31 Aralık 2007

Volver [film]



Volver İspanyolcada “Dönüş” anlamına geliyor. Ünlü Yönetmen Almodovar’ın son filmi olan Volver için gerçekten garip bir şekilde fikrimi aktarmakta zorlanıyorum. Film olağan üstü ve mükemmel bir film değil ama sıradan ve basit bir film de değil.

Almodovar usta, bilindik bir konuyu o kadar güzel ve farklı bir başlangıçla ele alıp, o kadar güzel ayrıntılarla süslemiş ki filmde anlatılan hikâye bütün olarak özgün bir eser haline gelmiş.

Filmi seyretmemiş olanları düşünerek, izleme zevkine engel olabilecek ayrıntılardan asla bahsetmeyeceğimi şimdiden belirteyim.

Mezarlıkta temizlik yapan İspanyol kadınlarının görüntüsüyle açılan filmde konuşmalar başlar başlamaz seyirciyi kendine bağlıyor. Ve konu başlıyor...

Genç bir kadın (Penelope Cruz’un oynadığı Raimunda) yanına kardeşini ve kızını alıp neredeyse ölmek üzere olan yaşlı teyzelerini ziyarete gider. (Yaşlı teyze, çok güzel bahçesi olan bir evde tek başına yaşamaktadır.)

Burada gösterilen bazı ayrıntıların filmin ilerleyen bölümlerinde kullanılacağını tahmin etmeye başladıkça eğlenceli bir film olacağı hissine kapılmaya başlıyorum. Çünkü yaşlı teyze kendi yeğenini ve yeğeninin kızını tanıyamayacak kadar olan bitenden habersiz görünmektedir. (Ki kadının çizdiği karakter ile filmde oynatılan oyuncu, bana göre biraz uyumsuz kalmış. Çünkü kadın o kadar da nine gibi yaşlı görüntüsüne sahip değil.)

Yaşlı teyze ekmek almaya bile gidememektedir ama evinde bir kondisyon bisikleti vardır, harika yemekler, börekler vs. yapmıştır ve hatta yaptığı yemekleri kendisini ziyarete gelenlerin isimlerini yazdığı kutulara yerleştirmiştir.

Ziyaret biter Raimunda, kız kardeşi ve kızı geri dönerler ve kendi hayatlarına dalarlar ama aile içi yaşanan tatsız bir olay hem Raimunda’yı hem kızını fazlaca etkileyecektir. Tüm bunlar yaşanırken Raimunda, kız kardeşinden bir telefon alır; Yaşlı teyze ölmüştür.

Buraya kadar olan bölümde kimin ne olduğu ve hangi karakterde, hayatın neresinde nasıl bir yaşam sürdüğünü anlıyoruz. Böylesine kısa bir sürede karakterler usta oyunculuklarıyla, senaryo da ayrıntılarıyla bize bunu çok iyi bir şekilde verebiliyor.

Bundan sonra ise filmin gerçek konusu ve adını aldığı olay gerçekleştiriyor. Yaşlı teyze ölmüştür ama Raimunda’nın yıllar evvel ölen annesinin hayalet olarak geri dönmüştür. Raimunda’nın annesinin ruhu, yaşarken çözmesi gereken bazı aile içi problemleri halletmek için geri gelmiştir. Fakat annelerinin ruhu ara sıra, ölen yaşlı teyzenin komşularına ya da diğer kızına (Raimunda’nın kardeşine) görünmesine rağmen Raimunda’ya görünmemektedir.

Film, buradan itibaren fantastik bir yapıya bürünüyor gibi olsa da daha sonradan her şey birbirine bağlanıp çözülüyor ve konu “Black noir” denilen kara film tarzına yakın bir çizgiye oturarak drama dönüşüyor.

Geçmişte yaşanan aile içi üzücü olaylar ve fazlaca baskın olmasa da kızını sorunlardan uzak tutmaya çalışmak için hayata tutunmak zorunda olan bir annenin mücadelesi, arka planda hiç kopmadan film boyunca alttan alttan kendini hissettiriyor.
Konuyu ilgiyle izlememizi sağlayan sağlam senaryosuyla film, sonuna kadar merakla izleniyor fakat başta da söylediğim gibi mükemmel bir film değil. Yönetmen bu filmiyle izleyiciyi sıkmıyor ama tam eğlendirecekmiş gibi yaparken konusuyla hafiften hafiften üzmeye çalışınca bende küçük de olsa bir hayal kırıklığı yaratıyor.

Filmde; ortalarda gezen ve kızının birine görünüp birine görünmeyen hayalet anne, kırmızı Ford marka araba, evi güzellik salonuna dönüştüren kız kardeşin kapıyı her açtığında içeriye Raimunda’nun gelişini haber vermek için bağıra bağıra konuşması ve tabii ki Raimunda’nun restoranda söylediği şarkı güzel bölümler olarak aklımda kalanlar.

Tabii ki iyi etki bırakmayan şeyler de var. Filmin, günümüzden bir şeyler içermesi amacıyla aralara koyulan ve sıkça kullanılan cep telefonu konuşmaları biraz sıkıcı olmuş. Raimunda’nın işlettiği restorana gelen film ekibindeki görevli adamla kur yapıyormuş gibi durumların yaşanmasına, bir sahnede otobüsün üzerindeki reklâmlarda Volver kelimesinin görünmesine, Raimunda'nın restoranı işletmeye başladığı zaman, tanıdığı tüm kadın arkadaşlarından sadece işine yarayacakları arka arkaya aynı sokakta görmesine (tesadüf bu ya) ne gerek var? Bunlar gibi birçok gereksiz ayrıntı dikkatimizi dağıtmaktan başka bir işe yaramıyor...

Almodovar, kadın merkezli filmlerine bir yenisini daha eklemiş ama bu filmde sanatsal olarak diğer filmlerindeki çizgiyi yakaladığını pek söyleyemeyeceğim. Neredeyse filmin tamamında ana karakterler olarak sadece kadınları kullanan yönetmen “Altın kızlar” ve “Şen dullar” arası bir gösteriye çevirdiği filmi kendi içinde toparlamayı iyi becermiş.

Evet, konunun verilişi ve aradaki küçük bir çözüm noktasının barındırdığı sürpriz filmi ilginç kılmayı başarmış. Fakat buna rağmen konu bana yine de TV’lerdeki sabah kuşaklarında aile içi sorunlarını anlatan insanların bahsettiklerinden çok da farklı gelmedi.

Bayan izleyicilerin daha çok beğeneceğini tahmin ediyorum. 25 yaşın altındaysanız sizi saracağını hiç sanmıyorum, hele hele erkekseniz, kadın karakterlerin taşıdığı “standart aile bireyleri psikolojisi”nin anlamının derinliğine varacağınız da şüpheli...

Sonuç olarak; izledim ama beğenmedim diyemem, yani öyle kötü bir film değil. Fakat çok beğendim demem de doğru olmaz. Rastladığınızda izlerseniz pişman olmazsınız ama Büyük Usta Almodovar’ın filmi diye ölüm ölüm arayıp bulduğunuzda beklentinizi yüksek tutup seyretmeye kalkarsanız hayal kırıklığına uğrama riskini göze almayı kabul etmelisiniz.

30 Aralık 2007

Banquet (Ye Yan) [film]



Banquet (Şölen) filmi, olağanüstü güzel dekorları, müthiş sahneleri, inanılmaz kostümleri ve koreografileriyle çok pahalı bir opera eseri gibi duruyor fakat heyecanla takip edilecek ya da ilgiyle izlenecek bir konusu yok.

Çin imparatorluğunda tacı elde etmek için çarpışanların saray oyunlarını neredeyse Hamlet benzeri bir hikâyeyle anlatan filmin kurgudaki parçalanmaları zaten sıkıcı olan konuyu daha da çekilmez kılıyor.

İmparatorluk tacının varisi prens, babasını öldüren amcasından intikam almak için yemin ediyor ama üvey annesi imparatoriçeliği kaptırmamak için yeni imparatorla (kocasını öldüren kayınbiraderi ile) işbirliğine gidince işler biraz karışıyor.

Üvey anne, intikam için amcasının peşine düşen prensi seviyor ama prens adaletin yerini bulmasından başka bir şey düşünemiyor.

Prensi gerçekten seven ve imparatoriçeye yakın olan başka bir kız daha var. (ki bu kız hayallerinde prensle görüşüyor.)

Karşılıklı hamleler, adam salmalar, zehir bulup kadehlere koymalar, yollarda pusu kurmalar, aşk, tutku ve ihanet gibi bir sürü şeyin iç içe geçmesiyle oluşturulmuş uzun bir film. O kadar uğraşılmış, o kadar uğraşılmış ki anlatmak imkânsız ama niye bu derece durağan olmuş ve yapılan tüm çalışmalar, harcanan emek, masraf boşa gitmiş onu anlamak da imkânsız...

Belki; içinde yüklü dram öğeleri olan bir filme, sırf “Uzakdoğu filminde karate benzeri dövüş sahneleri olmazsa millet anlamaz şimdi bunu” diye düşünülerek bir sürü kavgalı bölüm eklenmesi...

Belki; Matrix filminde olduğu gibi yukarıdan aşağıya inen siyah giysili insanların çok benzer hareketlerle yere konmaları ve dövüşmeleri.

Belki, belki, belki... Bu beklilerden o kadar çok ki...

Bu kadar uğraşılan bir yapımın vasat bile sayılamayacak seviyede olması ve insanı sıkması mümkün değil gibi görünüyor ama ne yazık ki bu belkiler yüzünden filmin kaderi öyle oluyor.

Tamam ben ağır filmleri de severim ve hatta çok da hoşuma gider ama bu filmde anlatılan konu dümdüz mantık üzerine kurulmasına rağmen o kadar bölük pörçük işlenmiş ki filmin konusu ikide bir kopup duruyor. Hem de bu kopukluk, resmen mantık hatalarına yol açacak şekilde oluyor. Böyle olunca da sıkılmamak elde değil.

Şiirde, romanda, öyküde, resimde, müzikte ya da sanatın başka bir dalında mükemmelliğin belli bir formülü yoktur. O yüzden başka bir işte yapılanı örnek alıp oradaki formülleri, yapacağınız yeni işinize uygularsanız aynı etkiyi yaratacağınızın garantisi de yoktur.

Şimdi son bir 5-10 senedir Uzakdoğu estetik anlayışına uygun muazzam görüntüler içeren filmler çekmek moda oldu ya; bu filmde de yine yükseklik hissi verilmesi için geniş alanlar, dövüşürken uçuşan uzun giysiler kullanılmış. Fakat işi sıkı tutup bunları bir çekim metodu üzerine oturtmuşlar. Önce bir sahnedeki oyuncuyu yakın göster, sonra mekânın zenginliğini ve haşmetini gösterebilmek için uzaktan genişaçı bir çekim yap ve sonra bunlara bir de hareketli ya da önemli olan sahnelerde kuşbakışı görüntü ile büyüleyici sahne çekimleri ekle film süper olur sanıyorlar.

Estetik, formüle edilemeyen bir şey, her şeyden önce onu hissetmek lazım. Evet, bazı yerlerde görmeye alışık olmadığımız, gerçek dünyada görmemiz mümkün olmayan şeyler bizleri etkilemeyi başarabiliyor ama, zaten mükemmellik bunu ara sıra yapabilmek değil bunlardan bir bütün oluşturabilmekte yatıyor.

Sonuç olarak ben izledim ve beğenmedim. Para verip sinemada izleseydim gittiğime pişman olurdum. Siz de izlemezseniz pek bir şey kaybetmiş olmazsınız. Zaten filmin en sonunda çalan “Fransızca Eurovision şarkılarına benzeyen” o acayip kötü şarkı filmin dokusuna ve konusuna hiçbir şekilde yakışmadığı gibi, derhal sinemayla uğraşan bir Çinli bulup “Bu ne biçim bir şarkı? Böyle bir filmde, hiç böyle bir şarkı olur mu kardeşim?” diye bağırma isteği uyandırıyor.

Unknown [film]



Uzun bir süredir öykü yazıyorum fakat öykülerimi yazarken mutlaka tamamını düşünüp taşınıp kendim bulurum. Başka bir edebiyat eserinden esinlenerek tek kelime bile aldığım olmamıştır. Evet, belki herhangi bir tanesini okuduğunuzda bir bölümü size bazı şeyler hatırlatıyor olabilir ama asla o konunun hiçbir yerde yazılmadığının garantisini verebilirim.

Yazdığım öyküler Edebiyat Nobel’i alsın diye bir çabam yok ama her birini yazdığım için kendimle övünüyorum çünkü onlar tamamen benim hayal gücümle oluşturulmuş özgün eserlerdir.Daha iyisine sahip olmak için başkasından bir şeyler çalmayı hiç düşünmedim.

Bu benim, bir sanat eseri oluştururken yapılması gerektiğini düşündüğüm ahlaki tutumla ilgili bir şey. Buna uymayanlar yok mu? Var. Diyelim çok hırslısınız ve pek tanınmayan bir yazarın bilinmeyen bir eserinde bir şeyleri değiştirip alıp uyarladınız. Hadi bunu da bir yere kadar insanın açgözlü doğasına verelim ve affedelim ama herkesin bildiği bir eseri alıp neredeyse tamamen taklidini yaparsanız bu pek hoş durmaz değil mi?

İşte Unknown filmi de böyle taklit ucuz filmlerden biri.

Film başlıyor: Terkedilmiş bir yerde, bir deponun alt katındayız ve sağa sola kelepçeyle, iple bağlı baygın insanlar var. (Sanki Testere filmini andırıyor). Ne tesadüf ki bunlar ayılmaya başlayınca hafızalarını kaybetmiş oluyorlar ve buraya nasıl geldiklerini de hatırlamıyorlar... Aynı zamanda da yerde yüzüstü yatan bir ceset var. (Allaalla Testere filmine epeyce bir benziyor) Sonra tek tek herkes kendisinin buraya nasıl olup da getirildiğini hatırlamaya çalışıyor ve akıllarına gelen tek şey bir kaçırılma durumu olduğu.

