, okul, iş yeri vs) bulunmanız ve bir de uzakları görüş alanı içine alan derinlikte manzarası bulunan bir pencere gerekiyor.

Koridorun girişindeyim, pencere uzakta. Ama pencereden dışarısını rahatlıkla görebiliyorum. Bundan sonrasını iyi takip etmek gerekiyor çünkü anlatımım biraz karışık gelebilir.

Pencereden görünen ufuk çizgisinde, pencerenin yanlarına göre hesaplarsak ortada bir binaya bakışımızı sabitliyoruz. Bu durumdayken, yani gözümüzü sabitlediğimiz noktadan ayırmadan pencereye doğru yürümeye başlıyoruz.

Hani bir yere bakarken bakış açımızın dışında ama görüş alanımızın içinde bulunan bir şey hareket edince o anda gözümüze çarpar ya. O şekilde de bir yandan pencerenin çerçevesini de algılamayı sürdürmeye çalışın. Yani hem yürüyoruz, hem ufuk noktasında bir yere (mesela bir binaya) bakışlarımızı sabitliyoruz ama bir yandan da pencerenin bir kare gibi algılanmasına devam ediyoruz.

İşte ne oluyorsa o anda oluyor ve içinde bulunduğumuz bina geriye doğru gitmeye başlıyor. Evet evet bunu yapınca aynen bir gemideymişsiniz de gemi kıyıdan ayrılmaya başlamış siz de geminin üzerinde kıyı tarafına doğru yürüyormuşsunuz gibi oluyor.

Deneyip aynı şeyleri algılarsanız yani içinde bulunduğunuz binayı hareket ettirmiş hissini yaşarsanız yorumlarınızı paylaşmaya beklerim.

Tabii ki bunun bilimsel açıklaması, yürürken pencerenin çerçeveleri dışında görünen manzaralı alanın, gittikçe genişleyerek bakış açısının nesneleri küçültme yanılsaması yaratması ve buna bağlı olarak uzaklaşıyormuş hissi yaşamamız...

Bunun tam tersi şehirler arası yolda otobüste giderken olur. Asfaltta, ön camdan bir noktaya gözünüzü sabitlersiniz ve o noktayı otobüs altına alıncaya kadar izlemeye devam edersiniz. Bunun sonucunda yeni bir noktaya bakmak için hızla gözünüzü kaldırdığınız da yoldaki asfalt kopup kopup üstünüze doğru geliyormuş gibi olur...

Neyse fazla kurcalayıp iyice beyinlere eziyet etmeyeyim, deneyen, gören ilginç bulup bir an eğlenirse ne mutlu bana...

bir blogçu ölmüş diyeler, on aydan sonra duyalar...

Bloglar; internet üzerinden belli bir fikri yaymak ve kişisel ilgi alanlarının genel olarak tanınmasını sağlamak kadar hergün bir iki satır da olsa özel şeyleri paylaşmak için tutulan günlükler şeklinde de bulunabiliyor.

Bloglara giren çıkanın haddi hesabı yok.

Yazılanları okuyup ilgimizi çeken şeyleri yine internet üzerinden araştırıp bilgimizi genişletiyoruz. Blog sahipleriyle okurları arasında aynı ilgi alanları ya da aynı konu üzerine karşılıklı yorumlar bırakılıyor vs.

Peki bir blog sahibi ölürse ne olur?

“Orası öyle kalsın, fikirlerim ve düşüncelerim benden sonra da yaşasın.” diyenler olabileceği gibi “Ben ölünce internet üzerinden bana ait tüm izler ve kayıtlar silinsin” diyenler de olacaktır.

Şimdi birlikte düşünmeye başlayalım.

Öncelikle blog sitelerinin kurulum aşamasında yapılacak yazılım ayarlarıyla, blog, sahibinin istediği bir tarihte kendini silip kaldırabilmeli. Bunun “belli bir süre yeni yazı girişi olmazsa...”, “şu kadar zaman hiç bir şekilde bloğa giriş yapılmazsa...” vs. türünde seçenekleri ayarlanabilir.

Böylece ben öldükten sonra kimsenin haberi olmayacağı için eğer bloğum yayınlanmaya devam etsin istemiyorsam girerim ayar bölümüne “Bir yıl boyunca hiç bir yeni haber girişi yapılmamışsa bloğu tamamen sil” kutucuğunu işaretlerim. Bir yıl boyunca hiç haber girmezsem blog silinir...

Bu beni başka şeyler düşünmeye de itiyor. Mesela bir bloglar mezarlığı fikri...

Kapanan bloglar ve içeriği ya da ölen blogçuların ülke ülke, şehir şehir blog isimleriyle birlikte verildiği resimli isimli genel blog mezarlıkları sitesi fikri ilginç geliyor.

Ben girerim buraya kaydolurum, sitemin adresini de girerim ve kendi sitem de verdiğim komutla bloğum ne zaman kapanıp silinecekse o tarihten itibaren (istediğim seçeneklerle belirlenen seçilmiş içeriğim) bu blog mezarlığına taşınır.

Beni merak eden girer bu blog mezarlığa ismimi yazar, resmimi görür ve eski kayıtlardan yaptığım blogları, yazdığım yazıları, bıraktığım yorumları vs. bulur.

İnternet şunun şurasında daha yepyeni bir mecra ve ne kadar gelişip genişleyeceği de ortada. Daha şimdiden girdiğimiz sitelerin sahipleri yaşıyor mu öldü mü bilemiyorken, 20 ya da 50 yıl sonra 3-4 milyar insana ait blog tipi bilgilerle, yorumlarla ya da o zamana kadar oluşabilecek yeni tarz bir şeylerle ulaşmaya çalışacağız, cevap bekleyeceğiz vs.

Bence ölenin öldüğünün bilgisinin bir şekilde bir yerlerden öğrenilebilmesi gerekiyor.
Bunun en iyi yeri; o kişinin kendi bloğunun kendi yaptığı ayarlarla kapanıp silinmesidir. Duyurmanın en iyi yolu da o adresi yazınca “Bu bloğun sahibi ne yazık ki aramızdan ayrıldı...” benzeri bir yazının çıkmasıdır.

İsteyenler, eğer blog sahibi istediyse kendi içeriğini blog mezarlığına yönlendirir ve ölen kişinin nasıl biri olduğunu, neler yapmak istediğini öğrenmek isteyenler de içeriğe ulaşmak için demin bahsettiğim (şu anda sadece bir fikir olan) blog mezarlığına bakabilir.

çok minik süt kutuları...

Doğadaki bütün memeli canlılar kendi annesinin sütünü içer. Bir tek niyeyse insanoğlu, ineklerin ve bazı diğer hayvanların sütünü de içerek farklı bir durum oluşturur. Bu tabii ki başka bir konu ama ne zaman sütle ilgili bir şey düşünsem anında aklıma hemen bu geliyor.

Neyse bunları geçelim esas meseleye geliyorum.

Ara sıra neskafe içenler vardır.

Gece biraz sessiz olur, bir gazete ya da kitap alırsınız elinize, kafanız biraz dinlenmeye başlar. “Aman, şuradan bir de neskafe yapayım da kırk yılda bir yakaladığım şu keyfim tam olsun.” dersiniz.

Uykunuz kaçmasın diye de yaptığınız neskafeyi biraz yumuşatmak için “İçine biraz süt koyalım.” diye düşünürsünüz ve açarsınız süt kutusunu. Ohhh... Mis gibi sütlü neskafe.

Sonra aradan geçen 3-5 günün ardından açarsınız dolabı, domatesleri yerleştirirken süt kutusu gözünüze takılır. “Ne olacağı belli olmaz, süt ve süt ürünlerinin zehirlemesi de hiçbir şeye benzemez” diyerek, üzüle üzüle (bunu bulamayanları da hatırlayıp) istemeden sütü lavaboya boşaltırsınız.

Sanırım birçok insanın başına gelen bir durumdur bu.

Şimdi ben diyorum ki; şöyle şirin görünümlü minicik süt kutuları yapsalar, içinde yarım çay bardağı kadar süt olsa. Bu minik süt kutuları 10’lu paketler halinde yine bir litre fiyatına satılsa eminim alıcısı çok olur. Hem biz aynı paraya bir kutuyu bozulma tehlikesi olmadan 10 kez kullanmış oluruz hem de bunu yapan firma kazanır.

Herkes yine büyük sütlerden de alır içmek için ama arada sırada sırf kahveye koymak için paket açmak ve kutunun kalanını ziyan etmek istemeyenler bu küçük sütleri tercih ederler. Piyasadaki küçük kutu sütler için de geçerli bu söylediğim, bir yudum koy sonra at yine aynı şey. (Hem de benim minik kutulardan daha pahalıya gelir, benim söylediğim kutular en küçük süt kutusunun 8/1’i kadar olacak.)

Yani Pınar’dan Danone’ye, Yörsan’dan Ülker’e bir sürü süt üreticisi var bunu düşünsünler derim... Fikir benimdir “I-Ban hesap no”su isteyenlere maille iletilebilir efendim :)

tatsız bir biyolojik teori

Bir süredir aklıma takılan bir şey var.
(ama nedense kimse kesin bir şey söyleyemiyor)
Merak ediyorum ama hiçbir yerde bu tip bir bilgiye ulaşamadım.

Biyoloji okumasanız da biyoloji teorisyenliği diye bir şey var. Böyle şeyler ara sıra aklıma gelir. Tabii ki ben bir biyoloji teorisyeni değilim. Sadece bu tip konularda da bazen dikkatimi çeken şeyler olabiliyor.

Gelelim konuya... Hemen anlatmaya başlıyorum.

Akciğerler, solunumu sağlayan diyafram kası ve kendisini çevreleyen bir naylon poşeti andıran zar yapı içerisinde bulunur. (bunu biliyoruz)

Sigara içtiğimizde (ciğerlerin içindeki küçük salkımcıklara) benzeyen bronşlar, nikotinin yoğunlaşmasıyla birlikte tıkanmaya başlar. (bunu da biliyoruz)

Buraya kadar herkesin bildiği şeyleri anlattım. Konuyu biraz daha açıp, derinleştireyim.

Ciğerlerin üzerine yapışan, bronşları kapatan (soba borusundan ya da bacadan akan kömür zifti gibi siyah, pekmezimsi) sıvı hale dönüşmüş nikotin, nefes aldıkça ciğerlerin daha da derinine işliyor ve yoğunlaşıp kazandığı ağırlıkla içeride ciğerin altına doğru kayan bir kütle oluşturuyor. (bunu bilenler de olabilir)

Bu yüzden, sigara içenlerin (ilk olarak başlayan ciddi rahatsızlıklar sonucunda çektirilen) akciğer filmlerinde hep alt kısım daha fazla tahrip olmuştur. (bunu da bilenler vardır)

Otopsilerde ve anatomik çalışmalarda açılan beden içindeki ciğer görüntülerinde de bu tespit edilmiş.

Şimdi gelelim merak ettiğim konuya;

Ciğerlerin üzerine yapışan nikotin ve diğer zift benzeri zararlı koyu sıvılar ciğerlerin altından diyaframa damlayıp orada birikir mi? (işte acaba bunu bilen var mı?)

Ciğerler sigarayı bıraktıktan sonra da üzerindeki nikotini ve diğer zararlı birikintileri kana karıştırıp duruyor. Kan bunları parçalayıp idrar yoluna taşıyor ve bir süre sonra ilk günkü gibi temiz olmasa da daha sağlıklı bir aşamaya geçiliyor.

Eğer böyle bir şey oluyorsa, yani ciğer üzerinde (girintili çıkıntılı yüzeyinde) ya da altında sigara yüzünden biriken zararlı koyu sıvılar diyaframa damlayıp duruyorsa, ciğerlere hava alınmasını sağlayan diyafram kasının gerilip içeri hava çekmesi de daha zor olmaz mı?

Ve tabii ki bir başka sorun da diyafram kasının kendini temizlemesi nasıl gerçekleşir?

Yoksa diyafram, üzerinde duran bu tip yabancı maddeleri temizleyemediği için kanser oluşumunu tetikler hatta en çok rastlanan kanser türü olan akciğer kanserine de neden olur mu? (Bu konuda yapılan araştırmalar hangi boyuttadır? Bunu bilebilen var mı?)

Sigarasız sağlıklı günler dileğiyle...

(hayır ben sigara içiyorum ama;
hocanın dediğini yap yaptığını yapma demişler:))

25 Eylül 2007

kendi sesimi kendim gibi duyabilir miyim?

Kaydettikten sonra dinlediğim sesim kulağımı tırmalıyor. Kendi duyduğum ve alışık olduğum tonu elde etmemi sağlayacak bilgisayar programı olsa; kaydettiğim konuşmalarımı bu programda işleyip alışık olduğum frekansa çekip yeniden kaydederdim.

Erkek sivrisinek sesi çıkararak, bizi rahatsız etmeye gelecek olan dişi sivrisinekleri kovan bilgisayar programları bile var da kaydettiğimiz sesi kendi duyduğumuz tona döndürebilen programlar niye yok? Bilgisayarlar için yapılan birçok ses işleme programında (ses kayıtları üzerinde çeşitli ayarlamalar yaparak) bunu denedim. Ama bu tür programlar hep sadece olan sesin biraz değişmesini ya da tamamen bozulmasını sağlamaktan başka bir işe yaramıyor...

Hemen hemen herkese olmuştur, ilk kez kendi ses kaydımızı duyduğumuzda kendi sesimiz olduğuna inanamayız.

Şüphelenip “Acaba herkesin sesi kaydedilince böyle farklı mı duyuluyor?” diye düşünürüz ama tanıdığımız başka birinin sesini kaydedip dinlediğimizde de bakarız ki onlarınki aynı...

Bunun böyle olmasının sebebi basittir.

Bir teybe konuşup kayıt yaptıktan sonra kaydı dinlersek; kaydedilen ses doğrudan kulağımıza gelir ve başkalarının duyduğu sesimizin aynısını (yani herkes bizi kayıttan gelen tonda duyuyordur) duyarız.

