27 Kasım 2007

Çin ve Amerika üzerine değişik bir iddia...

Uluslararası İlişkiler Uzmanı Emin Gürses’le yapılan bir röportajda bir bölüm dikkatimi çekti. Gürses, Amerika’nın Irak’a girmesinin gerçek sebebinin, buradaki petrolün Rus ve Fransız şirketlerinin eline geçmesini önlemek olduğunu belirtmiş.

Gürses'le yapılan röportajın tamamını okuyup parçaları birleştirince bunun da arkasında başka bir neden olduğunu anlıyoruz; Çin’i durdurmak...

Gürses’e göre: Hazar Havzası’ndan gelecek olan doğalgaz ve petrol; Afganistan, Pakistan yönünde kurulacak enerji hattıyla Hint Okyanusu’na ulaştırılacaktı. Amerika Taliban’ı bahane edip Afganistan’da savaş çıkardı ve böylece bu enerji hattının Rusya ile Çin’in kontrolüne girmesini engelledi.

Şu anda kurulan yeni petrol ve doğalgaz boru hatlarının Türkiye üzerinden (ya da Karadeniz’e komşu kuzey ülkeleri üzerinden) geçirilmek istenmesi de, Bulgaristan ve Romanya’nın (gereken şartlara uymasa da) Avrupa Birliği’ne alınmasının sebebi de, hep Amerika’nın kontrolü altında olacak Avrupa yönündeki güvenli enerji hatlarının oluşturulmasıyla ilgiliymiş...

Emin Gürses, bölgede yeniden yapılandırılan enerji hatlarıyla Türkiye’nin ister istemez önemli bir güce sahip olduğunu belirterek Orta Doğu ve Asya’nın son yıllarda neden bu şekilde hareketlilik kazandığını da açıklamış oluyor; Amerika, bütün ülkeleri piyon gibi kullanıp her türlü numarayı çevirerek Çin’i durdurmak istiyor...

(Akıllı adamın hali başka oluyor tabii, aklınıza fikrinize sağlık Emin Hoca...)

26 Kasım 2007

Aztekler, Japonlar ve Karınca inekleri...

Karaciğer hücresi gibi önüme gelen şeyleri “Bu işe yarar bunu sakla tekrar havuza bırak, bu işe yaramaz, boşver gitsin” diye ayırıp durmak ve niyeyse ordan burdan görüp duyup öğrendiğim şeyleri buraya aktarmayı iyi bir şey yapıyormuşum gibi düşünmeme neden olan şeyin ne olduğunu bilmiyorum. Ama böyle yapmaya devam ediyorum...

İşte onlardan birkaçı:

Aztekler, hayatlarında hiç görmedikleri top atışlarının dumanları ve gürültüsü arasında İspanyolların istilasına uğradıkları zaman; ata binen İspanyolları “o atla insan, tek bir yaratıkmış gibi” algılamışlar ve bu yaratıkların (savaş yüzünden uğradıkları gazabın da etkisiyle) tanrı olduğunu düşünürek yere çömelip başlarını öne eğip beklemişler...

İspanyollar kendilerine boyun eğen bu insanları tabii ki asla affetmemiş...
(eski bir tv dizisinde bir olay için tarihi benzetme yapılırken)

Japonlar altıncı yüzyılda Budizmi kabul etmeden önce; kral, saraydan bir kişiyi seçmiş ve bu kişinin Budizmi seçerek, gelecek birkaç yıl içinde bu dini seçtiği için hayatında düzelmeler, gelişmeler oldu mu diye kontrol edilmesini istemiş. Ancak bu dini seçen kişinin hayatında güzel değişmeler olursa Budizmi kabul edilebileceği kararını vermiş...
(şu anda okuduğum kitaptan)

Karıncalar da insanların yaptığı gibi hayvanları kullanırlar. Aslında bir yaprak biti olarak bilinen Aphide isimli minik yaratıklar bu yüzden “Karınca ineği” olarak adlandırılmıştır.

Karınca inekleri bitkilerin öz sularını emer ve aynen Arıların bal yapması gibi bu öz suları şekerli bir sıvıya dönüştürürler. İşte bu aşamada Karıncalar, bu Karınca ineklerinden yararlanmak için bitki köklerinin diplerine odacıklar açarlar ve bu hayvancıkları oraya (bizim ahırlara kapattığımız gibi) kapatırlar onlara bitki verip, soğuktan koruyup yavrularının korunmasını bile sağlayıp besleyip büyütürler...

Ve hatta Karıncalar antenleriyle bu Karınca ineklerini severek uysallaştırıp bitki özsuyu vermelerine (bir yerde sağılmalarını sağlamak için) yardımcı olurlar...
(İşyerinde bir arkadaşımla karıncalardan bahsederken aklıma geldi ama ilk olarak nerede okumuştum hatırlamıyorum wikipedi’de bu maddeyi bulamadım, biraz araştırıp bu maddeyi siz ekleyebilirsiniz...)

yerli malı yurdun malı...

Geçenlerde televizyona kaydı gözüm, haberler var... Yeni bir hızlı tren getirilmiş yurtdışından ve daha hizmete başlamadan hemen üzerine, lokomotif denilebilecek en öndeki sürücü kısmının kapısına da bir Türk Bayrağı çıkartması yapıştırılmış...

Bir önceki hızlı tren denemelerinin sonucunu hepimiz biliyoruz, şimdi bir yenisini getirip dosta düşmana gösteriyoruz. Bakın bizim de hızlı trenimiz var... Ver ispanyollara parayı seninde olsun oh ne güzel... Bu mudur gelişme, ilerleme ve ulaşımda modernleşme? Ver parayı al aracı yapıştır üstüne de bayrağı al sana bizim oldu...

Böyle söylene söylene izledim haberi ardından hemen hemen aynı günlerdeki başka bir şey aklıma geldi; Göktürk projesi.

Göktürk projesi; “Askeri amaçlı uydu gözlem sistemi”ne bizimkilerin verdiği isim ama biraz araştırınca hemen bu projenin temelini oluşturan uydunun da daha önceden Fransız Alcatel’e verildiği sonra bu ihalenin durdurulduğunu ve yeniden yapılacak ihaleye de İsrail, İtalya, Fransa ve Almanya’ya ait firmaların katılacağını öğreniyoruz...

Yine aynı mantıkta bir uygulama, ver parasını al aleti, fırlat uzaya sonra da koy ismini falanca, filanca diye övün dur...

Yabancı ülkeden maratoncu getir geçir vatandaşlığa o koşsun sen alkışla, yabancı ülkeden getir futbolcuyu o atsın golü sen zıpla mantığına dur diyecek, bu astronomik paraların verildiği alanlarda aynısını biz de yapabiliriz diyecek kurum, kuruluş, okul, işyeri, insan yok mu bu memlekette?

Koşanı da buluruz evelallah, gol atanını da, hızlı treni yapacak araştırma enstitüsünü de buluruz, uyduyu fırlatacak üniversiteyi de ama yeter ki bunları yapmak için içeriye, kendi değerlerimize, kendi bilimadamlarımıza bakmayı bunun böyle olması gerektiğinin zorunluluğuna inanalım ve çözümü kendimizde bulacağımız inancını kaybetmeyelim...

Live Flesh (Carne Tremula) [film]



Live flesh bir Almodovar filmi öncelikle dikkat çeken yanı bu. Fakat ne yazık ki bu sefer Almodavar’ın bu filmini izlemeye başladığımızda bu ilginin karşılığını alamadım...

Böylesine isim yapmış birinin çok küçük bir rolde de olsa ille de ünlü bir isim olsun da filmin ismi duyulsun diye Penélope Cruz’u oynatmış olabileceğini düşünmek bile istemiyorum... Ama oynatmış ve çok kısa bir rol verilmiş, maksat afişte ismi olsun...

Bu filmde nedense Almodavar’ın o ince düşünceleriyle ruhların derinliklerine giren ustalığını fazla hissedemedim. Çok basit bir aşk üçgeni ve bu üçgenin her bir noktasından başka üçgenlere bağlantılarla olayların akışı verilmeye çalışılmış. Tabii böyle olunca da yan üçgendeki insanların hayatlarının birbiriyle kesişmesi kaçınılmaz oluyor ve bu durumdan dolayı da film boyunca hiç durmadan bir “tesadüfün iğne deliği” rastlantılar silsilesi içinde buluyoruz kendimizi.

Filmde anlatılan ve verilmek istenen insanların aşk hayatları, anlaşmazlıklar, tesadüfler vs. bir yana bırakılırsa hiç alakasız bir şekilde siyasi bir şeyler sokuşturulmaya çalışılması ve bunun da çok zayıf bırakılması filmi kalite açısından iyice ortalama seviyelerde bir yere getirmiş.

Tam siyasal darbe olup da sokağa çıkma yasağı başladığı anda bir kadının doğum sancılarının tutması, doğan çocuğun babasınını olmaması ve bu çocuğun ileride it-kopuk serseri takımından biri haline gelmesi siyasi göndermesi ile bakın devletler böyle demokrasi kesintilerine uğrarlarsa işte vatandaşları da böyle kalitesiz olur demeye çalışması çok gereksiz olmuş.

İlk kez yattığı sokak kadıını aklından çıkaramayan filmin kahramanı bu kadını tekrar görmek isteyince kadın tarafından terslenir ve istenmez ama adamımız ısrar eder, kadının evine gider tartışma çıkar, silahlar çekilir, polisler gelir biri vurulur, hapise düşer, çıkar vs böyle hızlı akan bir tempo yakalanıp sürdürülür ama arada sevişme sahneleri ile filmin ilginç yanları biraz duraklatılır falan... Sonunda kurban ve hareketleri sonucunda kötü biri gibi görünen ama iyi niyetli olan kahraman bir şekilde hayat içinde köşe kapmaca oynamaya devam eder.

Yan karakterler ve onların bağlı olduğu karakterler bu aşk ilişkisinin bir parçası oldukları için filmde ara sıra detay ara sıra ana konu haline gelirler en sonunda adamımız ısrarlarının karşılığını almak için çok büyük bir fırsat yakalar...

Bundan sonrasını ve buraya kadar olan ayrıntıları fazla anlatıp izleme zevkinizi bozmak istemem ama doğrusunu isterseniz pek de o kadar “Ben seyrettim, sen de mutlaka seyret çok güzel bir film” denecek bir film de değil...

Benim açımdan ara dönemde yapılmış, senaryosu radyo tiyatrosu gibi olan ama sinemaya uyarlanınca görüntülerle birlikte tesadüflerin ön plana çıktığı, akıcı olsa da çizdiği zik zaklarla temposu aşk dizisinin dışına çıkamayan bir yapım olmuş...

Çocuklarla seyredilmesi uygun olmayacak kadar açık sahneleri olduğu gibi büyüklerle seyrederken de zaman zaman sıkılabileceğiniz sahneleri olduğunu söylemeliyim...

Son olarak, vaktiniz olup olmadığını bile bilemeyeceğiniz bir anda tv’ye takılıp kalmışsanız denk gelirseniz seyredin ama arayıp bulunacak kadar ilgiyi hak etmeyen sıradan bir film olmuş demek en doğrusu... Seyretmeseniz de olur...

Benim gibi Almodavar’ın ismine kanmayın.

23 Kasım 2007

Orhan Pamuk “İstanbul hatıralar ve şehir”

İnsan, bir yazarın bir iki eserini okuyup beğenince diğerlerini de okumak istiyor. Ben de öyle yaptım ve Orhan Pamuk’un “İstanbul hatıralar ve şehir” isimli kitabını okuyup bitirdim...

(Orhan Pamuk; gerek daha o acayip siyasi açıklamaları yapmadan ve ülke gündeminde en öne yerleşmeden gerekse Nobel Edebiyat Ödülü'nü alıp da tüm dünyaca tanınan bir yazar olmadan önce de okuduğum ve beğendiğim bir yazardır... Bunu da arada belirteyim ve devam edelim...)

Bu yazıda da hem yazarın, hem eserin hem de o eserden önce okuduğum yazarın diğer kitaplarınla ilgili birkaç fikrimi belirtmek, size okuduğum bu kitabı tanıtmak istiyorum. Amacım ne edebiyat eleştirisi yapmak ne de yazarı övmek ya da karalamak.

Kitap okuma alışkanlığı olan biriyim ve yeni bir kitap daha bitirdim, şimdi de bu kitap ve dolayısıyla yazar hakkında düşündüklerimi aktarmak istiyorum.

Yaşınız 30’un altındaysa, İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu, Türkiye yakın siyasi tarihi ve kültürel geçmişimiz hakkındaki detaylar sizi sıkıyorsa zaten bu kitap size göre değil ve büyük bir ihtimalle de kitabı okuduğunuzda karışık bilgilerle dolu sıkıcı bir eser olarak tanımlayacaksınız.

Eğer yukarıda bahsettiğim konularla ilgili değilseniz ve hele hele “Orhan Pamuk’un çocukluğu nasıl geçmiş, gençliği ve gençliğindeki İstanbul nasılmış, bir yazar kendini ve çevreyi nasıl yorumluyor?” gibi konular beni hiç ilgilendirmiyor diyorsanız, bu yazıyı okumayı bırakıp başka yazılara geçmenizi tavsiye ederim. Çünkü şu andan itibaren konuya giriş yapıyorum ve bu uzun yazı sizin için zaman kaybı olabilir.