İçlerinden biri etrafı dolaşmaya başlıyor ve camları kapıları sıkı sıkıya kapalı, hiçbir şekilde çıkışı olmayan bir yerde hapis olduklarını anlıyor...(Yahu bu kadar tesadüften sonra ben iyice bir şüphelenmeye başladım. Bence bunlar da Testere filmini seyretmiş olabilirler.)

Niye buradalar, neden kapatılmışlar, kim kimden ne istiyor, niye hafızalarını kaybetmişler bilemiyorlar ve filmin ana konusu bu olunca, buradaki insanlar birbirleriyle kapışmaya başladığında macera başlamış oluyor.

Tabii ki bir senaryonun çekirdeği bize verdiği girişte yüklü olan merak duygusudur, filmi takip etmemizi de bu giriş bölümünde uyandırdığı merak sağlar. Bu bölüm taklit olunca filmin arkasına konu olarak ne yazarsan yaz. Hiçbiri de daha önceden çekilmiş bir filmin taklidi olarak, o filmin bazı bölümlerini değiştirip farklı bir sona ulaşarak taklit bir senaryo olmaktan ileri gidemez.

Filmin taklit olmadığını (yani, canım benziyor olabilir ama valla o değil mantığıyla) göstermeye çalışmak için de artık filmin sonuna doğru "Siz konuyu böyle sanmıştınız ama bakın öyle değil, esas gerçekler böyle" numarası yapmışlar.

Siz tam “haaa bak meğerse nedeni buymuş” derken filmde başka bir son gerçekleşiyor. “Aslında var ya; bu da değil, bunun öncesinde meğerse bunla bu anlaşmışlar” diye devam ediyor.

“Amaaan bu ne be?” dediğiniz anda da “Ya o da bir şey mi? Onu beğenmediysen işleri çetrefilleştirelim.” demişler ve “En başta var ya, bunu, ilk olarak bu adamla bu kadın planlamışlar da adam bunu unutmuş” fikrini bulmuşlar. Ama bütün bunları filmin son on dakikasında kullanıp filmi bitirip bitirip yeniden başlatmışlar.

Gerçekten kötü bir filmdi. Üçüncü sınıf, televizyon filmi diyeceğim ama bazen canımız çok sıkılıp da tv izlerken rastladığımız üçüncü sınıf filmlerden iyi çıkanlarına ayıp olacak. Boş verin böyle uyduruk filmleri. Ne mantık var, ne adam gibi bir konu. Her şey beşinci sınıf.

O yüzden kendi başıma uzun süre evde kalmak zorunda kalsam, evdeki malzemelerle nasıl çorba yapabilirim diye düşünüp bunu öğrenmeye çalışın, eminim bu film için harcayacağınız bir buçuk saatten daha hayırlı bir iş yapmış olursunuz...

29 Aralık 2007

çakıltaşı ile yazılan Guantanamo şiirleri...

Herkesin bildiği gibi Amerika 11 Eylül saldırısını bahane ederek, kendi çıkarları doğrultusunda Ortadoğu’da zorla yapılandırma yoluyla büyük bir şiddet uygulamaya başladı.

Bu mantık çerçevesinde, dünyanın her yerinden topladığı El-Kaide yanlısı gibi görünen (haklı, haksız) herkesi de Guantanamo isimli toplama kampı benzeri hapishanede topladı.

Guantanamo’daki insanlık dışı uygulamalar tüm dünya basınında çeşitli haberlerle duyurulmaya çalışıldı, yazı dizileri hazırlandı, belgeselleri ve filmleri yapıldı.

Şimdi ben de size Guantanamo’nun içinden bir haber vereceğim.

Her ne kadar insanoğlu tek tek birbirinden farklı karakterlere sahip olsa da belli durumlar karşısında benzer psikolojik tepkiler vermeye meyillidir. Her gün duayla yatıp kalkan, gece gündüz camiden çıkmayan biri olmasanız da çok zor bir durumla karşılaştığınızda bilinçaltından gelen uyarıyla ilk aklımıza gelen şey “Allah’ım, sen bana yardım et.” demektir.

Böyle zorlu durumlar karşısında ortak tepkiler verdiğimiz gibi yine aynı şekilde kendimizi baskı altında hissettiğimizde de benzer şeylerle ruhumuzdaki baskıyı azaltmaya çalışırız. Bunların en başında da yazmak gelir. Hikâyeler, anılar, biyografiler, mektuplar, romanlar ve şiirler gibi...

Derdi olan insan bunu yazarak başkasına iletip ya derdine ortak olacak insan arar ya da kendi gibi aynı şeyleri hissedenler olduğunu görerek, içinde bulunduğu durumdan rahatsız olanın sadece kendisi olmadığını anlayıp, bir nebze de olsa huzur bulur.

İşte Guantanamo’da tutuklu olanlar da önce dua etmiş olsalar da sonra günlük yaşamlarındaki zorlukları atlatmak için yazmaya başlamışlar. Bunu ilk fark eden, oradaki tutukluların dışarıya gönderdiği mektupları/mesajları bu iş için kurulan merkezde inceleyen Hukuk Profesörü Marc Falkoff olmuş.

Dışarıya gönderilen bu mesajlar ele geçirilince, yazılanlar arasında siyasi şifreler olup olmadığı inceleniyormuş. Fakat daha önceden edebiyat doktorası da yapmış olan Marc Falkoff dışarıya gönderilen bu mesajlarda bir şiire rastlamış. Kendisi gibi bu işle ilgili diğer görevlilere ve tutukluların avukatlarına daha önceden böyle bir şeye rastlayıp rastlamadıklarını sorup durumu araştırmaya başlamış.

Diğer görevliler ve avukatlar ellerinde mektuplardan çıkan bu tipte birçok şiir olduğunu söyleyince Marc Falkoff bunları bir kitapta toplamaya karar vermiş ve şu anda bu kitap basılmış durumda.

Bizim ülkemiz gibi, Guantanamo'daki tutuklular ve onların siyasi durumlarıyla ilgilenen ülkelerde oradakilerin büyük bir çoğunluğunun haksız yere, sadece tedbir olsun diye tutuklanmış olduğunu düşünenler çoğunlukta. Bu yüzden, buradaki insanların yazdıklarını dünyaya duyurması için böyle düşünen herkesin elinden geleni yapması gerekiyor.

Bizde hemen hemen herkes şiir yazar (ya da bir dönem yazmıştır) fakat içeriği ne ile ilgili olursa olsun hiç kimse gidip de bir şiir kitabına para vermez (istisnalar kaideyi bozmaz). Bu yüzden bu şiir kitabı ülkemizde yayınlansa bile (ki yayınlanmalı) yine de bu şiirleri başka mecralara da taşımak gerekir.

Şimdi bizim yapmamız gereken şey, yazdıkları şiirlerle seslerini duyurmaya çalışan bu insanların ruhlarında kopan çığlıkları gazetelerde, dergilerde ve televizyonda (ya da internette) duyurmak olmalı. Ki Guantanamo tutukluları bu şiirleri kâğıt ve kalemleri olmadığı zamanlarda kendilerine verilen yemeklerin kâğıt tabaklarına, su içmeleri için verilen kâğıt bardaklara çakıl taşlarıyla, diş macunu kullanarak yazmışlar. Bu kadar zor durumda olmalarına rağmen duygularını, düşüncelerini duyurmak için bütün şartları zorlayan bu insanlara sırt çevirmemiz mümkün mü?

İşte size Guntanamo’dan bir şiir:

Ölümün Şiiri

Kanım sizin olsun
Ölü bedenimi saran kefenimi alın
Bedenimden geriye kalan ne varsa alın
Mezarımda bir başına yatan bedenimin fotoğraflarını çekin sonra
Yollayın dünyaya
Hakimlere ve
Vicdanı olan insanlara
İlkeli insanlara yollayın, önyargısı olmayanlara
Bu masum ruhun yükünü çeksinler, tüm dünyanın gözleri önünde
Tarihin ve çocuklarının gözü önünde
Bu harcanmış ruhun, bu bigünah ruhun
Bu 'barışı koruyanların' elinde harap olmuş ruhun sorumluluğunu alsınlar, onlar sahiplensinler.

Not: 33 yaşındaki, Bahreynli Jumah (Cuma) al Dossari’nin bu şiirinin Türkçe çevirisini izinsiz olarak buraya aldığım için Çiğdem Dalay’ın affına sığınıyor ve kendisine bu güzel çevirisi için teşekkür ediyorum.
Ayrıca belirtmekte fayda var, bu kitabın satışından elde edilecek gelir Guantanamo tutuklularına her türlü yardım için kurulmuş olan bir örgüte aktarılacakmış, umarım en kısa sürede bizim ülkemizde de yayınlanır ve isteyen kitabı alarak destek olur.

Şiirin orijinali hangi dilde yazılmış bilemiyorum ama ilgilenenler için İngilizcesini de aşağıya alıyorum.

Death Poem

Take my blood.
Take my death shroud and
The remnants of my body.
Take photographs of my corpse at the grave, lonely.

Send them to the world,
To the judges and
To the people of conscience,
Send them to the principled men and the fair-minded.

And let them bear the guilty burden before the world,
Of this innocent soul.
Let them bear the burden before their children and before history,
Of this wasted, sinless soul,
Of this soul which has suffered at the hands of the "protectors or peace."

By Jumah al Dossari

beynin labirentlerini çözen labirentler...

Berlin Hayvanat Bahçesi’nin girişinde, kesilerek duvar şekli verilmiş bitkilerden (sanırım bunlara lükstrüm deniyor) yapılmış, oldukça büyük bir labirent vardı. Hemen öteki tarafından çıkabileceğimi sanıp (10 yaşında ya vardım ya yoktum, çocukluk işte) duvarları boyumdan iki kat yüksek labirente giriverdim...

Yaklaşık bir yarım saat sonra, dışarıda beklemeye dayanamayan babamın yüksek bir yere çıkıp uzaktan verdiği tüyolarla labirentten anca çıkabildim. Bir muhabbet sırasında konudan bahsedilince bir amcamız labirentten çıkmanın püf noktasını söylemişti.

Ne zaman labirentle ilgili bir şey görsem okusam hemen aklıma o püf noktası gelirdi.

Geçenlerde izlediğim bir dizide, hapishanedeki yöneticilerden biri hapishanenin içinde, yere labirent çiziyor. Dediğine göre; bir sorunun varsa ve bunun için ne yapacağını bilmiyorsan, labirente girip yolunu bulmaya çalışacaksın. Beynin, labirentin çıkışına ulaşmak için efor sarf ederken bu arada çok yönlü çalışmaya başlayacak ve sen aynı anda sorununu da düşündüğün için (baştan böyle planlamalısın) düşündüğün şeyle ilgili çözüme daha çabuk ulaşacaksın.

Fizikle beynin el ele verip sorunlar üzerine “bilinçaltı rehabilitasyon” yapmasını sağlamak gibi bir şey... İlginç geldi... Çünkü Berlin’deki labirentten çıkamadığımı anlattığım amcamız bana “labirentten çıkmak için elini bir duvara koyacaksın ve hiç kaldırmadan yürümeye başlayacaksın, bu şekilde mutlaka çıkışı bulursun. Mesela sol elini solundaki duvara koy ve yürümeye başla.” demişti.

Labirente girince gözümüz ve beynimiz dışarıdaki görüntüleri yorumlar ama biliyoruz ki gözün gördüğüne göre düşünen beyin bu bilgi akışında yanılabilir. O yüzden duyularımızdan bir diğerine başvurmamız gerekiyor. Yani dokunma duyusu bu durumda görme duyumuzdan daha kullanışlı oluyor. Böylece beynin sağlam bir dayanağı oluyor.

Normalde bir sorun üzerinde düşünürken arada aklımıza gelen bir sürü şeyi büyütüp dururuz ya da önemli şeyleri göz ardı etmiş olabiliriz. Bu kendi kazanımımızla elde ettiğimiz mantık silsilesidir ve tüm olayları buna göre değerlendirip bir sonuca ulaşırız. Ama kendi mantığımızın tartışılmaz doğru olarak temelde yer almasının kötü bir yanı vardır, ulaşacağımız tüm sonuçlar bizden yana olacaktır, çünkü kendimiz, kendimize tarafızdır.

Burada uygulanmak istenen şey de acaba: Sadece duygularla vicdanla ya da saf mantıkla hareket edebilmek için labirente girince; beyni, fiziğimizi labirentin dışına çıkarmaya çalıştırarak oyalamak mı?

Bence olabilir.

Böylece aklımızdaki sorunu da çok dallandırıp budaklandırmaya, bütün ayrıntıları tek tek düşünüp, ince hesap yapmaya fırsat bulamadan en kısa çözüm yoluyla halletmiş olabiliriz.

Tabii ki bu yöntem, sorundan soruna farklı bir başarı elde edecektir ve çözüm bulacak diye bir garantisi yok...


(kareli defterle ilgili uzun bir not: sanırım bu konu, bu yılın son gönderisi olacak. Ne bulursam, bir sürü şeyi ilk aklıma geldiği anda buraya koyma ya da hergün mutlaka yazacağım diye bir zorunluluğum olmadığını biliyorum. Zaten öyle olsaydı bir süre sonra sıradan olmaya başlardı ya da ve her yerde rastlanan şeyleri almak zorunda kalacağım için basit bir yer olurdu. Yazmak için yazmak en güzeli, bu şekilde, içimden geldiği gibi ve ne zaman yazmak istiyorsam o zaman yazıyorum... Zorla güzellik olmaz:)

Vaktim olsa daha fazla da yazacağım ama günlük hayatımın içinde çoluk çocuktan, işten güçten ancak bu kadar fırsatım oluyor. Fakat yazılarımı istatistik olarak değerlendirmem gerekirse kendime göre bu yıl oldukça iyi sayılabilirim.