Ama kendimiz konuşunca duyduğumuz ses, oluşum aşamasında vucüdumuzun kütlesini içerden aşarak farklı titreşimleri de beraberinde getirir. Böylece ses, kulağımıza dışarıdan olduğu kadar, (vücudumuzun içinde de titreşmesiyle) kulağın yapısına içerden de ulaşır. Bu da beyin tarafından çözülen frekansı farklı kılar.

Önce kendi kendine yaptığı kaydı, konuşmayı “sesli not alma”nın dışında kim dinler ki diye düşündüm ama ya sesli günlük tutmaya başlarsam ve ilerde dinleyince duyduğum ses başka biri konuşuyor gibi gelince yine hoşuma gitmezse?

Ya da kendi aldığım notları dinlerken bile ses tonum dikkatimi çekecek kadar farklı gelirse?

Bu tür komplekslerim yoktur ve bunu da bir kompleks olarak değerlendirmiyorum. Yani başkalarının sesi güzel benim sesim niye güzel değil diye hayıflanmak değil anlatmaya çalıştığım şey.

Ben iyi kötü neyse işte kendi kendimi konuşurken nasıl duyuyorsam sesimi kaydedince dinlediğim zaman da aynı sesi duymak istiyorum...

Gece görüş sistemleriyle aslında doğal olarak göremeyeceğimiz bir karanlıkta görme yeteneği kazanabiliyoruz. Bu bize ikinci bir görüş biçimi kazandırıyor. Sesimiz için niye böyle (kayıt yaparken algılanmayan bir frekansa ulaşmayı sağlayan) bir sistem yapılmasın ki?

Eminim biri birgün bunu yapmayı deneyecek ve yapacak ama fikir benim, kimseye kaptırmam:)

La tourneuse de pages (Page turner) [film]



Film, donuk ama ciddi ve bilinçli bir karaktere sahip küçük bir kız çocuğunun piyano etüdleriyle açılıyor.

Küçük kız gerçekten piyanoyu güzel çalarak bu işe karşı yeteneği olduğunu gösteriyor...

Daha sonra kız, ailesiyle bir sofrada oturmaktadır. Aile içinde yemek sırasında bir konuşma geçer. Küçük kız çok kısa bir süre sonra bir sınava girecektir. Bu sınav müzik kariyeri bakımından kızın geleceği için çok önemlidir.

Babası, bu sınavı kazanırsa bundan sonra müzikle ilgili tüm masraflarını karşılayarak kızının piyanist olması için ne gerekiyorsa yapacağını söyler. Yani bundan sonra her şey artık girilecek sınavı geçmeye bağlıdır.

Küçük kız sınava girer ve sınav çok başarılı geçmektedir ama jüri üyelerinden biri profesyonel bir sanatçıdır ve kendisinden imza almak için odaya giren bir hayranı küçük kızın konsantrasyonunu bozar. (Bu sanatçının hayranı aslında sınav başlamadan önce istemiştir imzayı ama sanatçı kaba bir davranışla kendisini reddetmiştir.)

Bu olay sonucunda; sınavın başından beri mükemmel bir şekilde piyano çalan kız, dikkati dağıldığı için bir iki hata yapmış ve elenmiştir.

Filmimiz böyle başlıyor bu aslında çok kısa bir giriş bölümü. Yani bize neyin ne için olduğunu göstermek için yapılmış bir açıklama sayılabilir.

Bundan sonra esas konuya geçiyoruz.

Aradan yıllar geçer, küçük kız büyümüş ve artık alımlı bir genç kız olmuştur (Melanie)...

Tanınmış bir avukatın yanında staja başlayan Melanie yine çocukken olduğu gibi sessiz, sakin ve hatta soğuk davranışlarıyla ciddi duran (ama bakışlarında “içten pazarlıklı” havası olan) güzel bir kızdır.
Avukatın, kısa bir süreliğine çocuğuna bakması için birine ihtiyacı vardır. Melanie stajını tamamlandığı ve artık başka bir işi de olmadığı için bu işe talip olur.

Avukat, Melanie’yi çok büyük bir malikâne olan evine götürür eşiyle tanıştırır.

Avukat ve kadın farkında değildir ama Melanie (anladığımız kadarıyla) kadını tanıyordur. Bu, Melanie’nin kariyerini başlamadan bitiren “profesyonel piyanist” kadının ta kendisidir.

Kadın yine hayatına bir piyanist olarak devam etmektedir ve bu aralar kendisi için hayati bir önem taşıyan çok önemli bir olaya hazırlanmaktadır.

Amerika’dan gelecek olan bir gözlemci, kadın ve iki arkadaşından kurulu üçlü bir gruba onay verirse grup maddi yönden imkân bulup çalmaya devam edebilecektir.

Bu aşamada Melanie ve piyanist kadın, aynı malikânede bir arada oldukları anlarda birbirlerini tanımaya başlayacaklardır. Fakat piyanist kadının Melanie’yi daha önceki karşılaşmalarından dolayı hatırlaması mümkün olmadığı için bu birbirini tanıma faslı Melanie’nin bilinçli yönlendirmeleriyle farklı bir yere gelecektir.

Dönelim filme;
Piyanist kadının oğlu da piyanoya ilgi duymakta ve sıkı bir şekilde çalışmalarını devam ettirmektedir. Melanie’nin oradaki esas işi çocukla ilgilenmek olduğu için çocuğun çalışmalarına yardımcı olmaya çalışıyormuş gibi yaparak müdahale eder.

Bu gelişmenin sonrasında, Melanie’nin daha önceden aldığı piyano eğitiminin aile içinde duyulması değişik bir olayın gelişmesine neden olur. Piyanist kadın kendisi için radyo yayınları ve konserler’den daha önemli olan “Amerikalı gözlemci”ye çalarken, Melanie nota defterinin sayfalarını çevirecektir...

---Yeri gelmişken bir ara bilgi vereyim; Filmin ingilizce adı olan “Page turner” yani sayfa çevirici de işte buradan geliyor. (Ayrıca İngilizce de deyim olarak, merak edilen ve arkasından ne geleceğini görmek için acele edilen stresle takip edilen kitap ve filmler için de kullanılıyor. Filmin gerilim içermesiyle de yerine oturan bir deyimin isim olarak konuyu da kapsaması iyi denk gelmiş.)---

Melanie için artık intikam vakti gelmiştir. Fakat piyanist kadını kendine bağlamak için giriştiği eylemler sırasında çok acayip olabilecek bir şekilde iki kadın arasında “yasak ilişki” tabir edilebilecek cinsel uyarılar da oluşmuştur.

---Ki aynı Melanie küçükken sınavda başarısız olup dışarı çıktığında orada piyano çalan bir kızın ellerinin üzerine tuş takımının kapağını da kapatabilecek kadar her şeyi yapabilecek bir karakterdir.---

Bundan sonrasını yazmak doğru olmaz.
Buraya kadar yazdıklarım da filmin genel konusu için giriş sayılabilecek türde bilgilerden oluşuyor.

O yüzden filmi tahmin edilebileceğinizi düşünürek izlememezlik etmeyin.

Çünkü filmin kahramanı olan Melanie’nin, (gelişen olaylar sonrasında anladığımız kadarıyla) çok daha önceden kadın piyanist hakkında bilgi topladığı ve hatta bir kez de kendisini arabayla ezmeye çalıştığını da öğrendiğimizde film ağır ve sakin akan anlatımına rağmen gerilim filmi olma özellikleri barındırmaya başlıyor.

Bu filmin en büyük özelliği de; her türlü hareketin film içindeki tüm karakterler tarafından normal algılanmasına karşın, (bize verilen bilgiler doğrultusunda) her an normal dışı bir şey olacağı duygusuna kapılmamızı sağlaması...

Koşmadan, bağırmadan, çığlıklar atmadan, tek damla kan ve tek bir silahlı sahne görmeden oluşan gerilimi hissettirebilmek çok zor bir iş bu da verilen öykü kadar yönetmenin de çok kaliteli olduğunu gösteriyor.


“Bütün bu olanlar çok basit ve herkesin hayatında yapabileceği hatalardan biri denilerek geçiştirilecek kadar uyduruk bir şey için intikam almaya çalışmak ne derece doğru?
Böyle bir olay yaşamış biri intikam almak için neler yapabilir ya da nerede bir sınır var, nerede ödeştik artık diyerek durur?” sorularını düşündüren bir anlatım tarzı olmayan film bizi “sadece olabilecekleri düşünmeye iterek, kendi hayalgücümüzle gerilim yaratmaya çalışıyor.

Gelelim ayrıntılar içinde en çok dikkat çeken şeylere;

Dünyanın en ünlü kompozitörlerinden Shostakovich’in müziklerini duymak çok güzeldi. Özellikle üçlünün birlikte çaldığı parça mükemmeldi.

Bu arada müzik demişken şöyle bir durum da var tabii ki;

Melanie, baktığı çocuğun piyano derslerine yardım ediyor gibi görünmek için çocuğu bazı şeyler için motive eder.

Çocuğun babası (çok kısa süren) bir iş gezisine çıkmıştır ve Melanie çocuğa hızlı bir Bach parçasını çalarsa ailesi için büyük bir sürpriz yapmış olacağını söyleyerek çocuğu kandırır.

Babası gelince çocuk hazırladığı parçayı çalıyor çalmasına ama hangi çocuk bu kadar hızlı, zor, karışık ve karmaşık bir Bach eserini bu kadar kısa sürede öğrenip çalabilir ki?

Film Fransa’da geçmesine rağmen Baltık ülkeleri gibi hep kasvetli bir ruh halini yansıtıyor... Ara sıra filme hakim olan sarı tonlu ışık gereksiz olmuş.

Filmin başındaki küçük kız ileride verilecek olan büyümüş hali için “uygun durmaya çalışıp” soğuk gibi davranıyor ama bazı yerlerde aşırı tutuk ve donuk kalarak filmin yansıttığı gerçekliğin gerisine düşüyor...

Filmin en başında gösterilen ve ortalarında Melanie’nin açıkladığı kasaplık durumu (Melanie’nin babası kasap) filme ayrı bir gerilim katsa da kızını piyanist yapmak isteyen kasap figürü gerçek hayatta biraz garip duruyor. İşte annesi kültürlüdür kasap olduğu için zengin de olan kocasına o diretmiştir diye düşündürüp zorlamanın gereği yok ama olayların (et ve satır gibi şeylerin görüntüleriyle desteklenerek) her an şiddete geçiş sınırını zorlayacağı sinyalini verebilmesi için zorunlu olarak düşünülmüş.

Diğer ayrıntılara geçelim;
Melanie, intikam planlarına başlangıç noktası oluşturan stajyerliğe girişi nasıl ayarladı? sorusuna cevap olsun diye filmin içine bir ayrıntı eklemişler; Kendisini işe alan kadın “Senin başvuru mektubunun zarfı çok farklı ve ilginçti, hemen dikkatimi çekti.” diyor. İnsan şu zarfı bir göstermez mi seyirciye, nasıl bir şeymiş ki bu, bu kadar ciddi bir müessesede bütün uygulama resmiyetini yıkmış geçmiş? İnsan merak ediyor...

Bir de Amerikalı için yapılacak özel gösteri öncesi ve sonrasında Melanie’nin giydikleri ikide bir değişip bir karışıklığa yol açıyor gibi şimdi tam hatırlayamadığım bir sorun vardı ama boşverin o kadar da önemli değil....

Son olarak;
Bu kadar yazdım ama öyle çok da beğenmedim. Fakat seyrettiğime pişman da olmadım. Sıradan bir televizyon filminden bir iki derece daha yukarıda bir kalitesi var o kadar. Sonuçta psikolojik gerilimi iyi ayarlanmış orta karar bir gerilim. Gerilim filmlerinin görsel unsurları olmadan da gerilim filmi yapılabileceğini gösterebilmesi açısından ilginç o kadar.

En iyisi ancak televizyonda oynarsa seyredersiniz yoksa fazla merak edilecek bir film değil diyerek bırakayım. Rastlarsanız ve uykunuz yoksa seyredin.

Filmin verdikleri, aldığı bir buçuk saate yakın zamanı karşılamaya yetmez. O yüzden televizyonda seyrederken araya giren reklamlarla bu süre daha da uzar. Boşverin gitsin.

24 Eylül 2007

D-Day to Berlin [film]



Her şeyden önce, D-Day to Berlin’in bir belgesel olduğunu ve belgesellerin genel karakteristiğine uygun bir şekilde 45 dakika sürdüğünü belirtmem gerekir.

D-Day to Berlin, II. Dünya Savaşı’na ait belgesellere meraklı olanların ilgisini çekebilecek farklı bir yapım.

Nesi farklı derseniz; kayıtların, tarih sıralaması şeklinde ard arda birleştirilmesiyle oluşturulan alışıldık benzerlerinden farklı olarak, cephe gerisi ve savaş sonrası yıkıntılar arasından görüntüleriyle değişik bir havası olduğunu söyleyebilirim.

Hollywood’un çifte Oscar’lı ve bol ödüllü ünlü yönetmeni George Stevens’in ölümünden yıllar sonra oğlu (İsmi aynı olan George Stevens Jr.) bir gün evlerinde depo olarak kullanılan bir yerde eski film kutuları bulur.

Bu filmler, II. Dünya Savaşı sırasında çekilmiş ve nadir rastlanan, renkli belgesel çekimlerden oluşmaktadır. (Belki de bu babadan oğula bir miras bırakma olarak da algılanabilir. Böylesine önemli görüntülerin bunca yıl açığa çıkmamış olması bana pek mümkün görünmedi açıkçası)

Herkesin (özellikle Amerikan Halkı’nın) yakından tanıdığı II. Dünya Savaşı’na ait siyah beyaz görüntülerle oluşturulmuş belgesellere televizyonlardan az çok hepimiz aşinayızdır.

Savaş yıllarında Askere yazılanlar arasında her meslekten insanlar olduğu gibi, Hollywood film şirketlerinin teknik ekiplerinde çalışanlarda bulunuyordu.

Yönetmen George Stevens da bunlardan biridir.

