31 Ekim 2007

rulo dergi...

Değişsin artık şu gazeteler, dergiler...

Tuvalet kağıdı rulosu genişliğinde, faks kağıdı özelliklerinde rulo şeklinde yayınlar çıkarmak istiyorum, ben yapamıyorum bari parası olanlar yapsın diye de buraya yazıyorum.

Mesela şu anda okuduğunuz bu site. Yazı özellikleri, başlıkları ve bir de bunlara her konu için başına sonuna ya da yeri geldikçe aralara resimler koyun, aynen buradaki genişlikte bir kağıda basın ve rulo yapın.

Otobüste, parkta, tuvalette her yerde rahatça okunan bir şey olmaz mı? Alırken de taşırken de okurken de saklarken de çok daha kullanışlı olurdu. Evet bu tipte bir dergi yapmak istiyorum. Çok güzel olacağını ve herkesin beğeneceğini de biliyorum ama bakalım ilk kim yapacak?

(Gel böyle bir şeyi biz yapalım diyorsanız bu kadar işin içinde onunla da uğraşırım ama gönül ister ki şöyle rulo şeklinde bir kareli defter yıllığı yapayım...)

29 Ekim 2007

Patrick Suskind ve "Güvercin"i

Çok başarılı ve dünya genelinde ismi yayılan bir eser ürettiğiniz zaman artık işiniz daha da zordur. Çünkü artık herkes yaratacağınız eserlerin hep bu çizginin üzerinde olmasını bekler. En küçük bir taviz bile bütün saygınlığınızı ve hatta ilk büyük eserinizin saygınlığını silebilir... Bu yüzden sanatçıların çoğu mesleğinin zirvesindeyken işi bırakmayı tercih eder. Böylece hep en iyi halleriyle, en iyi eserleriyle hatırlanmayı arzu ederler.

Patrick Suskind’in “Koku” isimli romanını okuyunca çeviri bir eser olmasına rağmen çok ama çok başarılı bulmuştum. Önüme gelen herkese de kitap konusu açılınca okumasını tavsiye ederim. “İşte roman, edebiyat, kitap bu...” dedirten bir eserdir.

Geçenlerde bu yazarın ikinci romanı olan “Güvercin”e rastladım ve başladım okumaya. (roman diyorum ama neredeyse uzun bir öykü sayılabilir çünkü 90 sayfalık bir şey).

Okumaya başlar başlamaz bir şeylerin ters gittiğini anladım çünkü roman güzel bir edebiyat eseri yaratmaya çalışmaktan çok “Bakın ben ne kadar her şeyi en ince ayrıntısına kadar gören, her şeyi bilen bir yazarım. Bütün dünyayı çözdüm, her şey nasıl birbiriyle ilgili, nasıl bağlı ve yanyana hepsini anlayabiliyorum...” demeye çalışan bir yazarın gereksiz çırpınışını gördüm.

Şu şöyle olunca hani bir de şurası şöyle olur vs. gibi her şeyi anlatmaya, gereksiz binlerce ayrıntıyı uzun uzun artık bayıltacak kadar açıklamaya, tarif etmeye ne gerek var? Biz zaten senin iyi bir roman yazarı olduğunu kabul ediyoruz. Gözlem gücünü bize aktarmak için bu kadar zorlamaya ne gerek var anlamadım.

Kitabı okurken “Koku” romanını çok beğenmiş olmamdan dolayı beklentimin de çok fazla olması belki biraz etki etmiştir ama yine de ben Patrick Suskind gibi bir yazardan böyle bir eser beklemezdim.

Bankada bekçilik yapan birinin, bir sabah kalkıp kapısının önünde bir güvercine rastlaması ve ondan iğrenip evi terk etmesini anlatması kitabın yarısını oluşturuyor. Kitabın diğer yarısında ise; bekçinin bankaya gidip kapısının önünde durmaya başlaması, öğle yemeğine çıkıp geri gelmesi, pantolonundaki yırtık yüzünden huzursuz olup da günü gergin geçirerek iş gününü bitirip kalacağı yere gitmesi anlatılıyor.

Sonuçta anlatılan genel fikir; “İnsan toplumla birlikte vardır, bundan uzaklaştıkça sanrılar ve paranoya başlar bu da yaşarken ölmek kadar zordur.” vs. ama kitabın konusu, anlatımı, kapsadığı süreç ve edebi gücü bu kitabı önerilecek bir kitap olmaktan çıkarıyor.

Patrick Suskind’in namına leke sürecek, “Koku” romanını tekrar değerlendirmemiz gerekir dedirtecek kadar kötü bir eser değil ama yine de beğenmedim sizin de beğenip başka birine önereceğinizi sanmıyorum. Boşu boşuna alıp da hem paranızı hem zamanınızı harcamayın. Tavsiye etmem.

Japon heyeti ve ortak iş yapamama sorunumuz

80’li yılların sonunda anlatılan bir olaya göre; Japonya’dan bir heyet ortak araba fabrikası kurmak amacıyla iş görüşmesi için İstanbul’a gelmiş. Havaalanında inmişler ve kendilerini bekleyen özel bir araca binip yola koyulmuşlar...

Japon heyetinin başındaki adam kendisini tutamayıp kendilerine verilen çevirmene “Biz sizinle zor anlaşırız, ortak iş yapmayı bilmiyorsunuz.” diyivermiş. Tabii ki çevirmen “Daha geleli beş dakika oldu, böyle bir şey için nasıl oluyor da bu kadar çabuk karar verebildiniz?” diye sormuş.

Japon heyet başkanı da “Evlerinize bakıyorum, hepsinin üzeri anten dolu. Bir apartmanda yanyana yaşayan insanlar bile birlikte karar alıp da dahili ortak bir anten kuramamışlar. Herkes kendi başına bir anten takmış. Buradan sizlerin ortak iş yapma kültürünüzün zayıf olduğunu kim olsa anlar.” demiş.

Çay içerken iş yerinde çay ocağının yanındaki camdan dışarı bakıyorum. Bütün çatılar uydu alıcılarının çanak antenleriyle kaplanmış. Teknoloji ve buna bağlı olarak kullanılan elektronik cihazlar değişti ama zihniyetimiz değişmedi. Bir çatıda on tane anten, on evin hepsinde ayrı bir uydu alıcı cihaz.

Hem paramız yok deriz hem parayı böyle çarçur ederiz. Hiç akıllanmayacağız...

Bilgisayar oyununda gerçek vurulma hissi...

Para kazanmak için yenilikler yapıp bunları satmaya çalışmak tabii ki olağan bir şey ama bilgisayar ekranlarında uzun süredir devam eden kanlı oyunlarla gençlerin beynine vahşetin, ölmenin ve öldürmenin, silah kullanmanın sıradan bir olay gibi görünmesini kazıyanlar doymak bilmiyor.

İnsan, bilmediği şeyi merak eder, yaşamadığı olayların nasıl gerçekleştiği konusu ilgisini çeker ve bu ilgisini çekip merak ettiği konular hakkında bilgi edinmeye çalışarak o tecrübeyi yaşamanın nasıl olduğuna dair ayrıntılara kafasını takabilir.

Ölüm, cinsellik ya da savaşta yaralanma yaş cinsiyet ve toplumsal yapıya göre böyle merak edilen şeylerin başında gelir.

İşte bu tipte meraklara olan ilgiyi görerek bunun üzerinden para kazanmayı düşünen bir firma da bilgisayarlarda oyun oynayanlar için “oyun yeleği” üretmiş.

Bu yeleği giyip oturuyorsunuz bilgisayarın başına ve genelde oyunlarda yapıldığı gibi başlıyorsunuz karşınızdakine herhangi bir sebeple ateş etmeye.

Karşınızdakini vurduğunuzda genelde ekrana sıçrayan kan efektleriyle sağınız solunuz kan gölü oluyor siz vurulunca da ekran kararıyor ve vurulduğunuz anda üzerinizdeki yeleğin içindeki minik motorlar başlıyor çalışmaya; artık karşınızdaki nerenize ateş etmişse bilgisayarlar bağlantısı olan yelek sayesinde tam orada yani vurulduğunuz yerde basınca bağlı ani bir hareket ve baskı hissediyorsunuz.

İşte bu da ses ve görüntü efektini destekleyen fiziki bir uyarıcı ile hissedeceğiniz duyguyu daha da gerçeğe taşıyor.