Bu ay, bir ayda en fazla gönderi sayısında rekor kırarak 21 gönderiye ulaştım.

Geçen yıl toplam 54 gönderiyi buraya girebilmişken, bu yıl bu sayıyı 175'e çıkarıp geçen yılın üç katının da üzerinde bir gönderi sayısına ulaşmayı başardım.

Yine bu yıl yeni bir uygulamaya geçerek başka sitelerden alışık olduğumuz konu etiketlemesini uyguladım. Böylece herkes, kendi ilgi alanlarında yazılanlara daha çabuk ulaşabilecek ve geçmişte o alan üzerine yazılanları daha kolay gözden geçirme imkânına kavuşmuş olacak.

Bu yıl daha önceden buraya girip ortalığı dağıtmak istemediğim seyrettiğim filmlerin eleştirilerini başka bir yerde toplamaya karar verdim ve yine bana ait yeni bir blog böylece doğmuş oldu. Artık seyrettiğim filmler hakkındaki yorumlarım, görüş ve eleştirilerim birfilm bloğumda yer alıyor. Farklı bir konuda başlı başına başka bir blog açmaya nasıl cesaret edebildim kendim de inanamıyorum ama seyrettiğim film ne olursa olsun artık orada yazıyorum.

Fırsat buldukça takip ettiğim arkadaşların sitelerindeki linklerden başka bloglara ulaşıp incelemeye çalışıyorum. Beğendiklerim olursa kendi linklerime ekliyorum. Eğer sizin de buradaki linklere eklemek isteyeceğiniz bir bloğunuz varsa bana mail atabilirsiniz, uygunsa seve seve listeye eklerim.

Bu arada her şey güllük gülistanlık değil tabii ki... Diğer blog sitem olan naylon defter çok kısa bir süre sonra bininci (1000) gönderisine ulaşacak. Naylon defter isimli bu bloğun artık yeterli derecede işlevini yerine getirdiğine ve bundan sonra eklenecek her türlü resmin içeriği farklı da olsa anlatmaya çalıştığı bakış açısı bakımından tekrara düşmüş olacağını düşünüyorum. Buradan esinlenen arkadaşların açacağı farklı alanlara yönelik resim blogları sanırım aynı çizgiyi geliştirip korumaya ve bu tarz düşünceyi yaymaya yardımcı olacaktır. Naylon defter bininci gönderisiyle birlikte kapanınca kareli deftere çok daha fazla vakit ayırabileceğimi düşünüyorum. Umarım öyle olur.

Hepimize komik ya da ilginç, acayip videolar gelmiştir. Bunun dışında kendimiz nette gezerken rastlamış olabiliriz. İşte bu tip videoları koyup biriktirebileceğim ve yine başkalarınla paylaşabileceğim bir videoblog (acayipblog) kurmak istedim ama bunda pek başarılı olamadım. Nedeni ise bulduğum videoları koymak için belli bir yerimin olmaması ve bunları ancak yayınlandığı yerlerin linklerini vererek siteme koymam. Böyle yapınca belli bir süre sonra baktım ki önceden koyduğum videoların bazıları çalışmıyor (youtube'a koyulan video bir ay sonra kaldırılmış olabiliyor mesela) ve gelenler de haklı olarak şikâyet ediyor. O yüzden bu videoblog işini de bir süreliğine askıya alacağım ama yine de bulduğum, rastladığım ilginç şeyleri orada biriktirmeye devam edeceğim.

Bir de yazdığım öyküleri topladığım sitem var fakat wordpress bloglarına ulaşımın engellenmesi yüzünden bu sitemi de diğer bloglarım listesinden kaldırdım. Vakit bulursam bu siteyi de önümüzdeki yıl blogspota taşımayı düşünüyorum.

Burayı takip edenlere bu yılın hesabını :) alnım açık bir şekilde verdikten sonra yeni yılınızı kutlayarak 2008'de buluşmak üzere sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum... Herkese mutlu yıllar...

biyolojik, depresif şiir...

Girince toprağın altına;
Yine bir telaş, bir koşuşturma.
Dört bir yana taşıyacaklar bedenimi
kurtlar karnında...

Orada yatıp duracağım sanma;
Genler yayılacak daha tek tek toprağa.
Ölünce de huzur yok dünyada,
yine bir telaş, bir koşuşturma.

(16-46)

bizim evin halleri ve hasta bir adamın ev içi proje fikirleri

Oradan oraya koşturmaktan, bir sıcak bir soğuk giden havalarda içeri dışarı girip çıkmaktan en sonunda kendimi hasta etmeyi başardım. Ve yaklaşık bir haftadır (arada sırada iş yerime uğrasam da) evde ilaç kutularının prospektüslerini okumakla vakit geçirmekteyim.

Her ne kadar grip pek öyle ahım şahım bir hastalık olmasa da günlük alışkanlıkların bir bölümünü engelleyecek kadar insanın zamanını kötü kullanmasına neden olabiliyor. Bu yüzden evde geçirdiğim bu son hafta içinde, evde kullandığımız sıradan bazı cihazlar için (ihtiyaçlardan dolayı) farklı fikirlere sahip oldum.

İlk olarak;
Her evin mutlaka çok büyük bir buzdolabına ihtiyacı olduğunu her zaman söylediğimden daha fazla söyledim.

Dolaptakiler bitince iki gün önce aldığım domates ve peynir gibi şeyler için trafiğin durumunu bile bile ikide bir markete gitmekten, tost ekmeği küflenmesin diye poşetiyle dolapta sokuşturacak yer aramaktan, yapılan yemeklerden arta kalanları farklı kaplara koyup dolabın karşısına geçince nereye koyacağımı düşünüp çeşitli geometri hesapları yapmaktan bıktım usandım.

(Tabii ki standart büyüklükte ve çalışır durumda olan şu andaki buzdolabını atmaya kıyamadığım için bir kez daha yenisini almaktan vazgeçtim.)

İkinci olarak;
Evde gündüzleri en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de yıkanan/kurutulan çamaşırlar.

İki çocuklu bir evde ne kadar çamaşır çıkıyor anlatmam mümkün değil (Türkiye’nin tekstildeki gelişmesini bizim evdeki giysilere bakarak anlayabilirsiniz). Hadi yıkayan yıkamaktan şikâyet etmiyor diyelim. Ama evin her yeri seçim zamanı parti bayraklarıyla süslenmiş sokaklar gibi her yerden kurutmak amacıyla asılmış bir grup çamaşır sallandığı için insanın gözü gönlü yoruluyor.

Tüm bu sebeplerden dolayı tam kurutmalı bir çamaşır makinesi her evin ihtiyacı olarak listenin üstlerinde yerini alıyor.

(Tabii ki 24 aylık taksiti daha yeni bittiği için bu tipte bir makine almamız şimdilik uzak bir ihtimal.)

Gelelim üçüncüye;
Sizin çocuklarınız da bir bardak suyu tam on bardak kirleterek içiyorsa... Dört kişi, mecburen günün ayrı saatlerinde kalkıp, ayrı saatlerinde kahvaltı yapıyorsa... Öğle yemeğini herkes ayrı saatte acıktığı için ayrı saatlerde yemek zorunda kalıyorsa... Ve aileniz akşam yemeklerinde aynı sofraya oturduğu halde herkes sırasıyla bir, iki, üç ve dört saat sonra tekrar acıkıyorsa mutfakta biriken bulaşıklar elinizi kolunuzu bağlayacaktır.

Bulaşıklar birikiyor, biriken bulaşıklar makineye yerleştiriliyor, makine bulaşıkları yıkıyor ve oradan daha yerine bile yerleştirilmeden tekrar kullanılmaya başlanıyor.

Hal böyle olunca tabii ki evin annesi delirip: çekmeceye, rafa ve dolaplara kaldırılacakları kimse kullanmadan toplayıp yerleştirmeye, evin diğer sakinleri de hem buraları hem makineyi açıp kapayıp temiz bardak, tabak vs. bulmaya çalışıyor.

Birden aklıma geldi “Niye yan yana bağlayıp iki tane bulaşık makinesi kullanmıyoruz?” işte çözüm bu... Birinde topla, yıka, al-kullan; kullanınca diğer boş makineye koy orada biriktir ve o ne zaman dolarsa bu sefer orda yıka, al-kullan... Bu böyle, bir o makinede bir bu makinede sırayla devam edip dursun. Ne yer sorunu ne rafa, çekmeceye yerleştirme derdi olur.

(Tabii ki benim on tanesini alacak param olsaydı bile, 5 metrekarelik mutfağa bunu bile zor sığdırmışken ikincisini koymak imkânsız olacağı için bu proje de çok uzuuun bir süreliğine rafa kaldırılacak.)

(Yeri gelmişken bulaşık makineleriyle ilgili bir fikrimi de söylemek istiyorum: Makinelerde yıkama işlemi bitince kapağı hemen açmak zorunda kalırsanız, kapağı açar açmaz rahatsız edici bir buharın yükseldiğini herkes biliyordur. Ama bence bu buhar zararlı kimyasalları da taşıyor [çıkan yapay kimyasal kokudan bunu herkes anlayabilir]. Bulaşık makinelerinde yıkama işlemi bitince içerden bu buharı çeken [ocak üstü filtreli fanlar gibi] bir filtre düzeneği geliştirilmeli. Böylece yıkama biter bitmez anında içindekilerden ihtiyacımız olanı alabiliriz, ayrıca zararlı kimyasallar taşıyan bu buhar evin içine yayılmaz.)

Akan burnum yüzünden elimdeki tuvalet kâğıdı rulosu ve üzerimden dökülen eşofmanlarla (ben eşortman derim hep ama doğru yazılımı eşofman’mış) saat ayrımı yapmadan hasta halimle evin içinde dolaşıp dururken başka şeyleri de düşünmeye fırsat buldum.

Tuvalette oturduğunuz yerin tam karşısında (küçük de olsa) su geçirmeyen bir ekran olmalı. Ama bu ekran, evde o anda hangi televizyondan ya da bilgisayardan ne seyrediyorsanız yayını alacak bir şekilde havadan kablosuz yayın alma teknolojisiyle donatılmalı. Altındaki tuşlara basalım, 1 salondaki tv, 2 küçük odadaki tv, 3 büyük bilgisayar, 4 laptop ne oynatıyorsa aynı anda onu göstermeye devam etsin... (peynir ekmek gibi satmazsa namerdim)

Bir de son olarak bu adsl modemlere taktım... Niye bu kutular ayrı bir yer işgal ediyor anlamış değilim. Mademki bu hizmeti, modem denen kutuyu telefonun kablosuna bağlayarak almak zorundayız, niye telefonların kutusunun içine modem konmuyor? Telefonun üzerindeki ahizeyi sen yine al gezdir elinde istediğin yerde konuş o ayrı, modem olarak da kendi başına kablosuz internet hizmeti veren alttaki telefon ayrı. Umarım yakında çıkar da oradan oraya kablo çekip durmaktan kurtuluruz...

(Tabii ki bundan önce tüm ülkeyi ya da şehirleri kaplayan kablosuz internet hizmeti gelir o da ayrı bir mevzu.)

Tüm bunların dışında, hasta bir vaziyette ne yaptığımı bilmezken, buzdolabından çıkardığım hazır kutu salepten öyle soğukken bir iki yudum aldım. Tat olarak aynen sade dondurmaya benziyor. İyileşir iyileşmez en kısa zamanda yine kutu salep alıp bardağa koyup, buzlukta bekleterek kendi dondurmamı yapmayı düşünüyorum. Bakalım nasıl olacak? :)

Ben ufak ufak kaçayım, insan hasta olunca çenesi düşüyor ama sizin bu kadar laf kalabalığını dinleyecek kadar hasta olduğunuzu sanmıyorum. (yok, iyiyseniz yazının ortalarında çoktan kaçmanız gerekiyordu:) )

28 Aralık 2007

daire'den kare'ye, bedensel girişten zihinsel girişe

Zamanla evrilip değişen diller içinde tekrar yapılanan kelimeler, genellikle köken olarak birbirini takip ederler.

Bu sıralı takip, antik Yunan dönemi Latincesinden Roma İmparatorluğuna ve oradan ayrılan kolların oluşturduğu kültürlere göre de (Almanya, Fransa, İngiltere gibi)Avrupa'daki ülkelere kadar ulaşır.

Fakat zamanla hayatımıza giren yenilikler ve düzenlemeler, binlerce yıl geçmişi olan kelimeleri bazen öyle bir değişikliğe uğratıyor ki anlatılan şey ile onu ifade eden kelime taban tabana zıt olabiliyor.

Boks’ta, seyirciler boks yapanları daha iyi görebilsin diye; boks’un yükseltilmiş kare bir alan üzerinde yapılması ve bu yükseltilmiş kare alanın da kutuyu çağrıştırması, yapılan spora boks (İngilizcedeki kutu: box) denmesine neden olmuş.

Oysaki belirlenmiş kurallara göre yumruk yumruğa yapılan ilk resmi dövüşler, etrafında seyirci toplanan daire biçimindeki bir alanda yapılıyordu. İngilizcede daire ve çember şekli, (yüzük vs.) ring kelimesiyle ifade edilir. Boks sporundaki ring kelimesinin (boks, kare şeklinde bir alanda yapılmasına rağmen) hâlâ böyle isimlendirilmesinin nedeni de budur...

Zamanla sporun yapıldığı daire şeklindeki alan çeşitli düzenlemelerle kareye dönüşmüş ve bu yüzden yapılan sporun ismi bile değişmiş ama asıl olan ring kelimesi ise hâlâ sporcuların dövüştüğü esas alan olarak kullanılmaya devam ediyor...

Tabii ki her türlü etimolojik değişiklik bizi bu kadar taban tabana zıt kelimelere götürmüyor.