Evet, başlıyorum;

Orhan Pamuk hakkında daha önceden yazılanlar, siyasi tavrı yüzünden yapılan eleştiriler bambaşka bir alanda değerlendirilmeli. Pamuk’un siyasi fikri beni bağlamaz, o kendi görüşüdür, doğrudur yanlıştır, resmi kanallar tarafından ödüllendirilir cezalandırılır buna kendi tercihleri doğrultusunda yaşayacağı kendi hayatının unsurları neden olur, o benim yetkim dahilinde ya da değerlendirme gücümde olan bir şey değildir...

Daha önceden “Beyaz kale” isimli romanını çok beğenmiştim ve bu kadar güzel bir eser ortaya çıkarabilmek için mutlaka bir yerlerden bir şeylerden esinlenip biraz da fazlasıyla (bilmediğimiz ve ispatlayamadığımız bir şekilde) eserin (en azından bazı yerlerinin) çalıntı olabileceğini bile düşünmüştüm...

Ardından “Kar” romanını okudum ve gerek gözlemde gerek anlatımda birçok eksik yan, yapmacıklık, kendime göre gerçeklerle bağdaşamayacak insan davranışları anlatımında yanlışlıklar, kurgusal estetik özensizlikleri bulmuştum. Ve her ne kadar modern bir macera senaryosu gibi gelse de “Kar” romanı, “Beyaz kale”nin o edebi ruhundan çok uzaktı.

Bu yukarıda bahsettiğim insan davranışları gözlemleri ve kendi anlatım şeklinden çıkardığım karakter tahlili gözümün önüne yazarın kişiliği hakkında birçok ipucu getiriyor ama bunları bir türlü bir araya getirip de gerçek hayatta bir insanla bağdaştıramıyordum.

Garip gelen şey; anlattığı yerlerde yaşayan “bir dönem” insanının, sanki yabancı bir ülkeden gelen biri tarafından gözlemlenmesi gibi eksik kalan yanları ve olayların basmakalıp bir gerçeklik içinde meydana gelmesiydi.

Böyle bir anlatıma ve görüşe sahip olacak kişiler de benim gözümde; sanki biraz halktan kopuk, yaşantının tam merkezine girememiş biraz el bebek gül bebek yetişmiş, her olayda kendini kalabalıktan geri çekip halk tipi yaşamdan uzak durmuş, biraz zengin bir yaşamdan gelmiş özenti bir yazar havası taşıyordu.

Hani ne kadar bilirsen bil, bir tamirci çırağını ne kadar gözlemlersen gözlemle yine de eğer hayatında hiç tamirhanede çıraklık yapmadıysan “üzerini çıkarırken kirli ellerin yüzünden, donunun lastik kısmının simsiyah olduğu.” gibi ayrıntıları o kadar iyi bilemezsin ya, bana yazarın anlatımdaki kopukluğu “Kar” romanında öyle gelmişti.

Madem bu kadar, bu halkın standart yaşamından uzaksın niye bu kadar halkın içinde olanların bu işlere bulaşanların bile tüm ayrıntılarını bu kadar iyi bilemediği çetrefilli siyaset, tarikat, cemaat konularına bulaşıyorsun diye düşünmüştüm...

Bu düşüncelerimin karşılığını ise “İstanbul hatıralar ve şehir”de buldum...

Yazarın diğer kitaplarını okuduğumda kendisi hakkında yaptığım tahminlerin bir bölümü “İstanbul hatıralar ve şehir”i okuyunca kişisel ve duygusal olarak yazarın toplumun hangi kesiminden geldiğini kendi anlatımıyla bir yere oturtuyor...

Yazar Nişantaşı gibi her zaman zenginlerin gözdesi bir semtte oturuyor. Zenginlerin eğitim alabileceği özel bir kolejde eğitim hayatına başlıyor. Ailevi sorunlar yüzünden hep kalabalığın gerisinde durup olup biteni seyreden ayrıntıları farklı yorumlayan bir çocuk. Yetişkinlik dönemine geçişte edindiği eğitim ve kültürel birikimle toplumun yapısını kavramayı becerebilen, elit tabaka mensubu şanslı ama melankolik bir insan...

Bu kötü bir şey midir? Hayır... Hatta yazarı tanıdıkça, onun açısından bakma yeteneği kazanmamızı sağlayan kişisel hayata dair ayrıntılar sayesinde, ona ait bir eseri benim gibi ön yargılı olmadan okumamızı sağlamakta faydalı bile sayılabilir...

Zaten halkı, insanı, toplumu, topluluk halinde yaşamı, aşkı, şehri ve hayatı ille de maddi yönden acı çekenler, fakirler ve ezilmişler anlatabilir, edebiyatı ancak onlar yapabilir diye bir sınırlama da yok... Ne kadar çok yerden ne kadar farklı görüş açısından bilgi ve görüş toplayabilirsek o kadar geniş bir perspektiften bakmayı becerebiliriz. Bu şekilde düşününce Orhan Pamuk bizim için büyük bir şans...

Şimdi gelelim “İstanbul hatıralar ve şehir”e;

Pamuk, bu kitabında; kendi yetiştiği dönemde anlatılan bir önceki neslin hikâyelerinden de alıntılar yaparak eserine edebi bir İstanbul biyografisi özelliği katmayı başarmış.

Çocukluktan gençliğe geçiş sırasında aile içindeki yaşanan olayları kendi çocuk dünyası içinde değerlendirmelerle bize aktaran yazar, anne ve babası arasındaki anlaşmazlıklardan tutun da diğer aile efradıyla aralarındaki para konuları için yapılan tartışmalara kadar her türlü iz bırakan olayı okuyucuya kendi tarzıyla aktarmış...

Ben de bir dönem öyküler yazdım ve bazı öykülerimde özel şeyleri söylemeye cesaret ettiğim yerler oldu ama özel hayatımla ilgili gerçekten bu kadar açık olabileceğimi sanmıyorum. Bu konuda Orhan Pamuk büyük bir cesaret göstermiş...

“İstanbul hatıralar ve şehir” aslında adında tüm içeriğini barındıran bir kitap. Yani hem “Şehir” hem “Şehrin geçmişindeki olaylar” hem de yazarın şehirle iç içe geçmiş hayatından “Kendine ait hatıralar” bir arada işlenmiş...

Hani “Bundan iki kitap çıkar” denilebilecek bazı eserler vardır ya inanın kitap gerçekten bu şekilde yoğun anlatım içeren, farklı iki çizgiyi bir arada taşıyan bir yapıt özelliği taşıyor...

İster yazarın kendi hayatının derinliklerine girin ister şehrin ayrıntılarının takipçisi olun ikisi de bir arada belli bir uyum içinde uzun soluklu anlatımlarla okuru saran güzel bir sohbet havasında eser boyunca sürüp gidiyor.

İstanbul’un gri ve siyah-beyaz havası ile hüznü “Bir imparatorluğun yenilgisi”yle bağdaştıran yazar, tüm kitap boyunca bu hüznü arka sokakları dolaşan dünyaca ünlü yazar ve ressamların eserleri hakkında bilgiler vererek bize de bulaştırıyor...

Benim 70’lerden kalan çocukluk hatıralarımla ancak bir yerlerinden yakalayabildiğim eski günlerdeki ev havasını, yazar kendi yetiştiği evin içinden de manzaralar aktararak herkese; o yılların belli bir kesimde nasıl yaşandığını, ev haliyle, kendine ait özel ayrıntılarıyla çok güzel anlatmış.

Dedesinin 30’larda demiryolu inşaatlarından ve İstanbul’daki fabrikasından nasıl para kazanıp zengin olduğundan doktor olan amcasının Amerika’ya göç etmesine, babaannesinin bir apartman içine yayılmış geniş aileyi nasıl hanım ağa gibi yönettiğinden babasının garsoniyerini basan annesine kadar çoğu insanın anlatamayacağı, ailesine özel, anlatılmadık şey bırakmamış...

Şehrin ayrıntılarını içeren bölümler arasında; yazarın ailesine ait özel bilgilerin işlenmesinin yanında, çok iyi tahlil edilmiş psikolojik davranışların bireyden çevreye çevreden bireye etkileri de adeta yazarın geçmişe dönük bir günlüğü gibi işlenmiş...

Tabii ki İstanbul tarihçesiyle uğraşan herkes gibi Pamuk da yanan yalılara, ahşap konaklara o eski saray adabına benzer edepli insan ilişkilerine ve şehrin gizemli olaylarına, efsanelerine değinmeden edememiş. Bunlardan örnekler, bunları işleyen yerli yabancı yazar ve ressamların hayat hikâyelerine ait ayrıntılar, yine ünlü yazar ve ressamlar için kendince yaptığı kişilik analizleri ve bağlantılarla kurulu çıkarımlar eserin ilginç yanlarını oluşturuyor.

Orhan Pamuk’un kendine dair anlattığı özel durumların hepsini normal bir insan psikolojisiyle karşılaştırabilir ve yerlerini nasıl ki orada bulabilirsek, benzer şekilde aynı şehrin insanı olarak görüp duyduklarının, hissettiklerinin de kendi duygu ve düşüncelerimizde karşılıklarını bulabiliriz.

Sonuçta çok farklı olsak da insan psikolojisi; aşkları, kişisel tutumları, başkaldırışları, boyun eğmeleri, hırsları ve diğer özellikleriyle birbirine benzer yapılardır (ki öğrencilik döneminde okul içindeki durumunu açıkladığı psikolojik saptamalar çok başarılı). Bunları ne kadar bilindik şeyler gibi karşılayıp okusam da tarih ve sanat hakkında bilmediğim, duymadığım, okumadığım birçok şeyi de bu kitapta buldum...

“Osmanlı resim sanatının İran minyatürlerinden etkilendiği ve bu yüzden de o döneme ait resimlerin göz zevkimize hitap edemediği”nden tutun da bu konulardan bahsederken isimleri örnek olarak verilen sanatçılara kadar bir sürü şey kitabın satır aralarına gizlenmiş...

Meraklı birinin kitabı okudukça bu isimleri ve bilgileri öğrendiğinde karşısında büyük kapılar açılacağından, bunların her birini ayrıca araştırmaktan zevk alacağından eminim.

İşte bunlardan birkaç örnek:

Hırvat sigorta haritacısı Pervitich'in Beyoğlu-Taksim-Cihangir-Galata haritaları, Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi, Ahmet Rasim ve diğer şehir mektupçuları...

Batılıların İstanbul’un fethini Konstantinopolis’in düşüşü olarak görmeleri, Nerval'in ve Gautier'nin İstanbul yolculuğu notları, dünyaca ünlü masalcı Andersen'in mezarlıklardaki servilerin "karanlık" olduğunu yazması...

1850'lerde İstanbul sokaklarının nasıl gözüktüğünü bilebilmek için Du Camp'ın fotoğraflarına bakmak gerektiği, İstanbul Boğazı’ndaki birçok yerleşim yerinin bir zamanlar birbiriyle karadan bağlantısı bulunmaması ve o zamanlar birer köy olan bu semtlere ulaşımın sadece yeni yeni seferlere başlayan Şirket-i Hayriye vapurlarıyla yapılması...

Bunlar ve bunların benzeri yüzlerce ayrıntıyı birbirine bağlayıp birbirinin içine saklamayı beceren Orhan Pamuk’un bu kitabını sizlere de tavsiye ediyorum.

Yalnız bir macera romanı ya da bir tarihi bilgiler kitabı gibi değil, karşınızda ara sıra kendinden de samimiyetle bahseden kültürlü bir İstanbulluyla sohbet ediyormuş gibi okuyacağınız bir eser olduğunu belirtmek isterim...

22 Kasım 2007

Türkiye içinde hangi kargo daha hızlı?

Önemli bir kaç belge içeren bir zarfı acilen başka bir şehre ulaştırmam gerekiyor...

Kısıtlı vaktim kaldı bu yüzden zarfı PTT ile değil de özel kargo şirketlerinden biriyle göndermem gerekiyor.

Durum böyle olunca insanın aklına hangisi daha çabuk götürür diye bir soru geliyor...

Zaman zaman ayrı ayrı firmalarla bir şeyler göndermişizdir ama kiminde zarfımız postanın yola çıkacağı zamana denk gelmiş bir kaç saatte ya da tam tersi olup bir iki saatte gidecek yere iki günde ulaşmıştır. (Aktarmalar, yeni personel, acemi sürücüler vs gibi bir sürü başka etken de söz konusu tabii ki.)

Şimdi beş tane zarf hazırlasam, dört arkadaşla birlikte anlaşsak, saatlerimizi ayarlasak ve yarın saat tam 2.30 da her birimiz bu kargo şirketlerinin kapısından içeri girsek ve zarfı teslim etsek acaba hangisi daha önce alıcıya ulaşır? (alıcı hepsinde aynı olacak).

Posta kabul işlemleri, para alma verme dahil orada yapılan diğer ıvır zıvır oyalayıcı şeyleri de düşünerek hizmetlerin tamamını bir bütün halinde değerlendireceğiz.

Yani benim kapıdan girmemle zarfın alıcının eline ulaştığı dakika arasında geçen zamanın tamamı hesap edilecek...

Yurtiçi kargo, MNG, DHL, Aras kargo ve İhlas kargo buyrun yarışmaya...

Dört kişiyi bulurum ama zarfların size verileceği yarışma gün ve saatini (orada çalışanların bundan daha önceden haberi olmaması ve gönderimize özel muamele yapılmaması için), teslim edileceği adresi de ben tespit edeceğim...