5-10 sene sonra da kolunuza takacağınız bir aparat sayesinde vücudunuza bir iğne batırılması sağlanır ve zerk edilen kimyasalla ani baygınlık yaşayıp ölümü de tadarsınız. Mühim olan merak değil mi?

Bu ilkel meraklar yerine sakın “Bir tiyatro oyununda dekorlar nasıl yapılır?”, “Biyoloji laboratuarlarının atıkları çevreye zarar verir mi?”, “Amerika, Irak’ı işgal ettiğinden beri tam 1 milyon 700 bin Iraklı öldürülmüş, niye dünya ses çıkaramıyor?”, “Retina taramasıyla biometrik güvenlik doğrulamasında kullanılan lazer ışını arızalanırsa göze zarar verir mi?” konularını merak etmeyin, etmeyin ki dünyada paradan başka hiç bir şeye değer vermeyenler ilkel meraklarınız sayesinde zamanınızı, paranızı, düşünme yeteneğinizi ve sanal olarak ekran karşısında “Canınızı” da alsın.

Bilgisayarda vurdulu kırdılı, kanlı silahlı oyunlar oynamayanlara buradan sevgilerimi gönderiyorum. Oynayanlara da mutlaka kurtulmalarını öneririm, düşünmek eylemin yarısıdır, sanal da olsa öldürmeyi düşünmek insani duygularınızı etkiler.

Sokaklarımızda şiddet, şehirlerimizde terör insanlarımızı öldürürken, yanıbaşımızda yaşanan savaşta bombalarla, silahlarla öldürülmüş çocuklarının başında insanlar hüngür hüngür ağlarken, kendimi evde bir odada bilgisayarın karşısında bu yeleği giymiş kan-ter içinde adamları vururken hayal edemiyorum.

Lütfen bunu düşünün ve böyle saçmalıkları bir yana atın. O bilgisayarlarda teknolojiyi geliştirelim, şehirlerimizi planlayalım, hastaneleri, işyerlerini daha verimli hale getirelim ama vahşet duygularla sanal da olsa insanları öldürmeyelim.

Oyun oynamayacak mıyız? Oynayacağız elbette ama şiddet içeren oyunlardan uzak duralım. Beynimizin bazı bölgelerini etkileyerek ölümü sıradanlaştıran bu oyunlar yerine biraz aramayla inanın bir sürü eğlenceli oyun bulabiliriz...

Sizler oynamasınız da kardeşinizi, çocuğunuzu ve çevrenizi bu konu hakkında uyarın.

26 Ekim 2007

Einstein'ın Buzdolabı

Buzcevheri kardeşimin benden önce bir ön tanıtım yaparak dikkat çektiği kitabı alalı çok olmuştu. Ama kendi bloğunda bahsettiği “Kafası kesilmiş halde etrafta koşuşturan bir tavuğun...” anlatıldığı “Kafasız tavuk Mike” hikâyesini okuyuncaya kadar kitap diğer okunacaklar arasında sessiz sedasız durmaya devam ediyordu.

Buzcevheri’nin önerisiyle hemen kitabı ön sıralara çektim ve geçtiğimiz hafta içinde fırsat yaratıp okudum.

Girişteki birkaç konu beni sıksa da gerçekliği hiç de o kadar tuhaf olmayacak bilimsel temellere dayanan bir sürü konu da vardı ve bunları büyük zevkle okudum hatta bir nefeste yaladım yuttum da diyebiliriz :)

Özellikle Tesla hayranı biri olarak Tesla ile Edison arasındaki rekabet ve zorunlu iş anlaşmalarını okudukça Edison’a olan antipatim daha da arttı. O tam günümüz adamıymış, başkasının yaptıklarını pazarlayan iyi bir iş adamı görünümlü Edison’dan bahsediyorum. Sevememiştim kendisini ve daha da sinir oldum ama bu arada Tesla’ya olan hayranlığım ve saygım da kat kat arttı...

Kitapta, doğru bilinen ama bir sürü yanlış barındıran konuların örneklerine rastlayabileceğimiz gibi inanılması güç olan gerçek bilimsel olaylar ya da tesadüfler de var.

Einstein’ın, (o zamanlar kullanılan buzdolaplarından sızan gaz sonucu meydana gelen ölümlü bir olaydan etkilenip) AEG için yeni bir buzdolabı çalışma sistemi tasarladığını ilk kez bu kitapta okudum.

Meşhur bilim teknik dergisi Scientific American’ın sahibi Alfred Ely Beach, 1886 yılında Londra'da başarıyla kurulmuş, hava basıncı ile posta nakleden bir tüp sisteminden etkilenerek insan taşıyan hava basınçlı metro yapmış. Ne özelliği var demeyin adamın yapmayı düşündüğü metro belediye taşıma işinden çok para kazanıyor diye engellenince metro inşaatı gizli gizli geceleri çalışıp yapılmış...

Kitapta, daha önceden Kareli defter’deki bir yorumda bahsedilen “Japonların Amerika’ya savaş sırasında yangın çıkarması için gönderdiği balonları” FU-GO’lardan da çok ayrıntılı bir şekilde bahsedilmiş.

Yine kitaptaki ilginç konulardan birinde Amerikalı bir adamın (Lytle S. Adams ) Pearl Harbour baskınından sonra Japonlara karşı kullanılsın diye “Yarasalara yangın bombası takıp uçaktan binlercesini bırakma.” fikrinden de oldukça geniş bir şekilde bahsediliyor. İşin ilginç yanı Carlsbad adı verilen bu proje Amerika Savunma Bakanlığı tarafından çok ciddiye alınmış, öyle ki (Kareli defter'deki beni şaşırtan başka bir olaya benzer şekilde) Alman ve Japon köylerinin benzerleri oluşturularak buralarda denemeler bile yapılmış...

Tuhaf hikâyeler içeren kitaptan son bir örnek vermem gerekirse; Dev sermayeli bir firma çok büyük üç gemi yapıyor Olympic, Titanic ve Gigantic. Sanırım Titanic ismi size de tanıdık gelmiştir. Bu üç gemi de sırasıyla çeşitli sebeplerden dolayı batıyor buraya kadar olanı zaten çok ilginç fakat bu üç gemide de çalışmış olan Violet Jessop’un her batma olayından da kurtulması herhalde daha da ilginç...

Yukarıda yazdığım örnekler gibi bir sürü küçük tuhaf hikâye içeren Steve Silverman’ın (inanılması zor ama gerçek olan tarihi olaylardan oluşan) kitabı “Einstein'ın Buzdolabı”nı herkese tavsiye ediyorum... Okuduğunuz kitap ya da kitaplara devam ederken arada dinlenmek için okunabilecek güzel bir kitap.

Türkiye, PKK terörü ve Amerika...

Siyaset benim işim değil, hiç bu konulara girmeyeyim diyorum ama olan biteni görüp de seyirci kalmak mümkün değil.

Bugüne kadar gazeteler, radyolar ve televizyonlar terör ve terör destekçileriyle ilgili akla hayale gelmeyecek binlerce konu işlediler, benim bunlara ekleyebileceğim pek fazla bir şey yok gibi...

Siyasi yapıyı eleştirenden tutun da yerine koyulabilecek sistemlere kadar her şey konuşuldu, hastane sağlık, okul eğitim, yol ulaşım vs gibi birinci dereceden ihtiyaçlar yerine bütçeden büyük payı hep savunma aldı, onbinlerce insan öldü yine de şu terör durmadı gitti.

Bundan yıllar evvel Suriye sınırında askerliğini yapmış biri olarak (ki şimdi politik olarak her ne kadar bizi destekleyip, terörle mücadelenizde yanınızdayız deseler de o zaman Suriye PKK yandaşlığı yapıyordu ve lider olarak gösterilen şahıs da oradaydı) olayları ve olayların cereyan ettiği yerleri yakından görme fırsatım oldu.

Biz yüzlerce yıllık geçmişi olan köklü devlet anlayışı üzerine kurulmuş, her türlü imkâna sahip büyük bir ülkeyiz onlarsa gerilla tarzı çarpışmalarla dağlara sinen çetelerden ibaret bir takım cahil insan, nasıl oluyor da onca yıl süren bu kanlı çatışmalarda bir türlü bitmiyorlar diye düşünüp dururdum.