Kimi kelimelerde de kavramlar insan ve çevresiyle bağlantılıyken zamanla zihin ve mekanik arasındaki ilişkiyi ifade eder olmuş. Bu tip kelimelerdeki kuram ve olgu aynı ama kavram olarak farklı şeyler için de kullanılmaya başlanmış...

Buna da bir örnek vererek konuyu şimdilik kapatayım.

An (bir) tire (çizgi); Birinci (ilk ve önemli) çizgi.

Mimari çizimde evin girişini gösteren, kapıyı belirten çizgi...

An tire, farklı dillerde evrilip değişiyor ve genellikle kullandığımız Fransızca (Entrer’in okunuşu olan) Antre’ye dönüşüyor. Oraya da Latince intra ve ondan türeyen intrare’den geçmiş zaten, ama antre’yi yine aynı anlamda kullanıyoruz; evin girişi...

Antre değişip günlük dilde enter’a dönüşüyor ve yine bir şekilde giriş’i ifade ediyor...

Ama bu sefer, binaların ya da bir yerin girişi olmanın dışında, bilgisayarlarda bilgi girişi olarak; belli bir dilde anlamı olan belli bir harf grubunun bilgisayara giriş yapmasını sağlamak için bastığımız onay tuşuna ismi veriliyor.

İşte, her şeyin olduğu gibi “Enter tuşu”nun da böyle bir geçmişi var.

"öldürme fikri"ne alışmak...

Bırakın kavga edip adam dövmeyi, hayvanlara bile insanmış gibi davranmaya çalışıp saygı gösteren biri “öldürme” fikrinden ne kadar uzaktır değil mi? Ben de öyle düşünürdüm ama en fazla üç metrelik bir mesafeymiş. (İzleyiciyle televizyon arasındaki mesafeden bahsediyorum.)

Son bir yıl, ev ve iş yoğunluğundan dolayı pek fazla film seyredemiyordum. Gece uygun olan saatten sonra da film seyredecek vakit kalmıyordu. Derken aklımıza elimizdeki DVD’lerden dizileri seyretmek geldi. Çünkü dizilerin tek bölümü filmlerin neredeyse yarısı kadar sürüyor.

Tamam dedik ve artık başka bölümü yayınlanmayacak olan bitmiş dizilerden “OZ”da karar kıldık. Tamamı hapishanede geçen konusuyla OZ dizisi, yakın zamanda seyrettiğimiz başka bir hapishane dizisi olan “Prison break”ten sonra iyi gider diye düşündük. (Üstüne üstlük, sevip saydığım bir sinema eleştirmeni de “OZ” için bazı sezonları tam anlamıyla sanat eseri olarak değerlendirmişken.)

Dizi altı sezon oynamış ve büyük beğeni toplamış. Amerika’da bir hapishanede; idamlık, müebbet ya da benzeri ağır suçluların tutulduğu yüksek güvenlikli özel bölümde, tek tek suçluları tanıyıp neler yaşadıklarını görüyorsunuz. Dizide suçlular dışında yöneticiler ve gardiyanlar, papaz, psikolog ve sağlık ekibi de var ve her bölümde onların suçlularla olan her türlü ilişkisini de izliyoruz.

Suçlular bir arada yaşasalar da kendi içlerinde birçok özelliğe göre bölünmüşler ve devamlı kavga halindeler. Siyahlar – beyazlar, Nazi yanlıları ile uyuşturucu işindekiler, Hıristiyanlar – Müslümanlar, İtalyanlar, İrlandalılar vs... ve her grubun birbiriyle bir alıp veremediği oluyor ama bir şekilde ortak başka bir düşman için zaman zaman (asla bir araya gelmez dediğiniz bile) güç birliğine de gidebiliyorlar. Sonra herkes yine aynı yerine geri dönüyor...

Neyse, ya Allah bismillah deyip başladık seyretmeye fakat dizi gerçekten çok sert.

Her şey ortada; resmen, tecavüz sahnesinden tutun kesip biçmeye; yangın sonrası cesetlerin gösterilmesinden, cinayet sahnelerinin en ince ayrıntısına ve hatta gözleri çıkartılan bir adamın kavgasındaki en bakılmayacak gibi olan görüntülerine kadar her şey gösteriliyor.

Önce bunlardan rahatsız olmaya başladım ama daha sonradan bunların tümü vaka-i adiye’den gelmeye başladı. Çünkü kim kimden hoşlanmıyorsa tak kesiyor biletini, en ufak bir sorun çıkaran hop, anında gidiyor öbür tarafa. Uyuşturucu satışı mı yapıyorsun? Dur bakalım orda çünkü başkası da satmak istiyor ölüyorsun, uyuşturucu mu kullanıyorsun başkası yakalanmasın diye seni kullanıp sonra öldürüyorlar. Koruyucu bir gruba dahil olamadın mı? Tecavüz ediyorlar sonra da konuşma diye öldürüyorlar... Birisine bir şey mi yaptıracaksın gidip konuşunca adam sana direkt olarak şunu şunu öldür, onlar benim düşmanım diyor gidip öldürüyorsun. Yani öldürmek burada hayatta kalabilmek için birinci şart gibi zorunlu. Ve fakat çok sıradan bir durum...

İlk başlarda bu nasıl bir yer, ne kadar abartılı bir durum diye düşünüp seyretmeye başladık ama sonradan konuların içine girdikçe, olayları kavradıkça, kimin kimi ne için öldürmek ya da öldürtmek istediğini anladıkça da onlarla birlikte aynı şeyleri düşünmeye başladık.

Önce konuya göre düşünüyorduk, yani durumun gerektirdiği mantığı çözüyorduk ve bu fikirlerimize “Bunun kurtulması için şunu öldürmesi lazım. Bu yakalanırsa öbürünün üstüne atar o da bunu öldürür. Bu adamı kesin öldürürler mutlaka bilmem kimi öldürsün.” diyerek uygun olan çözümleri düşünüyorduk.

Fakat dizi ilerledikçe, konular gittikçe birbirine girmeye başladıkça ve biz de gerçekten kötü olanlarla daha az kötü olanları ayırt ettikçe taraf olmaya başladık. Konular içinde haklı haksız kavramlarını düşünüp biz de bazılarına karşı düşmanlık beslemeye başladık. Uyuşturucu satışı yapanlara karşı Müslümanları tutuyoruz, Ari ırk fikrini savunan ve bunun için hiçbir neden yokken öldürenlere karşı, acımasız bir katil de olsa başka birini tutuyoruz.

Bu böyle devam ederken bir baktık; biz, o tavuk kesemeyen, karıncayı ezemeyen insanlar. Artık şu adam şunu öldürsün, bu bunu öldürsün de içimiz rahat etsin ya da gebert şu köpeği de bir pislik kalksın demeye ve işin kötüsü böyle düşünmeye başlamışız.

Orada çözümün insanları öldürerek elde edilmesini beynimiz kural olarak kabul etmiş. Başka türlü bir çözüm bulamayınca biz de o katiller gibi olayları kapatmak ya da çözmek için insanları öldürmeyi uygun görmeye başladık. Böyle düşünmemiz bizi de şaşırttı.

Ve dolayısıyla bu tip diziler, filmler o kadar çok yaygınlaşmaya başladı ki gelecekte yaşayacak çocuklarımın ruh sağlığını düşünmeye başladım.

Neredeyse tüm dizilerde, filmlerde gösterilen şiddet sahneleri; yetişmekte olan gençleri de böyle etkilemiyor mu? Beyinler yıkanıp bu fikirler normalmiş gibi gösterilmiyor mu?

Her gün birbirini öldüren ya da belinde tabancayla milleti korkutan tipleri göre göre bu insanlar da her şeyin böyle yürüdüğünü düşünüp, çözüme de benzer yöntemlerle ulaşmak gerektiğine kanaat getirmez mi?

Onlar da; zengin olmak, sevdiği kıza kavuşmak, daha fazla para bulmak, düşman tanımına giren herkesten kurtulmak için ve aklımıza gelmeyecek binlerce çeşitli sorun için çözümü böyle aramazlar mı?

Yarın öbür gün “Bu toplum niye böyle oldu? Gece gündüz fark etmiyor, sokakta yürüyemez olduk.” diyeceğiz ve o zaman bunların nedenlerini tartışacağız ama ne yazık ki çok geç olacak. Çünkü o zaman konuşulacakların ve sorunu yaratan nedenlerin çözümü şu anda, günümüzde saklı.

Bunun farkına varıp önlem almazsak bir süre sonra herkes birbirini vurmaya başlayacak ve en korkuncu da kime söyleseniz “Kim bilir ne yaptı ki gelip onu vurdular?” diyerek bunu normal karşılayacak.

Bizler gibi yetişkin insanlar bile seyrettiğinden etkilenip bir süreliğine de olsa öldürmeyi normal karşılayabiliyorken, yetişme çağında olan gençler nasıl karşılamasın?

Zengin Fransızların güvenlik ayrıcalığı

Şehirlerarası bir yolculuk için otobüse bineceksem; sağ tarafta ortanın biraz arkasında, koridor tarafından bilet almaya çalışırım.

Bana göre bu; ölümlü trafik kazalarında dünya sıralamasında en üstte bulunan ülkemizdeki karayollarında seyahat yapmak için gerekli bir güvenlik önlemidir. Böylece (Allah korusun ama) karşıdan gelenle çarpışırsak, alacağımız ilk darbenin etkisini en aza indirmeye çalışırım.

Önden çarpmalara karşı önden, arkadan çarpmalara karşı arkadan ve karşıdan gelen arabayla herhangi bir noktadan çarpışma anında da sol taraftan uzak kalmak, en azından önlem olarak mantıklı geliyor, bunun gerisini de artık kadere bırakmak zorundayım.

Neyse işte, bu tip bir şeyi başka düşünen var mıdır diye ara sıra aklıma gelirdi...

Geçenlerde okuduğum, bu konuyu hatırlatan bir yazıya göre; Fransızlar, 20. yüzyılın başında tramvaylarını birinci (mevki) sınıf ve ikinci sınıf diye ayırırlarmış. Ki dünyanın hemen hemen her yerinde “lüks yolcu sınıfı” diye bir uygulama vardır. Fakat lüks sınıf, sadece verilen hizmetle ilgili detaylarda lüks kavramını kapsar. Oysa ki Fransızların uygulamasına göre, ucuz bilet alanların vagonları çarpma anında en çok etkilenecek olan ön ve arka kısımda yer alırken, ortadaki (göreceli de olsa daha az tehlikeye maruz kalacak olan) vagon, parası olanlara yani birinci sınıf yolcularına ayrılırmış...

Paris’in sokaklarında gezen modern tramvaylarda da hâlâ bu böyle midir bilmiyorum ama turist olarak dünyayı en çok gezenlerin başında gelen Fransızların, daha fazla para verip de uçaklarda birinci sınıf yer ayırtmaları günümüz dünyasında güvenlik olarak artık pek bir şey ifade etmiyor.Bu da teknolojinin getirdiği bir zorunlu eşitlik olsa gerek...


Not:
(Yeri gelmişken söylemeden edemeyeceğim. Lütfen çocukları araçlarınızda (her ne kadar ısrar ederlerse etsinler) öne oturtmayın. Aracın önünde, bir büyüğün yanında ya da kucağında giden çocuk gördüğüm zaman arabayı durdurup buna engel olmaya çalışmak istiyorum (haliyle mümkün değil). Çocuklar bunları bilemiyorlar diye onların hayatlarını riske atmaya hakkımız yok. Çocukları sevmemeniz mümkün olmayacağına göre çocukları arabada öne oturtmayalım.)

evrim teorisi üzerine paradoksal felsefe komedisi...

Bir gün Darwin’in karşısına, evrim teorisi yüzünden tartışmış iki adam gelir.

Adamlardan biri “Evrim teorisi konusunda bu adam haksız olduğunuzu söylüyor.” der.

Darwin de adama “Haksızsın” der.

Diğer adam da duyduğu cevaptan memnun kalmış olacak ki; “Bir de bu adam bana haksızsın diyordu” diyerek şikâyette bulunur.

Darwin de adama cevap olarak “Sen de haksızsın” der.

Darwin'in yardımcısı dayanamayıp “Hem o, hem de bu, ikisi birden nasıl haksız olur?” diyince Darwin de hiç duraksamadan “Vallahi sen de haksızsın” cevabını yapıştırmış...

(Nasrettin Hoca ve Charles Darwin’in affına sığınarak...)

26 Aralık 2007

Mutluluk [film]



Mutluluk filmini bana methedenler sayesinde ön sıralara çekip bir bakayım dedim, eh bu kadar da adından söz edilince insan haliyle merak ediyor...

Fakat niye biz bir şeyleri az çok becermeye başlayınca bu kadar abartıyoruz bunu anlayamıyorum. Filmin senaryosu Zülfü Livaneli’nin aynı adlı kitabından uyarlanmış ve tamamen bir zamanlar köy edebiyatı denen türün örneklerinin benzeri bir konusu var...

Bir köy, köyde tecavüze uğramış bir genç kız ve namusu kirlendi diye köyün ağasından kızının öldürülmesi gerektiği emrini alan bir baba... Bilin bakalım kızın kanına giren kim?

Çok yaratıcı ve değişik, değil mi?

Yahu, bu topraklarda binlerce yıldır yaşıyoruz, bir şu aç gözlü, karaktersiz, ahlaksız heriflerin namusumuza göz dikmesi konusunu aşamadık gitti.

Evet, tamamen birinci sırada olması gereken ve çok önemli bir konu ama binlerce kez bu kadar yazıldı, bu kadar çizildi, dizisi, filmi yapıldı, bu insanlar hâlâ adam olmadıysa taaa oluncaya kadar yüzbin kere daha yapılacak mı?