Ben kimin daha önce o gönderiyi ulaştıracağını gerçekten merak ediyorum siz de merak ediyor musunuz?

cep telefonları ve araçların etkilenmesi...

Epeydir düşündüğüm ve bana çok saçma gelen bir şey var...

Otobüslerdeki elektronik sistemler etkilenmesin diye cep telefonlarını kapatıyoruz ama mesela şöyle bir durum var; ben otobüsün en arkasında oturuyorum ve sürücüye diyelim sekiz metre uzaktayım (yani oradaki elektronik aksamdan da aynı mesafede uzaktayım) ve elektronik sistemde bir karışıklık olmasın diye telefonum kapalı...

Fakat tam sürücünün yan tarafında, aynı anda aynı hızda şehiriçinde seyreden diğer aracın içinde adam cep telefonuyla konuşuyor (yani elektronik aksamın bulunduğu yerle cep telefonunun arası neredeyse bir metre).

Şimdi böyle bir etkileşim söz konusuyken ve aracın yanında yayaların ya da diğer araçların içinde cep telefonlarının yaydığı sinyal bizim otobüsün elektronik devrelerine bir etki yapmıyor da ille de arkada oturan taaa sekiz metre ötedeki adamın cep telefonu mu yapıyor?

Bu nasıl bir mantık?

(...ki konuyu sadece teknik açıdan incelemeye değer buluyorum yoksa diğer yolcuları rahatsız etmemek için telefonların kapalı olması gerekliliğini doğru bulurum ve başkalarını rahatsız etmemek için yolculuklarda cep telefonum kapalı olur).

dar mekânlara yastıklardan çözüm...

Küçücük tek bir oda, iki koltuk, bir masa, bir sandalye, bir çek-yat ve bir dolap (öğrenci evinde size ait oda olabilir mesela)... Böyle bir odada kullanacağınız diğer eşyaların tamamı sadece ihtiyaca cevap verecek, işlevsel yönü öne çıkan çok amaçlı nesneler olmalı...

İşte ben de böyle bir oda için özel bir şey düşündüm... Koltuklara ikişer, çek-yat’ın üzerine beş yastık koyuyorum (toplam 9 yastık).

Bu yastıklar standart ölçülere yakın ama daha ince olmalı ve kenarlarına da rengârenk yastıklara uygun renklerde iri dişli büyük fermuarlar dikilmeli. (Ama fermuarların bir tarafı bir yastığın bir kenarına diğer tarafı diğer yastığın bir tarafına dikilmeli...)

Yastıklar, akşam olunca yanyana getirilip fermuarları kapatıldığında bir yorgan haline gelecek... Böylece minicik dolapta ya da çek-yat’ın altında yorganın kapladığı kocaman yer de bize kalacak.

Yastıkların kenarlarına dört parmak genişliğinde kumaş şeritler ekleyip, bu şeritlerin üzerine büyük dekoratif düğmeler dikilip karşılıklarına da bu düğmelere uygun ilikler açılabilir, bu da aynı amaçla kullanılabileceği gibi “Hiç uğraşamam ben yastıkların yanlarına direk cırtlı yapışkanlardan dikerim.” diyorsanız o da başka bir çözüm olabilir.

Ama hepsi tek bir amaç için kullanılıyor; yastıkları gece birleştirip yorgan olarak kullanmak...

21 Kasım 2007

Truth About Charlie [film]



Truth About Charlie; şu meşhur Kuzuların Sessizliği filmini çeviren yönetmen Jonathan Demme’nin filmi ve bu yüzden az çok iyidir diye düşündüm (sonuçta o film de benim için uyduruk sayılabilir ama yine de fena değil hani dedim).

Film aslında Cary Grant ve Audrey Hepburn'ün daha önceden oynadığı Charade isimli filmin yeni çevrimiymiş... Bunu sonradan öğrendim (ve iyi ki Cary Grant ve Audrey Hepburn’un öğrenmek için fırsatı olmamış)...

Film, güzel başlayan bir iki dakikalık giriş kısmından sonra yavaş yavaş dağılmaya başlıyor ama bir yarım saat sonra bu dağılma öyle bir hale geliyor ki her sahne ayrı bir filmden alınmış gibi duruyor... Bu kadar uyduruk bir filmi sonuna kadar seyretmek zorunda kalmamın tek sebebi yanımda başka birinin de olması ve onun filmi bitirmesini bekleme kibarlığından başka bir şey değil...

Egzotik bir yerlerde yaptığı seyahatten evine dönen bir kadın; bir de bakar ki evin bütün eşyası darmadağın olmuş (hatta eşya falan da kalmamış neredeyse bomboş bir ev). Korka korka evi gezerken birden evin içinden iki kişi fırlar, bunlar polismiş meğerse. Kadına kocasının öldüğünü bildirirler. Kadın ne üzülür ne ağlar, sanki elektrik parasını ödememişsiniz demişler gibi kendisi tatildeyken kocasının ölmesini normal karşılar.

Sonra işler daha da beter bir hale gelir; kadın meğerse evleneli üç ay olmuş ama niyeyse filmin başında bu kadın daha üç aylık evli biri olmasına rağmen tek başına tatil yapıyordu ve yanına gelen bir adama da adam oralı olmayınca “Hiç cesur değilsiniz, böyle kolayca vaz geçecek misiniz?” diyerek resmen asıldı.

Daha sonra bu adamla aynı uçakla aynı yere gidince tekrar karşılaştı ve Fransa’da hava alanından şehir merkezine (hatta evinin kapısına) gidinceye kadar adam kendisine eşlik etti.

İkisi de birlikte olamadıklarına üzgünler gibi bir duygu yansıması yaratıyorlar ve biz bunu normalmiş gibi seyrediyoruz çünkü kadın az sonra eve girince her şeyin yerle bir olduğunu görecek ve biz de kadının daha üç aylık evli olduğunu öğreneceğiz.

Bir sürü saçma sapan şey işte anlayacağınız. Ondan sonra kadını sorgulamak için polis merkezinde görüyoruz ama ne kadar sahte bir sorgulama, ne kadar ruhsuz bir savunma kadın zaten yurtdışındaymış kadından da şüphelendiklerini söylüyorlar ama adam zaten başka yerde ölmüş...

Sonra işin aslı öğreniliyor ki ortada bir para var ve kocası bu parayı çalıp saklamış (para için bir 1.5 milyon dolar diyorlar bir 6 milyon kime inanacağınızı bilemiyorsunuz). Paranın peşinde olan üç beş kişi de kadını takip ediyorlar ki parayı kadın bulunca elinde alsınlar vs...

Defalarca anlamsız kovalamaca sahneleri, defalarca koşturmalar, ara sahneler gereksiz açıklamalar, acemi oyunculuk, kötü sahneler, gece Paris’in ışıkları eğlence yerleri gözünüzü gözünüze sokuluyor, ne mantık, ne estetik, ne anlatım. Film böyle 4. sınıf uyduruk yapım bile olamadan abuk sabuk devam ediyor.

Eğer cd ya da dvd si varsa değil seyretmek kapağını bile açmadan çöpe atın derim... Yok yok bence kapağı açıp cd ya da dvd’yi kırıp öyle atın da birinin eline geçerse seyretmek gafletinde bulunmasın...

20 Kasım 2007

Kyoto protokolü

Şimdi efendim, bir Kyoto sözleşmesidir tutturdular gidiyorlar... Bağırıp çağıranlar, her şeyi buna bağlayanlar, gösteriler, dayatmalar vs...

Ben olaya tersinden bakıyorum ve niye böyle baktığımı da anlatacağım ama sakın benim Kyoto sözleşmesinin maddelerini yazacağımı, ayrıntıları tek tek ele alıp üzerinde konuşacağımı sanmayın... Ya da çevre ve sanayi toplumuyla ilgili acayip dolambaçlı kurgular üzerine ütopik yazılar beklemeyin...

Kyoto sözleşmesini Türkiye’nin de imzalaması için kurulan baskı ve yapılan protestoları doğru bulmadığımı anlatmak için gelin geniş bir örnek açalım ve anlatmaya başlayalım...

Bir mahalle düşünelim...

Bütün arsalar pay edilmiş ve herkes arsaların üzerine inşaat yapmaya başlamış.

Durum ve görüntü şöyle;
İnşaatların yapılacağı yerlerdeki ağaçlar sökülüyor, yerler kazılıyor, topraklar sağa sola dökülüyor, beton araçları geliyor, yollardan geçen kamyonlar her yeri yamuk yumuk yapıyor çukurlar açılıyor çamur doluyor, yürüyecek yer kalmadığı gibi etrafa ses, toz, görüntü kirliliği yapması cabası... Tabii bir de altyapı var ki hepsinden beter; elektrik çekilecek, su boruları döşenecek, trafik artacak, kaldırımlar yapılacak vs vs vs... Her yer köstebek yuvasına dönmüş, kimin ne yaptığı belli değil.

Bu işlemler artık çevreyi cehenneme çevirince, durup herkes şöyle bir karar almanın gerektiğini söylüyor; Bunlar yapılacak, evet ilerlemek gelişmek gerekli ama artık bunların gerçekleştirilme aşamasında bazı kuralların uygulanması gerekiyor.

Kamyonlar kum taşırken üstü brandayla örtülecek ki yerlere kumlar dökülüp çamur yapmasın, aşırı yüklenmiş araçlar asfaltları bozmasın her kamyon gerektiği kadar yük taşısın, inşaatlarda kullanılan alet edavatın çıkardığı sesler teknolojiyle birlikte yenilenip daha sessizleriyle değiştirilsin. Su ve kanalizasyon, telefon, elektrik vs. gibi işlemler için sağ sol kazılmasın diye yer altından özel yöntemlerle tüneller açılsın bu işler oradan halledilsin... vs... vs... vs...

Hem orada yaşayanlar hem o inşaatların sahipleri tüm olan biteni ve benzer bir sürü standart konuyu inceleyip neyin nasıl yapılması gerektiğini konuşuyorlar ve belirli kararlar alıyorlar... Olaylar herkesin işine gelecek şekilde düzenleniyor...

Bütün bu değişim ve gelişme için çok büyük yatırımlar çok büyük kaynaklar gerekiyor ama orada yaşayanlar olan bitenden kendilerine ve çevreye zarar gelmeyeceği için bu kararları destekliyorlar (ki haklılar). Ayrıca bu işleri yürüten bütün firmalar, inşaatçılar vs. de artık daha az tepki alacağız diye bir şekilde hallerinden ister istemez memnunmuş gibi görünüyorlar (ki memnun olanlar da var).

Tabii ki bu ikinci grubun başka planları da var; bir şekilde insanlara gazete, tv vs ile ulaşıp bu işi reklam olarak kullanabilirler. “Bakın biz size ve çevreye önem veriyoruz.” diyerek güzel bir şekilde vitrin yaparlar. Harcadıklarını maliyetlere yansıtıp mallarını eskisi gibi 10’a üretip 15’e satacaklarına 12’ye üretip 20’ye satarlar... Sorana da “Eeee! Çevre çevre dedin al sana çevre” derler...

Bu işlere malzeme verenler bangır bangır “Biz de çevreyi düşünüyoruz” diye ilanlar verirler, kendilerini sanki bedava iş yapıyormuş halkı, insanları düşünüyormuş gibi göstermeye çalışırlar... (Bu duruma uyanan bazı Avrupa ülkelerinde “Çevreci araba” diyerek araç ilanı verilmesine yasak getirilmiş, tahminen bu tür yasaklar yavaş yavaş başka ürünler içinde uygulanmaya başlanacak bunu da yeri gelmişken hatırlatayım)

Şimdi olay değişiyor ve mahallede yavaş yavaş minik bir kaç ev bulunan bir arsadaki insanlar toparlanıp inşaata girişiyorlar... Ama hem diğer inşaatların sahipleri hem çevredekiler hem de (ve hatta) buradaki inşaatlarda kendi arsaları içinde olanlar bile dışardakilerin etkisiyle tepki göstermeye başlıyorlar...

Vay efendim bunun için kurallar varmış niye uygulamıyoruz? Vay efendim bütün mahalle böyle böyle nereye kadar gideceğiz? “Arsa sahibi kuralları imzala!” Yok efendim çevreye bu kadar düşman olan başka bir arsa ve inşaat yoktur diye bağırmalar çağırmalar ve ille de Kyoto protokolünü imzala...

Ve tabii ki bu karşıt olma durumunu destekleyenleri de başkaları destekliyor (ama bu gruplara girenler kendilerine şöyle yapacağız, böyle yapacağız diye emir verenlerin başkaları tarafından yönlendirildiğinden habersizler o ayrı bir şey...)

Kardeşim; mahallede kim varsa, hepsi kuraldışı çalışmalalarla bugüne kadar bir sürü şey yapmış, binaları, alışveriş merkezlerini, yolları, havuzları, fabrikaları, parkları vs. tüm ihtiyaçları inşa edip, üretip bunlardan yolunu bulmuş.

Kendi içinde gelişmiş, buradakilerle yaptığı her şeyi diğer arsalarda, inşaatlarda yaşayanlara satmış, gelişmiş, zengin olmuş (bu arada çevre mevre insan sağlığı vs. hak getire...) şimdi oradaki bir grup insan tutturmuş şu andan itibaren her şey kurallı olacak biz yaptık geliştik ama bundan sonra başkası böyle yapamaz, göz göre göre çevreye zarar mı vereceksiniz?” diyor...