Karşısında hiç kimsenin güçlü olmasını istemeyen bazı Avrupa ülkeleri bu bölgeyi birinci dünya savaşından sonra Osmanlı’nın elinden almak için yapmadığını bırakmadı. Üç beş kabileyi milliyetçilik havasıyla dolduruşa getirip başındaki adamlara da hem korunma imkânı verdiler hem para hem de silah yardımı yaptılar.

Bu kabileleri de kendilerinin yerleşmesi o zaman için mümkün olmayan yerlere yerleştirip ülke oldunuz diyerek haritaları yeniden çizip Ortadoğuyu kendilerine göre projelendirip olan biteni uzaktan izlediler.

Kim işine gelmeyen bir şey yapmaya kalkarsa öbürünü diğerine kışkırtıp durdular. 80’li yılların başından beri aynı kaynaktan yapılan saldırılarda bir bakıyorsunuz adamların ellerinde bir Rus silahları, bir Fransız bombaları, bir İngiliz mühimmatı, bir Amerikan telsizi, destekleyen destekleyene...

Oldum olası İsrail kayırmacılığına çıkan bir politika ve onların Arap dünyasıyla bir türlü barışmayan savaşçı yerleşmeci zihniyeti.

Bu bilgiler ışığında bile yüzlerce komplo teorisi ve siyasi projelendirme açılımı yapılabilir. Fakat şu son bir iki ayda gerçekleşen olaylar öylesine yanlış yönlendirmelerle verilmeye çalışılıyor ki benim gibi bu işlerin uzmanı olmayan biri bile bütün gerçekleri olduğu gibi görebilirken nasıl oluyor da bu şekilde açıklamalar, fikir beyanatları yapılıyor şaşmamak elde değil.

PKK özellikle olayları tırmandırıyor ki Türkiye Kuzey Irak’a girsin, girsin ki çatışmalar PKK ve Türkiye arasında olmaktan çıkıp Kuzey Irak ve Türkiye savaşına dönüşsün. Bu arada da PKK Kuzey Iraklı Kürtleri koruyan yasal bir orduya dönüşsün ve “Bakın biz size demedik mi, biz Kürtleri Türklerden koruyoruz ve bizim yıllardır verdiğimiz mücadele de bu. Artık bütün dünya bunu görsün, bizi kabullensin.” desinler.

Irak’ın işgali için Amerika’ya içeriden yardım etsinler diye hep elde tutulup ara sıra da kullanılan bu grupları Amerika’nın desteklediği herkes tarafından biliniyor.

Şimdi örgüt içinde bir hesaplaşma başladı.

Örgüt içerisinde bir grup “Türkiye’den bir bölümü koparamadık ama Amerika’nın Irak’la savaşı sayesinde Irak’ın bir parçası üzerinde Kuzey Irak Kürt Devleti kuruldu, artık savaşmaya gerek yok” derken son bir çabayla (yukarıda bahsettiğim şekliyle) PKK’yı Kuzey Irak Kürt Devleti’nin resmi ordusunun bir parçası haline getirmeye çalışıyor.

Diğer grup ise bu şekilde yaşamaya alışmış ve savaşalım gidip önümüze çıkanı vuralım yeter ki çalışmadan, başkalarının bize verdiği paralarla birgün orda birgün burada yaşayıp gidelim mantığı güdüyor.

Amerika bunun bilincinde ve bu örgüt liderlerini geçenlerde Amerika’da konuk edip konuştular. Amerika’nın amacı artık PKK’yı İran için kullanmak. Bu yüzden de son olaylarda tavşana kaç, tazıya tut diyen Amerika herkesin gücü ortaya çıksın ve kendisi desteklemezse neler olacağını görsünler istiyor.

Amerika’nın bu yaptırımlarını göğüsleyebilmek için eğitim, üretim ve gelişme üzerinde durup kendimizi güçlendirmemiz gerekiyor ki biz de yeri gelince resti çekelim. Dünya ekonomisinde söz sahibi olamadığımız bir gerçek ama biz bile “Irak’a ambargo uygularız, ona göre.” diyebiliyoruz çünkü şu anda Irak bize muhtaç. İşte biz de zamanı gelince bu şekilde başkalarına muhtaç olmamak için şimdiden zorlu bir mücadeleye girip esas savaşı ekonomi alanında yapmalıyız. Çünkü bilinen bir gerçek varsa o da ekonomisi zayıf olan ülkelerin savaşlarda da çok büyük başarılar gösteremeyeceğidir.

Haa, biz Türküz bizim sağımız solumuz belli olmaz o ayrı, yeri gelir yine dikiliriz tüm dünyanın karşısına tek başımıza. Ama çağımız artık göğsünü siper edip ölerek vatan kurtarma çağı değil, aklımızı kullanıp tek el silah atmadan ekonomik güçle karşındakini dize getirme çağı.

Bunun için de çok çalışmalıyız. Hem de yarından itibaren...

18 Ekim 2007

Türk'ün radyasyonla imtihanı...

Apartmana giriyorsun, iki çocuk apartman boşluğunda merdivenlerle birlikte yükselen korkuluklara tutunmuş hoplayıp zıplıyarak oynuyorlar... yanlarından geçiyorsun...

Eve giriyorsun, yemeği ısıtmak için tencerenin altını yakıyorsun... Bir yandan da sofrayı hazırlamak için çatal kaşık vs. çıkarıyorsun...

Bunlarda bir gariplik var mı?

Yok...

Bence size öyle geliyor...

Okumaya devam edin bakalım neler oluyor...

Çocukların tutunduğu demir merdiven korkuluğu, ısıttığınız yemeği koyduğunuz tencere ve sofraya koyduğunuz çatal, kaşık, bıçak gibi metalden yapılmış araç gereç radyasyonlu olabilirmiş...

Ben de öğreninince sizin gibi “Haydaaa! Ne alakası var şimdi bunun radyasyonla...” demiştim ama meğer şöyle bir durum varmış;

Bazı uyanık şirketler, gelişmiş ülkelerin radyoaktif hurdalarını toplayıp bunları tekrar eritip metal malzeme üretiminde kullanıyorlarmış.

Bu tipte metal hurdaları olan şirketler tehlikeli atık malzeme sınıfı olduğu için hurdaları alan firmalara zaten üste para veriyor. Ama bu para bizimkilere yetmemiş olacak ki bunları alıp uygun şekilde yok etmedikleri gibi üstüne üstlük bir de metal eşya yapımında kullanıyorlarmış...

Belki cebimizdeki bir tek anahtarın radyasyonlu olmasından kanser olup anında ölmeyiz ama ya bu hurda metalleri işleyen fabrikalarda durumdan haberi olmadan çalışan işçiler ne olacak?

Meğer bugüne kadar, Çernobil felaketinden etkilenen Karadeniz Bölgesindeki çayları içerken çayın kendisinden değil çay kaşığından korkmalıymışız...

Bu kadar saçmalığın yaşandığı başka bir yer daha var mı? Ne zaman akıllanacağız bilmiyorum...

17 Ekim 2007

Güzel bir hesaplama yöntemi

Hepimiz az çok ayaküstü hesap yapıyoruz, bazen toplayıp bazen çarpıyoruz. Kendimize göre de bir sürü kestirme yöntem uyguluyoruz. Mesela her hangi bir sayıyı 10’la çarpmak çok kolaydır, sayı kaç olursa olsun yanına bir sıfır koyarız ve 10’la çarpmış oluruz. Yine, 5’le çarpmak da böyledir 65x5 için 65’in yanına bir “0” koyar 650'yi elde eder onu da ikiye bölerek anında 325’i buluruz.

Böyle kısa yolları severim ve günlük hayatta neredeyse beynimde asıl işlemlerin yerini almışlardır.

Bir iki gün önce yabancı bir siteye göz gezdirirken yeni bir kısa yoldan haberim oldu.

Bu sayede 11 sayısı ile çarpma yapmanın çok güzel bir kısa yolunu öğrenmiş oldum. Formül şöyle çalışıyor; 52x11= işlemi için 11’le çarpılan 52 sayısını alıp rakamları topluyoruz 5+2=7 ediyor, bu 7’yi 52’nin ortasına yazıyoruz anında sonuca ulaşıyoruz.