Demek ki bu tür sanat ve edebiyatla bu insanlara ulaşılamıyor, bu tür insanlar böyle eserlerle eğitilemiyor artık daha fazla zorlamayın. Böyle davranışlar artık bu tip insanların kültürü yani yaşam tarzı olmuş... (Tabii ki yapılsın, milyon kez daha yapılsın ama eğitim amaçlı sosyal film benzeri bu tür yapımları, sanatsal sinema adı altında pazarlamasınlar. Olsa olsa ancak köy okullarında eğitim filmi olarak gösterilebilir.)

Filmin görüntüleri güzel, tamam... Ama bir bakıyoruz görüntü yönetmeni yabancı biri... Niye? Demek ki; bizde hâlâ “Evrensel standartlarda estetik kadraj anlayışı”na sahip görüntü yönetmenleri yok.

Bir film yapmak, kesinlikle, nerede nasıl olursa olsun o insanları toplayıp belli yerlerde belli rolleri gerçekleştirmesini sağlamak başlı başına çok zor bir iştir. Gerekli şartların tamamını bir araya getirebilmek apayrı zordur..

Evet, filmin ne kadar zor şartlar altında yapıldığını tahmin edebiliyorum ve “Yap hadi bakalım seninki nasıl olacak?” deseler tabii ki ben asla daha iyisini yapamam bu doğru. Ama benim işim zaten bu değil...

Ben kaliteli filmlerdeki görüntü estetiğini, kaliteli oyunculuk ve güzel dekorları, güzel mekânları, güzel kostümleri ve çarpıcı bir senaryoyu gördüğüm zaman memnun kalıyorum. Çünkü ben mutfakta ne yapıldığını düşünmem parasını verip girdiğim sinemanın beni bambaşka dünyalara götürmesini beklerim. Sinema büyülü bir dünya ve ben bir sinema eserini izlediğimde büyülenmek istiyorum. Çünkü ben seyirciyim...

Fazla eleştiri can sıkar o yüzden yine filme dönelim... Filmi seyretmeye başladığımız zaman görüntü yönetmeninin işini iyi yaptığını anlamamak elde değil, ekip ortalamanın bir hayli üstünde kamera kurguları ile işini iyi yaptığını ispatlıyor.

Gerek köprünün merdivenlerindeki sahnede, gerekse filmin yarısından sonra mekân olarak kullanılan teknenin dar alanları içinde çok başarılı çekimler yapılmış. Kameramanları da ayrıca kutlamak gerekir. Öyle dar alanda bu çekimleri yapan arkadaşları ve görüntü yönetmenini alkışlamak gerekir... Kızın bakış açısından kepeneğin altından ve gözleri tülbentle kapalıyken bize dışarıyı nasıl gördüğünü göstermesi çok güzel ayrıntılardı.

Çok tekniğe girmeyelim, devam ediyoruz...

Film Anadolu’da başlıyor, İstanbul’da devam ediyor gibi oluyor ama birden oradan da Marmaris taraflarında güzel koylara atlıyoruz.

Filmin iki bölümü var:
Birincisi, filmimizin kahramanı Meryem’in kaderini paylaşıp onunla ölüm yolculuğuna çıkmamız; ikincisi “Meryem kurtulacak mı kurtulmayacak mı?” diye beklenti içine girdiğimiz bölüm.

İkinci bölüme geçip de yepyeni karakterlerle tanışınca ilk önce şaşırıyorum çünkü filmin bu kısmı o kadar ana konudan kopartılmış ki bambaşka bir film seyretmeye başladık sanıyorum. Ve tabii ki sonra bu bölümde tanıdığımız profesör filmimizin ana karakterleriyle tanışıp konuya dahil oluyor. (Çok sevmeme rağmen Lale Mansur’un bu bölümde ne işi var, profesörü kendisi zaten olduğu gibi anlatıyor ayrılmak üzere olan karısı niye bize tekrar ikinci baskıyı yapıyor?)

Başroldeki Özgü Namal, bir önceki seyrettiğim Beynelmilel filmindeki rolünün neredeyse aynısını burada tekrarladığı için, şivesi ara sıra gelip gittiği için ve konuya göre gözünde normalde olması gereken ölüm korkusunu hiç göremediğimiz için bence oyunculukta (reklâmlardan hatırladığımız tüm sevimliliğini bir yana bırakırsak) bu filmde sınıfta kalıyor.

Neyse yerli yapımlara karşı bildiğiniz gibi belli bir toleransım var ve o yüzden bu filmin gözüme çarpan diğer ayrıntılarına fazla girmek istemiyorum. Ama Amerikan film endüstrisinin temel aldığı yapım teknikleri ve kurgu yapısı ile bizden bir öyküyü alarak konuyu dramdan maceraya çevirmeye kalkarsanız ancak bu kadar oluyor...

Gelelim diğer şeylere;

Filmin en iyi oyuncusu, küçük bir rolde oynamasına rağmen, köyünü zamanında terk edip İstanbul’a yerleşmiş olan ve o kültürden adeta kaçan büyük abi (Yakup) Erol Babaoğlu. (ikinci ise Meryem’in üvey annesi Şebnem Köstem)

Filmin en iyi sahnesi ise yine Erol Babaoğlu’nun cep telefonunun çaldığı anda zil sesiyle (öyle bir durumda bile) kendinden geçerek beğenisini sergilemesi... İşte filmde gerçekçi olan nadir sahnelerden biri ve hiç beklemediğiniz anda birden sizi filme bağlıyor ama film ne yazık ki devamını getiremiyor...

Yalnız hakkını yemeyelim filmin başlarında, Meryem’in köyden götürülüşü sırasında vedalaşırken küçük kızın kendisine sarılmaktan kaçınması, Meryem’in durumuna içten içten sevindiği belli olan diğer köylü kızların laf atma sahneleri de unutulmamalı.

Hele hele kendisi çok değerli bir şahıs olan Sayın Zülfü Livaneli’ye söylemeden edemeyeceğim bir konu var ki filmin en dikkat çekici noktası da bence bu. Filmin senaryosu Sayın Livaneli’ye ait olunca, Livaneli ismi sette, montajda ve diğer yapım aşamalarında iyice bir etki yapmış olacak ki film boyunca (kusura bakmasın ama) kendisinden hiç beklemediğim bir müzik beynimizi rahatsız edip durdu... Her sahnede Rahmetli Barış Manço’nun o mükemmel “Kol düğmeleri” parçası girecekmiş gibi bir giriş melodisi ve bunun tekdüze sağa sola sapıp yine o kötü tonuyla geri gelmesi, keşke film müziksiz olsaymış dedirtiyor. Ben çok rahatsız oldum bunu da burada çekinmeden söylüyorum. Beğenen varsa bravo diyorum ve benim ilkokuldaki çocuğumun flütle çaldığı şarkıları kaydedip kendisine gönderiyorum.

Daha önceden yapılmış bir konu, daha önceden işlenmiş bir senaryo, daha önceden çevrilmiş bir film gibi duran “Mutluluk” ne yazık ki benden olumlu puan alamadı. Ama sinemamız açısından bakarsak bu işler olacak gibi duruyor. Yani böyle filmler çeke çeke çekme tekniklerini öğreneceğiz, kendi konularımızı amerikan tarzıyla anlata anlata evrensel sektör değerlerini yakalayacağız ve bir de bakacağız ki her şeyi tam olsa da iyi olmamış... İşte o zaman özgün şeyler düşünmeye başlamak gerektiğini anlayacağız...

Son olarak film için söyleyeceklerim; bulursanız şöyle bir bakarsınız, sıkılırsanız da bırakırsınız, zaten sonuna kadar en baştan bildiğimiz sonu görmek için seyretmenize de gerek yok... Bir şey değil kitaba yazık olmuş... Portakallı falan ama neyse uzatmayayım...(yoksa filmin dış çekimlerindeki ses kayıtlarının ne derece kötü olduğuna falan gireceğim işler iyice sarpa saracak.)

25 Aralık 2007

Takva [film]



Yerli sinemadan umudumu kesmedim, her yeni örnekte heyecanlanıp güzel bir filmle karşılaşır mıyım diye merak ediyorum. Bunun için buldukça yerli yapımları da seyretmeye çalışıyorum.

Takva da bunlardan biri ve son zamanlarda her türlü medyada adından oldukça bahsedildi. Uzun zamandır bekletiyordum ve nihayet dün akşam seyrettim. Fakat hiç de beklediğim gibi sansasyonel bir konusu olmadığını gördüm. Öyle yalan yanlış duyduğunu söyleyenlerin dediği gibi tarikatların iç dünyası vs. gibi şeylerle uzaktan yakından hiçbir alakası yok.

Filmi, Erkan Can’ın “Rol yapmanın çok üstündeki (hatta bazı yerlerdeki abartılı) performansı.” bile kurtaramamış diyeceğim ama diğer arkadaşlara ayıp olacak. Bence önemli olan, uygun role uygun adam bulmak. Bu filmdeki en büyük eksikliklerden biri de bu...

Peki, bana göre rollerine uygun olmayanlar kimler?

Filmde, dergâhın şeyhi; resmen tüm rolünü kâğıttan yazılanları okuyan bir çocuk gibi vurguya hiç dikkat etmeden (hatta bazı yerlerde ezberde takılarak) konuşuyor, oysa ki dümdüz konuşma yerine daha güzel ve karşısındakini ikna etmek için daha çok vurgu yapan bir tarz daha gerçekçi olurdu.

Şeyhin yardımcısı (Rauf); gereksiz yere, olayları yönlendirdikçe daha bir endişeli davranıp daha bir neşeli ya da abartılı hareketler sergiliyor; ama filmdeki mantığa göre senaryoda kendisine verilmiş böyle bir rol yok dolayısıyla ortada kendini kurtaracak, başkasının başını yakıp ince planlarla sıyrılmayı gerektirecek bir durum da yok...

Ve konuk oyuncu: Dergâhın arsalarına apartman dikebilmek için cemaatte bu işi yüklenen kişiyle ticari bağlantı kurup yakınlaşmak için elinden geleni yapmaya çalışan müteahhit; Engin Günaydın... Sayın Günaydın, sanki Avrupa Yakası dizisindeki karakteri aynen buraya taşımış gibi duruyor. (Yok, eğer hem burada hem Avrupa Yakası dizisinde hiç rol yapmadan olduğu gibi filmde yer alıyorsa ve Sn. Günaydın’ın doğal hali de böyleyse, kendisinden özür dilerim. Ama bu filmdeki rolü gereği yine de farklı bir karakteri canlandırmak zorunda olmasını değiştirmeyecektir.)

Film, dini kültürün parçası olan dergâhları, dervişleri, kuran kurslarını hiç duymamış, zikir töreni nedir görmemiş insanlara değişik bir konu işlenmiş gibi gelebilir. Ya da ayrıntıları öğrenme hevesindeki turistler gibi Müslümanlık kültürünün dışındaki toplumların dikkatini çekebileceği için ilginç bulunabilir ama bence o kadar...

Filme bakıyorum; ne dini kullanıp dümen çeviren, sahtekârlık yapan, kendine çıkar elde eden var, ne de arka planda yasadışı bir şeyler olduğunu ima eden küçük olaylar var (öyle olan insanlar da var ve eğer bunlar onlardansa bize paraları kendi zimmetlerine geçirdiklerini gösteren tek bir delil sunmuyorlar).

Yani dindarmış gibi görünüp milletin parasını çalan birileri yok. Sadece vakfın en büyük gelirini oluşturan kiraları toplamak için kiraları verenlerin durumlarını insani olarak değerlendirmiyorlar o kadar. Ve bir cemaat ilişkisi içinde masrafları oluşturan işleri para verdirmeden yaptırmaya çalışıyorlar...

Neyse, söylemek istediğime geleyim. Bir dergâh, bir şeyh ve cemaati var. Bunlar toplanıp zikir ve dua ile inandıkları şekilde ibadet ediyorlar. Yasadışı bir durum ya da dinen kötü örnek olarak gösterilebilecek bir şey yok. (Vicdani olarak da bir şeyler olduğu fazla suya sabuna dokunulmak istenmediği için ya verilmemiş ya da verilmek istenmemiş orası ayrı bir konu.)

Filmdeki dini unsurun birinci kısmı cemaat âlemi, ona ait vakıf, vakfın kira gelirleri ve bu gelirlerle okutulan çocuklar ile vakıfta kalan, kendilerince dini bütün olan insanların yediğinin içtiğinin oluşturduğu masraflar vs...

Burada bir sorun ve bu soruna yönelik çözümler, toplumu aydınlatıcı, bilgi verici ayrıntılar ya da insanların gerçek yüzünü gösterecek bir eleştiri yok.

Ayrıntı olsun diye hep birlikte yapılan zikir sahnelerini araya serpiştirmişler ama onların da gerçekçiliği tartışılır. Abartılı ayin görüntüleri ve özensiz yapılan zikirler, anlayanlar için olması gerekenden bir hayli uzak.

Peki, filmin ikinci kısmında ne var?

Gerçekte üzerinde durulması gereken kısım işte bu... Kendi halinde evden işe, işten eve gidip gelen ve kalan zamanlarında da dergâhı mekân edinmiş, “Bir lokma ekmek, bir hırka yeter.” anlayışıyla tek başına yaşayan bir adam; Muharrem (Erkan Can).

Dinine bağlı ve haddinden fazla sessiz sedasız yaşayan, anne ve babasını yıllar önce kaybetmiş olan Muharrem, bu dergâhın müdavimidir ve şeyh kendisine güvendiği için vakfın para işlerini onun yapmasını ister. Muharrem, şeyhe ve cemaate karşı duyduğu sorumlulukla görevi kabul eder, ama gerçek dünyada “maddi olarak”, ilerlemiş yaşına rağmen çıraklıktan kurtulamamış, para pul işlerinden anlamayan sıradan bir insandır.

Muharrem, inandığı güvendiği insanların; kirasını ödeyemeyecek olan fakir bir aileye yardımda bulunmadığını ama kira paralarını zamanında verdiği için rakı içenlere hiç karışmadığını görünce biraz rahatsız olur. Fakat bir yandan da kendisine verilen imkânlar (araba, cep telefonu, saat, takım elbise, emrine adam, görüşmelerde yetki vs.) isteksiz de davransa kişiliğini değiştirmeye başlar.