Ve (D-Day olarak bilinen) Amerikalıların Avrupa’ya yapacağı çıkarmada kendisine resmen, savaşı ordu adına kaydetme görevi verilmiştir.

George Stevens, o günlerde Amerikan sinema salonlarında gösterilen bu filmleri çeken ekibin kameramanıdır.

Gemilerde çıkarma anı öncesinden başlayan çekimler, Almanların teslim olup savaşın resmen bitmesine kadar sürer, ama bu görüntüler hep resmi bir bakışla yapılan işlerdir.

Oysa ki bir sinema adamı olan George Stevens, gittiği yerlerde rastladığı şeylerin sadece güç gösterisi, zafer, ateşkes anlaşmaları ve resmi görüşmelerden ibaret olmadığını görüyordu.

Bu nedenle de bütün bunları üzerine zimmetli kamerasıyla siyah beyaz çekerken, kendisi için de başka bir kamerayla renkli çekimler yapmış.

Başka belgesellerde görmüş olsak da D-Day to Berlin’de çok daha farklı bir yaklaşımla;

resmi belgesel çekimlerinin kayıtlarından önce yapılan hazırlık aşamaları,

çok büyük bir alanda 300.000 Alman askerinin teslim olma sahneleri,

Fransa’ya giren Amerikan askerlerinin halk tarafından karşılanması,

Rus ordularının Amerikalılarla Berlin’de karşılaşması sırasında bir araya gelen askerler içinde dans eden Rus askerler,

toplama kamplarına ilk kez ayak basılması ve buradan yansıyanlar,

sokaklardaki sıradan insanlar,

yol kenarlarında birikmiş ceset yığınları gibi rastlamadığımız özel görüntüler bulunuyor.

Savaşların açtığı yaraları resmiyetten kurtulmuş, daha da bir halkın gözüyle görebilmek için seyredilebilirsiniz.

Bulunan o kadar kutu filmden niye bu kadar az görüntü çıkmış anlayamadım. Tam kaptırmış seyrederken bitiveriyor...

45 dakikalık belgeselin neredeyse bir yüzde 20’si de bu filmlerin nasıl bulunduğu ve George Stevens’la arkadaşlarının ne kadar vatanperver olduğu açıklamalarıyla geçiyor. O yüzden para verilip dvd’sini almak, bu konu hakkında çok sıkı bir koleksiyoncu değilseniz pek de mantıklı değil.

Sonuç olarak bulursanız, rastlarsanız seyredin (çocuklar için sakıncalı olabilecek sahneler var o yüzden 16 yaşından küçüklerin seyretmemesi daha uygun olur).

21 Eylül 2007

Grey zone (Gri bölge) [film]



Yahudi soykırımıyla ilgili bir sürü film seyrettik.

Haliyle konusu gereği toplama kamplarında yapılanlara hiçbir insanın yüreği elvermeyeceği için de bu türde seyrettiğimiz her filmden sonra dayanılmaz bir şekilde üzüntü duyduk, kızdık ve yaşananları akıl almaz bulduk...

Grey zone; başlarda sanki bugüne kadar yapılan bu türdeki tüm filmlerde anlatılanların tekrarı gibi geliyor insana. Konu olarak da filmin yarısına kadar sadece orada olan biteni göstermeye çalışmaktan bir türlü filmi sürükleyecek macera havasına bürünemiyor.

Filmin konusuna geçmeden önce, konuyla ilgili bazı şeylere değinmekte fayda var.

Zamanda yolculuk yapma imkânımız olmadığı için olayların yaşandığı döneme gidip “Aslında şunu ve şunu, şu şekilde çekmek lazım.” diyerek bir belgesel hazırlanamayacağı için; etkinin en yüksek seviyede hissedilebileceği ayrıntılarla “o zaman çekilmiş olan belgesel kayıtlarını” yeniden çekmek mümkün değil.

Durum böyle olunca da; bu konunun unutulmaması ve var olan bilgilendirmenin “etkisinin korunması için”, yeni yapılacak filmlerde belgesel havası yaratmak amacıyla tarihi gerçeklere uyan bazı küçük ayrıntılardan yararlanmak gerekiyor.

Basitçe dışardan bakıldığında, tarihi olayları anlatan filmler de diğer filmler gibi bir ana konu etrafında dönen akışıyla seyirciyi kendine bağlar. Başarısıyla da adından söz ettirir. Ama...

Bu tür filmlere belgesel havası ve gerçeklik etkisi yaratması amacıyla eklenen gerçek ayrıntılar, tarihi filmlerin bazılarını bu özellikleriyle yarı belgesel kategorisine taşırlar.

“Yaşanmış olabileceği mantıken kabul edilebilecek kurgu olaylar”la desteklenerek, Yahudilerin uğradığı soykırımın şiddetini gösterebilen filmlerde bu tip ayrıntılar ise olmazsa olmazların başında gelir.

Grey zone da işte böyle tarihi gerçeklerin ayrıntı olarak kullanıldığı bir film. Fakat filmde yine o kadar çok kendi türünün tekrarı olan şeyler kullanılmış ki filmin ana konusu olmasını beklediğimiz “belgesel ayrıntı” filmin ayrıntıları arasında neredeyse kaybolmuş...

II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sı Yahudilerin istenmediği bir yerdi, Naziler Avrupa topraklarına yayıldıkça Yahudilerin istenmediği alanlar da gittikçe artıyordu.

Almanlar, işgal ettikleri ülkelerde bulunan Yahudileri çeşitli toplama kamplarına kapatıp kötü muamele ediyor, akla hayale gelmeyecek şekilde işkenceler uyguluyorlardı. Toplama kamplarındaki Yahudilerin kurtulma gibi bir şansları hemen hemen hiç yoktu. Tek yapabilecekleri şey sırayla sakin bir ölüm beklemekti. Fakat sakin ve huzurlu bir ölüm de herkesin ulaşabileceği bir şey değildi.

Kimi zaman en küçük bir ters hareket, bir karşı çıkış zamansız öldürülmek için sudan sebepler arasında yer alırken, kimi zaman da ölene kadar çalıştırılıyorlardı. Eğer yaşamaya devam ediyorsanız yeni toplananlara yer açılması için belli aralıklarla gaz odalarına sokulup öldürülüyordunuz.

Beterin beteri var demişler. Bunlardan daha beteri olabilir mi?
Ne yazık ki vardı. O da çeşitli tıbbi(!) deneylerde kullanılmak...

Nazilerin emrinde olan dr. Mengele, toplanan Yahudiler içinden seçtikleri üzerinde işkence ötesi deneyler yapıyordu. Bunları uygulamak için de tabii ki ufak tefek cerrahi işlemleri yapacak bir ekibi de vardı. Bu ekipte bulunan bir cerrah ise yetenekliliği, bilgi ve becerisiyle kendine Mengele’yi hayran bıraktıran bir Yahudi’ydi. (filmde kullanılan gerçek ayrıntılardan biri)

Ölmemek için ya da biraz daha geç ölmek ve hatta belki de kurtulma ümidiyle zaman kazanmak için Nazilerle zorunlu işbirliği yapan başka Yahudiler de vardı tabii ki.

Toplama kamplarında işbirliği yapan Yahudilere Almanlar tarafından “Sonderkomando” ismi veriliyordu. (filmde kullanılan diğer bir gerçek ayrıntı)

Auschwitz toplama kampında gaz odalarına sokulan Yahudilerin elbiselerini çıkarmasını, üstlerinden çıkan değerli şeylerin toplanmasını ve gaz odasından çıkan cesetlerin yakılmasıyla görevli olanların çalıştırılmasını sağlayanlar işte bunlar yani “Sonderkomando” denilen Yahudilerdi.

Film, bu ayrıntı üzerine kurulmuş gibi görünüp aslında Auschwitz’de olan biteni göstermeye çalışıyor. Fakat bu sefer “insanı insan olduğuna pişman edecek kadar” (bu türdeki diğer filmlerde hiç olmadığı kadar) daha fazla çıplak ceset göstererek toplama kamplarındaki ölümle yüzleştiriyor.

Kampın komutanı rolündeki Harvey Keitel ile Mengele’nin çalışmaları için istenen örnekleri toplayan kamp doktoru zorunlu olarak bir ikili oluşturmuşlar ve her ikisi de ayrı ayrı başka olayların peşine düşmüşler.

Biri, görevini yapan sert ve acımasız kamp komutanı, diğeri ise buradaki görevi kabul etmek zorunda kalmış olan (aynı zamanda hayatta kalmaya çalışarak karısını ve kızını kamptan kurtarmak isteyen) doktor.

Kampta bulunan Yahudiler bir ayaklanma yapmayı planlıyorlar. Bunu da çok güç şartlarda ele geçirilmiş, saklanmış silah ve az miktardaki patlayıcı madde ile gerçekleştirecekler.

Kesin bir başarı beklemiyorlar ama en azından ölmeden önce bir hareket yapıp toplu ölümlerin gerçekleştirildiği gaz odalarını ve krematoryumları (cesetlerin yakıldığı yer) imha etmeyi düşünüyorlar.

Böyle bir ayaklanma ve direniş hareketi için yapılan planlardan bir şekilde kamp komutanı haberdar olmuş. Ama bir hafta sonra orada bulunan herkes öldürüleceği için olayın gerçekleşebileceğine hem ihtimal vermiyor, hem de bir yandan ne yapılacak, kim yapacak, ne zaman yapılacak diye araştırmayı da ihmal etmiyor.

Tam bunlar gerçekleşirken bütün planları altüst eden bir olay gerçekleşiyor.

Küçük bir kız çocuğu gaz odasına girip zehirlendikten sonra üst üste yığılmış cesetlerin altında bir şekilde hayatta kalmış. Onu bulan “Sonderkomando” ise son bir çılgınlık yapıp kızı cesetlerin arasından çıkarıp saklayarak kampın doktoruna götürür ve kızı yaşatmak için elinden geleni yapmaya çalışır.

Ayaklanma ve sabotaj planları yapan diğer “Sonderkomando”lar kızı saklamak için vakitleri olmadığını, eğer bu kızı saklamak için zaman harcarlarsa bütün planların altüst olacağını düşünmektedirler.

Hem vakit yoktur hem de bir kişi için bütün kamptaki insanları tehlikeye atacaklardır. Bunu yapmaya kimsenin hakkı yoktur ama bu sefer de kurtarılan kız ne olacak?

Seyir zevkinizi bozmamak için her zaman olduğu gibi filmin konusuyla ilgili daha fazla ayrıntıya girmiyorum.

Beğenmediğim yanları, teknik konular ve diğer ayrıntılara gelecek olursak;
Brahms ve Strauss’un müzikleri her ne kadar etkileyici olsa da filmin bize aktarmaya çalıştığı vahşeti estetize edemiyor.

Hiç durmadan ikide bir bacalardan çıkan ateş ve dumanla aralıksız insan yakıldığını vermeye çalışmaları, her iki üç sahneden sonra yanan insanların küllerini taşıyan kamyonların gösterilmesi, yine çok sık bir şekilde fırına atılan cesetlerin atılma anını defalarca göstermeleri, filmin konusundan çok olan bitenle bilgilendirme/etkileme amacı taşıyor.

Bu da tabii ki bir süre sonra filmi alet ederek karşı propaganda yapma amacıyla sinemayı kullandıkları hissi uyandırıyor ki pek iyi durmuyor.

Diyaloglar karşılıklı konuşmadan çok birer atışma havasında geçiyor. Anlamsız karşılıklı konuşmalar gibi geçen diyologları takip etmek bazen gerçekten filmin akışını etkiliyor.

Böyle bir tür ve böyle bir konuya rağmen, ayrıntılar insanın gözüne sokulsun diye sinema dilinin dışında acemice bir akış var, beni en çok bu rahatsız etti. İzlerken eminim siz de bu kopuk kopuk geçişlerden rahatsız olacaksınız.

Toplama kampları ile ilgili çekilen bu tür filmlerde, kişilerin çektiği eziyet ve içinde bulundukları durum daha iyi anlaşılabilsin diye, filmin kahramanı ile akan konu içinde birlikte hareket ettiriliriz ki; psikolojik olarak kahramanın takipçisi olup aynı şeyleri hissedelim. Ama bu filmde onu yakalamak çok zor.

Filmin yarısından sonra bu durum biraz toparlansa da çok meraklısı olanlar için hep bilenen şeylerin daha şiddetli bir şekilde verilmesinden başka bir şey yok.

Aç insanın yemeklere imrenerek bakması, cinsel uyaranlara karşı bir şekilde doğal olarak ilgi duyulması insan olduğumuz için ne kadar normal bir şeyse; insanlara yapılan kötü muameleden etkilenmemiz de aynı şekilde çok normal.

Fakat bunu en kötü görüntülerle sinemanın içine yedirip yedirip bütün dünyaya seyrettirmek pek sanatsal bir duruş değil diye düşünüyorum.

Tabii ki olanlar kötü ve hiç yaşanılmamış olması tercih edilirdi. Ama şiddete karşı hissettiklerimizi kullanarak bir filmi ilgi çekici kılmaya çalışmak, bence seyircinin kullanılmaya çalışılması anlamına geliyor. Bunun da sinemanın bir parçası olabileceğini düşünen ve savunanlar olacaktır ama doğrusu ben onaylamıyorum.

Son olarak;
Rastlarsanız mutlaka seyredin. Ama..
Mutlaka “bulup” seyredin denilecek bir film değil.
Konu olarak gösterilen sahneler bakımından çok zor seyredilebilecek bir film olduğu için çocukların seyretmemesi de doğru olur...

Rus "Simitçi"ler...

Çocukken yaşadığınız yer nasıl bir yerdi? Çocuk parkı, okulu ve sokaklarını o eski haliyle özlüyor musunuz? Şimdi hepsinin yerinde yeller esiyor değil mi?

Peki şimdi size bir ihtimalden söz etsem,
ve; “Belki de sizin yaşadığınız o semtin aynısını dünyanın bir yerinde, başka bir ülkede inşa etmişler, buradaki zamanla değişip bozulduysa gidip oradaki eski mahallenizi gezip özlem giderebilirsiniz.” desem, “Bu nasıl olur?” diye düşünürsünüz değil mi?