Gelelim şimdi olayların öbür yüzüne...

Bu inşaatlar sürerken her arsanın bir ülke, arsalarda yaşayan insanların da o ülkelerin vatandaşları, mahallenin de aslında dünyanın bütünü olduğunu düşünelim...

İşte Kyoto budur ve bize dayatılan sözleşme böyle bir şeydir...

Sen imzala şunu, sonra fabrikaya baca filtresinden arıtma tesisinin kimyasalına, üretim platformunda plastik parçaları toplayan robottan geri dönüşüm tesisi makinelerine kadar hepsini yeni oluşan pazarda yine size biz satalım...

Ayrıca bunların bazılarını artık kendiliğinden bir sürü firma zaten yapıyor da maksat herkesi daha da zor şartlar oluşturup yasal olarak bunlara uymaya mecbur birakmak.

Küçük de olsa bir fabrika kurmak isteyen o zaman bir bakacak ki maliyet ve kurulum aşamasındaki her şey farklı plan proje değerlerine göre yapılanacak ve insanlara iş sağlayacak piyasaya mal olarak ürün verecek böyle bir yerin açılması maddi olarak neredeyse (bizim gibi bir ülkede) daha da zor olacak.

Bizim gibi gelişmekte olan ülkeleri baltalamak için yapılmadıysa sanayi üretimi bizden kat be kat daha fazla olan, çevreye verdiği zarar son yüz yıl içinde bütün dünyanın toplamından fazla olan Amerika bu anlaşmayı niye imzalamıyor? Bütün dünya çevre felaketiyle sallanmış değil ama Irak’a giren Amerika savaş boyunca şu ana kadar 1 milyon 700 bin insan öldürmüş (o da resmi olarak kabul edilen sayı, kim bilir gerçekte kaç milyon masum insan öldü?). Önce daha ani ve kötü sonuçları olan olayları durduralım sonra kovadaki suyu temizledikten sonra dökeriz...

Ben yaptım kendimi kurtardım, yapmaya da devam ediyorum ama sen yapma... Git Kyoto protokolünü imzala sanayi girişimlerine (zaten normalini bile zor becermeye çalışırken) ek maliyet getir her şey durma noktasına gelsin... Sonra ben sana ihtiyacın olan ne varsa satayım sen bana borçlan sakın kendin yapma bak yaparsan çevre kirleniyor...

Evet ben de ağaçlar sökülsün, hava pislensin, sular kirlensin, sera etkisi yüzünden küresel ısınma ve beraberinde felaketler gerçekleşsin istemem ama senin atığın, zehrin zaten bizim mahalleye kadar geliyor her tarafı pisletmişsin bir de utanmadan sayfa sayfa bilimsel makale diye “Esas çevreye zarar veren ineğin tosuruğudur” açıklamaları yapıyorsun. İşte ben burdan sonrasında bütün olayın gelişmekte olan ülkelerin sanayileşmesini engellemek amacıyla yapıldığını düşünürüm...

Sanayileşmede zirveye oynayan Çin’e yaptırım uygulamak ise bütün bu hareketin görünmeyen en arka yerlerinde gizli amaç olarak saklanıyor. Oyuncaklardaki boyada yüzde bilmem kaç zararlı madde varmış vs. bahaneleri ile dikkat et başka ürünler için de böyle seni ifşa etmeyelim denilmeye çalışılıyor...

Tabii; İtalyan tekstili, Fransız kozmetiği, Alman spor ayakkabısı, Amerikan elektronik parçaları Çin’de yapılıp bütün dünyaya bu ürünler bu ülkelerin malı gibi markalarıyla satılınca bugüne kadar hiç böyle bir şey olmamış gibi sesini çıkarma, adam iki oyuncak satsın dünyayı ayağa kaldır...

Evet, yapalım, iyi bir şeyler düşünelim ama art niyetli olmadan, gerçekten istiyorsak, bilinçli bir şekilde düşünerek, dürüstçe yapalım ve herkes yapsın yoksa hiç anlamı kalmıyor...

Ya herkes çevreye verilen zararı sıfırlayacak kadar bütün hareketini durdursun (ki mümkün değil) ya da geriden başlasam da ben de bu kirli yarışa dahil olmak zorundayım diye düşünmeye devam edeceğim...

19 Kasım 2007

Altın madenleri ve "protestoculara Alman desteği" dedikodusu...

Kazdağları ve altın madenleri konusu açılınca ilk önce insanın “Aman sakın haaa doğayı kirletmesinler, ağaçlar ölmesin” diye basbağır bağırası geliyor ama bakın bu konuda karşıt fikirde olanlara söylenen neler var.

Birincisi; niye burası için özel bir tepki veriliyor? Ki o çevre ve bölgelerde (Çanakkale civarında) bir sürü maden var ve kimse bunlar için neredeyse tek kelime etmemiş. Oradaki toprak, toprak; su, su değil mi? Bu çevreciler o zaman neredeydiler ve şimdi buralar hâlâ faliyetteyken niye hiç bir şey yapmıyorlar da yeni açılacak yer için gösteriler düzenleniyor...

İkincisi; Türkiye’nin altın madenleri aracılığıyla bu madenlerden gelir elde edip uluslararası piyasada güçlenmesini istemeyenler bu olayı abartıp gösterici kitlelerini yönlendiriyorlar.

Arada basında çıkan yazıları okuyup kendi kendine bir araya gelip de gösteri yapan üç beş öğrenciyi kastetmiyorum. Onlar gösterilerini yapsınlar ben de desteklerim, çünkü ne kadar tepki olursa maden ve çevre ilişkisinde işletmeciler daha dikkatli olmak zorunda kalırlar.

Babamızdan miras kalsa bile önce durup bir sormamız lazım. O yüzden önce bir durun bakalım bu neyin nesiymiş demek ve protestolarla tepki göstermek çok önemli ve faydalı. Bu yönüyle karşıtları ben de destekliyorum.

Bu altın madeni meselesi tabii ki dünya piyasalarında altın ticaretinde lider olan ülkeler tarafından da yakından izleniyor ve bir şekilde içerde kamuoyu oluşturmak için gizli ödeneklerle bazı insanlar (belki de dernekler vs.) beslenip, buna “karşı olunması gerektiği” fikrini yaymaya çalışıyorlar.

Amaç; biz karşı çıkalım ve yapmayalım onlar liderliğini ya da piyasa hakimiyetini korusunlar...

Bu altın madeni konusunda da işte böyle başka durumlar söz konusu bunları da bilmek gerekiyor. Yoksa 20 yıl öncesine kadar tek ev olmayan bölgelerde niye bu kadar inşaat yapılırken, doğal hayat katledilirken tek gösteri yapmadı bu çevreciler diye insan merak edip duruyor...

Tabii ki iyi niyetli ve çevreye saygılı bir yaşamı hayat felsefesi olarak benimsemiş insanların her türlü olayda tavır koyup gösteri yapmasına karşı değilim ve onlara tek kelime etmeye hiç birimizin hakkı yok.

İnsanlar ölürken ses çıkarma, politik baskı artınca, özgürlükler kısıtlanınca bağırma vay efendim dağa maden açılacakmış da altın çıkarılacakmış da biz ona karşıyız, yürüyün sokaklara... Bu ne hassasiyet?

Fakat yanlış anlaşılmasın diye bakın tekrar söylüyorum. Bu işlerle ilgili olmayıp sadece birey olarak kendi fikrinle gösterilere katılanlara, protesto edenlere, tepki gösterenlere, o çevrede yaşadığı için yerinden yurdundan edilecek olduğu için demeç verip hakkını arayanlara ben de her zaman destek olurum, hepsinin başımın üstünde yeri var.

Yapmaya çalıştığım şey mahkemede suçlu olarak gösterilenin savunmasını dinlemek zorunda olduğunumuzu hatırlatarak, bakın bu işlerin arkasında bu tip şeyler de var diye bilgi aktarmak. Yoksa benim gibi mum ışığında ilkokul bitirmiş, gaz lambasında yıllarca gece tüketmiş birinin altınla, madenle ne işi var...

Burada altın çıkarmanın çevresel etkileri olabilir, bunların önünü almak için gerekenler yapılabilir, çevreye zarar vermeden başka şeyler yapılabilir ya da komple iptal de edilebilir.

Tartışmalar bitmiyor ama buna karşıymış gibi olanların dünya altın piyasasında dengelerin bozulmasını istemeyenler olabileceği de düşünülmeli... (ki sağda solda yazılana göre buradaki altın madenlerinin çalıştırılmasını Almanlar istemiyorlarmış ve karşıt grupları destekliyorlarmış...)

Altın’ı seveni ve “Altın”a değer verini oldum olası hiç sevmem... Bana kalsa milyon yıl yerin dibinde kalsın daha iyi...

Ama memlekete bir faydası olacaksa, iş imkânları yaratacaksa ve gerçekten dünya altın piyasasını etkileyecek kadar önemli bir fark yaratacaksa çevreye zarar vermeden neler yapılabilir bunu da araştırmak gerekir...

Bizim memlekette parası olan güçlü olur ve ne yazık ki genellikle de onun dediği olur. Böyle durumlarda da alışık olunmadığı için biri bir şeye tepki gösterip karşı çıkınca onlar hemen kahraman olarak nitelendirilir. Bunu bilen ve kullanmak isteyenler de bazı olayları bu şekilde kullanarak işleri kendileri için iyi fırsatlara çevirmeye çalışıyor da olabilir.

Birileri bir şeylere karşı çıkıyor diye körü körüne destek olmak için her şeyden vaz geçmek her zaman yararımıza olmayabilir... Bu, her konuda geçerli olan bir anlayışa dönüştüğü zaman mantıklı modeller oluşturup daha iyi düşünebiliriz.

Güneş doğup batıyor, rüzgâr esip geçiyor... uyan artık memleketim...

Kafamı karıştıran ve neredeyse her türlü ayrıntısına kadar incelediğim birkaç konu var ki bir türlü işin içinden çıkamıyorum. Bunların tamamı da genellikle çevreyle ilgili yapılanma uygulamalarına ait...

Zamanında bir dergi için nükleer enerji ile ilgili bir konu hazırlamıştım. Herkes nükleer enerji elde etmek için nükleer santrallere karşıyken ben öbür seçeneğin de düşünülüp ondan sonra tekrar karar verilmesiyle ilgili bir ana fikri takip etmiştim...

Amaç dünya genelini değerlendirip, hangi tip, kaçıncı nesil ve hangi teknolojiyle çalışan santraller var onları anlatmak ve bunların işletmeciliğiyle ilgili yöntemler ve yapılanma bilgilerini aktarmaktı. Şimdi yine bu konu gündemde ve ben aklımın erdiğince iki taraf için de düşündüklerimi aktarmak istiyorum...

Fransa, enerji ihtiyacının büyük bir bölümünü (%80’ini) nükleer santrallerden karşılıyor, biz ise daha düne kadar başkalarına muhtaçtık. Bulgaristan elektriği kestimi otur düşün kara kara... Şu anda da bir çok kaynaktan farklı enerji biçimlerine (doğalgaz vs.) ihtiyacımız var ve bunları dışarıdan almaya devam ediyoruz...

Nükleer santrallerin atıkları, çevre sorunları, bir kaza anında taşıdığı riskler yeni nesil santral ve yeni teknolojiler sayesinde oldukça alt seviyelere indirilmiş durumda...

Nükleer santrallerin bakım, güvenlik ve işletme maliyetleri de teknolojik donanımına göre değişiyor. Kısacası en baştan en pahalı ve yeni olanı alırsan daha uzun dayanıyor ve kaza olması ihtimalinin azalması yanında bakımı masrafı da ona göre düşük oluyor.

Bu arada hemen belirtmem gerekiyor; gerek nükleer santral konusunda gerekse yine bu yazıda aşağıda bahsedeceğim konularda, bir şekilde “Şu şöyle yapılsın, ben böylesinin daha iyi olduğunu düşünüyorum, yok bu daha doğrudur...” gibi bir fikir yürütme amacı taşımıyorum...

Ben sadece okuduklarımdan edindiğim bilgiyi aktarırken her fikrin bir de karşıt fikri ya da göz önünde bulundurulması gereken diğer ayrıntılarının da incelenmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyorum... “Bunun için böyle böyle diyoruz ama bakın bir de böyle bir durum var diyerek.” konuları genişletmeye çalışıyorum.

Neyse konumuza dönelim...

Kısaca özetlersek en iyi sistemi seçip para yatırmaktan çekinmezsek, en son teknolojiyle donanmış bir nükleer tesis memleketçe işimize yarar, dünyanın her yanı nükleer santrallerle çevrilmiş biz de niye olmasın?

Amaaa... “Risk ne olacak?” derseniz size şunu söyleyeyim; sınır komşularımızın neredeyse hepsinde nükleer santral var ve onlarda bir sorun çıkarsa zaten doğal olarak onların kapsadığı tehlike (menzil) alanına dahil oluyoruz... Bir örnek vermek gerekirse evdeki bütün odalarda soba olduğunu varsayalım ve biz “Ya yangın çıkarsa” diye salona soba kurmuyoruz durum şu anda resmen bu... Gerekçesi güvenlik ama yandaki odalarda bir yangın çıkarsa biz de zaten etkileneceğiz (ki zamanında Çernobil olayı yaşandı)... O zaman soğukta oturmanın bir anlamı yok... Ya herkes kapatsın bu santralleri ya da biz de açalım avantajlarından faydalanalım...