Hemen başka bir örnek çözelim;
24x11=?
İşlemin sonucuna 2 ile 4’ü toplayıp elde ettiğim 6’yı 24’ün arasına yazarak anında ulaşıyorum: 264 :)

(not: eğer ortaya yazılacak rakam çift haneli çıkarsa birler hanesi yine aynı şekilde ortaya yazılıyor ama onlar hanesini 11’le çarpılan sayının onlar hanesine ekliyoruz. Örnek; 68x11=?
6+8=14
14’ün 4’ünü yine 6 ile 8’in arasına yazıyoruz elimizdeki 1’i de 68’in ilk rakamı 6’ya ekliyoruz. İşlem şöyle oluyor 6 (4) 8 ve 6+1=7 ediyor 748)

15 Ekim 2007

Karı-kocayı birbirine düşüren deney...

Archieves of general psychiatry dergisinde yayınlanan bir yazıda ilginç bir araştırmanın sonuçları açıklanmış.

Araştırma için en az 12 yıldır evli olan 42 evli çifti deney yapmak üzere ikna etmişler.

Yapacakları şey çok basit birinci gün tatlı tatlı muhabbet edecekler, ikinci gün de araştırmacıların kışkırtmasıyla ağız dalaşı diye tabir edilebilecek türden bir kavga yapacaklar.

Tüm çiftlerin görüşmeleri kameraya alınacak ve tek tek incelenecek ama bundan önce deneye katılan herkesin koluna hava tabancası benzeri bir aletle acıtmadan minik bir çizik atılacak.

Deneyler için çiftlerin gözlem altında görüşmeleri başlıyor. Birinci gün tatlı tatlı muhabbet ediliyor, ikinci gün normal konular üzerinde tartışmalar yapılıyor ama tabii ki bu normal konuları abartarak fırsat bu fırsattır diyip tartışmanın şiddetini yükselten çiftler de bulunuyor.

Araştırma bitince deneyin ikinci aşaması başlıyor. İlk başta kola atılan o minik çizgiler (aslında tıbben küçük yaralar) takibe alınarak inceleniyor. Yaralardaki kapanma, yaranın üzerinde sıvı toplanma, kapanma ve kan akışı oranı çizelgeleri yapılıyor.

Bir de bakıyorlar ki; Kavga etseler de düşmanca tavırlar sergilemeyen eşlerin yaraları daha hızlı iyileşirken, şiddetli ağız dalaşına varan tartışmalar yüzünden sert bir şekilde bağırıp çağıran eşlerin kollarındaki yaraların iyileşmesi yüzde 60 oranında daha geç gerçekleşiyor...

Tartışmayalım demiyorum ama bunun iki taraf içinde zararlı olduğu bilimsel olarak da ispatlanmışken şu üç günlük dünyada kavgayı gürültüyü bir kenara bırakalım...

II. Abdülhamid'in istettiği Çin belgesel filmleri

Sarı bir gömlek mi aldınız? Bir bakarsınız ki üstüne sarı bir şeyler giyenlerden geçilmiyor, sanki sizi beklemişler... Az rastlanan eski model bir araba mı aldınız? Daha önceden görmediğiniz kadarı trafikte önünüze çıkar durur.

Bunun adı “Algıda seçicilik.” Yani bazı şeyler isteminiz dışında bilinçaltınıza işlenir ve siz farkında olmadan gördükleriniz içinde zihinsel olarak bazı nesneler ön plana çıkarılır.

Daha önceden dikkat etmediğim “Sinematürk” isimli güzel bir dergiyi çöpe atmışlar. Yığınla gazete içinde aralarda gözüme ilişti.

Hemen dergiyi çöpten aldım hızlı hızlı sayfaları karıştırdım ve Sultan II. Abdülhamid ismini bir başlıkta görünce (okuduğum kitaplar nedeniyle daha önceden burada kendisinden bir iki konuda bahsettiğim için) ilgimi çekti... Demek ki algıda seçicilik olumlu bir eylemmiş... Zaten konu uzun olacağı için hemen dikkatimi çeken yazıya geçeyim.

Yazının başlığı “Abdülhamit’in istettiği filmler”...

“O zaman sinema mı varmış?”

“Hadi varmış diyelim, bir yandan da niye “seyrettiği” değil de “istettiği” yazmışlar?

Merak ettim. Sonra yazının tamamını okudum ve gerçekten Sultan II. Abdülhamid’in neden farklı bir insan olduğunu bir kez daha anladım.

Sayın Ali Özuyar imzalı yazıyı size de çok kısa bir şekilde özetlemek istiyorum. Buyrun okumaya ve o zamanki imkânlara rağmen Abdülhamid’in ne kadar ileri görüşlü olduğunu hep beraber görelim...

Sultan II. Abdülhamid, siyasi kişiliğinin yanında, ilgi alanlarıyla da dikkat çeken bir şahsiyetti. Gramofon, otomobil, sinema onun döneminde Osmanlı topraklarına girdiği gibi klasik müzik, opera, tiyatro da yine onun zamanında saraya girmiştir.

Fotoğraf, müzik ve tiyatroya meraklı biri haliyle sinemaya da ilgi gösterecekti ve öyle de oldu; Film çekme ve gösterme resmi olarak 29 mart 1903’te Osmanlı kanunları nezdinde düzenlendi ve yasal hale getirildi.

Sarayda yapılan film gösterileri genelde o zamanlar uzun konulu filmler çekilmediği için bir iki dakikalık sessiz sinema örneklerinden ibaretti. Fakat bu filmler kısa bir süre sonra sinema seyircisinin ilgisini çeken haber filmciliğine dönüştü.

Dünyanın çeşitli yerlerinde gerçekleşen tarihi olayların kayıtları, bilgi edinmek ve kültürel olarak belli bir yeri takip edebilmek için aynı dönemde Avrupa’nın birçok sarayında da izleniyordu.

II. Abdülhamid’in, Yıldız Sarayı’nda yapılan film gösterilerindeki en büyük sıkıntısı ise yeni filmler bulmaktı. Genellikle filmler, yabancı ülkelerde bulunan Osmanlı Elçilikleri aracılığıyla bulunup saraya gönderiliyordu.

İşte bu yazının konusunu oluşturan özel bir istek o zaman da dikkat çekmişti. 1902 yılında Berlin Sefiri Ahmet Tevfik Paşa’ya iletilen bir yazıda; Sultan II. Abdülhamid’in, Çin’in son durumuyla ilgili filmler istediği belirtiliyordu.

Peki bu neden dikkat çekici bir istekti?

Çünkü; o zaman Çin, verdiği ekonomik imtiyazlar yüzünden Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya’nın ekonomik denetimi altındaydı.

Halk buna karşı reformlar yapmaya çalıştıkça engelleniyor ve engellemeler arttıkça da iş ayaklanmaya doğru bir ivme kazanıyordu.

Beklenen oldu ve ayaklanmacılar (Boxer örgütü; I Ho Chü’an) 1900 yılında Pekin’de yabancılara saldırmaya başladılar, elçilikleri kuşatma altına aldılar hatta bir Alman elçi öldürüldü ve ayaklanmalar diğer şehirlere de sıçradı.

Çin’de çıkarları bulunan ülkeler, durumu tekrar kontrol altına almak için demin saydığım ülkelere Amerika ve Japonya’yı da ekleyerek uluslararası askeri bir güç oluşturdular.

Pekin’e giren uluslararası güç ayaklanmayı bastırdı ve Boxer Örgütü’nü etkisiz hale getirdi. Çin Hükümeti ve kraliçe Pekin’den kaçmak zorunda kaldı.

Uluslararası güç baskısı altında yeni bir Çin hükümeti kuruldu ve Avrupa ülkeleri ile hem ekonomik hem siyasi yaptırımlar içeren yeni anlaşmalar yapıldı... Tüm bunları bilip takip eden ve neler olup bittiğini, eylemlerin nasıl gerçekleştiğini görmek isteyen II. Abdülhamid de olayların seyrini ve uygulamaları filmler üzerinden incelemek istedi.

Avrupa ülkeleriyle Rus, Amerika, Japon üçlüsünün de bu işin üstüne düştüğünü görüp kendi ülkesi için planlar çıkarmaya çalışan II. Abdülhamid o zamandan bu günleri görebiliyor muymuş acaba?