Bir gün kendi işinde yaptığı maddi bir hata yüzünden büyük bir pişmanlık duyar ve bu hatayı ruhen taşıyamaz en sonunda da psikolojik bunalıma girer...

Filmi seyretmeyenler için ayrıntılara ve konuya fazla girmek istemiyorum o yüzden bu aşamadan itibaren olan biteni anlatmak doğru olmaz ama başta yazdığım Erkan Can’ın oynadığı abartılı roller bu kısımda başlıyor. Yağmur altında saralı gibi kriz geçirmeler vs. böyle bir sorun için ne kadar gerçekçi olmuş oturup düşünmek lazım.

Neyse, diyorum ya yerli filmleri fazla eleştirmek istemiyorum ama o kadar gürültü koparılınca insan ister istemez fikrini söylemeden edemiyor.

Amacım bu tür yapımlarda dikkat edilmesi gereken şeylerin yanlışlarla birlikte ortaya çıkarılması ve sağlam filmler yapılmasını gerçekten isteyenler için düşünülecek eleştiriler yapılması. Yoksa ben de kervana katılır ne harika aman ne güzel olmuş der geçerdim.

Bu işi yapanlara saygı duyuyorum ve gerçek fikrimi söylüyorum ki; daha sonra yapacakları işlerde nelere dikkat etmeleri gerektiğini söyleyen bir seyirci bulunsun ve eleştirileri göz önüne alarak daha da güzel şeyler yapsınlar...

Ayrıntılara girmeyi hiç istemiyorum ama söylemeden edemeyeceğim bir iki yer var.

Muharrem evde yemek yemektedir; tabağı dolu görürüz. Sonra, yemeğinin son lokması için tabağı sıyırdığını görüyoruz (ama sadece tabağı ve el ile ekmeği görüyoruz). Lokma, bir an için Muharrem tarafından yenmek üzere kameranın görüş alanından çıkar (ki oldukça da büyük bir ekmek parçasıdır). Biz, bu arada Muharrem’in o lokmayı ağzına attığını düşünüyoruz doğal olarak. Ama Muharrem bir saniye sonra çok düzgün bir şekilde şükredip sofrayı toplamaya başlar. O Muharrem, o büyük lokmayı nasıl bir saniyede yedi yuttu ağzı boşaldı da konuşabiliyor?

Filmin sonlarında bir sahnede şeyhin kızı, hastalanan Muharrem’in başındaki mumları söndürür... İçeride o kadar yapay bir ışıklandırma var ki mumlar söndüğü anda odadaki ışık yoğunluğunda hemen hemen hiçbir değişiklik olmuyor. İnsan, mumla aydınlatılan bir yerde mum sönünce ortamın biraz karanlık olmasını bekliyor ama böyle bir değişiklik olmuyor. Niye?

Bunun dışında bana göre filmin dokusuna hiç yakışmayan bir efekt var. Muharrem’in psikolojisi bozulunca kendisinin bakış açısından dış dünyayı gördüğümüz sırada bu efekt devreye giriyor. Görüntüler titriyor, renkler bozuluyor vs. Adam zaten yüz ifadeleri, vücut dili ve bağırıp çağırmasıyla üzerindeki psikolojik baskıyı anlatabiliyor. Amerikan dizilerinden etkilenme ya da bilinçaltına giren bu tür şeylere ne gerek var onu da hiç anlamıyorum...

Evet, fazla uzatmadan filmin kilit noktasını da söyleyip bırakacağım.

Bu film bence bir tek sahne için yapılmış ve tek dikkat çekici yanı da orası. O da Muharrem’in kendi yerine alınan yeni çırakla yaptığı tartışma sahnesi.

Bundan sonrası konuyla ilgili fazla açıklamaya gireceği için başka bir şey yazmayı ya da din gibi hassas bir konuda kişisel görüşümü yanlış anlaşılabileceğini düşünerek belirtmeyi uygun görmüyorum...

Bence dışarıdan ödüllerle dönmesinin sebebi, yabancıların otantik kültürlere olan ilgisinden başka bir şey değil. Ayrıca batı dünyasının kendi dışındaki kültürlerin ilkelliğini gösterebilen her türlü eseri desteklediği, yabancı eserlerin yapımcılarından (batı dünyasının dışında bulunan) kendi ülkelerini, kendi siyasi sistemini eleştirenleri ödüllendirdiği de sık rastlanan ve bilinen bir durumdur...

Son olarak filme rastlarsanız seyredin ama pek öyle de merak edilecek büyük bir yapıt değil. Ben beklediğim kaliteyi bulamadım siz de seyretmezseniz bir şey kaybetmezsiniz... Kaçırdıysanız üzülmeyin ara düzey bir film olmuş...

23 Aralık 2007

Pan's labyrinth (El laberinto del fauno) [film]



Daha önceden rastladığım tanıtım görüntüleri ürkütse de Pan’ın labirenti, ilginç olacağını düşündüğüm bir filmdi.

İspanya’da iç savaş sırası.

Franko yanlısı askerler ile halkın özgürlüğü adına savaşmak için dağlarda saklanan çeteciler arasında kanlı çatışmalar devam ediyor.

Bu sırada bizler küçük bir çocuğun yaşadıklarını paylaşmaya başlıyoruz.

Küçük kızın babası savaşta ölmüş, annesi de savaş yıllarının zorluklarını atlatabilmek için üst rütbeli bir askerle evlenmiş ve ondan da hamile kalmış. Bu yüzden annenin bazı sağlık problemleri de var. Yani küçük kız çok zor günler geçiriyor.

Küçük kızla, hamile anne orman içinde çetecilerle savaşan askeri birliğin bulunduğu yere vardıklarında, kızın üvey babasının bu askeri birliğin komutanı olduğunu öğreniyoruz.

Komutan, kendinden başkasını düşünmeyen, gereksiz yere şiddet gösterileri yaparak korku salmaya bayılan, işi boşlamayıp sorgulama sırasında işkenceyi bile kendi yapan sıradan bir ruh hastası askerdir.

Ama bize yani seyirciye bunu anlatmak için şişenin dibiyle adamın suratını nasıl parçaladığını en ince ayrıntısına kadar göstermelerine ve diğer şiddet sahnelerine hiç gerek yoktu.

Bu sahne ve diğer bazı şiddet yüklü sahneler gerçekten çok gereksiz olmuş ve film için harcanan bütün emeği bir çırpıda silip götürüvermiş. Bu filmin üzerinden yıllar geçtikten sonra bir Pan’ın korkunç tipini (ki mitolojide asla böyle değildir, gülüp oynayan, içip ordan oraya koşan bir tiptir) bir de şişenin dibiyle suratı dağıtılan köylüyü hatırlayacağım.

Filmde her ne kadar İspanya iç savaşı anlatılıyor olsa da sürükleyici esas konu aslında küçük kızın arka planda yaşadığı maceralar. Ama bu maceralar bir masal havasında anlatılırken ve insan tam bunun büyüsüne kapılmışken dışarıda olup biteni saçma bir şekilde tekrar tekrar aktarmak çok yanlış olmuş.

(Aynı türde fantastik bir yapım olan Lord of the rings filminin de bu şekilde anlatılmak isteneni anlatabilsin diye gerçek dünyadaki olaylarla harmanlandığını düşünebiliyor musunuz? Sanırım böyle yapılsaydı o da kötü olurdu ama Lord of the rings bu hataya düşmemiş)

Anladık. Kız savaşın içinde gördüğü şiddet hareketlerinden etkilenerek masalsı bir dünya hayal ediyor. Hayal kurmak insani bir şey olduğu kadar zorlu şartlar altında psikolojik bir gereklilik ama ikide bir geri dönüp o etkilendiği dünyayı gözümüze sokmaya ve hatta hatta orada da ilerleyen abuk sabuk bir direniş öyküsünü devam ettirip kurguya dahil etmeye ne gerek var?

Dağlardaki direnişçilerden birinin (komutanın yanında çalışan) ablası, onlara yardım eden doktor karakteri, hiç durmadan ikide bir sofra hazırlamaları, mutfakta yemek yapmaları vs. ne gerek var bu sıradan figürlere? Orada olup biteni, komutanın kötü kalpliliğini ve içinde bulunulan şartların zorluğunu yeterince anlatıyorsunuz tekrar etmeye ne gerek var?

Kimisi de şimdi böylesi daha güzel, gerçek dünya ile hayal dünyası geçişlerle birleştirilmiş vs gibi abuk sabuk yorumlarda da bulunur ama ben pek öyle düşünmüyorum.

Siyasi film yapıp bir dönemi, bir düşünceyi eleştireceksen, kendine güveniyorsan ve o kadar önemliyse git o filmi yap. Ne diye bize anlattığın hikâyenin içine sokup duruyorsun?

(Zaten Meksikalı bir yönetmenin niye Meksika iç savaşı varken konuyu İspanya iç savaşıyla birleştirdiğini de anlamadım. Acaba, Meksika hâlâ bu tip şeylere alışık değil diye siyasi çekinceden mi yoksa ispanya iç savaşı bütün dünyada anlatıla anlatıla daha çok biliniyor diye mi karar veremedim.)

Çünkü anlatılan masalsı maceranın kendi gizemi, insanın merakından kaynaklanan korku heyecan karışımını harekete geçirirken; masal dışına çıkıldığında komutanın ne kadar kötü bir insan olduğunu ispatlamak için gösterilen şeyler ise bakılması zor şiddet olaylarının getirdiği bir nefret uyandırıyor. Bu ikisi öylesine farklı duygular ki insan, yaşadığı duygu karmaşası yüzünden hangi konuya konsantre olacağını kestiremiyor.

Bir kere filmin kime ve hangi yaş grubuna seslendiği belli değil.

Büyükler için yapıldıysa biraz hafif kaçmış, yok eğer küçükler düşünülerek tasarlandıysa hem siyasi hem masalsı bölümde verilenler ağır olmuş.

(Ayrıca direnişçilerden birinin kesilen bacağı için yapılan operasyonun tamamının verilmesinden tutun da, komutanın ağzının bıçakla kesilmesine kadar bir sürü şiddet sahnesi fazlaca ayrıntılı gösterilmiş.)

Filmin başında küçük kızın cinli perili masal kitapları okuduğundan şikâyet eden anne aracılığıyla, olan biten masalsı şeylerin bizlere kızın hayal gücü tarafından yaratıldığı ipucunu da veriyorlar ve bizler tüm gizemli şeyleri bunu bilerek seyrediyoruz ama yine de bu bölümler etkileyici olmayı başarıyor. Filmin sonunda bu konu çok iyi bağlanıyor. Acaba kızın gördükleri hayal mi gerçek mi? En sonunda buna siz karar vereceksiniz, bence filmin en etkileyici ve güzel yeri de burası olmuş...

Neyse biz dönelim filme.

Küçük kız, askeri birliğin kaldığı yerin yakınlarında bir yıkıntıya gidiyor ve esas öykü burada başlıyor. Burası, yeraltına inen dev bir kuyunun da içinde bulunduğu, yıkık duvarların görüntüsü itibariyle labirent şeklinde görünen bir harabedir.

Hikâyeye göre: Yeraltı krallığında yaşamış olan bir prenses muhafızları atlatıp sırf merak ettiği için yukarıda bizim bildiğimiz dünyaya gelmiş ve bir daha da geri dönememiştir ama aşağıdaki krallıkta hâlâ onu bekleyenler vardır. Ve buradaki harabeler o yeraltı dünyasına açılan kapının sonuncusunun bulunduğu yerdir.

Gelenleri deneyip test etmek için kapıda bekleyen bir muhafız vardır. Bu muhafız oldukça abartılı ve ürkütücü görüntüsüyle mitolojik yaratık Pan’dır.

Pan perilerin yardımıyla kızla tanışıp ondan üç sınavı geçmesini ister, böylece küçük kız zalim üvey babasından kurtulacak ve belki de yeraltı dünyasının prensesi olup annesini de yaşadığı sorunlu ve zorunlu hayattan kurtaracaktır.

Kız kendisine söylenenleri yapmaya başlar ve tek tek verilen görevleri yerine getirmeye çalışır.

Bu konuyla ilgili anlatılan şeyler ve bizim küçük kızla birlikte yaşadığımız macera filmin en güzel yerleri, bunun dışında her şey çok sıradan ve basmakalıp olarak değerlendirilebilir.

Keşke kızın ruh halini anlatmak için kısa bir girişten sonra hemen konuya girselerdi ve gerçek dünyayla ilgili gereksiz ayrıntılar anlatılmasaydı. O zaman film çok daha ilginç olabilirdi.

Filmin fantastik yanı oldukça başarılı ama kızın yaşadığı masalsı maceranın gerçeküstü yaratıkları ve mekânları olmasa acaba bu film hiç seyredilmeye değer bulunabilir miydi? Sanmıyorum.

Fantastik öğeleri seviyorsanız, gizemli, sihirli masalların sinemaya aktarılmış versiyonlarını seyretmekten hoşlanıyorsanız eh işte biraz idare eder diyebileceğimiz bir film olmuş.

Bunun dışında; iç savaş sırasında ormanda ve resmen çamurun üzerinde olmalarına rağmen yine kostümlerin hepsi yepyeni, atların hepsi tertemiz, karneyle yiyecek dağıtılan halkın üzerindeki giyecekler dönemi yansıtsın diye tiyatro kostümü gibi abartılı.

Filmde yer yer geriden duyulan bir iki mızıldama haricinde müzikler var mı yok mu belli değil. Yakın sahnelerde şiddet içeren yerler çok gereksiz detaylı olarak gösterilirken, ormandaki çarpışmalarda silahlı sahneler çok üstten ve basit olarak geçiştirilmiş.