Her yer için geçerli bir şey değil tabii, ben sadece işin ilginçliğini vurgulamak için örnek olsun diye böyle bir konuyla bağdaştırdım.

Gerçekte bu konuyu yazmama sebep olan şey yeni çıkacak olan bir kitap. İsmi “Simitçi” olan kitabı eski bir MİT personeli olan Yılmaz Tekin yazmış. (Eskiden üniversitelerin önünde bekleyen MİT ajanları simitçi kılığına girerlermiş oradan esinlenilmiş, bence böyle bir kitap için güzel bir isim)

Yılmaz Tekin, kitabında eski Sovyet gizli servisi KGB’nin (Türkiye’ye casus yollamadan önce eğitim için) Moskova’ya yakın bir yer olan Odintsovo’da, Konya’nın Seydişehir ilçesinin aynısını inşa ettiklerini ayrıntılarıyla aktarıyor.

Koskoca bir ilçe... Konya’nın bir ilçesi... Moskova’ya gittiğinizi düşünün, merak ettiniz yakınlardaki yerlerini de dolaşayım dediniz, Sbernetskaya’yı geçtiniz, cam fabrikaları başladı biraz duralım şurada bir şeyler yiyelim dediniz sağa sola bakıyorsunuz, bir caddeyi takip ediyorsunuz, birden hooop Rusyanın ortasında Seydişehir...
Şok! Şok! Şok! :)

20 Eylül 2007

Migren ve baş ağrısı için farklı bir çözüm denemesi

Başınız ağrıyınca bir sürü şey yapıp geçiremiyorsanız, migren sorununuz varsa çözüm olarak şöyle ilginç bir şey öneriyorlar.

Şükürler olsun milyon tane derdim var ama başım fiziksel olarak ağrımıyor o yüzden de bu yöntemi kendi üzerimde denemem mümkün değil. Bu tip şeylere hiç inanmam ama kaybedilecek bir şey olmayınca denemekte fayda var...

Nasıl bir sonuç alınıyor bilemiyorum ama her şeyi deneyip bir türlü başınızın ağrısını geçiremediyseniz son seçenek olarak deneyebilirsiniz... Uygulayanların yazdıklarına bakılırsa işe yarıyormuş, ne kadar doğru bilemiyorum ama hiçbir zararı dokunmayacak bir uygulama olduğu için denenebilir.

Yöntem şöyle; 3 adet pamuk parçası alınıyor, üzerlerine yarım çay kaşığı karabiber koyuluyor ve sonra üzerine tekrar pamuk kapatılıyor. Ardından bu pamukların üzerine de bolca kolonya dökülüyor.

Pamukları alıyorsunuz ikisini şakaklara birini alnınıza koyup bir tülbentle düşmesinler diye bağlıyorsunuz. Tercihen yatarak loş bir yerde yaklaşık 20 dk. bekliyorsunuz.

Kim bilir belki de sizin işinize yarar...

19 Eylül 2007

Grbavica: Esma’nın Sırrı [film]



Bu filmin Bosna ile ilgili olduğunu biliyordum ve geçmişte yaşanan acıları tekrar günyüzüne çıkaran, savaştaki kötü olaylarla örülmüş bir konu olacağını düşünüyordum.

Hatta filmi seyretmeye başladığım anda “Bakalım filmi seyrettikten sonra bu gece nasıl uyuyacağız?” diye düşünmekten kendimi alamadım.

Fakat film hiç de tahmin ettiğim gibi savaş sırasındaki konularla ilgili değildi.

Filmin Sırp yönetmeni Jasmila Zbanic bu filmiyle Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülü aldığı gibi başka film festivallerinden de bir sürü ödülle dönmüş.

Filmdeki anneyi (Esma) oynayan başrol oyuncusu Sırp Mirjana Karanovic’de Brüksel Avrupa Film Festivali’nde en iyi oyuncu ödülünü almış...

Gelelim filmin konusuna;

Savaştan sonra günümüz Bosna’sı. Yaşam yoluna oturmuş gibi.

Kalplerde, izleri silinmeyen acılar devam ediyor.

Fakat bir yandan da hayat mücadelesini elden bırakmadan normal bir hayatı devam ettirmek için işe, okula gitmek gerekiyor.

Bu hayatın bir parçası olan Esma ve kızı Sara da birlikte yaşam mücadelesi vermektedir. Esma, kocası savaş sırasında ölerek şehit olduğu için kızına tekbaşına bakmak zorundadır.

Esma, eşe dosta elbise dikerek geçinmeye çalışmanın yanında kendisine pavyonlardan birinde garson olarak da gerçek bir iş bulur.

Genç kızlığa adım atmış sevimli bir çocuk olan Sara ise okula gitmeye devam etmektedir. Ve şu sıralar tek derdi okulun düzenleyeceği geziye gidebilmektir.

Okulun düzenlediği geziye katılmak için 200 Euro gerekmektedir. Ve annesi bu parayı bulacağına söz vermiştir... (Filmin ortalarına doğru kız için başka bir şans da doğacaktır aslında; Babası şehit olanlar getireceği bir belgeyle bu geziye ücretsiz katılabileceklerdir)

Biricik kızı okul gezisine gidebilsin diye bu 200 Euro’yu bir araya getirmeye çalışmak, annenin yakınında bulunan insanları ve onların durumlarını, girip çıktığı mekânların havasını ve en sonunda da Esma’nın bütün sırlarını açığa çıkarıyor.

Ayrıntılar arasında;
derine dalarak donuk bakışlarla sigara içmek, uyduruk bir pasajda vitrine bakmak, tepeden bir manzarada Bosna’nın sisler içindeki görüntüsü gibi farklı şeyler var...

Ama biz karakterler üzerine yoğunlaştığımızda, diğer oyuncular üzerinden toplumsal yapı ve savaş sonrası bozulan davranış bozukluklarını izleyebiliyoruz...

Kadınlar, ya yaşadıklarıyla içine kapanıp, psikolojik sorunlarıyla yaşamaya devam ediyorlar ya da toplu terapi düzenleyen sosyal kurumların toplantılarında başına geleni anlatıp bir nevi rehabilite olma şansı yakalıyorlar.

Bu, yaşananların acısını ne derecede dindirir bilinmez ama “Kadınların savaşın bıraktığı etkiyi atlatmak için bir çaba sarfettiği, hayatı yeniden kurmaya çalışmak için mücadele ettiği...”ni açıkça ortaya koyuyor.

Erkeklerin her türlü sorunu hemen silaha saldırarak ya da kavga ederek çözmeye çalışmaları da güzel vurgulanmış.

Yönetmenin bir kadın olması, olaylara bir de kadın hassasiyetiyle bakması, filmin farklı yanı olarak ele alınabilir. “Savaşları da hep erkekler çıkarır, acısını da kadınlar ve çocuklar çeker.” fikri, filmde en önde olmasa da anlaşılabilecek kadar net.

Sadece anne ile kızı arasındaki yaşananlarla “savaş sonrası sorunlu hayatlar”ı vermeye çalışan film; ne savaş suçluları olarak bilinen Radovan Karadzic ve Ratka Miladic’e, ne de bu vahşi katliamın göz göre göre işlenmesine izin veren tüm dünya’ya tek kelime etmiyor.

“Her şey olmuş bitmiş banane, ben geride kalan insana bakarım.” mantığı biraz garip kaçmış.

Siyasetten ve dünyaya karşı duruştan çok, savaştan sonra yaşanan travmatik psikolojinin günlük hayattaki karşılığını vermek için sadece bir konuyu sindire sindire işlemeye çalışmışlar diyebiliriz.

Sırp yönetmenin yapmaya çalıştığı şeye gelirsek:

Bu filmin arkasında; anlatılan Bosna dramı, anlatan da Sırp olunca başka şeyler arıyorum.

Mesela:

Aranırsa; “Hayat yaşamaya değer, bak öyle de olsa mücadele edip her şeye katlanmalısın çünkü sevgi en güzeli. Olanları boşver hayatına devam et. Evet Sırplarla Boşnaklar arasında böyle şeyler oldu ama bak yaşamaya devam etmelisin. Zor mor ama oluyor işte...” bulunabilir

Arada bir ayrıntı vereyim.
Sırp yönetmen Jasmila Zbanic bu filmin senaryosunu kendi hamilelik ve doğum sonrası döneminde yazmış. Yani çocuk sevgisi ve anne içgüdüsünün en yoğun olduğu hassas bir dönemde.

Bu yüzden kendi durumu ve bebekle olan ilişkisi yönetmen ve senaristimiz Jasmila Zbanic’i, birçok şeyi düz bir mantıkla görmek zorunda bırakmış ki bu gayet normal bir şey ama bu durumun bilincinde olmak kaydıyla...

“Savaş olup bitmiş, büyük acılar yaşanmış, geride acı dolu hayatlar bırakmış. Ya savaş sonrası böylesi acılarla dolu bir yerde doğup büyümek, çocuk olmak, anne çocuk ilişkisi, hatta birinin diğerine silah doğrultabilecek kadar sorunlu olan bir anne çocuk ilişkisi yaşamak ne kadar zor olur.” diye düşünülmüş olacak ki böyle bir senaryo ve film yapılmış...

Kısacası siz kötü bir şeyler yaşadınız ama hayat devam ediyor o yüzden “O” çocuklara kıymayın mesajı “O” olaylar olurken hiç bir şey yapmayan Avrupa’nın hoşuna gitmiş olacak ki filmi ödüle boğmuşlar...

Buradaki tanımlarım biraz karışık ve anlaşılmaz gelebilir ama filmin konusu için çok fazla ipucu vermek istemiyorum o yüzden de biraz böyle üstü kapalı geçiyorum.

Daha fazla ayrıntıyı filmin başında yakalamak ve filmin sonundaki acı hayat gerçeği “Sır”ı tahmin edebilmek istiyorsanız;
Annenin çocuğuyla yerde güreştiği anda, alta geldiği durumda gösterdiği tepkiye,

Otobüste göğsü açık kıllı adamın yaklaşmasıyla otobüsten inmesine,

Çalıştığı yerdeki kadın erkek ilişkileri içinde ne kadar rahatsız olduğu ve bunlara verdiği tepkinin psikolojisini anlamaya çalışın...

Teknik olarak da gözüme takılan bir kaç şey var ama pek de önemli değil;

Filmin bizdeki ve diğer dillerde kullanılan isminin, orjinal isim olan “Grbavica” yerine “Esma’nın sırrı” olarak çevrilmesi biraz piyasa işi olmuş. Yani içinde sır, gizem vs. gibi kelimeler müşterinin ilgisini çeker diye düşünmüşler. Filmin içinde adında bahsedildiği gibi bir sır var aslında ama bu yaşanmış acı gerçeklerin küçük bir kızdan saklanmasından başka bir şey değil.

Film çekimlerinin bir iç mekân, bir dış mekân sonra yine başka bir iç mekânda sürüp gitmesi, her sahneye ışık nedeniyle başka bir filmden alınıp koyulmuş havası verse de başka bir açıdan bakıldığında da gerçekçi bir hava yarattığı söylenebilir.

Bir sahnede kız otobüse biniyor. Otobüs, ayaktaki diğer öğrenciler yüzünden biraz karışık bir düzende, kalabalık gibi görünüyor. Anne otobüse el sallıyor, bir bakıyoruz kız en arka koltukta oturuyor. Bir iki saniyede nasıl oluyor da oraya ulaşıyor?

Ağıt yakıp acılı türküler söylerken gösterilen kadınların yüzünde gezen kamera çok düz görüntüler yansıtıyor ve uzun sahneler bazen insanı sıkıyor. Daha etkileyici durgun ve gerçekten üzgün ifadeli tipler bulunabilirdi. Filmin genel akışı da zaten ağır gidiyor. Yani konuyu ilginç bulmazsanız sıkılabilirsiniz.

Bir de filmin bütün kurgusu çocuğun geziye gidebilmesi için istenen parayı bulma üzerine kurulmuşken dikkat çeken bir şey var ki insana ille de “Nasıl yani?” dedirttiriyor.

Sırf filmin konusu oluşsun diye bu şekilde bir ana fikir yaratmaya çalışmak biraz zorlama olmuş diye düşünüyorum. Yani kadın para toplamaya çalışsın ve karşılaştığı sorunları gösterelim. İyi güzel de hangi okul gezi için “200 Euro” ister? Nereye gidiyorlar ki bu kadar pahalı? Hele hele savaştan çıkılmış, her şey dağılmış, millet iş bulmak için, ekmek parası peşinde koşarken sıradan bir mahalle mektebi hangi akla hizmet edip de “200 Euro” ister?

Filmin bir yerinde de bu öyle bir veriliyor ki bütün okul bu parayı veriyor da bir bu çocuk verememiş güya... Bu nasıl bir mantık bilemiyorum ama neyse işte...

Bu kadar küçük şeyleri sorun olarak değerlendirmemek lazım aslında ama Altın Ayı ödülü almış bir filmde de rastlanmaması gerekerdi...

Filmin afişini ise grafik dizayn açısından gerçekten çok beğendim...

Bu kadar konuştuktan sonra bu film için son olarak ne diyebilirim? Hem iyi hem kötü. Görmek zorunda olacak kadar iyi bir yapım değil ama yine de seyredilebilir.

En azından görüntü işleme anlamında Hollywood tarzından farklı bir çalışma yapılmış.

Aramayın bulmayın, rastlarsanız seyredersiniz...

C.R.A.Z.Y. (Crazy) [film]


Üç çocuklu bir ailede dördüncü çocuk doğmak üzereyken film başlıyor
ve hastanedeyiz.