100 yıldan da fazla bir zaman önce Çin’i, Çin’in siyasi ve ekonomik olarak yaptırım gücünü, dünyanın gelecekte nasıl şekillenebileceğini görebilen bir Padişah... Orada neler olup bittiğini görmek için belgesel nitelikli filmler istiyor. Belki de yakın zamanda kendi ülkesinde yapılabilecek benzer hareketlere karşı ne gibi önlemler alınması gerektiğini inceleyecek... Adamlar verirler mi hiç o filmleri?

Tabii nasıl oluyorsa Berlin’den istenen bu filmlerin bulunamadığı ama yerine “Alman askerlerinin Çin’den dönüşlerinde zafer kutlamalarıyla karşılanmasına ilişkin film”in diğer (konuyla ilgisi olmayan) filmlerle birlikte gönderildiği bildirilmiş...

Her ne kadar bugünü olduğu gibi tahmin etmek zor olsa da II. Abdülhamid kendi ülkesinin geleceğini ve ne gibi tehlikelerle karşılaşabileceğini sezmiş olsa gerek... Günümüz yöneticilerinin işi teknoloji sayesinde artık daha kolay ama acaba aynı şekilde meraklı olup bütün dünyayı takip etme isteği duyan var mı?

tv ekranında alttan geçen minik yazılar...

Bazı ürünler/firmalar, televizyonda hiç durmadan yayınlanan reklamlarda neredeyse gerçek dışı sloganlarla kendini duyurmaya çalışıyor.

Şu yarı fiyatına, yok bu yüzde 70 indirimli vs. sonra ilginizi çekiyor ve araştırıp öğrendiğinizde bir bakıyorsunuz ki aslında genelde tüm müşterilere veriliyormuş gibi görünen hizmet sadece belli bir kesimi kapsıyormuş ya da başka şartları yerine getirmeniz gerekiyormuş...

Daha da doğrusu; aslında söylenilen hizmeti vermemek için bin dereden su getiriyorlar ama bunu reklamlarda söylemiyorlar.

Televizyonda reklam çıkıyor, altında minicik yazılarla çok hızlı bir şekilde bilgi geçiyor. Amaçları bilgilendirmek değil okunmasını engellemek. Yasanın getirdiği zorunluluğu yerine getirmek için yani yasak savuşturmak için okunamayacak hızda bir açıklama geçiriyorlar maksat adet yerini bulsun...

Mesela “Dakikasını, bizim cep telefonu şirketimizle şu kadar kuruşa konuşun...” diyorlar “Tamam iyiymiş bu.” diyorsunuz sonra bir bakıyorsunuz ki; yok son bir ay içinde konuşman bu kadar tutacak ki özel bir indirim uygulansın, yok en az şu kadar yıllık bu telefon operatörünün müşterisi olman gerekiyor vs... ve hatta hatta hepsi yerine getirilmiş olsa bile üstüne üstlük bir de son soru/açıklama var: “Kaç yaşındasınız? Soruyorum çünkü bu kampanyadan yararlanmak için 35 yaşından büyük olmamanız gerekiyor.” Eh yani ben en baştan ismimi verdim, sen de ekranda benim bilgilerimi görüyorsun ve kaç yaşında olduğum da orada yazıyor. Çocuk mu kandırıyorsunuz kardeşim.”

Neyse esas mevzuya geleyim. Nerde ne kadar böyle minicik, görülmeyecek kadar küçük yazıyla hıphızlı bir şekilde bir bilgi geçiriliyorsa ve bunu kim yaptıysa hemen onu mahkemeye çıkaracaksın dolandırıcılıktan. Ve de “Mahkeme kararını verdi. Ne kadar ceza aldığını ve bu cezayı çekmemek için ne yapman gerektiğini şuradaki televizyonda alttan geçen yazıyla sana okutacağız. Yazılar aynen senin reklamındaki hızda ve küçüklükte olacak, ister oku, ister okuma!” diyeceksin.

Basacaksın düğmeye nasıl oluyormuş görsün bakalım...

12 Ekim 2007

Maksim Gorki; ölmemiş, öldürülmüş...

Bir şeyler okurken, Stalin döneminin eli kanlı ismi “Yagoda”ya yıllar sonra satırlar arasında tekrar rastladım. Okumaya devam ettim...

Sonra, yavaş yavaş bazı şeyler kafama takıldı, araştırmaya başladım; Lenin, Stalin derken konular içinde oradan oraya atlayıp durdum.

Bu arada Yagoda’nın mahkemeye çıkarılışı ve suçlamaları cevaplaması ile ilgili bölümlere gelince farklı bir şey dikkatimi çekti. Bu yazıların içinde küçük bir ayrıntı olarak geçen ama çok önemli bir şey vardı. Büyük Rus yazarlarından Maksim Gorki ile ilgili daha önceden hiçbir yerde okumadığım duymadığım bir şey buldum.

Gorki hastalıktan ölmemiş, öldürülmüş!

Ve bu suçu işleyenler, mahkemede resmen suçlarını itiraf etmişler.

Hemen hemen hiç bilinmeyen bu konuyla ilgili bulup öğrendiklerimi size aktarmadan önce o döneme ve olayları yönlendiren insanlara kısaca bir göz atmak gerekiyor. (Ki ben de bir yandan kafamdakileri toparlayıp size düzgünce anlatabileyim...)

Konu zaten kendinden uzun o yüzden fazla uzatmadan hemen anlatmaya başlayayım;

Rusya’da çarlık döneminin bitip komünizmin başlamasıyla halk büyük bir mücadele içine girmek zorunda kalmıştı.

Her zaman olduğu gibi bu dönemde de siyasetçilerle yazarlar arasında bir ilişki vardı; kimi el üstünde tutulurken kimisi de fikir ayrılığı yarattığı için yönetenler tarafından her şekilde engelleniyordu.

Dünya edebiyatının en büyük yazarlarından biri olan Maksim Gorki de çarlık döneminde yönetimi eleştirdiği için hapse atılmış ama bir süre sonra hapisten kurtulmuştu.

Ardından, komünistler gelince (her ne kadar desteklese de) eleştiriler yazmaya devam eden Gorki kendisine uygulanan baskılar sonucu Lenin’in istekleri doğrultusunda sansürlü yazılar yazmayı istemediği için ülkesini terk etmiş ve ancak çok sonra Stalin’in ısrarı üzerine geri gelmişti.

Bu arada siyasi alanda ise büyük bir mücadele ve baskı ortamı oluşmuş Rusya iyice birbirine girmişti.

Şimdi biraz daha dolaşıp ona ve o döneme geleceğiz. Ama önce o şartlar nasıl oluştu bir bakalım.

Lenin’in ölmesi üzerine Stalin başa geçti ve çok ağır koşulların uygulamaya koyulması insanları dayanılmaz yaşam koşulları içine itti.

İşte bu dayanılmaz şartlara karşı tepki verenler, İçişleri Halk Komiserliği (Rus gizli polisi) tarafından tespit edilince Stalin ve komünizm karşıtı sayılıp bir şekilde ortadan kaldırılıyordu.

O dönemde bu tür suçlamalarla itham edilip öldürülenlerin sayısı 60 milyon olarak tahmin ediliyor (Ünlü Rus Yazar Soljenitsin de yazılarında o günlerin tanığı olarak bu rakamı doğrulamaktadır.)

Ne Lenin, ne Stalin... O dönemin perde arkasındaki gizli baş aktörü ise çok farklı bir isim: Genrik Yagoda...

Stalin dönemi Rusya’sında komünizme karşı olanların öldürülmesi için elinden geleni ardına koymayan Genrik Yagoda, o dönemdeki birçok toplu katliamın sorumlusu olarak gösterilmekte. (ki bu arada belirteyim; tarihi belgelerden, toplu imhalarla katledilenler arasında Türk azınlıkların olduğunu da öğreniyoruz.)

Yagoda, Bolşeviklerin yanında, Rus Sosyal Demokrat Parti içinde yer almış ve 1917 devriminde üstlendiği görevler sayesinde de Lenin’le yakınlaşıp arkadaş olmuş. Yagoda yürüttüğü tüm eylemlerle Lenin’den sonra Stalin’in de gözüne girmeyi başarmış ve açık olarak Stalin tarafından desteklenmiş.