Tamam bu film üç “Oscar” kazanmış ve bir sürü film festivalinden de tonla ödül almış ama fantastik bir iki yerdeki bir iki makyajdan fazla da pek bir şey yok. Ki anlatılan hikâyeler, bilinen eski masalların çok basit bir versiyonu olmaktan ileri gidememiş. Bu yüzden ödüllerin biraz abartıldığını düşünüyorum.

Ben bir iki yer dışında fazla doyurucu ya da heyecanla seyredilen sahneler olmadığını düşünüyorum fakat son zamanda yapılan o kadar uyduruk film var ki rastlanınca seyredilmeyecek kadar da kötü değil diye de eklemem lazım.

Sonuç olarak, gerçeküstü sahnelerinin ilginçliği için fazladan vaktiniz varsa seyredebilirsiniz ama sakın küçük çocuğunuz seyreder diye gidip de arayıp tarayıp filmin dvd’sini almaya kalkmayın. Çünkü film kesinlikle küçük çocuklara göre değil (yaş sınırı şiddet içeriği yüzünden 16 olarak belirlenebilir. Daha küçüklere ise mümkün değil seyrettirmeyin, yoksa her an “duvarlardan canavarlar çıkar mı, yatağın altında yaratıklar var mı?” gibi sorularla gecelerinizi çocuğunuzun yanında uykusuz geçirebilirsiniz).

Bu kadar şey yazdığım için de sanmayın ki filmi anlattım, eğer seyretmek isterseniz konusundan hiç bahsetmediğimi ve seyir zevkinizi bozmadığımı anlayacaksınız.

Yaşınız 25’in altındaysa bulursanız bakarsınız, yok değilse o zaman rastlarsanız seyredersiniz ama peşinde koşulup mutlaka seyret diye önerilecek kadar muhteşem bir film olduğunu sanmayın. Seyretmezseniz bir şey kaçırmış sayılmazsınız...

Patton [film]



Savaşı sevmesem de savaş filmlerini oldum olası sevmişimdir.

Birkaç aylık yoğun çalışma dönemi yüzünden epeydir film seyredemiyordum. Sevdiğim türde olduğunu düşündüğüm bu filmi görünce kaçırmak istemedim ama büyük hüsrana uğradım...

Patton, Amerikalı bir generalin ismi ve II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa’nın Alman işgalinden kurtarılması sırasında önemli rolü vardır.

Ben de bu düşüncelerle güzel bir II. Dünya Savaşı filmi seyredeceğimi bekleyerek filmi koydum.

Daha en başta uzun ve gereksiz bir açılış konuşması yüzünden sıkıldım. Konuşmanın içeriği ne II. Dünya Savaşı gibi büyük bir olayla bağdaşıyor ne de sıra dışı bir üslubu var...

Dünyanın neresine giderseniz gidin bir çavuş askerlerine ne diyorsa Patton da karşısındakilere onları söylüyor: “ Kimse ölerek savaş kazanamaz, karşınızdakini öldürmelisiniz”

Filme, Almanların işgali altında bulunan Kuzey Afrika’da başlıyoruz, Patton burada gevşek durumdaki Amerikan birliklerini biraz disipline etmeye çalışıyor. Bir iki operasyon düzenliyor.

Bu sırada Almanlar kendisini hem askeri hem de kişisel olarak yakın takibe almış olarak bize gösteriliyor. Yani bir bu tarafı bir o tarafı göreceğiz karşılıklı fikirler, planlar çarpışacak diye düşünüyoruz ama tam üç saatlik film boyunca Almanların tarafını aralara ancak birkaç kez sokuşturup akışı renklendirmeye çalışmışlar o kadar...

Sonra aralara bir de Amerika’da o dönem sinemalarda haber olarak gösterilen görüntülerden kırpıp kırpıp serpiştirmişler, tam bir çorba...

Resmen Amerikan okullarında ya da Fransa’da propaganda amacıyla yapılmış bir film havası bu uzun üç saat boyunca devam ediyor.

Filmin karmakarışık sahnelerindeki amacının belirsizliği, kurgusundaki çarpıklıkları ve kronolojik olsun diye ordan oraya savrulan birlikleri takip eden çekim planlarıyla verilen bölük börçük bir birbuçuk saati tüketince ortada konu diye bir şey kalmıyor.

Her seferinde yeni bir başlangıç yapılıyormuş da buraya kadar seyredilenler giriş için ayrıntıymış gibi kalıyor ama o başlangıç bir türlü de yapılamıyor...

Tabii ki bu izleyen kişiyi sıkıyor. Bir Fas’da, bir Tunus’da, bir İtalya’da, bir Fransa’da derken işler ancak Patton Almanların üzerine yürüdüğü zaman biraz yoluna giriyor gibi oluyor ama yine orada da bir konu bütünlüğü yok. Varsa yoksa, bizim bir komutanımız vardı peh peh peh, böyle dünyaya nam saldı havası başka da bir şey yok ve ne yazık ki onu da becerememişler...

Adamın farklı yerlerde farklı durumlar için söylediği şeyleri arka arkaya dizip durmuşlar. Eh adam general ve savaş üzerine kendine göre fikirlerini söylüyor başka ne bekliyorsunuz ki ve bu neden önemli?

Zaten dünyadaki bütün önemli savaşlar çoktaaan bitmiş siz kimi ne için yüceltip duruyorsunuz bu da çok anlamsız olmuş...

Büyük bir kendini beğenmişlik ve tarih içinde önemli şahsiyetlere sahip olma arzusu yüzünden kendi kendilerini komik duruma düşürmüşler...

Acayip acayip, turist gezdirir gibi iki de bir değişen büyük salon dekorları içinde eski tipli binalar (neresidir, ne önemi var hadi burayı gösterdin, içeride ne oluyor ya da olacak ki böyle bir sahne koymuşsun? Hiçbirinin cevabı yok, hababam adam konuşsun diye sahne açılıp durmuş), gereksiz acayip acayip konuyla neredeyse savaş ortak noktasında bulunmasından başka hiçbir anlamı olmayan ayrıntı konular vs...

Hani kimi zaman hükümet ya da parti yanlısı bir televizyon olur orada bir açık oturuma bir parti başkanı çağırılır gibi yapılır ve programı sunan kişi sorular sorup parti başkanının cevaplamasını ister... Ama aslında sorular daha önceden parti başkanını tarafından hazırlanmıştır falan, bu filmde de durum böyle...

Patton’u bir savaş tarihi ikonu yapmaya çalışmak için yarı deli yarı dahi pozuna soktukları yetmemiş gibi bütün film boyunca kendisine çanak tutup durmuşlar...

Yok, tarih içinden aldığı savaşan ülkelerin örneklerini açıklattırmalar, engellere karşı nasıl da cesurca en sonuna kadar gözü kapalı gitmeler vs. ve tüm bunlar içinde, hiç olmadık yerlerde kendisine bir şeyler sorup, sırf onun özlü sözlerini duyurmak için konuşmasını daha doğrusu deli saçması yumurtlamalarını söyletmeler...

Film olarak baktığınız zaman da bir yeri ele geçirme, bir kuşatma, bir mücadeleden çok ikide bir gelen giden tanklar-jipler, arada sırada gökyüzünde beliren uçaklar, savaş alanı artığı yaralı ve ölülerle dolu tarlalar mizansen olarak akıyor ama ne diye ne yapılıyor bir türlü açıklığa kavuşamıyor.

Hani “Bak böyle hareketli ve ooo ne macera, ne heyecan, ne tehlike...” dedirtecekler ya; bir uğraşıp duruyorlar görmek lazım, ama hep yine başa dönüp duruyoruz, ortada bir şey yok...

Tamam, anlıyoruz: Amerikalılar; Avrupalıları, Almanların elinden kurtarmaya geldi ve her cephede tek tek savaşıp ilerleyerek Almanları geri püskürtüyorlar tüm bunlar büyük bir savaşın parçası ama tek bir adamı tek bir yerde ele alınca ne yapıldığı o kadar önemli olmuyor. Ve film her yerinden kopup duruyor...

Bu kadar uzun bir filmde bu kadar şey gösterilip de bu kadar şey söylenmesine rağmen bir türlü bir konu bütünlüğüne gidilememesi hayret verici bir olay...

Anca anca filmin ikinci yarısından sonra işler biraz kızışıyor. Çünkü Patton bir iki hırslı fazla ileri giden taktiksel hareket yapmıştır ve üstleri onu durdurur. Hatta küçük bir olayı bahane edip kendisini görevden bile alırlar ama “o yine yapılamayacak şeyleri yapmak için öne atılıp kahramanca savaşmaya hazırdır” bölümüne geçilince, konu artık verilmek istenen II. Dünya Savaşı mizansenleri karmaşıklığından çıkar Patton’un komutanlığını ispatlamasına dönüşür.

Çevresinde kendisini hiç kimse sevmiyordur ama herkes de güya gizli gizli Patton’a hayrandır. Almanlar bile ona hem hayrandır hem de bir komutan olarak ondan korkarlar...

Resmen Amerikalıların kendilerini dev aynasında gören fikirlerinle bezenmiş, konusu da içeriği de sinema açısından estetiği de standartları aşamayan, seyredene sıkıntıdan başka hiçbir şey vermeyen uyduruk bir yapım. (Böyle durumlarda filmlere para vermediğim için o kadar mutlu oluyorum ki anlatamam)

Fakat filmin çevrildiği 1970 yılını düşünürsek ve bazı sahnelerin bilgisayar efektleri olmadan yapıldığını göz önünde bulundurursak, geniş alanlara yayılmış kurgu dekorların, patlama ve kurşun efektlerinin oldukça başarılı olduğunu da filmin başarı hanesine yazmak gerekir. Yani bir tek bu konuda devrinin filmlerini yakalamış diyebiliriz...

Son söz olarak; uyduruk, propaganda amaçlı gibi görünecek kadar sığ yaratıcılıkta, senaryosu felaket durağan, tiyatro oyunlarını bile geride bırakacak kadar yoğun ve gereksiz konuşmalarla dolu sıkıcı bir film olduğunu söylemek zorundayım...

Açıkçası harcadığım üç saate bir hayli üzüldüm. Sakın sakın yanılıp da aman iyidir, güzeldir, o kadar methediyorlar, daha önceden seyretmemiştim, belki de ne güzel bir savaş filmidir diye üzerine atlamayın. Yoksa benim gibi hüsrana uğrarsınız. Ne “Kwai köprüsü, U bot” gibi eski tarz savaş filmlerine benzeyen bir konusu var, ne de “Thin Red Line, Er Ryan’ı kurtarmak” gibi yeni filmlerdeki tarza yakın bir bakış açısı var...

Anlamamıştır bu şimdi böyle düşünüyor ya da Amerikan karşıtı biriyse onun için böyle söylüyor diye de düşünmeyin, gerçekten filmi koydum, seyrettim ve beğenmedim. Sevmediğiniz biri varsa bu filmin dvd’sini bulup ona hediye edin ve “Süper film abi, süper!” diye gaza getirip seyretmesini sağlayın, inanın bu ona yapabileceğiniz en büyük kötülük olacaktır...

Son kez söylüyorum, uzak durun...

22 Aralık 2007

siz çok yaşayın e mi çocuklar :)

Bayramda bayrama yakışır bir şeyler yazmak lazım, güzel, eğlenceli...

Bir önceki gönderide dayanamadım üzüntümü aktardım, yeryüzünde nefes alan her insan gibi benim de düşündüklerimi söylemeye hakkım var diye tepkimi gösterdim ama yine de sizler ve bizler sayesinde güzel şeyler anlatılacak, güzel insanlar güzel şeylerden de bahsedecek.

Bahsedecek ki insanlar güzel şeylerin de var olduğunu savaşların kötülüğün gereksizliğini, barış içinde huzurlu bir dünyanın ne kadar güzel olduğunu anlayabilsinler...

Bir önceki gönderide çocuklardan bahsetmişken ve şimdi de bayram nedeniyle güzel bir şeyler yazmam gerekiyorken yine çocuklarla ilgili bir şeyler olsun istedim.

Bir aralar kızımın elinde gördüğüm okuduğu bir kitap aklıma geldi hemen gidip şöyle bir üstten taradım ve ilk bakışta dikkat çeken bölümleri buraya aktarmaya karar verdim...

Galatasaray İlköğretim Okulu Yayınları’ndan bir kitap, adı: “Bu sözler size; çocuk gözüyle”, yayınlanması için hazırlayan ise Sayın Gülnur Görgün.

Sayın Görgün, kitabın ön sözünde “Büyüklere ne söylemek istersiniz? dedik. Ve onlar aldılar kalemi ellerine. Yazılarının tümünün sınıf ortamında yazılması sağlandı. Oldukları gibi, doğal, saf çocuk gözüyle...” diye açıklamış.

Ben de sizi “Bu sözler size; çocuk gözüyle” kitabından seçtiklerimle baş başa bırakıyorum, umarım bayramınıza biraz da olsa neşe katar küçük yumurcaklar. (beni güldürmeyi becerdiler bile:) )

(Her birini ayrı bir çocuk yazmış. Noktasına virgülüne dokunmadan, aynen aktarıyorum.)

İşte çocukların büyüklere söylemek istedikleri:

* Annem bana arada sırada kızıyor.
Ama olsun, o da bir vatandaşlık görevi!

* Ailemden kum torbası ve 8 kg’lık halter istiyorum.

* Ülkemiz artık AB’ye girecek. Öğrencilere daha duyarlı olunuz. Gerekirse psikolojik tedaviye gidiniz. (Türkiye’deki öğretmenlere)

* Kantinde para üstü yerine sakız verilmesine tamamen karşıyım.

* Alo politikacılar, birbirinize saldırmayın tamam mı?

* Ben Zeynep; El-Kaide ile Usame Bin Ladin; lütfen bir daha bizim ülkemize terör göndermeyin. Çünkü binlerce insan zarar görüyor. Bu arada Bush sana sinir oluyorum. Bilmiş ol! Saddam bize bit bulaştırayım deme...