Baba sigara üstüne sigara yakıp bekleme salonunda stres yüklenmiş bir vaziyette kendisine verilecek haberi bekliyor.
Bu sırada bir doktor geliyor fakat çok gereksiz yere bir stres yaratarak babaya sanki kötü bir şey söyleyecekmiş gibi bir hali var.
Biz ne oldu diye merak ederken sahne değişiyor. Anne kucağında bebeğiyle hastane odasında mutlu mesut...
Niye böyle gereksiz bir gerilim yaratıldı önce anlayamadım.
Arkasından korkunç bir sahne geliyor;

Yeni doğan bebek, annenin kucağından babası tarafından alınırken kardeşlerden birinin ileri atılmasıyla yere düşürülüyor...

Bu sahne çok korkunç ve film burada kendini insan olarak tanımlayan herkesin irkilmesini sağlıyor ama bu gerilim yapay bir gerilim.

Çünkü filmin sonuna gelince ne diye böyle bir sahneyi filme koymuşlar diye düşünmeden edemiyorum.

Sonradan farkına varıyorum ki hem baştaki doktor hem bu ikinci sahnede filmin amacı psikolojik olarak bizi gerip, dikkatimizin toplanmasını sağlamak. Yani seyirciyi kandırmak...

Film de korkutamayınca ses efektlerine sarılan bu tarz yapımlar vardır. Konuyla hiç ilgisi olmayan şeyleri abartırlar. Çok yüksek sesle kapanan araba kapısı ya da yere düşen bir kutu vs. gibi... Bu filmin girişinde uygulanan yöntem de bu ve bu benim hiç hoşuma gitmedi...

Tabii ki seyirci olarak, böyle giriş yapan bir filmde bana ilk anda verilen konunun devamını isterim. Bu yüzden ne kadar gereksiz bir giriş yapılmış diye düşünüp çok sinir oldum.

Neyse gelelim iki saatlik filmin konusuna;
Eşcinsellik, aile ve toplum baskısına rağmen kişinin kontrolü dışında doğuştan gelen bir şeydir ve bunu yaşamak normaldir ana konusunun arkada çaktırılmadan verildiği film, beş çocuklu bir ailenin onar yıllık dönemlerdeki değişimlerini gösteriyor...
60'larda bir giriş yapılıyor, 70'lerde açılıyor, 80'lerde konu toparlanıyor ve 90'lara
girerken film bitiyor...
Filmi sorunlu çocuğun ağzından anlatılan bir havada izliyoruz... Fakat bu da kimi zaman unutulup konuya girince konuşmalar sonrasında “Haaa... Bunu bu çocuk anlatıyordu değil mi...” diyecek kadar atlanıyor ve yeni sahneler kendiliğinden ilerliyor... Sonra tekrar anlatmaya başlanıyor falan. Ya öyle ya da böyle olsaydı daha net olurdu. İkisi bir arada karışık ve anlamsız olmuş...
Kanada'daki orta halli bir ailenin dördüncü çocuğu üzerinden anlatılan konu, hep aynı mantıkla anlatılan "Bir eşcinselin iç dünyasının sınırları"nı ne yazık ki aşamamış.

Konuyu bağlamak için arkada sağlam bir temel yaratmanın derdine düşen senaryo yazarı iki ana çizgiyi takip edeceğim derken filmin ana konusuna yoğunlaşamamış.

Psikolojik duyu aktarımı hiç durmadan kesilip, ailenin diğer ayrıntılarına takılıp duruyor. Bu yüzden filmin gerçek başrolünü oynayan sorunlu çocukla bir türlü ne düşündüğünü anlayabilme anlamında tam bir bağ kurulamıyor...

Peki filmin akışını aksatacak kadar üstüne gidilen bu arka plan konu ayrıntılarıyla ne denmeye çalışılmış? Hemen cevaplayayım... Sol gösterip sağ vurmaya çalışmak için bir sürü ayrıntıyla aslında hep aynı şeyi bilinçaltına yedirmeye çalışmışlar... Bunu iki maddede açıklarsak;

Bir:
Annenin ne kadar dindar olduğu, (hatta çocuğunun saçından bir tutamı farklı bir renk diye, çocuğunu din’en seçilmiş kişi olarak görmesine) evin her tarafında İsa resimleri, haçlar vs koyularak dindar bir aile havası yaratılmasına kadar birçok örnekle sağlamlaştırılmaya çalışılmış. (Ki annenin bebek arabası alıp çocuğa verilmesini desteklemesi bu mantığa ters geldiği halde konunun gerçekçi yönü desteklensin diye özellikle filme eklenmiş.)

İki:
Babanın her hareketi ve her olay sonunda kendi yorumu hep maço tarzı kültürle yetişmiş bir maganda gibi;
Sorunlu gördüğü çocuğu eve kız arkadaşınla gelince kız bir süre sonra kapıyı çarpıp çıkıyor mu? Hah işte sorun yok çünkü oğlu belki de kıza sarkıntılık etti kız buna sinirlendi. Eee, erkek adam yapacak tabii...
(Hâlbuki kız, çocuğa yaklaşıyor çocuk cevap vermeyince kız kızıyor)...
Oğlu okulda kavga mı etti? Niye diye sorma. Olsun bak nasıl bir erkek adammış bu böyle gördün mü? Eee, babasına çekmiş dövdüğü çocuk ondan daha büyük vs... gibi şeylerle babanın ne kadar katı ve erkek toplum kurallarını benimsemiş olduğu gösterilir.

Peki, bu iki ana çizginin hiç durmadan film boyunca konunun oradan oraya savrulmasına neden olacak kadar filmin içine girip çıkmasının sebebi nedir?
Baba; çocukların abilerine bile küçük yaşta olmalarına rağmen, evde açık açık sigara içilmesine izin veren bir adam.
Ve ne kadar da sert - katı olursa olsun, erkek çocuğunu ne kadar "tam bir erkek" gibi yetiştirmek için çabalayıp durursa dursun...
Her şey göstermelik olarak tezgâhlanmış...
Hatta, sadece erkeklerle dolu bir ortamda bulunduğu, kız kardeş falan olmadığı, onlardan etkilenmiş olabileceğinin söz konusu bile olamayacağı vurgulansın diye; özellikle beş erkek kardeş kullanılmış.
Yine aynı amaçla anne de geleneklerin, tutuculuğun ve dini eğitimin temsilcisi olarak katılımcı rolünün dışında pek etkin bir birey değil. Sadece ev işlerini gören ve ancak sorun çıkınca konuşan "süs" gibi duran bir insan...
Bunların tamamı filmin ana fikrini doğrulayan görüşümü kuvvetlendiriyor.

Film özellikle yönlendirme yapabilsin diye;

"Bakın, baba ne kadar “tam bir erkek olursa olsun”, anne ne kadar “dindar” olursa
olsun içinde eşcinsellik olan bir çocuğun öyle olmasını engelleyemez...
Bir çocuk sadece erkeklerle dolu bir evde yaşıyor olsa bile, eşcinsel olmaya sebep olan şeylerin başında gösterilen “aile ortamındaki yanlış yetiştirilme tarzı” ve “çevre” asla buna sebep olamaz. İşte buyurun bakın, her şey normal hatta fazlasıyla normal. Ama çocuk yine de kendisiyle bile mücadele etmesine rağmen eşcinsel oldu... Demek ki eşcinsellik biyolojik, genetik vs bir şey, psikolojik değil..." demeye getiriyor...

Eşcinselliğin nedenselliğiyle uğraşanlar için ilgi çekici ve "kendi tezlerini onaylayıcı" bir film olabilir ama ben gerek konusunu gerek anlattığı şeyleri ve gerekse sinema diliyle sahip olduğu “konuyu anlatma biçimini” pek sevmedim...

Filmde rastlantı olarak baba rolünde oynayan adamın Ediz Hun'un gençlik yıllarına, annenin de "Rahşan Ecevit"e benzerliği garip bir hava yaratmayı başararak zaten dağılan ilgi ve dikkatimi bir türlü toparlayamama neden oldu...
Filmi başka bir arkadaşım beğenmiş o yüzden biraz da beğeneceğim bir şeyler olacak diye de epey bir ümitliydim ama ne yazık ki beklediğim gibi olmadı...
70 ve 80'li yıllarda çalan müzikleri dinlemeyeli uzun zaman olmuştu bu film sayesinde aklımıza Pink Floyd vs. de geldi ama biz tabii ki müzikten etkilenip filme kapılıp gitmedik...
Bu arada filmde "baba"nın sahip olduğu özel kayıt bir Patsy Cline plağı var.
Plak kapağında crazy yani çılgın yazıyor. Filmde sorunlu gibi gösterilen çocuk (Zac) bir gün bu plağı eline aldığında, babasının çok sevdiği bu eserin isminin, beş kardeşin isimlerinin baş harfleriyle yazılabildiğini fark ediyor... Bu güzel bir ayrıntıydı.

Aile ve çevresindekilerin Kanada'da yaşasalar da hâlâ Fransız kültürüne göre davranmalarının, düğünde yapılan Avrupai tip toplu danslarla gösterilmesi. Çocuğun David Bowie'nin sahne makyajını taklit etmek için yüzünü rujla boyaması. Dikkatimi çekebilen diğer ayrıntılardı...

Görmeye değeceğini düşünmediğim bir film.
Size de tavsiye etmiyorum. Bana fazla uzatılmış, anlatacağını anlatamayan, onun yerine hep bilinçaltına çalışan sıradan bir film gibi geldi. Ama ille de seyredecekseniz, tv dizilerinin beylik sahneleriyle, eski dönem standart bir film mantığıyla karşılaşacağınızı da bilin...
İki saatinizi böylesi bir filmle geçirmektense ailenize vakit harcayın. Mesela eve giderken herkese bakkaldan Eti puf, çekirdek, çifte kavrulmuş Ülker pötibör bisküvi gibi minik bir hediye alın yanına da bir çay yapıp hep birlikte oturup, konuşup, güle eğlene bir gece geçirin...

18 Eylül 2007

Korkunç ayrıntılar..

Bir yandan bir şeylerle meşgulüm bir yandan da televizyon açık…
Bir an için kulak misafiri oldum ve çok korkunç bir şey duydum.
Hangi kanaldı, hangi film ya da diziydi bilmiyorum.

Filmdeki bir adam başka biriyle konuşurken şöyle diyor;

“Giyotin inip de idam edilen kişinin kafası sepete düştüğünde, suçlunun kesik başı niye kaldırılıp da toplanan halka gösterilir biliyor musun? Halk idam edilen adamın kesik kafasını görsün diye değil. Kafası kesilen adam kendisini seyretmeye gelenleri son bir iki saniye görsün diye…”

İnsanın tüylerini ürperten bu korkunç diyalog ister istemez saniyenin binde birinde bir sürü şey düşündürüyor insana. Kan dolaşımı, beynin hâlâ çalışıyor olabilmesi, durumun kötülüğü, bedeninin ağırlığını hissetmeme, öldüğünü bilme vs…

Üzerinden neredeyse bir ay geçti ama hâlâ aklımda…

Ben bunu unutmaya çalışırken, gazetelerden birinin haftalık ekinde bir yazının satır aralarında başka bir şey dikkatimi çekti.

Bu sefer okuduğum şey hayal mahsülü olan dizi ya da filmden bir replik değil, gerçek…

Fransa’da, adli (ya da tıbbi) nedenlerden ötürü mezarları açılmak zorunda kalan cesetlerin toprağa verilmesinin üzerinden uzun zaman geçmiş olmasına rağmen birçoğunun çürümediği görülmüş.

Bunun nedenini araştırmışlar ve sonuç;
Neredeyse tüketilen bütün gıda maddelerinde bulunan, bozulmayı geciktiren koruyucu maddeler insan vücuduna geçiyor ve bu kimyasal bileşikler aynı etkiyi insan bedeninde sürdürüyor…

Umarım bu tipteki ayrıntılara daha fazla rastlamam…

15 Eylül 2007

Letters from Iwo Jima [film]



Japonya’ya ait bir ada ve Japonca’da Kükürt (iou) Adası (jima) olarak bilinen Iwo Jima’da geçen bir savaş filmi…