Zamanında en yakın dava arkadaşlarını bile saf dışı bırakıp liderliği ele geçiren Stalin; Yagoda’ya karşı da çok temkinliydi ve ileride olabilecek aksilikleri (birlikte işledikleri suçların öğrenilmesini) engellemek amacıyla Yagoda’nın ortadan kaldırmasını emretti. Bu görevi de ilginçtir Yagoda’nın yardımcısı Yezhov’a verdi. Yezhov’un ödülü de Yagoda’nın makamı olacaktı...

(Niye “ilginçtir...” dedim? Onu da şöyle açıklayayım.
Yagoda da buraya kendi müdürü Menjiski`yi ortadan kaldırarak gelmişti ve bu şekilde aynı şey kendi başına gelmiş olacaktı... )

Yezhov, çeşitli suçlamalarla Yagodayı mahkemeye taşıyıp oradan çıkacak kararla da müdürünün idamını gerçekleştirmeyi planladı. Hazırlıklar bitince casusluk, sabotaj ve ihanetle suçlanan Yagoda mahkemeye çıkarılmış.

Mahkemede, kendisine diş bileyip her türlü suçlamayı yapanlardan başka, tanıklık yapmak için çağrılanlar da varmış. Bunların arasında resmi makamların doktorları olarak bilinen Kremlin doktorları ise tüm dünya basının izlediği mahkemede korkunç açıklamalar yapmışlar. Bu açıklamaları dinledikçe mahkemede bulunanlar şaşkınlıklarını gizleyemiyorlarmış.

Doktorların anlattıkları bir süre sonra suçlamalar için tanıklık etmekten çıkarak itiraf etmeye kadar varmış çünkü Yagoda'nın emriyle zehirlenenler olduğu gibi başka yollardan öldürülenler de bulunuyormuş. Cinayetleri, aldıkları emirle yerine getiren doktorlar mahkemede bunları açıklamak zorunda kalmışlar.

Doktorların yaptığı açıklamalar arasında en ilgi çekeni benim de dikkatimi çekti.

Doktorların, Yagoda'nın emriyle öldürdükleri insanlar arasında Maksim Gorki ve oğlu Maksim Peşkov da varmış.

Doktorlar yaptıklarını tüm ayrıntılarıyla anlatmaya başlamışlar;
Maksim Gorki'yi hastayken düzenli olarak şiddetli hava cereyanına bırakmışlar. Böylece ünlü yazarın zatüre olmasını ve dolaylı yoldan da olsa bilinçli bir şekilde öldürülmesini sağlamışlar. Oğlunu ise sarhoş ettikten sonra karlar üzerine yatırıp ölüme terketmişler...

Doktorlar bu uygulamalara karşı çıktıklarını ama Yagoda'nın zorunlu emir ve tehtidlerine karşı gelemediklerini açıklamışlar.

Yapılan suçlamalarda, öldürülen insanların ismi geçtikçe Yagoda hemen hemen hepsine itiraz etse de Maksim Gorki ve oğlu Peşkov için söylenenleri kabul etmiş ve kendince gerekçelerini açıklamış... Halkın acılarını paylaşıp yazdığı için Rusça’da “Acı” anlamına gelen Gorki lakabıyla anılan Maksim Gorki’nin yaşamı da böylesine acılar içinde son bulmuş.

08 Ekim 2007

uydurma ama güzel bir hikâye...

Gotik tarzda yapılan eski kiliseler, genelde haç biçimindeki bir temel üzerinde yükselir. Dar uzun mimari şekliyle, çok yüksek bir binadaymış havası yaratan kiliselerin tavanları da genellikle resimlerle süslüdür...

Bu tür resimlerin en ünlüleri Vatikan’daki Sistine Şapeli’ndekilerdir (bknz örn. 1, 2) (orjinal ismin yazılışı: Cappella Sistina), resimleri yapan da Rönesans devrinin en ünlü ressamı Michelangelo’dur.

Bu kısa bilgiden sonra gelelim yazımın konusuna.

Yakın bir zamanda okuduğum yarı rivayet yarı uydurma bir öykü benim hoşuma gitti ve belki sizin de hoşunuza gider diye aklımda kaldığı kadarıyla da özet olarak buraya aktarmayı düşündüm, umarım beğenirsiniz...

İşte hikâye;

Eski zamanlarda bir kilisenin papazı, daha yüksek bir makama geçmek için baş rahibin gelip kendisini ve kiliseyi denetlemesini beklemekteymiş. Beklenen konuk büyük, arzulanan kademe de önemli olunca papaz hiçbir aksilik çıksın istemediği için her şeyi gözden geçiriyormuş.

Papaz küçük bir kasabada görevli olduğu için haliyle kilisede de pek öyle göz alıcı süslemeler, heykeller yokmuş. Basit dört duvar bir yer, hatta süslü püslü renkli camları bile yok. “Baş rahip gelince burayı daha da güzel göstermek için acaba ne yapmak lazım?” diye düşünmüş.

Zamanında papaz, büyük ve ünlü kiliseleri gezip görmüş. O ihtişamlı süslemeleri, resimleri falan biliyor. Acaba buraya ne yaptırabilirim diye düşünüp durmuş. En sonunda kasabada ressam olan birini bulup (kilisenin camları olmadığı için) bütün duvarlara resim yaptırtmaya karar vermiş...

Papaz, ressamı bulup; duvarlara çizilecek bulutları, melekleri, martıları vs. anlatmış... Gereken malzemeler alınmış, ressam içeri kapanmış...

Resimlerin kısa bir sürede yetiştirilmesi gerekiyor diye de ressam gündüz çalıştığı iş biter bitmez kiliseye koşuyor ve hiç aralıksız tüm gece boyunca çalışıyormuş.

Aradan bir iki gün geçmiş ve artık duvarlarda yavaş yavaş bir şeyler belirmeye başlamış... Ama papazın içinde de ufak ufak bir şeyler kıpırdamaya başlamış...

Ressam sabah gidiyor, papaz geliyor... Bakıyor ki duvarlar boyanmış üzerine martılar, bulutlar yapılmış, bir iki melek için de kurşun kalemle taslak çizimler yapılmış. Alıyor eline ıslak bir sünger, başlıyor kendine göre düzeltmeye...

Şu martının kanadı biraz uzun, hiç bu kadar büyük bulut yapılır mı? vs. beğenmediği yerleri düzeltip duruyor.

Akşam olunca yine ressam geliyor, başlıyorlar tartışmaya... Bir yandan resimler yeniden düzeltiliyor bir yandan ressam anlatıyor, papaz onaylıyor; “doğru, doğru... keşke hiç ellemeseydim” diyor...

Diyor ama ertesi gün yine dayanamayıp bu sefer de meleğin kanadı biraz uzun olmuş, yok başındaki taç küçük vs. diyerek yine resimlere elindeki süngerle müdahale ediyor....

Bu böyle üç dört kez tekrarlanınca ressam iyici sinirleniyor ve kilisenin kapısını kapatıp işi bitinceye kadar papazı içeri almıyor. İş bitip de ressam kapıları açınca papaz içeri giriyor ve girmesiyle birlikte de şaşırıyor. Çünkü ressam bütün resimleri silmiş...

Papaz tam ağzını açıp bir şeyler söyleyecekken ressam: “Bundan sonra resimlerin sağını solunu biraz zor bozarsın...” diyerek biraz da bulduğu yöntemle övünüp, tavana yaptığı resimleri göstermiş...

Baş rahip gelmiş mi, kiliseyi çok beğenip papazı da daha iyi bir makama getirmiş mi bilmiyorum ama o günden itibaren; kilise duvarlarına yapılan resimler artık kiliselerin yüksek tavanlarına yapılmaya başlanmış.

İyi ki de öyle olmuş :) yoksa yüzlerce yıl boyunca başkalarının müdahaleleri yüzünden bozulup günümüze ulaşamayacaklardı ve bizler de döneminin çok ilerisinde olan dahi ressamları belki de tanıma fırsatı bile bulamayacaktık...

güzel bir su tasarrufu önerisi...

Oturduğumuz apartmanın posta kutusuna gelen ücretsiz bir dergi var.

Her türlü basılı malzemeye öylesine de olsa bir üstten bakmayı adet edinmişim ya; Yetko Yetkiner isimli yazarın işlediği konu içinde bir ayrıntı dikkatimi çekti...