Tabii ki günlük basında bu konu hakkında bir sürü şey yazılacak ve konu dönüp dolaşıp dünyanın her yerinde araba var trafik var ama en çok kaza bizde oluyor bizim memlekette her şey baştan savma bu nükleer santralin denetimini ve kontrolünü bizim insanımız yapamaz laçka davranır ve bir kaza olur mevzusuna gelecek...

Bu çok saçma bir önerme/suçlama olur. Çünkü santrali kuran firma burada çalışacak insanları (ki bunlar benim gibi salak olmayacaklar, çoğu atom, fizik, elektronik yüksek mühendisi insanlardan oluşan bir grup çalışan) özel eğitimle burada çalışmak için belli bir eğitimden geçirecek...

Yani elektrik de tehlikeli ve insanı öldürüyor ama tehlikeli diye ondan vazgeçmiyoruz. Gerekli önlemleri alıp, teknolojik altyapıyı oluşturup kontrolümüz altına alınca çok da güzel bir şekilde istifade ediyoruz.. Bunu tabii ki bir “Ateşle imtihan” olarak algılayıp biz yaparız evelallah diye üstüne atlayalım seviyesine getirmek doğru değil. Bütün dünyada gelişmiş ülkeler nasıl yapıyorsa biz de öyle yapabiliriz...

Bütün bunların dışında bu konuya şunu eklemek lazım; yaptık yapmadık, oldu olmadı o ayrı konu ama nükleer santral yapılacaksa ve bu santrallerde elektrik üretilip memlekete dağılacaksa bundan vatandaşın da bir çıkarı olmalı. 'Yani nükleer santraller sadece üretim yapanın giderlerini azaltıp, çalışan eleman sayısını düşürmek, ucuza elektrik üretmek için tercih edilecekse; sadece işletene faydanın dışında memlekete ucuz elektrik temin edemeyecekse bu sayede de evlere, işyerlerine ucuz elektrik gelmeyecekse bu riski almaya hiç gerek yok...

Bu konunun teknik ayrıntıları biraz araştırılmayla her yerden elde edilebilir... O yüzden bu konu hakkında bir şeyler yazmadan önce bilenlerle konuşup her türlü ayrıntıyı öğrenmemiz lazım. Sadece karşıtlar diye bir gurubu destekleme ya da ‘memleketin yararınadır’ diyerek hemen araştırmadan kabul etmek yanlış olur... (ki ille de nükleer santral yapmaya da gerek yok memleketin her yeri rüzgârlı ve rüzgârdan elektrik elde etmek de olası, bunun da düşünülmesi gerekir.)

Bakıyorum Fransız kanallarında Türkiye’nin büyük bir bölümünde güneş enerjisi ile insanlar çevreyi kirletmeden (Gaz, petrol ürünleri kullanmadan) sıcak su ihtiyaçlarını karşılıyorlar diye haberler çıkıyor. Biz memleketçe bunları konuşacağımıza ya çıkar için nükleer santralleri destekleyen yayın organlarını besleyenleri ya da tamamen karşıtlarını okuyup ister istemez ya öyle ya böyle diye taraf fikirler ediniyoruz... Başka imkânlara sahip olduğumuzu ise aklımıza bile getirmiyoruz ya da getirmememiz için bir grup insan çıkarları karşılığında çok çaba sarfediyor...

Oysa ki şu günlerde birkaç firma oldukça başarılı çalışmalar yapıp güneş enerjisini elektrik enerjisine çevirip uzun vadede ucuza gelecek uygulamalar yapmaya başladı bile ve bu TÜRK firmaları Fransız televizyonlarına konu oluyor... Haberimiz var mı yok... Niye çünkü ya nükleer enerji için nükleer santralleri desteklemek ya da çevre için bunlaraa karşı olan grubun tepkisine kapılmakla beyinlerimiz meşgul edilip duruluyor... Haberimiz olsun artık: Türkiye’de petrolden de kıymetli, rüzgâr var, güneş var...

14 Kasım 2007

Cahil(!) Fransızlar ve "Türkiye'nin modern ekonomi anlayışı"...

Fransa grevlerle çalkalanıyor, her grev kararı gösterilerle desteklenerek sokaklara yayılıyor. Demiryolu işçileri, Paris Metrosu ve otobüs hatları çalışanları, devlet enerji sektörü işçileri, opera çalışanları dalga dalga yayılan greve katılanlardan bazıları. Bu ay içinde tüm ülke genelinde öğretmenler, posta ve telefon idaresi, hukuk sistemi çalışanları, yargıçlar ve memurların da greve gitmesi bekleniyor...

Bunların dışında bir de “üniversitelerin işletmeciliğine özel şirketlerin de ortak olabilmesini sağlayacak olan yasa”yı protesto eden 40 üniversite var. Öğrenciler, öğretim görevlilerinin grev kararına destek olmak için her yerde gösteriler düzenliyor.

Şimdi bunlar her yerde olabilecek, hukuki zemin çerçevesinde katılıma açık eylemler ama benim ilgimi enerji sektörünün hâlâ devlet elinde olmasından çok yukarıda tırnak içine aldığım yasa “üniversitelerin işletmeciliğine özel şirketlerin de ortak olabilmesi” çekti... Her şeyi anladım da bunu anlayamadım...

Bizde Devlet Deniz Yolları İşletmeleri'ndeki vapurda bile büfeyi özel şirkete satmışlardır ve biz bir çaya 2 bir tosta 5 milyon vermeyi artık doğal karşılıyoruz ve böyle bir şeye karşı çıkan Fransızları duyunca da insan ister istemez “Allaalla...” demeden edemiyor.

“Şu ana kadar, Fransa’da okulların işletmeciliğine / özerkliğine şirketler karışamıyor muymuş? Bizim okullardaki gibi restoranı, büfesi, okul yemekhanesi tanıdık vasıtasıyla ihaleyle falan bile olsa özel şirketlere verilmemiş mi bu zamana kadar?”

Valla çok safmış şu Fransızlar... Hiç akıl edememişler bu tür işleri modern ekonomik sistemi ve buna bağlı ilişkileri. Sen ona okulun bina yönetimini, yurdun idari işlerini, park alanını, büfesini, çay ocağını vs. sini dükkan olarak kullansın diye verirsin o da sana ya bağış adı altında açıktan para verir ya da başka kişisel imkânlar kazandırır.

Nasıl modern bir toplummuş bu Fransa anlayamadım.

Bizden daha fazla edebi eser, tiyatro oyunu, film vs üretirlerken, bizden daha fazla bilimsel araştırma yaparlarken, bizden gelir olarak kat kat iyi durumdayken nasıl olur da bu kadar dünyadan bi haber olurlar?

Oysa bize son 10 yılda her şeyin özelleştirilmesi, her şeyin satılması gerektiğini söylemişlerdi. “Madem alacak birisi var, hiç kimse zarar edeceğini bile bile bu kadar parayı işe yatırmaz demek ki burası kâr edebilir durumda, eğer öyleyse niye satılıyor bu kurumlar hepimizin.” dediğimiz zaman da bizi modern dünyanın gerçeklerinden uzak, hiç bir şey anlamayan kara cahiller, modası geçmiş ulusalcılar diye suçlamışlardı...

Demek ki "Avrupa’nın tam orta yerinde" ve "Avrupa modernizminin çıkış noktasında" bizim kadar modern olamamış toplumlar da varmış...

Bunu da sevinçle karşılıyorum tabii ki...

12 Kasım 2007

Mongol [film]



Mongol, (bizim bildiğimiz şekliyle “Moğol”) filmini seyretmeye başladığım anda; Hollywood tarzı araba, ev, giysi dahil her şeyin yeni olduğu, “göz yoran renkler” yerine çok doğal renklerle karşılaşmak beni sevindirdi.

İnsan ister istemez “Hah! Şöyle... Çok güzel bir film olacağa benziyor.” diye düşünüyor. Daha sonradan fazlaca ışık verilen sahnelerde kimi yerde parlaklığın rahatsızlığı ya da Rus yönetmenin kendini kaptırıp müzikleri fazla “Batılı” anlayışla filme yedirmesi gibi ufak tefek sorunlar da yok değil ama bunlar bütün içinde küçük ayrıntılar olarak kalıyor.

Moğollar’ın, ordan oraya göç edip (kendi “boy”ları dahil) herkesle savaşmak zorunda kalmasıyla belli bir yaşam tarzı oluşturmak zorunda kalması kültürlerine de etki etmiş; Bir çadır, bir ateş, bir at ve bir eş... Hergün nerede ve kimle hangi savaşa gireceğin belli değil... Hayatlar bir kılıç darbesiyle son buluyor ve tüm yaşam pamuk ipliğine bağlı.

Böyle bir dünya içinde, çocuklar bile; olduğundan sert, olduğundan büyük ve tecrübeli gibi görünüyor ya da o çağlarda gerçekten öyle olmak zorundaydılar.

İşte film böyle bir ortamda bozkırın uçsuz bucaksız bir yerinde başlıyor.

Filmin kahramanı Temudjin isimli çocuk, babası ile yola çıkar. Yolculuğun amacı Temudjin’in kendisine eş seçmesidir.

Temudjin’in babası, zamanında başka bir Moğol boyundan kız kaçırmıştır ve şimdi iki Moğol boyunun arası açıktır. Temudjin’in babası buradan bir kız seçilirse yine iyi ilişkiler kurulabilir diye düşünmektedir ama Temudjin yolda başka bir boyda karşılaştığı bir kızı beğenir ve onu seçer.

Başta baba itiraz etse de bir erkeğin kendi eşini kendisinin seçmesinin en doğrusu olacağını kabul eder ve oğluna karşı çıkmaz.

Beş yıl sonra düğün için yapmak üzere anlaşırlar ama eve dönerlerken yolda saldırıya uğrarlar. Temudjin’in babası ölür ve Temudjin artık tek başına kalır. Geleneklere göre Temudjin “Kağan” olmuştur ama kendi boyları içinden bazıları bunu kabul etmez ve çıkan arbedede bütün boy dağılır.

İşte bundan sonra film başlar ve Temudjin’in akıl almaz, efsanevi hayatı anlatılmaya başlanır...

Filmin girişinde çok güzel bir söz vardı. Daha film açılmadan en başta yazılmış: “Bir yavruya çok iyi davran, çünkü o bir kaplan yavrusu olabilir.” Şimdi, bu o kadar güzel, o kadar derin anlamlı ve arkasına bir roman yazılacak kadar etkili bir laf ki; filmin başına yazılınca amacının ötesine geçip, seyredeceğimiz şeyin gidişatı hakkında fikir edinmemizin de dışına çıkıp bütün konuyu özetlemiş...

(Bu beni kötü yönde etkiledi çünkü bütün filmi sonu en başından belli diye düşünerek seyretmeye başladım...)
Filmin başından sonuna kadar ve hatta sonundan sonra bile en çok müziklerden rahatsız oldum...

Filmin ortalarında bir yemek sahnesi var. Yeniliyor içiliyor ve oradakiler geleneklerine göre farklı bir tarzda (uzun hava gibi) şarkı söylüyorlar, hatta bu ses tonu inlemeyle uluma arasında gidip geliyor. Ortama ve otantik köklerine uygun ama bu sesi biraz Aborojinlerin uzun borularından çıkan etnik kültürel müzik tonlarıyla karıştırmışlar gibi geldi, bu tonu filmin tamamına müzik olarak yaymaları kötü olmuş...

Tabii bir de aralarda savaş sahnelerinde ve hatta en son bitişte jenerik akışına girerken çalan bir müzik var ki her şeyi berbat ediyor... “Bu nasıl tarihi doku, bu nasıl bir yarı fantastik kurgu?” diye delirmemek işten değil...

Film; binlerce figüranın kullanıldığı, atların setler içinde koşturulduğu, kostümleriyle, mekânlarıyla dev bir yapım.

Konusu gereği etrafındaki tarihi dokuya sağdık kalmak amacıyla, aralarda çeşitli ayrıntılara geçilse de film kendi çizgisini tutarlı bir şekilde koruyarak sonuna kadar akıcılığını sürdüyor...

Savaş sahnelerinde sağa sola sıçrayan kan efektleri vahşice görünse de abartısız ve gerçekçi olmuş. Bu kadar iyi kostüm ve makyajı bu kadar insana nasıl uygulamışlar insan gerçekten şaşırıyor.

Çok eskilerden gelen “hikâyelerin genel kabulü ile oluşturulmuş efsaneler”i izleyen film, bazı dini ayrıntılar içeren sahnelerinde, tapınak olarak kullanılan kayaların arasında dolaşan kurt’u Moğol boylarının inançlarıyla örtüştürmesi filmin en önemli fantastik yanını oluşturmuş...

Gerçek aşk ve sevginin (araya giren “zorunlu” aşıklar olsa da) değişmeyeceğini, insan sürünse de ölmek üzere de olsa bir amacı varsa sonuna kadar gidebileceğini hikâyede çok güzel göstermişler...

Film Kazakistan’da ve Moğolistan’da biraz tepki görmüş. Kendi yaşam tarzlarının eskiden tam olarak böyle olmadığını, mesela Temudjin’in çocuklarına bıçakla bir eti kesip vermesinin geleneklere uymadığını bu hareketin ancak bir düşmana yapılacağı gibi ayrıntılara girmişler...