II. Dünya Savaşı’nda Amerika ve Japonya arasında geçen savaş, Iwo Jima’dan yansımalarla Japonya’nın katılığını, sivil yaşamı yok etmiş olan savaş dönemi olaylarını ve dolayısıyla bağlantılı bir kaç kavramı aktarmaya çalışıyor…
Film, Iwo Jima’daki kazılarda savaş dönemine ait, gömülmüş özel eşyaların bulunmasıyla başlıyor. Ve hemen, filmin son sahnelerine kadar sürecek olan bir geri dönüşle Iwo Jima’daki savaşa biz de dahil oluyoruz…
Adaya yeni gelen komutan General Kuribayashi, asker ve diğer subaylar arasındaki klasik tertiplenmeyi hemen durdurup kendine ait stratejilerin uygulanması için emirler vermeye başlar…
Film boyunca kendisini izleyeceğimiz komutan dışında tüm duygularını tek tek takip edeceğimiz başka bir kahramanımız daha vardır; eskiden fırıncılık yapmış olan Saigo.
Saigo basit bir Er’dir. Savaş kendisine saçma görünmektedir, aklındaki tek şey geride bıraktığı eşi ve yüzünü henüz görmediği bebeğidir.
Komutan Kuribayashi, daha önceden askeri görevlerle savaş öncesi Amerika’da bulunmuş ve birçok yönden bu farklı kültürü içinde yaşayarak inceleme fırsatı bulmuştur…
Edindiği geniş dünya görüşüyle olaylara farklı açılardan bakabilme yeteneği kazanmış olan Kuribayashi, emrindeki geleneksel yöntemlere sarılmış olan statik anlayışa sahip subayların tepkisini çekmektedir.
Hatta bazı durumlarda emrindeki subaylardan bazıları verilen emirleri, Kuribayashi’nin Amerikan hayranı olduğu gerekçesiyle uygulamayı kabul etmemektedir…
Askerlerin yazdığı mektuplardan, savaş sırasında bir kaç askerin özel (sivil) yaşamlarındaki önemli olaylara tanık olduğumuz gibi, ara sıra Komutan Kuribayashi’nin özel hayatına da giriyoruz…
Filmin genel olarak takip ettiği akış; Japonların Amerikalılarla savaşmaya başlamadan önce yaptığı hazırlıkları, savaş sırası olaylarıyla İwo jima’daki çarpışmaları ve savaşın bitmesini içeriyor.
Bir de; daha yakından incelenen karakterlerin ruh hali kişiler arası cereyan eden olaylarla, hatıralar, görüşler, sivil hayatlar ve duygularla arada geriye dönerek veriliyor… Ki benim en beğendiğim bölümler bunlardı…
Filmin konusunu geçelim çünkü daha fazla ayrıntı vererek filmin tadını kaçırmak istemem…
Ama film hakkında söyleyeceklerimi burada kesmem mümkün değil.
Öncelikle şunu söylemekte fayda var.
Bu filmin yönetmeni olan Clint Eastwood aynı zamanda Flags of Our Fathers isimli filmin de yönetmeniydi… ve Letters from Iwo Jima aslında Flags of Our Fathers filminin karşı cephesini anlatıyor, yani bir devam filmi gibi kabul edilebilir.
Hatta bu iki filmin DVD’si Amerika’da aynı pakette satışa sunulmuş. O yüzden siz benim gibi yapıp önce bu filmi seyretmeyin… Yani önce “Flags of Our Fathers” sonra “Letters from Iwo Jima” seyredilmeli ama tabii ki illa da böyle olacak diye bir şey yok…
Neyse ben yine filme döneyim;
Denizden askeri düzenle gelen onlarca (belki yüzlerce) savaş gemisi ve gökyüzünden akın akın gelen savaş uçakları bilgisayarla yapılmış.
Eh, tabii ki bunları bulup yine aynı şekilde yüzdürmek ve uçurmak mümkün olmadığı için bu şekilde kullanılmasını normal olarak kabul edebiliyorum.
Ama; (eski ve tarihi bir görüntü yaratılması için) renk seviyesi düşürülerek, neredeyse kimi yerde siyah beyaza dönüşen filmin sonradan üzerine eklenmiş gibi duran patlama efektlerinin bilgisayar oyunlarındaki efektler gibi abartılı durması gerçekliğe aykırı olmuş, bu işin teknik olarak en çok dikkat çeken tarafı…
Askeri elbiselerin hepsinde eskilik, yenilik, kullanılmışlık oranı aynı, yani kostüm kısmı biraz sırıtmış…
Ve gelelim filmin anlattıklarına;
Yönetmen filmde öyle bir hava yaratmış ki sanki Japonlar ölmeye öldürmeye çok meraklı, aşırı şiddet yüklü, ölümü hiçe sayacak kadar gözü kapalı her şeyi bahane edip intihar eden, en küçük bir kural dışılık karşısında karşısındakilerin canını almaya meraklı insanlar…
Hani, Amerikalılar kalkıp Japonya’ya gelmese, stresten ve tutucu davranışlara dayanan disiplinleri yüzünden bütün Japon askerleri zaten bir iki ayda kendi kendini öldürüp yok edecek…
Burası savaş anında savaş alanındaki psikolojiyi yansıtması açısından biraz eksik bırakılmış…
Gerçek bir savaşa dayanan filmin konusunu oluştururken, senaryoyu farklı ayrıntılarla işlemek, mantıken onaylanabilir. Çünkü her türlü olayda pek fazla belli olmayan ya da kendini belli etmeyen veya bilinmeyen arka plan ayrıntıları olabilir.
Ki bu filmde o döneme ait bulunan mektuplardan yola çıkılıp bir hikâye kurgulanıyor… Yani aklınıza gelebilecek her şeyi yaşanmış olabilir diye kurgulayıp gerçek bir olayın üzerine bindirebilirsiniz...
Bunların kurgu olarak işlenip tasarlanmasında bir yanlış yok ama gerçekten bir savaştan ve savaş alanından bahsediyorsak ve savaş anında sıcak bölgeyi gösteriyorsak, görsel olarak anlatılanlar da biraz gerçeklere uymalı.
Iwo Jima II. Dünya Savaşı sırasında her iki tarafın da onayladığı resmi belgelerle tarihi özel gerçeklikler barındırmaktadır.
Amerikalılar buraya saldırmadan önce çok ağır bombardıman uygulamışlar ve neredeyse adada taş üstünde taş bırakmamışlar ama filmde bu hiç de öyle verilmemiş.
Bir iki uçak geçip bir iki sefer makineli silahlarla alçaktan uçup yerdeki askerlere ateş ediyor, birkaç uçak yine gelip geçip sağa sola öylesine bomba atıyor... Yani Amerikalıların adaya çıkmadan önce ağır bombardıman saldırısı yaptıkları iyi verilememiş...
Haydi bunu geçtik. Savaşın gerçek rakamlarına bakılınca 21.000 Japon askerinin hemen düşmesi beklenen adayı kahramanca yaklaşık 1,5 ay savunduğu, hepsinin öldüğü ve bir tek ama “bir tek Japon askerinin bile” sağ kalmadığı biliniyor. Amerikalı askerlerin sayısı ise 81.000 olarak kayıtlara geçmiş ve ölen Amerikalı asker sayısı ise yaklaşık 20.000.
Şimdi 81 bin Amerikalı ve 21 bin Japon askerinin bulunduğu küçücük bir adayı yani yüzbin kişiyi şöyle bir kafanızda canlandırın...
Filmi seyrettiğimiz de ise bir türlü bu kalabalığın hissettirileceği bir sahne yok... Sanki 50 kişilik üç bölük asker aralarında savaşıyor.
Tamam, gelirken denizden uzakta şöyle bir gemiler gösteriliyor ama filmin içinde karada savaşan insanlar çok zayıf kalmış. Sanki savaş değil de bir bölgede çatışma çıkmış gibi...
Neyse işte savaş sahnelerinin çok gerçekçi olmasını beklediğim böylesine yeni dönem bir filmin bu kadar zayıf kalması beni memnun etmedi...
Filmde esas olarak savaş karşıtı bir tavırla bakın bütün bu olanlar ne kadar acı ve kötü, savaşa ne gerek var denmek istendiği açıkça belli ediliyor. Amatörce de olsa böyle bir niyet olduğu verilebilmiş.
Tabii ki hafif bir kumpas da yok değil, yani hangi yönden bakarsan onu görüyorsun ve her söylenen için ayrı bir savunma fikri oluşturulmuş.
Nasıl mı? Buyurun iki farklı anlam ve iki ayrı yorum.
Klasik seyirciler arasında biraz uyanık olup da objektif olmaya çalışanlar için filmin savaş planı içinde verilmek istenen gizli ana fikir aslında şudur;
Kapalı toplum kurallarınla yaşayanlar hep aynı tarz insan yaratır, onların yaratacakları fikirler ve uygulamalar da aynı tarz olur ve bu aynılık bir gün gelir bütün ülkenin kaderi söz konusuyken tıkanır.
Tek bir kişinin bile farklı kültürleri de kavrayarak geniş bir dünya görüşüne sahip olması bakın ne kadar önemli. Komutan Kuribayashi işte böyle farklı bir görüşe sahip olduğu için hiç tahmin edilemeyen bir yöntemle savunmanın süresini uzattı.
Bu birinci yorumdu. İkincisine geçmeden önce biraz ön bilgi vermem gerekiyor.
Savaşın üstünden çok uzun yıllar geçmiş olsa da Iwo Jima’nın farklı bir yeri var.
Çünkü burada, gerçekten bir direnmeyle karşılaşılmış ve tahmin edilenden daha zor ele geçirilmiş bir zafer var.
Şu meşhur bayrak diken Amerikalı askerlerin fotoğrafı vardır hatta Amerika’da zafer anıtı diye bilinen heykeli de yapılmış ve hatta hatta buradaki bayrak dikme figürü paralarına bile uygulanmış tarihi bir simgedir.
Bu olay ve çekilen resim işte bu Iwo Jima savaşının son sahnesidir. Bu yüzden de bizim Çanakkale Savaşı gibi üzerinde çokça çalışma yapılmış bir konudur.
Bu konuların başında da nasıl olurda o kadar asker küçücük bir adayı bu kadar zor alır ve nasıl bu kadar kayıp verir tartışması gelir.
İşte yeni nesle verilecek tarihi savunma hazırdır.
Ki bu da ikinci tarafın yorumu oluyor:
Adamlar adada yeraltı tünelleri açmışlar, bulup da vuramıyorsun ki... Ondan uzun sürdü ve bu kadar kayıp verdik yoksa biz her zaman kahramanız.
Haa... Bir de burayı savunan ve böyle yapılmasını emreden Komutan, bir zamanlar bizimle askeri ilişkiler kurmuş, memleketimizde bulunmuştu. Az-çok Amerikalıların düşünce sistemini bilir.
Hani hem ondan dolayı da biraz zorlandık ve siz Japonlar bunu bir savunma başarısı saymayın.
O komutan o kadar Amerikan kültürüyle yoğrulmuştu ki kendi adamları bile onun bir Amerikan Hayranı olduğunu düşünüp emirlerini uygulamıyorlardı. O’nu bu kadar başarılı yapan aslında bizim sistemimize bir süre dahil olmasıdır. Yani bu başarınızı bile bize borçlusunuz...
Gelelim benim değerlendirmeme;
Orta kalitede, meraklısına hitabeden, tarafsız gibi görünmeyi çok iyi beceren ama derinlerinde belli bir propagandayı devam ettiren, normal bir film.
Savaş heyecanı iyi yansıtılamamış, sahneler iyi tasarlanamamış, romantizmle insan psikolojisinin karıştırılıp yanlış yönlendirmeler yapıldığı yavaş akan bir yapım. Ben beklediğimi bulamadım.
Seyredilmesi gereken filmler arasında yer almaz ama benim gibi savaş filmleri meraklılarının ilgisini çekebilir.
Filmleri bedava topluyorsanız, savaş filmleri arşivine koyulabilir o kadar.

13 Eylül 2007

hay ben böyle hatrın...

Kopi Luwak diye bilinen, daha doğrusu çok az bilinen bir kahve çeşidi var. Ben de dün akşam öğrendim... Ve buraya da aktarayım dedim...

Endonezya ve Filipinler’in turistik bir ürünü olan bu kahvenin kilosu kimi yerde 120 kimi yerde 600 Euro’ymuş... Ve tüm dünyadan hayranları bulunuyormuş...

İçenler müthiş beğenip müptelası oluyorlarmış...

Evet bunda ne var diyeceksiniz ama bakın bir de yine aynı ülkelerde yaşayan Latince ismi Paradoxurus Hermaphroditus olan Misk Kedisi cinsi bir hayvan var...

Ne alaka demeyin çok yakından alakası var:)

Şimdi sıkı durun; Bu hayvanın midesindeki farklı enzimler, yediklerini dışkılayınca dışkısına özel bir tat katıyormuş...

Alla alla mokunu mu yemişler nerden biliyorlar demeyin:) o demin bahsettiğim 600 Euroluk kahveyi işte bu Paradoxurus denen hayvan yapıyormuş...

Evet evet... Aynen öyle; Paradoxurus kahve çekirdeklerini yiyor ve dışkılıyor sonra bunu toplayıp, kurutup, paketleyip satıyorlar.

20 yıldan fazla oldu şimdi tam hatırlayamıyorum “Pekin’de sonbahar” mıydı, “Günlerin köpüğü” mü? Boris Vian’ın bir kitabında okumuştum.

Adam bir eczaneye girip aktar tarifi gibi bitkilerden oluşan bir reçeteyi eczacıya veriyor. Orada heryerinden bağlı robot gibi tutulan bir tavşan var. Listedekileri tavşana yedirip dışkılamasını bekliyorlar ve hooop bitkisel ilaçlar hazır...

Paradoxurus bana bunu hatırlattı, acaba Boris abi o zamanlar bu hayvanı biliyor muydu?

Neyse ne işte... Milletin moku kıymetli, satıp para kazanıyor. Biz kendi memleketimizin güzelliklerini görmekten aciziz... Ne diyeyim. İş bilenin kılıç kuşananın...

100 yıl sonraya "şarkı" kalacak mı?

Trafik sıkışık, açtım radyoyu... Türk sanat müziğinden bir şarkı çalıyor “Ayrılık yaman kelime, benzetmek azdır ölüme...” herkesin bildiği güzel bir eser...

Ardından sunucu konuşuyor; “Güzel söyleyince, çalanlar da güzel olunca daha da bir güzel oluyor eski şarkılar. Bunlar ölmez klasiklerden ve daha yüzlerce yıl çalınıp, söylenecek...”

Peki gerçekten öylemi olacak?

Yüzlerce yıl daha bu şarkılar bilinip, çalınıp, söylenecek mi?

Osmanlıdan bugüne kadar yazılan, bilinen, çalınan bütün Türk Sanat Müziği şarkıları gerçekten yüzlerce yıl daha yaşayabilecek mi?

Daha dün çıkan şarkıyı kimse hatırlamazken bu nasıl olacak?

Evet bizde yazılı edebiyat kadar sözlü olanı da güçlüdür, maniler, hikâyeler, masallar, türküler vs... ama bu kültürümüzün bir parçası olan Türk Sanat Müziği için kalıcılık sağlamaya yetecek mi? Dış etkenler yüz yıl önce bu kadar kuvvetli değildi ve derinlere işlemiyordu şimdi ne yazık ki öyle değil. Yüz yıl önceden günümüze kalan bir eserin bundan yüz yıl sonrasına kalması biraz daha zor olacak gibi....

Dönem dönem, sonraki kuşaklara aktarmak için kalıcı kılma adına, kayıt altına alma çalışmaları yapılmış ama artık bilgisayarlar var, internet var, çok büyük bilgiyi bir arada saklamaya yarayan cd’ler, dvd’ler var. Bu anlamda tüm kaynakları bir araya toplayan çalışmalar yapılmazsa her eserin pek öyle yüzyıl sonraya kalacağını sanmıyorum.

Bu alanda tüm eserleri toplayıp güftecisi, bestecisi en iyi icracısı şunlardır diye bilgilerin girileceği ve bir de örnek koyulacağı geniş çaplı çalışmalar yapılması şart.