Yazan kişi uzun bir süre Kanada’da kalmış ve orada bir ev satın almış. Evine tadilat yaptıracağı zaman temizlik sırasında sifonun içinde büyükçe bir taş bulmuş ve bunun ne için koyulduğunu anlayamamış ama sonradan komşusuyla konuşunca iş anlaşılmış.

Kanada’da ilkokul çocuklarına bile öğretilen bir tasarruf tedbiriymiş bu. Büyükçe bir taşı alıp tuvaletteki sifonun içine koyuyorlarmış ve doğal olarak sifon her dolduğunda o taş kadar suyun ziyan olması engelleniyormuş. Ki “...gölleri ve yağışlarıyla neredeyse hiç su sorunu yaşamayan Kanada bile böyle bir şeyi öğretip uygulatıyorsa biz niye yapmayalım?” diyen yazar, devam edip bir öneride bulunuyor.

Herkes bir litrelik pet şişeyi suyla doldurup evindeki sifona koysun biz de sudan tasarruf edelim. Sifonu her çektiğimizde bir litre su tasarruf edelim.

Şimdi küçük bir tasarruf gibi görünüyor ama bir hesaplıyorum biz evde iki büyük ve iki çocuk toplam dört kişiyiz. Sabah bir, öğlen bir, akşam bir kez kullansak dört kişiden eder 12 litre su. On günde 120 lt. Ayda 360 litre, bu da yılda yaklaşık dört ton su tasarrufu demektir. Bir apartmanda yaklaşık on daire olsa yine aynı ortalama ile bir yılda bir apartman 40 ton su tasarruf eder. İstanbul’daki apartmanları ve evleri şöyle bir düşünelim yaklaşık 20 milyon insan dört kişi bir arada otursa 5 milyon konut demektir. Yılda 4 ton su’dan (bunun onda biri bile olsa) varın tasarruf edilen su miktarını siz hesaplayın...

Bence güzel bir öneri ve bu güne kadar bazılarımızın aklına gelmiş olsa bile yine de böyle net bir şekilde ilk kez yazıp duyuruluyor. İski ve Milli Eğitim Bakanlığı olaya bir el atsalar gelecek nesillere su tasarrufu için güzel bir yöntem daha öğretilmiş olmaz mı?

(tabii ki bu arada; bu kadar çok akarsuyumuz, göllerimiz, yağış alan ormanlarımız olmasına rağmen bizim hangi yanlış yapılanmalar ve uygulamalar sonucunda susuz kalmaya başladığımıza bir sürü gereksiz ve işlevsiz baraj yapılmasına hiç değinmiyorum. Onlar apayrı konular...)

04 Ekim 2007

Sevimli tayfa(!)lar... :)

Ben ilk kez duydum ve çok ilginç buldum o yüzden de buraya aktarmak istedim. Konu gerçekten ilginç, umarım sizin de ilginizi çeker.

16. yüzyıldan itibaren denizcilikteki gösterdiği gelişmelerle Akdeniz’i adeta bir içdeniz gibi kullanan Osmanlı, Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya kadar her yerde etki sahibiydi.

Osmanlı’nın bu şekilde uzak yerlere elini kolunu sallayarak gitmesi, gittiği yerlerde rastladığı ilginç hayvanları getirip belli işlerde kullanmak için özel üretim çiftlikleri kurması, hatta bazı türleri eğitmesi az da olsa bilinen şeylerdir. Belki bu konuyu duymuşsunuzdur... Amaaaa... Osmanlı donanmasında, savaş gemilerinde maymunlara gözcülük yaptırıldığını duymuş muydunuz?

O dönemde Afrika’ya yapılan seferlerin dönüşlerinde getirilen maymunlar, özelliklerine göre sınıflandırılır, uygun olanları da özel eğitimden geçirilmek için İstanbul ve Gelibolu tersanelerine gönderilirmiş.

Gözleri doğal olarak zaten çok keskin olan maymunlar, bu tersanelerde özel eğitimden geçirilirlermiş.

Eğitilen bu maymunlar, özellikle II. Beyazıd döneminden itibaren savaş gemilerinde gözcü olarak kullanılmaya başlanmış. Maymunların ilk kez Osmanlı Donanması tarafından resmi olarak istihdam edilmesinin nedeni ise Yaz-Kış, Yağmur-Güneş-Rüzgâr demeden bir direğin tepesinde oturabilmesi ve uzakları insandan daha iyi görebilmesidir.

Nasıl bir eğitimden geçiyorlarsa artık, maymunlar oturdukları direğin (seren) tepesinde ufukta kara görününce belli hareketlerle bunu aşağıdakilere iletiyormuş.

Bulunduğu yerde kıpırdamadan ufuğa doğru aynı noktaya bakan maymunların o dönemde çizilmiş resimleri de bulunmaktaymış. Ve neredeyse bütün resimlerde maymunlar ellerini gözlerinin üzerine siperlik yapmış vaziyetteyken resmediliyormuş.

Bu resimler ve bu bilgi halk arasında da görülüp duyulmaya başlanmış ve hatta bir şekilde böyle dalıp gidenlerle şakalaşmak için de “Gemi maymunu gibi nereye bakıyorsun öyle dalıp gitmişsin” denirmiş...

03 Ekim 2007

Metrobüs sorunu...

Kimsenin işine karışmak gibi olmasın ama insan gözünün önünde cereyan eden olaylara karşı ister istemez fikir yürütmek zorunda kalıyor. Hele söz konusu olan bizim kendi milli servetimiz, ekmeğimizden aşımızdan verdiğimiz vergilerin gideceği yerse görmemezlik edemiyoruz.

Söyleyeceğim şey geçen ay içerisinde çok konuşulan bir konu; İstanbul Metrobüs projesi...

Tamam paramız yok gerçek metro yapamıyoruz, özel yol yapalım, özel otobüs koyalım adını metro yapalım gibi saçma yanları var, buna bir şey demiyorum. Keşke aynı yolun üstüne özel bir raylı sistem yapılsaydı da yolun üç şeridi iptal edilmeseydi herkes daha rahat etseydi falan onlar ayrı konu. Ne yapalım demek ki yapılamıyor ve anca bu kadar oluyor diyerek sineye çekeriz. Ama bu konu bambaşka...

Bütün gazete ve televizyonlarda yetersizliği, gereksizliği, yararı, aksaklıkları vs konuşuldu. Benim gibi bilen bilmeyen, gören görmeyen herkes bir şeyler söyledi. Kimi beğendi kimi beğenmedi.

Ama niyeyse kimse benim düşündüğüm şeyden bahsetmiyor.

Daha önceden de İETT ile ilgili başka bir konu yazmıştım o konuda geri adım atıldı. Öyle olması da iyi oldu, aklın yolu birdir. Ama bu konuda sanki olay bitmiş ve yapılacak bir şey kalmamış gibi görünüyor.

Şimdi; Türkiye özel yatırımcıların, düşük maliyetler ve ucuz işçilik gibi avantajlar için ülkemize koşa koşa geldiği bir yerse, koskoca Mercedes Benz Otobüs Firması hiçbir yeri beğenmeyip (babasının hayrına değil tabii) kalkıp otobüslerini Türkiye’de yaptırıyorsa yani Türkiye otobüs yapabiliyorsa biz niye gidip yurtdışından otobüs alıyoruz anlayamıyorum.

Otomotiv sektöründe normal binek araçların büyük bölümü, otomasyon bantlarında robotlar tarafından yapılıyor. Yani el işçiliği ve çalışan işçi sayısı minimum seviyede. Halbuki otobüslerin yapım aşamasında çok daha büyük bir bölüm el işçiliği gerektiriyor yani daha çok işçiye gerek duyuluyor. Ayrıca kullanılan malzemeler de yine (koltuk kumaşına kadar bir çok malzeme) ülkemizdeki yan sanayi tarafından karşılanıyor.

Sen şimdi bu becerilere sahipken, böyle imkânların varken hatta ve hatta raylı taşımacılık için Tren’di, Metro’ydu vagonlarının her türlü teknolojisini karşılayarak burada yapabiliyorken niye bu otobüsler için dışarıya para veriyorsun, benim kafam bir türlü basmıyor ve aklım almıyor...