Aslına bakılırsa Temudjin’in karısı kaçırılıyor başkasından hamile kalıyor, Temudjin esir düşüyor karısı onu kurtarmak için yine başka biriyle bir arada olmak zorunda kalıyor. Bu ilişkilerinden iki çocuk dünyaya geliyor ve Temudjin bu çocukları kendi çocuğu gibi kabul ediyor... Böyle insani yanı yüksek kararlar vermek erdem timsali olmak adına kabul edilebilir ama bütün Moğol boylarının kağanı olan birinin siyasi olarak kabul edemeyeceği gayrı meşruluk karşısında başka türlü davranması gerekirdi, belki de filmde esas bu olayları abartmışlar diye düşünen olmamış... Bana biraz ters geldi.

Filmin gerçekten tablo gibi sahneleri var hem de bu çok sıklıkla karşılaşılan bir sanatsal tutum olarak bütün film boyunca devam ediyor...

Görüntü yönetmeninin neredeyse bütün sahneleri estetik kadraj kaygısıyla her açıdan değerlendirdiği gözden kaçmıyor.

Seyredilebilecek güzel bir sinema yapıtı olmuş, elinden gelenleri en üst seviyede yapmışlar fakat hem belgesel anlamda tarihi içeriği sağlam tutamamış olmaları, hem arada bir iki fantastik sahne bulunması işi tarihi çizgiden, efsane yorumuna taşımış...

Filmin afişinde bölüm bir yazıyor... Yani daha en baştan bu filmin seri filme dönüşeceğini bildirmişler. Seyretmek boynumuzun borcu ama umarım ikincisinde müziklere dikkat ederler....

(Temudjin’in karısı, yanında 8-10 yaşlarındaki oğluyla seyahat ediyor, bir kervana katılıyor ve kervan sahibinin karısı oluyor. Ondan da bir çocuğu oluyor ikinci çocuk 5-7 yaşlarına geliyor ama bir bakıyorsunuz ilk çocuk yıllar geçmesine rağmen hâlâ aynı yaşta aynı boyda... Bu tipteki minik ayrıntılara da umarım yeni seride rastlamayız.)

Son olarak; vaktiniz varsa, tarihten, efsanelerden, savaştan, mücadele ve maceradan hoşlanıyorsanız, keyfiniz de yerindeyse seyredebilirsiniz. Ama çok büyük beklentileriniz varsa (tablo gibi sahneler dışında) memnun kalıp kalmayacağınızı garanti edemem. Film orta ayar edebi içerikli bir tarihi kurgu macera romanı gibi olduğundan sıkılacağınızı da düşünmüyorum...

08 Kasım 2007

Tatlı yediren stres ve psikolojik deneyler...

Deney 1:
İngiltere Leeds Üniversitesi’nden Psikolog Andrew Hill’in yaptığı araştırmalara bağlı bir deney: Yeme içmeye takan, bir hayli kilolu (obez) 40 kadın iki gruba ayrılmış ve bu iki gruba iki ayrı film gösterilmiş.

Birinci gruba normal bir film seyrettirilirken ikinci gruba oldukça duygusal ve acıklı bir film seyrettirilmiş ve filmler bitince teşekkür edip her iki gruba da yiyecek ikram edilmiş.

Normal filmi seyredenler normalden daha az yiyecek tüketirken, acıklı duygusal filmi seyredenler resmen yiyeceklere saldırmış...

Deney 2:
Yine iki ayrı grup oluşturuluyor. Birinci gruba beş dakikalık bir konuşma hazırlamaları ve bunu da daha sonra sunum yapmak için videoya kaydetmeleri isteniyor. Bu grup aldığı işin stresi ile yüklenip çalışmaya başlıyor.

İkinci grubun görevi ise daha basit; sadece birinci grubun çalışmasını izleyecekler, neler yapıldığına dikkat edip not alacaklar...

Çalışma bittiğinde yine her iki gruba da çeşitli yiyecekler ikram ediliyor...

Stresli işi yapan birinci grup; hamur işi, yüksek karbonhidratlı ve tatlı yiyecekleri tüketiyor.

Yaptırılan işin hafifliği nedeniyle hemen hemen hiç bir baskı ve yaptırım altında olmayan ikinci grubun besin tüketimi ise daha makul seviyede ve bu grup yemek seçiminde daha bilinçli...

Birinci ve ikinci deneyin sonuçlarını inceleyecek olursak her iki deneyde de insanların duygusal gerilim ve stres altında kaldıkları zaman; yoğun kalorili ya da genellikle şekerli gıdalara yöneldiğini görüyoruz.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden Richard Wurtman; (mutluluk hormonu olarak da adlandırılan) Serotonin isimli hormonal salgının vücuttaki seviyesinin arttırılması için bu türdeki yiyeceklerin bilinçsizce tüketildiğini, bunun da psikolojik bir durum olduğunu belirtiyor...

Stres birikimi yüzünden duygusal olarak gerilim yaşayanların aşırı kalori tüketimini engellemek için istenmeyen bu davranışın psikolojik olarak çözülmesi gerektiğini vurgulayan bir çok araştırma yapılmış.

Stanford Üniversitesi’nden Psikolog Christy F. Telch, bu durum için 60 kadınla özel bir çalışma yapmış... Telch, “stresi düşürmek amacıyla yiyecek tüketme alışkanlığı” olanların bu davranışını düzenlemek için psikolojik özel yöntemler belirlemiş. Bu yöntemlerin en önemli ve etkili olanı da strese neden olan duygusal durumların kağıda aktarılarak rahatlama sağlanmasıymış...

Kim bilir, belki de bu yöntemi kendi kendime bilmeden uygulayıp, bu bloğa da stresimi düşürmek için yazıyorumdur ve belki de bu yüzden zayıfımdır...

Tersten bakarsak; buna göre (blogdaki gönderi sayısına göre) çok yazı olan aylarda stres ve duygusal gerilim de fazla anlamına geliyor...

similasyondan gerçeğe...

Çok televizyon izlemem ama ara sıra gözüm kulağım kayınca ilginç bir şeye denk gelirsem de bakarım. Yine öyle oldu, belgesel proramlarından birinde ilginç bir konu var.

Programı sunan adam soruyor; Bilgisayarda uçuş similasyonu programlarında neredeyse (oynaya oynaya / kullana kullana) uzman olmuş biri (oyuncu), hayatında hiç helikoptere binmemiş olsa da acaba bilgisayardaki programlar sayesinde gerçek bir helikopteri ilk denemesinde kullanabilir mi?

Sunucu ve oyuncu helikoptere biniyor yanlarında da ne olur ne olmaz diye gerçekten uzman bir pilot var. Pilot helikopteri havalandırıp güvenli bir konuma getirince kumandayı tamamen oyuncuya bırakıyor. Oyuncu bir iki sert hareketten sonra, hayatında ilk kez devraldığı helikopteri başarıyla kullanıyor...

Gerçeğin bir taklidi olan bu similasyon programlarını trafiğe uygulayan sürücü kursu programları da var. Sanal trafikte gerçeğinin bir taklidi olan bilgisayar destekli arabayı kullanıp trafik tecrübesi kazandırıyor. Bunu daha önceden de biliyordum ama sadece bilgisayar tecrübesiyle bir helikopterin kullanılabileceğini tahmin edemezdim.

Demek ki bilgisayar oyunlarının faydalı olduğu yerler de bulunuyormuş...

Buldum, buldum da ne oldu?

Sayın okur, aşağıda gerçekten uzun bir yazıyla karşı karşıya kalacaksınız. Okuyunca sıkılabilirsiniz çünkü yazının tamamı benim düşündüğüm bir fikrin (buluşun, projenin, önerinin) büyük bir şirkete sunulması ve orada yeni bir fikrin nasıl değerlendirildiği ile ilgilidir.

Bu yazı “günlük hayatın içinde minik yenilikçi fikirleri bularak” kullanıma sokmaya çalışan, buluşlar yapan, projeler geliştiren benzer çalışmalar tasarlayan başkalarına yol gösterebilir ama sizin bu tip bir konuyla ilginiz yoksa okumanıza gerek olmadığını vurgulamak isterim. “Yok, ben ille de okuyacağım.” diyorsanız kendiniz bilirsiniz. Biz de teklif var ısrar yok :)

Sonuçta ben blog benzeri bu sitede sağdan soldan kopyaladığım yazıları değil kendi düşündüklerimi yazıyorum ve yaşadığım bir tecrübeyi de buraya aktarmam kadar doğal bir şey olamaz. Neyse artık, hâlâ okumaya devam ediyorsanız buyrun konuya;

“Ayı’nın kırk hikâyesi varmış, kırk’ı da ahlat üzerine...” diye bir atasözümüz var. Yani ne yaşayıp görmüş ki? Doğal olarak, hep bildiği ve gözünün önünde olanı, evirip çevirip hep yaşadığı aynı sıradan şeyi anlatacak anlamını taşır.

Benimki de biraz o hesap... Buluştur, projedir vs. derken bakıyorum son dönemler hep aynı tarzda yenileşme*lere takılıp kalmışım.

*(TDK inovasyon yerine yenileşme kelimesini öneriyor. İnovasyon da bildiğiniz gibi buluş sayılmayan ama kullanılan bir şeyi geliştiren, değiştirerek ileri taşıyan fikir anlamına geliyor.)

Tabii ki ayı’nın ahlatı gibi bizim de gözümüzün önünden hiç gitmeyen, her gün kullandığımız cep telefonlarımız var. Eh! Durum böyle olunca da yenileşme projeleri için en çok fikir ürettiğimiz alanlar cep telefonları ve buna bağlı hizmetler oluyor. (en azından son bir iki ay içindeki yenileşme fikirlerim çerçevesi içinde ürettiğim fikirlerim kendimin bile dikkatini çekecek kadar bu alana kaymış bulunuyor. Daha önceki yazılarımdan bunlara ait örneklere şuradan ulaşabilirsiniz; konu 1, konu 2, konu 3, konu 4)

Aslında bu yazıyı hiç yazmayacaktım ama haftasonu bir iş görüşmesi için gittiğim şirkette tanıştığım arkadaşlarla laf lafı açtı ve konu bu türdeki girişimlerde ülkemizin durumuna geldi dayandı.

Oradaki arkadaşlardan biri de benim anlattığım türde bir girişimde bulunmuş. Aklına gelen fikri gidip büyük cep telefonu operatörlerinden birine anlatmış ama karşısına o kadar engel, o kadar bürokratik uğraş ve para gerektirecek şeyler çıkarmışlar ki sonunda o da bıkmış ve benim gibi işin peşini bırakmış.

Peki olay böyle kapanmış mı? Hayır...
Aradan iki ay geçmiş ki bir bakmış bizim bu arkadaş, kendi fikrini almış şirket, bir güzel kullanmış. Tabii ki ne telif ödemesi, ne anlaşma, ne de para var ortada...

(Tecrübelerime dayanarak bu tür konuşmalarda bazen insanların örnek vermek için olayları biraz abartabildiklerini biliyorum ama ya tamamıyla anlatılanlar gerçekse?)

Bu yüzden bu tür bir girişim tecrübesi yaşamış biri olarak kendi başımdan geçenleri sizlerle paylaşmak istedim. Bu tecrübeyi paylaşarak size bu tür girişimlerin nasıl işlediğini anlatmaya çalışırken bir yandan da onlara verdiğim (resmi yollarla tüm işlemsel sıralamayı takip ederek ilettiğim) fikrin ne olduğunu buraya yazarak; hiç değilse ileride “ben daha önceden düşünmüştüm!” diyebilmek için gösterebileceğim bir kanıt yaratmış olacağım. (ki bulduğum şey kullanışlı olsa bile pek öyle ahım şahım bir şey de değil)

Tabii ki amacım, “Bak ben demiştim!” diyerek bir şeyler gösterip dava açmak falan değil, zaten böyle bir şeye kalkışınca o buluşu satsanız bile mahkeme ve avukat masraflarının karşılanamayacağını da biliyorum. Amacımız ufak tefek şeylerle kafamızı çalıştırmaya devam etmek, birileri kullanıp teşekkür ederse de hafiften de olsa birazcık “Bunu ben düşünmüştüm.” havası yaşamak. Haaa tabii ki bütün bunların üstüne “Biz bunu uygulamak istiyoruz, sana da şu kadar verelim.” denirse o daha da iyi olur ama o ayrı bir mevzu :)

Şimdi gelelim benim yenileşme içerikli küçük hizmet konusuna;

Cep telefonun varsa, bir servise abone olup “Son dakika haberleri”ni takip ediyorsun, “Maç sonuçları”nı öğrenebiliyorsun, “Milli piyango” ve benzeri çekilişleri öğrenebiliyorsun, son çıkan şarkıları, klipleri telefonuna indirebiliyorsun vs...

Bunları düşünürken; “Yahu iyi güzel de bu kadar gereksiz şeyi bir araya toplamışlar, benim bilip bilmediğim “Günün yemek tarifi” gibi kim bilir daha ne kadar acayip servis vardır. Ama esas en önemli hizmetin servisi niye yok?” diye aklıma bir şey geldi.

Hemen araştırdım, üç büyük operatöre bağlı böyle bir hizmet servisi gerçekten yoktu. Yani “Cep telefonuna kontör karşılığı şarkı gönderen adam da büyük bir bilimsel buluş yapmamıştı ama sonuçta talep vardı, onu da ilk olarak biri buldu ve para kazanmaya başladı. Bu da böyle bir şey olabilir.” diye düşünmenin hiç bir sakıncası yok.