Daha okula gitmediğim zamanlarda evdeki küçük cep radyosunu en kısık seste açıp yastığımın altına koyar, sabah kalkınca pilini bitirdim diye azar işiteceğimi bile bile öyle radyo dinleyerek uyurdum.

Tabii ki genelde radyo programlarında da Türk Sanat Müziği olurdu oradan bir kulak dolgunluğum var ama ona rağmen çok çok sevdiğim de söylenemez. Müziğe de meraklıyımdır ama “Say.” desen kaç tane Türk Sanat Müziği eseri sayabilirim? “En iyi ben bilirim.” diyen kaç tane sayabilir? Eksiksiz bir kaynağa ulaşılabilir mi?

Bu şarkılarla büyümüş bir neslin son şahitleri olduğumuz halde yine de evrilen, değişen dünya kişisel zevklerimizi ve beğenilerimizi ister istemez etkiledi. O yüzden bizim yaşımızdakilerin Türk Sanat Müziği’ne karşı tepkisi en fazla rahatsız olmamaktır o kadar. Ve belki de beş on bilemediniz elli kadar şarkıyı dinleye dinleye ezberlemiş olmamızdan başka da pek bir ilgimiz yok...

“Aaa! Bak ben öyle değilim.” demeyin. Son 10 yılda kaç tane Türk Sanat Müziği eserini arayıp para verip aldınız? Bu tabii ki bir gösterge değil ama ne demek istediğimi anlatabilen bir örnek. Ve sadece dinlemek değil ilgilenmek onu da belirtmekte fayda var...

Tabii ki istisnalar kaideyi bozmaz. Yine çok ilgilenen, çok uğraşan, çok sevenler de vardır ama bu artık toplumun çok dar bir kesiminde kalmış alt kültür seviyesinde gerçekleşiyor (gençlerden bahsediyorum).

Zamanında yapılan araştırmalar günün şartlarına göre iyi olsa da günümüz için bir kataloglama gibi algılanması zor. Zaten bu tür şeylerle ilgilenenler de ya yaşı gereği fazla uğraşamıyor ya da günümüz koşturmacası içinde zaman bulamıyor...

Fakat biraz araştırınca türkülerde durumun daha iyi olduğunu gördüm. Mesela 1939 doğumlu Sayın Talip Özkan bu tür bir çalışma yapmış.

Sayın Özkan Ankara Radyosu’nda memur olarak çalışmaya başlamış, sonra koroya girmiş, sonra müzisyenlerin arasına katılmış, ardından şarkıcı olmuş ve ilerleyen yıllarda da koro şefliği yapmış.

Tüm çalışma hayatı boyunca da Türk Halk Müziği hakkında çalışmalar yapmış, türkülerin Osmanlı öncesi kökenlerine kadar araştırmış ve 7000 türküden oluşan dört ciltlik dev bir katalog hazırlamış. (şimdi bu esere nasıl ulaşılır onu da bilmiyorum)

O dönemlerde bırakın interneti, bilgisayarı, doğru dürüst yayın bile bulmak zor. Bu yüzden Sayın Özkan’ın yaptığı şey çok büyük çaba ve zahmet gerektiren bir çalışma... Bu katalog TRT tarafından yayınlanmış ama daha sonra bu tip neler yapılmış, hangi çalışmalar sürdürülmüş pek bilinen bir şey yok.

Aynı türden “Tüm kayıtlı Türk Sanat Müziği eserlerini kapsayacak şekilde” çalışmalar yapılması şart...

Dünya müzik sektörünü etkileyecek evrensel boyutta gelişmeler kaydedemedik ama hiç değilse gelecek nesillere ulaşabilecekleri kendi kültürümüzün kaynaklarını aktaralım.

Sanırım bu iş de Kültür Bakanlığı’nın sorumluluk alanına giriyor. “Çok hızlı bir şekilde bu çalışmalara başlayalım ve gelecek nesillerin tüm eserlere ulaşabilecekleri kaynaklar oluşturalım” diyecek yetkili birilerinin devreye girmesi ve işi işinin ehli kişilere havale etmesi gerekiyor...

Söylemesi benden yapması onlardan...

12 Eylül 2007

Stranger than fiction [film]



Bu ne kadar şişirme bir film böyle, ne desem az... Daha en baştan biraz sert bir giriş oldu ama kendimi tutamadım...

Gereksiz bir sürü tekrar ve konuyu dağıtmaktan başka bir işe yaramayan saçma sapan ayrıntılar, gereksiz bir tiyatro oyunculuğu ciddiyeti içinde komedi havası yaratmaya çalışmalar vs... Çok ama çok sıkıcıydı...

Bu kadar eski ve basit bir konuya modern bir görünüm kazandırmak için filmin üzerine eklenen (müzik video kliplerindeki gibi) çok ama çok gereksiz grafik çizimleri.... (Zaten baştan bir kaç girişim sonrasında sıkılıp ya da unutup filmin ikinci yarısında bu çizgi efektlerini hiç uygulamamışlar.)

Araya da (benim gibi isim hafızası olmayan birininin bile tanıyacağı) Dustin Hoffman’ın oynayacağı bir rol attırıvermişler ki hem filmin reklamı/tanıtımı daha iyi olsun hem de Dustin Hoffman sayesinde ilgi çeksin... Ama yine de olmamış...

Neyse, seyrederken vakit kaybettiğim bir şeyi anlatırken de boşu boşuna vakit kaybetmeyeyim...

Geçelim konuya;

Harold diye bir adam var, milimi milimine her şeyi düzenli, dakikası dakikasına her şeyi programlı. Bu adam vergi denetleyici bir memur ve tekbaşına yaşıyor. Hergün şu saatte kalkar, şu kadar kez dişini fırçalar, şu yoldan otobüs durağına gider, işte şunu şunu yapar vs...

Bize bunu, Harold bu eylemleri gerçekleştirirken başka bir ses anlatmaktadır ama bir yerde Harold’da bu sesi duyar ve rahatsız olur. Sonra “Acaba bana mı öyle geldi?”diye düşünür.

Birkaç denemeden sonra anlar ki birisi onun yaptığı her şeyi aynen anlatmaktadır...

(da... niye 40 yıl duymamış da tam bize anlatılırken o gün duymuş burası da biraz saçma kaçmış, ya da sesi duymasan da bugüne kadar böyle bir hayatın vardı da niye kendini camdan aşağı atmadın kardeşim gibi bir sürü soru geliyor insanın aklına)

Neyse biz konuya dönelim yine;
Evet Harold’ın her yaptığını öyle ulu orta anlatan bir ses vardır...

Mesala; Harold bir odaya girip yatağın üzerinde unuttuğu çantasını mı alıyor? Ses aynı şekilde bunu söylüyor... “Harold odaya hızla girip yatağın üzerinde unuttuğu çantasını aldı ve dışarı çıktı.”

Bu arada anlatıcının sesi başka bölümlerden de bazen ipuçları vermektedir ki bunun içine Harold’un öleceği konusu da girince kahramanımız dayanamaz ve kalkıp doktora gider...

Harold durumu anlatıyor ama doktora (senaryoda öyle yazdığı için) “Ben sanki bir kitabın kahramanıyım da biri yaptıklarımı anlatıyor.” diyor...

Normal dünyada kim böyle bir ses duysa kendisinin bir romanın kahramanı olabilileceğini düşünebilir bilemiyorum. İlk aklına gelenin böyle bir şey olması çok saçma... (Hani “Film olsun işte” diye tabir edilen cinsten bir mantıksızlık bence)

Doktor da ona “Sen şizofrensin yavrum ama gidip edebiyat fakültesinden bir profesöre de görünsen iyi olur” diyor. Harold gidip adamı (Dustin Hoffman) buluyor. Anlatıyor durumu. Profesör de “Sen anlat, ben de senin hangi yazarın, hangi kitabının hangi kahramanı olduğunu bulayım.” diyor.

Hani durum o kadar normal geliyor adama... Ve bu bir profesör...
Neyse devam edelim...

Bu arada Harold işyerindeki bir görev için gönderildiği pastanede vergi durumuyla ilgili inceleme yapacaktır. Karşısına çıkan vergi mükellefi pasta börek yapan aynı zamanda oranın sahibi olan aşçı bir kadınla tanışır.

Kadın Harold’ın tam tersi bir karakterdir, “Vergi vermiyorum çünkü; okul, yol, hastane vs. yapacağınıza, topladığınız vergileri savunma sanayii için (savaş için manasında) kullanıyorsunuz.” diyebilen biridir...

İkisini yanyana gördüğünüzde (hem görünüm, hem fikir, hem yaşam tarzı olarak) bir odun ve papatyayı yanyana koymuşlar gibi bir izlenim edinebiliyorsunuz...

Harold kendi hayatını anlatan yazarı ararken bir yandan da yazarın tarafı gösterilip kitabın sonunu bir türlü bitiremediği verilmeye çalışılır. Hani buraya kadar geldi geldi, şimdi bitiremiyor ama bitirirse adam da ölecek aman ne gerilim ne gerilim olacak piheeey... diye bir hava yaratmaya çalışıyorlar güya...

Bu arada profesörün bürosundaki bir görüşmede Harold, Tv’deki bir röportajda kendini anlatan sesi yani kadın yazarı duyup görmez mi? Tesadüfün bu kadarı yani... Meğerse bu yazar profesörün tanıdığı biri değilmiymiş, bütün kitaplarında en sonda romanın kahramanını öldürmüyormuymuş... Ne heyecan ne heyecan...

Sıkıntıdan bayılmak üzereyken filmin sonlarına yaklaşıyoruz sabredin lütfen...

Tahmin edebileceğiniz gibi Harold kadına aşık oluyor, kadın da Harold’a.

Sonra Harold yazarın adresini bulup yanına gidiyor. Karşılaşıyorlar, konuşuyorlar, senaryoyu okuyorlar ama en sonunda Harold’ın ölmesi gerektiğine karar veriyorlar ve bir iki küçük sahneyle de film devam ediyor.

Artık sonunda ölür mü ölmez mi o kadarını yazmamı beklemeyin.

Zaten bu kadar kötülememe rağmen siz ille de seyredeceğim diyorsanız sıkıntıdan uyuyup sonunu göremeyebilirsiniz, ocakta çayın altını söndürmeden seyretmeye başlamayın...

Peki bu ne şimdi? Bu nasıl bir film? Sinema bir sanat dalı sayılabiliyorsa, sanat insanların fikirlerini yaymak, iletmek için kullanılabilen bir alansa, bu film bize ne söylüyor?

Sadece “Her şeyini vergi memuru gibi dakikası dakikasına planlı programlı hesaplı kitaplı yaşama... İş her şey değildir, birazcık doğal yaşa, bak hayatta aşk var vs...” diyerek nasıl yaşamamız gerektiği söylemeye çalışıyor...

Ve bir anlamda da konusuyla “Yani bak anladın mı? Sen kaderi daha önceden aynen (Harold’da olduğu gibi) yazılmış, Allahın bir kulusun. Son satırda işin biter, hayatı ciddiye alma. Yazan yazıyor, senin onu bulup kaderini zorlama gibi bir şansın da yok. Yaaa hayat böyle işte...” demeye getiriyor.

Ama bu kadar mı kötü yapılır, bu kadar mı durağan, saçma ve kötü yapılır?

Aman uzak durun ve sakın imdb sitesinin puanlarına, o puanlara bakıp seyredince de öyle olduğunu söyleyenlere ve hatta “Ne filmmiş be! Ne kadar güzelmiş valla...” diyen yorumlara bakmayın, Zamanınıza yazık...

Bu filmi seyrederek kaybedeceğiniz zamanı çikolatalı kurabiye yapmasını öğrenerek ve ilk kurabiyinizi pişirerek geçirebilirsiniz... Benden söylemesi... Sakın, sakın, sakın...

11 Eylül 2007

başımıza tohum yağacak :)

Sayın Dr. Fahrettin Er’in adını duymayanlar olabilir... TRT Radyosu’nda kendisiyle yapılan röportajı dinleyinceye kadar ben de duymamıştım. Ne kadar akıcı, ne kadar güzel ordan oraya atlayan ama hep birbiriyle ilgili şeylere bağlayan tatlı dilli bir adammış...

Vallahi iş yerinin parkına geldim arabayı parkettim radyo açık, bırakıp gidemiyorum...

Sayın Er “Her çekirdek bir ağaçtır” projesinin yaratıcısı. Bu projenin amacı evlerden meyve çekirdeklerini toplayıp doğaya bırakmak...

Daha önceden bu projeden bir broşür sayesinde haberim olmuştu ama Sayın Er ile olan bağlantısını bilmiyordum...

Ekosistemde ağaç çeşitliliğinin yerini önemini anlatacak değilim. Bu herkesin bildiği bir şey. Ben Sayın Er’in anlattıklarından aklımda kalan bir kaç ilginç şeyi size de aktarmak istiyorum...

Manisa Belediyesi toplanan bu çekirdekleri, dağcılar ve diğer gönüllülerle toprakla buluşturacak, ayrıca yamaç paraşütçüleri de serpme yöntemiyle çekirdekleri havadan dağlara bırakacaklarmış...

Bu yöntem daha önceden Pakistan ve Japonya’da da uygulanmış... Hatta Japonya’da meyve yedikten sonra çekirdeklerini uçan balonlara koyup havaya bırakma adeti bile varmış. Balon uçuyor belli bir yüksekliğe gelince basınç artıyor ve bu balonun patlamasına neden oluyor, patlayan balon yere düşüyor. Eğer denk gelirse çekirdek orada filizleniyor... 100 taneden biri bile tutsa hiç olmamasından iyidir diye düşünülüp yapılmış bir hareket ama mantık dışı da değil hani...

Amerika Florida’ya bağlı bir bölgede Şerif John olarak tanınan biri, o zamanlar çorak bir yer olan 60-80 km.lik bir bölgeyi halktan elma çekirdeklerini toplayıp ekerek elma bahçelerine çevirmiş ve bugün orası Appletown olarak biliniyormuş...
(İki dönem Manisa Belediye başkanlığı yapan Sayın Ertuğrul Dayıoğlu bizzat gitmiş burayı görmüş ve incelemiş sonra da bu bilgileri Sayın Fahrettin Er’e iletmiş...)