Metrobüs geçici bir çözüm olabilir, kullanılınca daha kısa sürede ulaşım sağlıyor diye herkesin tek tek arabaya binmesini engelleyip daha da cazip hale gelebilir. Başka hatlarda, başka semtlerde hatta İstanbul haricinde başka şehirlerde bile ihtiyaca göre kullanılabilir. Yani bu iş için çok sayıda otobüse ihtiyaç olacağı şimdiden belliyken niye bu kadar büyük bir kaynak yurtdışına gönderiliyor?

Ne soran var, ne de bu konuda bir açıklama yapan... Otobüsümüzü, Tramvayımızı, Hafif Metro araçlarımızı kendimiz yaptığımız gibi lütfen kendi Metrobüs’ümüzü de kendimiz yapalım, paramız cebimizde kalsın...

bebek bezi üreticilerine duyurulur...

Çocuk bezi konusu, iki tane çocuk büyüttüğüm için hep gözümün önünde...

Ne zaman büyük bir markete gitsem ikisi bir arada paket, iki alana üçüncü bedava gibi kampanyalar dikkatimi çekiyor. Yok yanında ıslak mendil, pişik kremi verenler vs.

Zaten kampanya veya özel indirim yapanlar satış fiyatının belli bir miktarından vazgeçmiş ya da yanında bir şeyler verenler de fazladan maliyeti arttırmış olmayı en baştan kabul etmiş oluyorlar.

Şimdi ben diyorum ki;
Şöyle, markalardan biri çıksa (mesela piyasaya yeni giren bir firma olabilir), satışını arttırsın diye üç paketi birden alana, o üç paketin içine sığacağı kadar, renkli, cicili bicili, kabartma karakterlerle süslü ilginç bir plastik küp yapsa, bu üç paketi de onun içine koysa, sırf o kutuyu almak için en başta markete ben giderim.

Çünkü; o boyda plastik, kapaklı ve güzel görünümlü bir “Küp kap” çocuk için oyuncaklarını koyma yeri olarak (oyuncak sepeti gibi) kullanılabilir... Çocuk bunu minik sandalye ya da sehpa, masa gibi kullanabilir... Kendi odasında belirli bir eşya türünü (mesela sadece iç çamaşırlarını) koymak için kullanılabilir... Sadece çocuğa ait kirli çamaşırların koyulacağı çamaşır sepeti olarak ya da kullanılmış alt bezinin atılacağı ayrı bir çöp kutusu olarak kullanılabilir.

---Evlerde bu çöpe bez atma meselesi gerçekten önemli çünkü genellikle çöp kutusu mutfakta bulunuyor ve bu tip kullanılmış çocuk bezlerinin mutfakta durması sakıncalı ve rahatsız edici olacağı için herkes küçük tuvalete ya da balkon gibi başka bir yerde naylon poşet içine koyuyor. Bedavadan gelmiş ve çocuğa ait bir nesne özelliği taşıyan güzel ve kapaklı yeni bir atık bez kutusu olsa iyi olurdu:)

Yani her şekilde hem çocuğun hem anne babanın işine yarayacak güzel bir şey olur.

Bebek bezi üreticileri, çok miktarda yapılacağı için bu “Küp kap”ları çok düşük bir maliyetle alıp bezlerini kullananlara kampanya kapsamında (üçü bir küp kap’ta gibi bir sloganla duyurup) dağıtabilir. Böyle bir şey hem anne babanın, hem bebek bezi üreticisinin işine gelir.

Evet efendim, bunu yapan bir firma olursa fikrin sahibi olarak hediyemizi bekliyoruz artık :)

02 Ekim 2007

"Çok yaklaştın!" uyarısı...

Arabaların trafikte güvenliğini arttırmak için araç üzerindeki ışıklandırma sisteminin büyük önem taşıdığını söylemeye gerek yok. Daha önceden başka bir yazımda yetersiz görüş yüzünden görülemeyen sinyaller için küçük bir öneri-yazım olmuştu. (ki bu tip buluşlar yapan bir gencin ve toplumun durumunu anlatan yıllar önce yazılmış bir öyküm de vardır.)

Bu sefer de yine sinyallerle ilgili başka bir önerim olacak.

Trafikte seyir halindeyken her ne kadar arka taraftan gelen araçları kontrol etsek de İstanbul trafiği gibi kaos ortamlarında neler olabileceği ne yazık ki hiç bilinmiyor...

Gelelim öneriye;
Araç kullanırken biz sağımızdaki aracın üzerimize gelmesine, soldaki kamyonun hızla geçmesine ve önümüzdekinin yavaşlayıp hızlanmasına dikkat ettiğimiz yoğun sürüş durumundayken çok sık arkamızı kontrol edemediğimiz durumlar oluyor.

Sokaklarda ve normal caddelerde mecburen zaten yavaş gidiyoruz ve arkamızdan yakın takiple gelenler fazla sorun olmuyor. Ama E5 ve çevreyolu gibi hızlı gidilen yerlerde bazen biz normal giderken, çok hızla gelip arabanın arkasına yapışan bilinçsiz sürücüler de yok değil.

İşte böyle durumlarda bunu görüp bazen kendimiz “Çok hızlı yaklaştın, uzaklaş biraz!” uyarısında bulunmak için dörtlü flaşörleri yakıyoruz.

Arabaların arkasına yerleştirilecek harekete duyarlı alıcılar (reseptör) bize arkadan fazlaca (bir araç boyu kadar) yaklaşan araçları algılayıp uyarmak için otomatik olarak dörtlü flaşörleri devreye alsa, hem arkamıza fazlaca yaklaşanı hem de bizi uyarsa çok yararlı olur diye düşünüyorum.

Sistemle ilgili ayrıntılar;

Bu, basit ve ucuz bir uygulamayla araçlara hemen eklenebilecek bir şey. Maliyet çok düşük çünkü bu sistemi çalıştıracak olan harekete duyarlı alıcılar artık musluklarda suyu açıp kapamak için kullanılacak kadar ucuz.

Tampon ve arka lambalar çamurlandığı zaman sistem işlemeyebilir diye alıcılar arabanın arka camının içine yerleştirilebilir.

Bu alıcılar o kadar küçüktür ki dışarıdan bakıldığında arabanın cam lastiklerinin içinde hiç dikkat çekmez, görüşü engellemez. Hani şu alarmlara ait yanıp sönen minik lambalar vardır kimi arabada aynen o boydalar.

Şehiriçinde mecburen çok sıkışık olan trafikte yanıp gereksiz çalışmasın diye belli bir hızın üzerindeyken devreye girmesi sağlanmalı. Mesela bu sistem, hız göstergesine bağlı bir anahtarın, 40 km.nin üzerine çıktığınız anda açılmasıyla devreye girmeli.

Sistem devreye girince, uzaktan yaklaşan aracı haber vermesi gerekmiyor, sadece normal takip mesafesinden daha yakına gelen olunca uyarı için yanıp sönecek (bu mesafe uzmanlar tarafından belirlenmeli). Dışarıdaki araba bizim ışığımızı görüp bu uyarı ile kendini toparlayacak, biz de eğer bu ani yaklaşmanın farkında değilsek sistem uyarınca (ki dörtlü flaşörlerin zaten kendine özgü yanıp sönme sesi vardır) arkamıza, çok yakına birinin geldiğini anlayacağız. Sistem, haliyle bizden daha hızlı bir şekilde (ve kullanımda göstermemiz gereken azami dikkati bölmeden) dörtlü flaşörlerin yanmasını sağlayacaktır.

Bu sistemin başka bir versiyonunu önceden, hızlı giderken belli bir sorun yüzünden ani fren yapmak zorunda kaldığımızda arkamızdan geleni uyarmak için uygulardık.

“Aman dikkat et! Hızlı gitmiyoruz, burada bir sorun var!” diye uyarmak için arkamızdan gelenin dikkatini çekmek ve bize çarpmasını engellemek amacıyla hemen dörtlü flaşörleri yakardık.

Şimdi bu sistemi yani giderken ani duruşlarda arkadan gelen arabayı uyarmak için dörtlü flaşörleri otomatik olarak yakan özel elektronik devreleri olan yeni nesil araçlar var. Normalden daha sert ve uzun süreli fren pedalına bastığımızda sistem hemen dörtlü flaşörleri devreye sokuyor.

Yani benzer başka bir uygulama artık yavaş yavaş standart halde arabaların özelliği haline getiriliyor. Umarım bir gün benim önerim de bu şekilde standart özellikler arasında yer alır.