Bu sefer işi kolayca, bir yere not edip geçiştirmek yerine “Bir cep telefonu operatörü şirketine başvurayım. Bakalım böyle bir şey aklıma gelmişken gerçekten değerlendirmeye çalışınca neler olacak?” diye düşündüm.

“Belki de işler tahminimden daha kolaydır ve hatta adamlar böyle şeylere alışık değildir de ilgilerini çekip görüşmek üzere çağırırlar.”diye de aklımdan geçirdim. Ve tek tek neler yapılması gerektiğini öğrenip harekete geçtim.

İnternet sitesinden şirketin iletişim kanallarının adresini öğrendim, elimde kendime ait bir proje olduğunu ve bu proje önerimi kendilerine nasıl iletmem gerektiğini, projemin onaylanmazsa kendilerine iletildiği için artık gizliliği kalmayacağını ve bu durumdan dolayı mağdur olmamak için neler yapmam gerektiğini sordum.

Birinci adresten bana; böyle bir öneri için proje ve iş teklifi kanallarını kullanmamı, projemin ‘belirli standartlarda hazırlanmış, kendilerine ait bir form’ doldurularak iletilmesi gerektiğini ve aramızda projeyi iletirken verecekleri bir belgeyi doldurarak da telif hakları gizlilik-(centilmenlik) anlaşması yapılmasının sağlanacağını bildirdiler.

(Sonradan bu gizlilik ve telif hakları konusuyla ilgili imzalamam gereken belgeyi okuduğumda; tamamen bu fikri onlara verdiğimi, üçüncü kişilerin hiçbir hakkı olmadığı ana fikri üzerinde yoğunlaşıldığını yani benim haklarımı korumaktan çok bu belgeyle kendilerini ticari olarak korumaya aldıklarını fark ettim. Siz siz olun böyle bir şeye kalkışmadan önce muhakkak resmi yerlerden fikrinizi tescil ettirip patentinizi alın.)

Devam edeyim; Verilen bağlantılardan adreslere ve gerekli kişilerin e-mail adreslerine ulaştım. Formu indirdim doldurdum fakat formdaki ayrılan yer ve seçenekler yetersiz olduğu için kendi hazırladığım raporu da bu forma ekledim. Gerekli adreslere yine e-mail aracılığıyla gönderdim. (Form “pdf” formatındaydı ve bilgisayardan anlamayan biri; bu formu ancak bir yazıcıda bastırıp kağıtları kalemle doldurup, normal postayla göndermek zorunda kalırdı. Ben Photoshop’ta hallettim)

Bir süre hiç cevap gelmedi, hatta başta olması gereken “Gönderinizi aldık.” diye bir geri bildirim de olmadı. Bunun üzerine gönderdiğim belgelerin ellerine geçmediğini bizzat kendilerinden öğrendim. Ve tekrar gönderdim. (İnternet siteleri e-mail’le gönderilen belgelere yazı dosyası eklenince siteye saldırı, server’a virüslü mail geldi sayıp gönderiyi kabul etmiyormuş.)

Aradan yine belli bir süre geçti ve bir gün bir öğle vakti, bankaların kredi kartı pazarlamacılarına benzer bir konuşma tarzı olan bir hanım beni aradı;

Gönderdiğiniz formları aldık inceledik bana söylediler anlattılar vs. gibi biraz karışık bir mantıkla kurulan cümlelerden; projenin benimle konuşan kişi tarafından anlaşılmadığını anladığım sırada, kendilerine göndermiş olduğum fazlasıyla detay içeren bilgilere rağmen benden tekrar “Projenizden bahseder misiniz, neyle ilgili tam olarak?” diye aynı bilgileri bu sefer cep telefonumda anlatmamı istediler. Anlattım tabii ki (deniz-yılan hikâyesi).

Projem oradakilerin ilgisini çekmiş, uygulanabilir bir şey olmalı ki benim formlar, raporlar bu hanıma kadar iletilip benimle görüşmesi sağlanmış ve bu hanımla konuşunca da fikir hâlâ sağlamlığını koruyor olacak ki :) bana bambaşka bir yol önerdiler...

“Biz böyle bireysel başvuruları kabul etmiyoruz. Şirket olarak başvurmanız gerekiyor. Şirket olarak başvurduğunuzda da yapacağınız bu önerinin yıllık olarak getirisi 4-5 milyon dolar olmalı ki kabul edelim. Hadi ettik diyelim... Siz yine de anlaşma sonrası kâr ortağı olabilmek için bize bankadan alacağınız 2 milyon dolarlık resmi bir teminat mektubu vermelisiniz.”

“Benim bu imkânları sağlamam mümkün değil (şu anda yanımda o kadar nakit yok:) ), bu önerimi başka nasıl değerlendirebilirim?” diye sordum tabii ki...

O zaman, şöyle bir yöntem uygulanıyor. Size söyledikleri şekilde örnek bir şirket var. Daha önceden bu şirket benim başvurduğum operatörle birkaç iş yapmış ve neyin nasıl yapılacağını biliyor sizi oraya yönlendiriyorlar.

Onlar her şeyi yapıyor ve bunu karşılığında sizden görüşme talep ediyorlar. “Şunu şunu yaparız, şu, şu şekilde işler. Bu da böyle olmalı vs. hepsi sana şu kadara patlar, başlangıç için bir sigara parası (15,000 dolar) at bakalım.” diyorlar.

Tabii bundan sonrası çok profesyonel ve asla zemin benim dans edebileceğim bir özellikte değil. Yapacağınız anlaşmaya göre belli bir miktar ödeme yapıyorsunuz ve ilk başvurduğunuz şirket ikinci şirket aracılığıyla size sadece hizmet satıyor ve bunun karşılığında da şu kadar insan bu yeni servise abone olmuş al bakalım her arama başına bir kontörün 0.15’i de senin olsun diyorlar. Tüm kazancınız bu oluyor. Yani yine parsayı kendileri topluyorlar.

Beğenmezseniz başka bir alternatifiniz yok, kendi başınıza uygulayabileceğiniz bir şey değil bu sadece bunlara ya da benzerlerine önerilebilecek bir proje başka seçeneğin de yok. En büyük operatör böyleyse diğerlerini düşünmek bile istemiyorum dedim ve vazgeçtim... Kısacası paran varsa alır kendin yaparsın biz sana telefonlara ulaşma ve bu fikrin uygulamasını satma imkânı sağlarız, bu hizmetten de aslan payını alıp sana da bir şeyler atarız pozisyonuna geldim ve orada takılı kalıp vazgeçtim...

Şimdi gelelim rapordan alıntılarla benim yenileşme (inovasyon) öneri projeme: aynen rapor olarak sunduğum belgede çok küçük değişiklikler yapıp kısaltarak buraya aktarıp yazıyı da bu raporla bitiriyorum. (buraya kadar okuyup hâlâ yaşayanlar varsa :) teşekkürler)

Proje adı: “Cepten İş Ara”

İlgili şirket: (operatörün adı)

Proje öneri sahibi: (kendi adım)

Projenin iletildiği tarih: 01–10–2007

Proje tanımı: İş arayanların cep telefonlarına, eleman arayanların ilanlarının operatör tarafından iletilmesi.

Proje sistematiği:
a) İş arayan şahıs, iş aradığı mesleği yazıp (1) operatör tarafından belirlenecek olan bir servis numarasına yollar.
b) operatör, bu proje için kurduğu yeni birimde sınıflandırılan veriler arasından buna uyan ilanları, belirleyeceği bir ücretlendirme karşılığında, mesajı yollayan cep telefonuna gönderir.

(1)- Örneğin; bekçi, grafiker, muhasebeci ya da vasıfsız gibi)

Proje yapılanması:

1. aşama
Çeşitli kaynaklardan gelecek/alınacak olan “eleman aranıyor” ilanlarının, belli bir sistem dahilinde bilgi havuzunda toplanmasını sağlayacak olan personelin çalışacağı bir birimin kurulması.

2. aşama
Elde edilen verilerin; meslek, adres, telefon şeklinde sınıflandırılıp tek tip hale getirilmesi ve standart bilgisayar işletim sistemlerinde yapılandırılmış özel bir programa girişinin yapılmasını sağlayacak olan personelin çalışacağı bir birimin kurulması.

3.aşama
Müşteriden gelen “SMS”in belirttiği içeriğe göre; daha önceden sistemde var olan, o güne ait verilerin, mesajı atan müşteri cep telefonuna yönlendirilmesini sağlayacak sistemin çalışmasını/denetlenmesini sağlayacak olan personelin çalışacağı bir birimin kurulması.

Üç aşamalı yapılandırma sonucu entegrasyon
Bu üç birimin, tek bir bölüm altında toplanıp belirli yönergeler dahilinde çalıştırılmasıyla, şirket içi yapılanmanın oluşturulması ve hizmet verecek personelin iş tanımının yapılmasıyla “Cepten İş Ara” projesinin şirket içi entegrasyonu sağlanmış olacaktır.

Projenin geliştirilebilirliği ve diğer imkânlar:
Çeşitli gazetelerle yapılacak işbirliği dahilinde, gazetelerin ilanlarına ulaşan kitlenin sayıca artması, bu koşulların gazete için avantaj haline getirilmesiyle doğan artı değerin operatöre maddi olarak ya da gazeteye verilecek ilanlarda indirim sağlanması gibi barter olarak geri dönmesi.

“Cepten İş Ara” projesinin gelişimi doğrultusunda benzer bir servisin kurulumu tamamlanarak yine belli bir ücret karşılığı cepten ilan alma modeli de geliştirilebilir.

“Cepten İş Ara” projesinin kapsamı genişletilerek; yeni hizmetlerin devreye girmesi sağlanabilir. Örneğin: Şehir ve semt yazıp bunu operatörün servislerine “SMS”le yollayanlar için “Cepten ev ara”, araba markası yazıp yollayanlar için “Cepten araba ara” vb. gibi...

07 Kasım 2007

dijital fotoğraflar için GPS kullanımı önerisi

İnsan bir kez “bulmak için” düşünmeye başlamaya görsün.

Bir şeyler düşünüp bulduğu yeniliklerin olabilirliğini de görünce (ve hatta zamanla bunların başkaları tarafından yapıldığını da görürse) arkası geliyor.

Kendimi övmek gibi olmasın ama kafamın bastığı kadar düşünüp ara sıra bir şeyler bulmuşluğum da oluyor...

Meşhur komedyen Şahan’ın programındaki bir karakterinin söylediği tarzda söylemem gerekirse “Gün geçmiyor ki yeni bir buluş yapmayayım sayın seyirciler.” :)

Aslında bu tip şeylere buluş demek yanlış, yavaş yavaş moda olan bir sözcük bu işi daha iyi tanımlıyor; inovasyon (innovation).

Yani bilinen kullanılan bir şeyi, fayda değerini yükselterek başka bir iş için kullanmak üzere geliştirmek ya da bilinen özelliklerine faydalı başka bir özellik katmak...

Bu tipte şeyler bulduğunuzda biraz maddi çıkar gözetmiş oluyor gibi olsa da son aşamada kullanıcıya da yeni bir hizmet ve özellik sunduğunuz için faydası gözardı edilemez.

Bu tarz gelişmeye açık çalışma sistemi bilinen örneklerle anlatmam gerekirse şöyle açıklayabilirim;

Önce havanın radyo sinyallerini taşıdığı bulunuyor (bu gerçek keşif oluyor),

sonra bu radyo sinyalleriyle ses iletiliyor (oluyor sana telsiz, radyo).

Ardından bu sistemle ya da benzeri şekilde “Acaba görüntüyü nasıl aktarırız?” diye düşünmeye başlıyoruz (sonra oluyor televizyon).

Bunların tüm teknik gereklilikleri küçültülüp görüntülü telefona kadar evriliyor.

Yani sesi ileten telefon var, görüntüyü ileten televizyon var sen görüntü ve sesi telefonda iletince işte o zaman bu buluş, keşif değil inovasyon oluyor.

Zaten bu konu da biraz tartışmaya açık bir konu;

Çünkü kim neyi bulmuş, kimin çalışmasını temel alıp neyi nasıl uygulamış, işin kökenine indikçe her kâşifin çalışmaları öncesinde yapılan başka çalışmaları göre göre icad edilen şeyi ilk kim bulmuş sayılır bir türlü karar veremiyorsunuz...

Böyle uzun bir girişten sonra sıra geldi bizim inovasyona :)

Şimdi herkesin cep telefonu var (hemen hemen) ve artık neredeyse herkesin cep telefonu da resim çekiyor.

Eee? Cep telefonlarında uydudan kordinatları tanımlayıp yerinizi santim şaşmadan bulan “GPS” de (Global Positioning System- Küresel konumlandırma sistemi) var. (Bu özelliğin telefonlar için kullanılması yeni bir uygulama ama artık son modellerin hemen hemen hepsinde var.)

Bana da bu ikisini birleştirmek kalıyor ve oluyor mu sana buluş (pardon inovasyon) :)
Peki bunun ne faydası olacak ki demeyin.

Bu sistem sayesinde bir yerde resim çekince oranın neresi olduğu artık fotoğrafın üzerine GPS bilgileri aktarılarak işlenebilir.