Meyve ağacı yetiştirmek, fide olarak alıp dikmek ve bakımını yapmak zor, çünkü bu tür fideler ağaç oluncaya kadar yetiştiği yerden alınıp başka bir yere götürüldüğünde gübreleme sulama ve diğer bakım işlemlerine alıştığı için doğada kendi başına bırakılınca yaşaması daha zor oluyormuş ve genellikle de kuruyormuş.

Ama yenilen bir meyvenin tohumlarını içeren çekirdeği, toprağa bir iki santim derinliğe ekilirse en azından 10 tane çekirdekten bir tanesinin meyve ağacı olarak yeşermesi mümkünmüş... Hem de içinde yetiştiği şartlara uyum sağlayarak güçlü bir ağaç olarak hiç zahmetsizce büyürmüş...

Ege Bölgesinin büyük bir bölümü hep çam ormanlarından oluşuyor. Ve bu ormanların kendiliğinden oluşturduğu ekosistem için yeterli değil. Çünkü burası ve bu tipteki tüm ormanlar hep devlet tarafından askeri nizamla tektip ağaç dikimiyle oluşturulmuş ormanlar... Çam ağacının yanında yetişen sandal ağacı çamları geçiyor, bakın ben buraya daha uyumluyum daha çabuk ve daha yükseğe doğru büyüyorum diyormuş ama gelip Sandal ağaçlarını kesiyorlarmış...

Devlet buraları kütük, kereste, selüloz olarak görüyor o yüzden de belli alışkanlıklarla hareket ediliyor. Çamlar iğne yapraklı ve reçineli olduğu için çok çeşitte hayvan türüne besin kaynağı olamıyor. Yassı yapraklı olan ve meyve veren ağaçlar ise bu tipteki tüm ormanlık alanlarda ekosisteme bağlı faunayı yani hayvanları da daha geniş bir şekilde kapsar...

Bu yüzden Sayın Er kendisi gibi doktor olan arkadaşlarıyla bir grup kurup geçen yıl yaklaşık 5 bin badem ve ceviz ağacı dikmiş, amaç ormandaki kuşların ve sincapların yaşam alanlarını geliştirmek, dolayısıyla fauna ve floranın (bitki örtüsü) kalitesini yükseltmek...

Sayın Er tekbaşınayken de boş durmamış ve şu ana kadar kendi çabasıyla tek tek 3000 adet Ahlat ağacını aşılayarak onları Armut ağacına dönüştürmüş...

www.doktorfahrettin.com adresindeki sitesine girip baktım. Hemen hemen aynı bilgiler ama çok daha geniş bir şekilde orada da yer alıyor meraklılarına tavsiye ederim...

Bir de Sayın Doktor Fahrettin Er’in “Antika cam koleksiyonu” ve içlerinde 100 yıllık giysiler de bulunan “Manisa yöresi eski kadın kıyafetleri koleksiyonu” yaptığını görünce söylenecek şey bulamadım...

Keşke herkes böyle; çevreye, kültüre ve insana hizmet aşkıyla dolu olsa...

bir köşe yazısının hatırlattıkları...

Nihat Genç gibi sevdiğim bir yazarı, televizyondaki programıyla daha geniş kitlelere taşıyan Serdar Akinan’ın Akşam gazetesindeki yazılarına rastlarsam şöyle bir göz atmadan bırakmam...

Akinan’ın bir köşe yazısı, yurtdışında karşılaştığım ve o zamanlar için bana ilginç gelen bir sürü şey hatırlattı.

Birkaç olayı belki sizlerin de ilgisini çeker diye buraya yazmayı düşündüm. Tabii önce bu anıları hatırlatan Akinan’ın yazısıyla başlayayım...

Akinan, dün yayınlanan yazısında; geceyarısı saat 02’de Amsterdam’daki bir Mcdonalds’ta tanık olduğu ilginç bir olayı anlatıyor...

25 yaşlarında genç bir adam 35 yaşlarında kafası sıfıra vurulmuş başka birine tasma takmış, yanında gezdiriyormuş.

Adam gerçekten bir köpek gibi davranıp önüne atılan patatesleri kokluyormuş. Kimi gelmiş resim çekmiş, kimi hiç ilgilenmemiş vs...

Bu bir fantezi mi şaka mı?

Artık neyse işte... Akinan; kendisiyle birlikte bu olaya şahit olan insanların tepkisizliğini eleştiriyor ve “Dünyanın dört bir yanında defalarca savaş izledim. Yanımda insanlar öldürüldü, işkence gördü, dövüldü... Hiçbiri ama hiçbiri beni o tasmaya bağlı adamın durumuna kayıtsız kalan insanların bakışları kadar hayrete ve dehşete düşüremedi.” diyerek tepkisini belirtiyor...

Gerçekten de yurtdışında bizim mantığımıza oturmayan bazen çok ilginç bazen çok farklı olaylar ya da yaklaşımlarla karşılaşabiliyoruz.

Benim yaşadığım, değişik denilebilecek deneyimler içeren birkaç olay Akinan’ın karşılaştığı olay kadar insanı rahatsız edici şeyler değil fakat Doğu ile Batı’nın kültür ve yaşam mantıklarının birbirinden ne kadar farklı olduğunu göstermesi açısından ilginç gelebilir...

14-15 yaşlarındaydım, Frankfurt Hava Alanı’nda yolcu salonuyla metrolara inen kat arasında oturmuş babamı bekliyorum...

Yaşlı bir teyze, niyeyse taşıma aracı almamış ve bavullarını ittire kaktıra zorla ilerlemeye çalışıyor.

Gelen geçen umursamadan, bazen de istemeden dokunup çarparak yanından yürüyüp gidiyor. Fakat kadın bir türlü koridoru bitirip merdivenlere ulaşamıyor.

Dayanamadım kalktım gittim “Afedersiniz” diyerek bavullara sarıldım, başladım taşımaya ve birlikte metronun bulunduğu kata geldik. Hafifçe öne doğru eğilip selam vererek “İyi günler” dileyip geldiğim yere doğru yürümeye başladım.

Fakat bir baktım, kadın bavulları bırakmış peşimden koşuyor... Bir elinde açık bir çanta diğerinde demir bir 5 Mark, bana bahşiş vermek için ısrar ediyor...

Kendisine; bu parayı alamayacağımı, para için yardım etmediğimi söylüyorum. Kadın orada öylece bana bakıp bunun nasıl olabileceğini düşünen bakışlarla duruyor ve bir türlü niye kendisine yardım ettiğimi anlayamıyor...

“Hayatınız boyunca hiç kimse pazardan alışveriş dönüşü elinizdeki çantaları alıp sırf yardım olsun diye evinize kadar taşımadı mı?” dedim...”

Kadın herhalde hâlâ orada donmuş vaziyette öyle duruyordur :)

Karşılıksız iyilik yapma gibi bir kavrama çok yabancılar...

Geçelim başka bir olaya;
Yine aynı yaşlardayım, genciz, delikanlıyız aklımız fikrimiz bir yandan çok doğal olarak başka yerlerde ama asla terbiye sınırlarını da aşmıyoruz...

Birgün merak edip arkadaşıma sordum “Thomas, şu bahsettikleri çıplaklar kampı denen şey gerçekten de var mı?”

Arkadaşım Thomas şaşırmış bir vaziyette “Niye? Ne yapacaksın ki?” diye soruma soruyla cevap verdi...

“Ya çok merak ediyorum beni götürsene.”dedim, aldı götürdü. Yapay bir göl, etrafı sazlık ve su kenarı da kumsal benzeri toprakla düzenlenmiş...

Sağa sola yatmış çoluk çocuk insanlar herkes anadan doğma ama benim gibi mayoyla yüzmeye gelmiş arada bir iki kişiye de rastlanıyor...

Gittim sakin bir yer buldum yere havlumu serdim ve bu arada yakınlardaki gençten bir kadın da güneşlenirken ilgimi çekti.

Daha önceden sokaklarda bisiklete üstsüz binip alışverişe giden kadınları görmüşüm alışığım ve rahatsız edecek şekilde bakmanın ayıp olacağını da biliyorum ki bakmam da zaten ama arasıra buradaki çıplak kadına bakmaktan bir türlü kendimi alamıyorum.

Siyah beyaz televizyonlar zamanı, daha Türkiye Tan gazetesini bile görmemiş. Ben aile terbiyesi almış çocuk sayılacak bir yaştayım. Yaptığım şey benim için çok normal, doğa kanunu, elimde değil kendime hâkim olamıyorum.

Biraz sağa sola bakıp dayanamayınca gözlerim tekrar çırılçıplak yatmış olan kadına çevriliveriyor. Kadın da geldiğimden beri bir o yana bir bu yana dönüp duruyor, elinde bir bisküvi paketi onunla uğraşıyor... Ben anatomi bilgimi genişletirken 5-10 dk. böyle geçti...

Ve beklenen felaket gerçekleşiyor;

Kadın ayağa kalkıp bana doğru yürüyor, benim başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor, anında kıpkırmızı olup yerin dibine geçiyorum.

Kadın gelip yanımda duruyor (O zaman konuşulan şeyleri pek iyi anlayamıyorum da) ve elindeki paketi bana doğru uzatıp bisküviden bana ikram ediyor...

Yani kadın benim aç olup, canımın bisküvi istediğini düşünebiliyor (ya da iki de bir bakmamdan ancak bu sonucu çıkarabiliyor) ama asla aklına ona bir kadın olduğu için baktığım aklına gelmiyor.

Kafasında cinsellikle ilgili böyle bir mantık yok ki benim davranışımı o şekilde yorumlasın... Çok mahçup olmuştum...

Evet çok serbestler ama cinselliği çok başka şekilde algılıyorlar... Cinselliğin vurgulanacağı durumlar onlarda çok daha farklı şekilde bir ilişki gerektiriyor... Umarım ne demek istediğimi anlatabiliyorumdur...

Kapalı toplumda yaşayan biri olarak ne kadar kaba bir davranışta bulunduğumu çok iyi gösteren bu olay bana iyi bir ders oldu...

O günden itibaren hiç bir olay bana, bizim ve Avrupalıların cinselliğe bakış açısındaki farklılığı bu şekilde iyi bir örnekle açıklayamamıştır.

Yine yurtdışı yine bir başka olay da hafızamda iyice yer etmiştir...
Ama buna geçmeden önce Türkiye’de yetiştiğim yerde nasıl bir temizlik hastası anne ve anneannenin yanında büyüdüğümü söylemem gerekir.

Ayakkabılar sokak kapısının dışında çıkarılır, ayakkabılığa koyulur, eller sabunlanmadan önce elbiseler, çoraplar çıkarılıp kirliye atılır. Eller yıkandıktan sonra sabun bile akan suyun altına tutulup öyle yerine bırakılır. Bir kez su içilen bardak fayansın üzerine bırakılıp da bir daha Havlular kaynatılmış bembeyaz pırıl pırıl, perdeler her hafta yıkanır, halılar, koltuklar her ay yıkanıp paklanır vs...Örnekleri çoğaltabiliriz...

Ve tahmin ediyorum ki neredeyse bütün ülkenin kadınları evde böyle bir temizlik krallığı kurmuşlardır...

Bu kadar temizlik prensibi edinmiş biri olarak belli görüşler oluşmaması mümkün değil ve bunların dışına çıkanları da o zamanlar ayıplamak çok normal geliyor...

Bu ön bilgiden sonra gelelim olaya...
Yine Frankfurt yine hava alanı (o zamanlar babam orada çalışıyor o yüzden hergün oraya gidip geliyorum).

Bekle bekle babam yok, sıkıştım ufak su için tuvalete gideyim dedim... Tuvaletler kesinlikle annemden “OK” alacak kadar temiz. Sen de “pırıl pırıl” ben diyeyim “bal dök yala”, o derece temiz... Ben psiuarda işimi görürken arkamdaki yanyana dizili bir sürü lavabolara bir adam yaklaştı ve musluğu açtı...

Elinde ince bir bond çanta, çok düzgün takim elbise, gömlek kravat, saçlar briyantinli falan çok şık, temiz, modern bir adam...

O zaman da daha çocuk sayılırız ya kendi kendime “İşte böyle tipler her zaman rağbet görür, adam sırf karizma, sırf gösteriş... Mühendis midir? Mimar mıdır? Bizim gibi böyle kot pantolonla t-shirtle bir numara olmaz, ne yapacaksan böyle giyinip yapacaksın bak o zaman millet nasıl farklı davranır, ye kürküm ye vs.” diye düşünüyorum.

Döndüm elimi yıkayacağım ama.......... Aman allahım o ne?

O karizmatik, o modern, o şık, o gösterişli Avrupalı adam lavaboyu tıkacıyla kapamış ağzına kadar suyla doldurmuş, kovaya su koymuş gibi elini yüzünü günde binlerce kişinin kullandığı lavabonun içindeki biriken kirli suyla yıkıyor... En sonunda da bir avuç suyu ağzına alıp gargara yapınca miğdem bulandı ve sapsarı oldum, terlemeye başladım... Adam kendisine baktığımı anlamış olacak ki bana gülümseyerek başıyla ne oldu anlamında bir işaret yaptı... Ben de bir şey yok gibilerinden bir şey yaptım ve dışarı çıktım ama o günden itibaren de Avrupa ile temizlik kavramını bir türlü yanyana getiremedim... Kamuya açık yerlerde evet ama bireysel olarak kesinlikle bizden çok farklılar...

Karşılaştığım olayların hepsi bireysel davranışlar tabii ki hiçbiri bütün toplumu bağlamaz ama temellerinde bir kültür farkının olduğu da kesin...

Neyse işte aklıma gelen daha çok şey var ama bundan fazlası hem sıkar hem geyik muhabbeti kategorisine girer, tadında bırakmak lazım... Sizlerin de bu tip hatırladığınız olaylar varsa buraya yazabilirsiniz...