Siz belki biliyorsunuz ama bilmeyenler için de şöyle bir ek açıklama yapayım;

Dijital olarak çekilen fotoğraflara bilgisayarda özel programlarla bakılınca, o fotoğrafın hangi tarihte, hangi saatte, hangi ışık ve kamera ayarlarıyla çekildiğinin, çeken makinenin markasının, modelinin, diğer özelliklerinin ve daha bir sürü ayrıntının bilgilerine ulaşılabiliyor. İşte bu bilgilere GPS eklenince santimi santimine o fotoğrafın nerede çekildiği de bilinebilir...

Şu aşamada şimdilik baz istasyonlarının telefonda görünen yer belirten yazıları bile rahatlıkla eklenebilir ama bu yetersiz olur. GPS ise çok daha keskin sonuçlar elde etmemizi sağlar.

Bu uygulama başlayınca internete yüklenen GPS bilgileri korunmuş resimleri ararken yeryüzündeki herhangi bir noktayı tanımlayan GPS bilgilerini girer ve öyle resim ararsak karşımıza o yere ait çekilmiş sayısız resim gelir. Hatta yıllar sonra belli bir yerin resimlerine bakınca zaman içinde geçirdiği değişimi de çok detaylı şekilde görebiliriz.
Ve tabii ki güzel bir yer görünce aaa burası falanca yermiş diye artık anında öğrenebiliriz.

Söylemesi benden yapması böyle şeylere meraklı şirketlerden :)

"Volongoto" işler bunlar...

Berlin Dış İlişkiler Enstitüsü, 60 ülkenin kullandığı diller içinden (toplam 2500 kelimenin arasından) Türkçe ''Yakamoz'' kelimesini dünyanın en güzel kelimesi seçmiş.

Horlamak anlamını taşıyan Çince ''Hu lu'' kelimesi ikinci, Luganda dilinde ''düzensiz'' anlamına gelen ''Volongoto'' sözcüğü de üçüncü olmuş.

(Bu haberi biraz araştırayım dedim ama fazla ayrıntıya ulaşamadım; Berlin Dış İlişkiler Enstitüsü resmi olarak nereye bağlı hangi kurum adına böyle bir şey düzenlemiş? Üç kişilik jüri ile yapılan bu seçim ne derece doğru, biz de üç kişi bir araya gelip böyle kafamıza göre seçimler yapsak bütün dünya bunu birbirine duyurmak için yarışır mı? Normal gelişmiş bir dilin kelime sayısı onbinleri bulurken 60 ayrı ülkede konuşulan bir sürü dilin toplamı yüzbinlerce [belki de milyonlarca] kelime ederken dünyanın en güzel kelimesi niye 2500 kelime arasından seçilmiş? Ünlü ve güvenilir bir Alman dergisi olan Focus’ta okumama rağmen bu gerçek bir haber mi yoksa uydurma mı hâlâ karar verebilmiş değilim? Kafamda bir sürü soru işareti belirdi... Yakamoz kelimesi eski Rumca bir kelime oradan da Türkçeye geçmiş, bunu kendime dert etmiyorum. Sonuçta, dünyadaki birçok dil başka dillerden kelime almıştır. Yalan da olsa, Türkçe bir kelimenin dünyanın en güzel kelimesi seçilmesi hoşuma gitti ben de bu yalan kervanına katıldım)

06 Kasım 2007

bedava zil sesi projesi...

Gençken, öğrenilmiş sosyal bir hastalık olan marka düşkünlüğü bizim zamanımızda bu kadar yaygın değildi ama o zamana göre de bazı uygulamalara kendini kaptıranlar vardı.
(Ki itiraf etmek gerekirse çocuk sayılabilecek yaşlarda bu beni de etkilemiştir.)

Eskiden naylon poşetlerin üzerinde yazan markaları bile hava atmak için kullananlar vardı.
Lüks bir yerden alışveriş yapınca onun poşeti atılmaz okula, dershaneye giderken içine koyulacak başka şeyler bu poşetle (eskiyene kadar) taşınırdı.

Bunlar eskide kaldı, artık kim taşıdığı poşetle başka birinin reklamını yapıp hava atmaya çalışır ki diye düşündüğüm bir anda, işyerinde bir arkadaşın cep telefonu, bağlı olduğu operatörün herkesin bildiği reklam müziğiyle çalmaya başladı... (demek ki hâlâ böyle insan modelleri var ama kullandıkları yöntemler değişmiş:))

“Ya! Bu, o markanın tanıtımı için kullanılan reklam müziği, sen niye bunu telefonuna zil sesi yaparsın ki?” diye düşünmeyelim. Çünkü adam bunu “Bak ben daha pahalı olan sisteme üyeyim. Öyle üç kuruş ucuz diye başka yerlere geçmem.” havasını yapmak amacıyla ya da başka bir markanın başka bir ürününe sahip olduğunu göstermek için kullanıyor. Yani kısacası markanın yarattığı tanınırlığı ve bilinirliği, markanın gücünü kendini öne çıkarmak için kullanıyor...

Peki o zaman biz de bu seferlik kötünün yanında :) yer alalım ve marka tanınırlığını arttırmak isteyen reklam verenlere bir proje sunalım, uygulanır uygulanmaz ona karışmam.

Ama ileride bunu yapanlar mutlaka olacak, ona eminim.

Proje şu;

Günümüzde artık cep telefonunda havadan, (doğrudan şebekeye bağlanmadan) iletişim kurmaya yarayan Bluetooth özelliği olmayan yok gibi.

Büyük küçük firmalar kendi reklam müziklerini müşteri kendisine geldiğinde ya da yakınından geçerken (Bluetooth aracılığıyla) ücretsiz dağıtsa, bu reklam için güzel bir yöntem olmaz mı?

Mesela benzinciye girdin, cep telefonuna “Shell” reklam müziğini cep telefonunuza yüklemek ister misiniz? diye bir mesaj geliyor. İster kabul et ister etme... Belki kabul edenler içinden bunu beğenip kullananlar da olur ve tanıtımına yardımcı olur.

Reklam müziklerini zil sesi yapmak isteyen olur mu demeyin oluyor... Ayrıca binlerce marka, binlerce reklam müziği demek ve bu da yine binlerce bedava zil sesi demek, tüketicilerin içinden de böyle bir hizmeti isteyenler çıkacaktır.

(Beyoğlu’nda yürürken, Şampiyon Kokoreç’e girince, Saray Muhallebicisi’nde servis beklerken vs... “Değil gelen zil seslerini, bu işle ilgili bir tek mesaj bile almak istemiyorum!” derseniz, kapatırsınız açık olan Bluetooth özelliğini olur biter...)

anket sistemi için bir öneri...

Büyük bir firmasınız ve belli bir ürünle pazarda belli bir payınız var.

Bazı bölgelerde çok satıyor bazı bölgelerde beklediğinizin altında bir satış rakamınız var.

Acaba niye diye merak ediyorsunuz ya da hem merak edip hem sorunu öğrenerek yeni bir oluşuma girişmeyi düşünüyorsunuz ve bir piyasa araştırma şirketine gidip kendinizin belirlediği bazı soruların sorularak anket yaptırılmasını istiyorsunuz.

Bu zaten bilinen bir yöntem ve işleyen sistem. Peki bu sistemin son ayağında bir değişiklik yapılsa iyi olmaz mı?

Bu sistemin son ayağına girmeden önce tekrar bir baştan alalım; bir firma ya da marka için bir şeyin araştırılması gerekiyor. Belli bir bölgedeki tüketici ya da sıradan vatandaşın düşüncesinin çözümlenmesi lazım. Bu firma gidiyor bir şirkete ve anket yaptırmak istediğini söylüyor, o şirket de bağlantılı olduğu anketörleri hemen araştırma için yönlendiriyor.

Anketörler de gidip; istenilen bölgede istenilen özelliklere sahip kişilerle bu sistemin son adımı olarak anket yapıyor ve sonuçlar daha sonradan değerlendirilmeye alınmak üzere toplanıyor.

Ben de diyorum ki; artık internet var, bağlantı sayısı olarak yeterli kullanıcı var. Niye bu tipteki şirketler belli bir kullanıcı kitlesini elinin altında liste olarak tutup bunlara küçük de olsa bir ücret karşılığı anket yaptırmazlar anlamıyorum. (şu anda buna benzer bir şekilde gönderilen spam mesajlar için oluşturulan listelerle benzerliği olsa da çalışma mantığı öyle olmayacak)

Aç bir internet sitesi, yaz oraya da “Bizim şirkete üye olun, size anket yapılacağı zaman bir form yollayalım, siz de bunu doldurun. Form başına da (atıyorum 20 ytl) para verelim...” diye.

Böylece anketler çok hızlı bir şekilde yapıldığı gibi anında “bu cevapları veren gerçek kişiler var mı yok mu?” diye kontrol edilmesi de daha kolay olur. Ayrıca bu yöntemle maliyetler azalacağı gibi anket dolduranlar da para kazanmış olur.

03 Kasım 2007

Melling kalfa, cibinlik ne gün gelecek?

Resim, heykel, mimari ve matematik eğitimi almış olan 1763 doğumlu (doğum yılına dikkat edelim, neredeyse 250 yıl önce)Alman sanatçı Antoine Ignace Melling daha 19 yaşındayken Avrupa’daki “Doğu Romantizmi” modasına kapılıp İstanbul’a gelmiş ve yaklaşık 20 yıl kadar da İstanbul’da kalmış...

Olabilir demeyin. Benim bugüne kadar sadece ressam olarak bildiğim Melling’in çok farklı bir özelliğini öğrendim...

III. Selim'in kızkardeşi Hatice Sultan, bulunduğu konum gereği şehirdeki büyükelçiler ve çeşitli bürokratlarla resmi sınırlar dahilinde karşılıklı ziyaretler gerçekleştiriyormuş...

Hatice Sultan, Danimarka Maslahatgüzarı olan bir baronun (Hübsch)yalısını gezerken bahçeyi çok beğenmiş ve kendisi de böyle bir bahçe düzenletmek istemiş.

Kendisine mimari bilgisine güvendikleri Melling tavsiye edilmiş.

Hatice Sultan, Melling’le çalışmaya başlamış;

Melling önce çeşitli özel çiçeklerle labirent tarzı bir bahçe düzenlemesi yapmış. Sonra, Hatice Sultan'ın Defterdarburnu'ndaki sarayına küçük bir köşk binası ekleyerek çalışmalarına devam etmiş.

Hatta ardından III. Selim'in yazlık olarak kullandığı Beşiktaş Sarayı'na da ek binalar ve iç düzenlemeler bile yapmış.

Buraya kadar, Osmanlı döneminde rastlanan, saray için çalışan bilindik bir “Avrupalı”ya şahit oluyoruz ama hem Melling’in kendisini ve meziyetlerini hem de Hatice Sultan’la olan iş ilişkisini anlatıp bağlamamın bambaşka bir sebebi var.

Melling, Hatice Sultan için tam anlamıyla sanat danışmanı ve iç dekoratör olarak çalışıyordu.

Yapılacak düzenlemeler, alınacak malzemeler ve masraflar için de Hatice Sultan ile Melling bazen yazışmak zorunda kalıyorlardı.

İşte sürpriz de burada ortaya çıkıyor; Melling ve Hatice Sultan, (1928’deki Harf Devrimi’nden 130 yıl, günümüzden 200 yıl önce) aralarında Latin alfabesiyle Türkçe yazışıyorlarmış.

(Melling ve Hatice Sultan’ın birbirlerine yazdıkları bu mektuplar bugün özel koleksiyoncuların elinde bulunuyor. Jacques Perot ve Frédéric Hitzelzel özel koleksiyonlarda bunları takip edip bularak yayınlanmasını sağlamışlar... İkilinin yazışmalarından alınan örnekler de bir hayli ilginç: "Melling Kalfa, cibinlik ne gün gelecek? Aman yarın isterim... Hemen çalışasın, göreyim seni... Sandalyeyi istemem beğenmedim. Yaldızlı sandalyeler isterim... İpek az olsun, sırması çok olsun.)

01 Kasım 2007

Absent (Absinthe) ve içki kültürü

Gazete ve dergilerde puro, yat, şarap konuları görmekten gına geldi ama aralarda bir şeyler vardır diye başka haberlere bakarken insanın ister istemez gözü bu konulara da takılıyor.

Yine böyle bir sayfada dikkatimi çekti bir hayli ilginç geldi ve buraya da aktarayım istedim.

Absent (Absinthe) diye Çekoslavakların ürettiği bir içkiden bahsediyorlar. Bu içki çok tehlikeli olarak tanımlanmış (son dönemlerde üretilenler öyle değilmiş). Sebebine gelince; bu içkinin içinde insana halüsinasyon gördüren hatta fazla içince cinnet geçirten pelin otu özü bulunuyormuş.

İsviçreli bir köylü cinnet geçirip katliam yapınca üretimi ve tüketimi yasaklanmış. Bundan sonra bu içkiye pelin otu özü koyulmuyormuş çünkü insanlar bu içkinin diğer içkiler gibi tüketildiğini düşünüp bira ya da viski içer gibi içiyorlarmış.

Bu içkinin kullanım şekliyse gerçekten değişik; önce bu iş için yapılmış özel bir kaşığa bir miktar şeker koyuyorsunuz. Sonra bu şekerin üzerine bir iki damla Absent damlatıyorsunuz ve ardından şeker içkiyi tamamen emince şekeri yakıyorsunuz. Yanan şekeri de içkinin içine damlatıp öyle içiyorsunuz...

Benim gibi ayda yılda bir şişe bira ya da bir kadeh rakıyı bile zor içen biri için çok zahmetli ve gereksiz bir seremoni...