* Bush bir savaş daha çıkarırsan seni döverim.

* Başbakan olsaydım itfaiyenin numarasını 123 yapardım.

* Tayip çocuk dilinden anlıyorsan 3-B sınıfını sustur.

* Tayyiiip! Ülkemizde ne terörler esiyor, biliyor musun?

* Recep Tayyip Erdoğan’a sesleniyorum! Bu milletin hali ne olacak? Kendi kafana göre hiçbir şey yapamazsın. Bu millete ve Cumhurbaşkanı’na da sormalısın. Hemen havalanma öğle. Biraz dur, bekle ondan sonra yap ne yapacaksan. Ek taşıt vergilerini neden yaptın? Belki bazıları istemiyor. Bunları sen bilebiliyor musun? Tabii ki de hayır. O ek taşıt vergilerini yapmadan bazı şeylere indirim yapsaydın bari. Şimdilik sana söylediklerim bu kadar. Bir daha görüşmek üzere... ÇAV!

* Sporcular niye matematik yapmazlar da spor yaparlar.

* Ben sporcu olsaydım terledikten sonra koşmazdım.

* Toplumdaki futbolcularımız ne kadar şımarık ve terbiyesiz. Bu kadar para kazanıyorlar diye sabahlara kadar içkileri içmenin, eğlenmenin... Tamam eğlenin ama bir yere kadar. Yazık değil mi o kadar parayı kıza yatırıyorsunuz. Biraz da bağış yapın. Atatürk bize böyle mi öğretti? Atalarımızın da söylediği gibi sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. Bizim sporcularımızda ise sağlam vücut, akılsız kafa diye nitelendiriyorum. Tabii iyi sporcularımız da var onları da taktir ediyorum.

* Apartman yöneticisi ben, yardımcısı kardeşim olsun istiyorum.

* Günümüzde dilencilerin bile cep telefonu var. Ama hak edenlere verilmiyor.

* Şu Opel’i üretenler bir de içine televizyon, tuvalet ve buzdolabı koysalar daha iyi olur.

* Niye gazete var, bizim bilgisiz olduğumuzu mu zannediyorlar?

* Yazım okunaklı olmadığı için özür dilerim! Bana getirin ben okurum!

* İ.E.T.T: Çok kazı işleri yapmanız bence yanlış.

* Işık hızında koşmak isterim, ayrıca birde kanadım olsa harika olurdu.

* Cep telefonun çocuklara yararlı olarak bilinmesini istiyorum.

* Belediyelerin düğün salonlarının bedava olmasını isterdim.

Aferin(!) Birleşmiş Milletler'e, aferin(!) UNICEF'e!

Evet biliyorum... Bugün bayram...

Ama nasıl bir bayram?

Böyle şeyler yazmak istemezdim elbette, ama ben de bir insanım ve bir dayanma sınırım var. Ve siz de alışın artık; bayramları yaşayamayacağımız bir çağda bulunuyoruz.

Birleşmiş Milletlere bağlı UNICEF, BBC’ye ait internet haber sitesinde “... Irak'ta yaklaşık iki milyon çocuğun hastalık, yetersiz beslenme, eğitimden mahrumiyet ve şiddet riskiyle karşı karşıya olduğunu” (dikenli teller ardında bekleyen minik çocukların küçük bir resmiyle de süsledikleri) bir haberle duyurmuş...

Bak, bak, bak!

Yahu sizde, dinden imandan vazgeçtik (bu değerlerin kendi dininizde olanına da razıyım) hiç mi insanlık hiç mi vicdan yok?

Birleşmiş Milletler bütün dünya ülkelerinin üyelerinden oluşmuş büyük bir dünya meclisi değil mi? Amerika, Irak savaşını başlatırken neredeydiniz?

Savaş başlamadan ve başladıktan sonra savaş karşıtlarının susturulduğu zamanlarda ne yaptınız? Şimdi çıkmışlar ortaya “Aman da çok yazık oldu çocuklara, vah vah vah, tüh tüh tüh...” diye dert yanıyorlar... Biz mi yaptık da bize söylüyorsun bunu. Sorumlusu biz miyiz?

Yapan belli, nedeni belli, durdurması gerekenler belli, hiçbir şey yapmayıp seyredenler belli... Sen gerçek görevini yapma, ondan sonra saçma sapan bahanelerin arkasına gizlen ve abuk sabuk açıklamalar yap...

Açıklamayı yapan kurum dünyanın en üst düzeydeki yaptırımlarına, yetkilerine sahip Birleşmiş Milletler...

Birleşmiş Milletler ve ona bağlı yardım kuruluşu UNICEF bu açıklamayı yapmaya gerek duyacak kadar kendilerini yetkilerle donanmış hissediyorlar ama iş sorumluluk almaya gelince ortada kimse yok...

En sinir olduğum şey insanların terbiyesizliklerini bahaneler arkasına saklayıp, yaptıklarının nedenlerini sıralamaya çalışmasıdır.

Bundan da beteri hiçbir şey olmamış gibi esas görünmesi gerekenleri yani esas konuyu saptırıp başka ufak tefek şeyleri anlatmaları, olayları ayrıntılarla boğuntuya getirmeleridir...

Birleşmiş Milletler kadar güçlü değilim ama gerizekâlı da değilim...

Neler olup bitiyor farkındayım.

Irak’ta ölen milyonlarca insanın ve geleceği alınmış bu masum çocukların alnınıza sürdüğü kara lekeyi asla çıkaramayacaksınız. Ben çocuklarıma, onlar da kendi çocuklarına anlatacaklar bütün bunları... Asla kendinizi temize çıkarabileceğinizi sanmayın...

Bir şey değil bunlar ciddi ciddi kendilerini olayların dışında tutuyorlar. Bir de bize durumu basın bildirisiyle duyurarak “Bakın dünyada böyle düşünenler varsa, aman sakın Birleşmiş Milletler, UNICEF nerde diye aklınıza bir şey gelmesin haa... Biz de orada olanlara karşı çok duyarlıyız...” havası yaratmaya çalışıyorlar...

BANA GERÇEKLERDEN BAHSEDİN!

YALANLARIN ARKASINA GİZLENMEYİN!

Irak’taki savaş yüzünden çocuklar ölüyor demeye diliniz varmıyor, bin tane numara çeviriyorsunuz...

Fakat laf aramızda haklarını yememek lazım şimdi...

BBC’de yayınlanan haberde UNICEF;
“Iraklı çocukların ülkenin içinde bulunduğu durum karşısında çok ağır bir bedel ödemeye devam ettiğini ve 2007'de bu bedelin daha ağırlaştığını...” söylüyor. Ama bize iyi haberleri de var “Milyonlarca çocuğa aşı yapmışlar” yaaa...

Gördünüz mü şu Birleşmiş Milletler’i siz.

Nasıl da UNICEF aracılığıyla Irak’taki çocuklar için çırpınıyor...

Amerika, kafasına göre ülke beğensin, kendine göre nedenlerle gitsin herkesin evini başına yıksın, okulları hastaneleri bombalasın, çoluk çocuk demeden milyonlarca insanı öldürsün sen buna sesini çıkarma, ama açıklama yap; merak etmeyin çocuklar savaştan ölse de hastalıktan ölmeyecek biz onları aşılatıyoruz...

Amerikalı askerler; öldürdükleri siviller yüzünden dünya kamuoyu önünde sorun yaşamasınlar, ölenlerin "çatışma sırasında" öldüğünü ispat edebilsinler diye hiç silah taşımayan sivillerin bile cesetlerinin yanına silah koyup resimlerini çekiyorlarmış. (Hani bir şey diyen olursa resmi gösterecekler bak elinde silah vardı o da bize saldırdı diye) Kim bilir sizler de askerleriniz gibi ne numaralar çeviriyorsunuzdur?

Kim bilir UNICEF adına parası verilip hangi firmalardan alındı o çocuklara yapılan aşılar? Ve kağıt üzerinde milyonlarca çocuğa aşı yapıldı görünsün diye siz, cenazesi mikrop yaymaması için ölmüş çocuklara yapılan aşıları bile sayıyorsunuzdur belki de kim bilir? Artık her şeyi bekliyorum sizden ve sizin gibilerden...

Ne dünya ne de bayramlar eskisi gibi olacak...

Siz hâlâ aşıdan bahsediyorsunuz, Irak'ta bundan sonraki bayramları kutlayacak çocuk kalmadı. Aferin(!) size...

20 Aralık 2007

benzin göstergesi...

Pek önemli bir şey değil ama benim ilgimi çekti ve önemsiz de olsa yeni öğrendiğim bu küçük ayrıntıyı buraya almaya karar verdim.

Bugüne kadar bir sürü araba kullandım, bir sürü araba dergisi okudum ve bir sürü de araba muhabbeti yaptım ama bunu hiç duymamıştım...

Arabalarda sürücünün önünde bir sürü gösterge olur bilirsiniz; hız, far, sinyal, devir saati, hararet göstergesi vs gibi şeylerin durumunu sürücüye bildirir...

Bunlardan biri olan benzin göstergesine baktığımız zaman hep ibreye ya da en sonunda depoda benzin bitmek üzereyken uyarıda bulunan ışığa dikkat ederiz... Ama orada, göstergenin üzerinde bir yerde; bu göstergenin “benzin göstergesi” olduğunu belirten minik bir benzin pompası resmiyle pek de ilgilenmeyiz.

Benzin göstergesinin üzerindeki o benzin pompası resmine daha dikkatli bakın. Pompanın üzerinde benzin koymaya yarayan hortumu ve ucundaki tabancayı da (öyle deniyor) göreceksiniz. Eğer bu hortum ve tabanca, pompanın sağında çizilmişse arabanın benzin deposunun kapağı sağda, solda çizilmişse de solda olurmuş.

Tabii ki insan, arabasının benzin deposu ne taraftan açılıyor bilmez mi, bilir, pek işe yaramayan bir bilgi ama bu böyle düzenlenmiş standart bir uygulamaymış.

Sanırım yabancı ülkelerde araç kiralama oranı bizim ülkemizden çok çok daha fazla ve böyle bir bilgi de ancak araba kiralayınca yani yabancı bir aracı kullanırken ilk kez benzin alındığında lazım olur.

Dediğim gibi çok önemli değil ama ilginç bir ayrıntı...

19 Aralık 2007

arılar ve renkler...

Bal üretimi için arıcılıkla uğraşan biriyle röportaj yapmışlar.

Adam, mesleğinin inceliklerini, sorunlarını ve kendi ustalığını anlatan birçok bölümden sonra, üretimle ilgili ayrıntıları da anlatırken yine arada acayip bir şey ilgimi çekti.

Arı kovanlarında, bildiğiniz gibi bir “Kraliçe arı” olur. İşte bu Kraliçe arı, çiftleşmesi için kovandan dışarı çıkarıldığı zaman üç gün dışarıda kalırmış.

Fakat gel gör ki; Kraliçe arı kovanına geri döneceği zaman, yan yana dizili ve birbirinin aynı bir sürü kovan olduğu için hangisinin kendi kovanı olduğunu bilemezmiş.

Doğada belli bir bölgede (belli bir yerde, bir tane) kovan varken kraliçe arı kovanını rahatlıkla bulabiliyormuş. Fakat arıcıların birbirinin aynısı onlarca kutuyu (yapay kovanlar) yan yana koyması Kraliçe arıyı şaşırtıyormuş.

Bunları anlatan arıcı, her kovanın dışında (girişin bulunduğu yüzde) küçük bir yeri farklı bir renkle boyadıklarını, Kraliçe arı’nın da kendi kovanını bu renklere bakıp tanıdığını söylüyor...

Doğada hiçbir canlının gereksiz yere belirli bir donanıma sahip olduğu görülmemiştir. Canlılardaki biyolojik özellikler, doğanın gerektirdiği zorunluluklar yüzünden, belli bir gereklilikten dolayı vardır ve canlıların sahip olduğu, işlevi olmayan özellikler zamanla körelip yok olurken arılar niye böyle bir özelliğe sahip olsun?

“Arıların renkleri görüp tanımasının nedeni ne olabilir?” sorusunun cevabını merak ediyorum...

Kovanını bulması için olamaz, doğal ortamında buna ihtiyacı yok (çünkü doğal kovanlar, insan eliyle yapılmış yan yana dizili, birbirinin benzeri kutular değil).

Koku alma ve şekil tanımadaki yetenekleri, polenlerin içerdiği kimyasal yapıları anlama ve işlemedeki inanılmaz becerileri de sorgulanamayacağına göre, minicik boylarıyla arıların renkleri görmesini gerektiren ne? (ki köpeklerin bile renkleri göremediği bir dünyada yaşıyoruz)

Yoksa çiçekleri görüp tanımalarına onların üzerindeki kimyasal yapıları duyargalarıyla anlamalarına rağmen, benzerlerinden ayırmak ya da olgunluklarını anlamak (bu ayrımı yapabilmek) için çiçekleri renkli görerek "bu olmuş, bu işime yaramaz" demelerini gerektirecek çok hassas ölçümlere karar vermek zorunda mı kalıyorlar?

Eğer öyleyse bilim adamlarının; aynı türde (ve hatta aynı çiçeğin gelişme safhalarındaki durumlarında) olsa bile bazı özellikleri yüzünden çiçekleri renklerine göre tekrar tanımlamaları gerekecek...

Kılıçbalığı efsanesi...

Köşe yazılarını hiç okumayacağım ve okumadığım, gazeteciliğiyle değil de “ismi ölümle anılan hastalığı”ndan kurtulmasıyla gündemde yer edinen, buna da eyvallah diyerek hayatına devam eden biri...

Mutfakta sigara içerken gözüme ilişti bir iki paragrafını okudum, tahmin ettiğim tarzda yazıları vardı ama arada bir şey dikkatimi çekti: Küçük bir efsane. Ben inanmadım ama yine de garip bir şey. Aktarayım istedim...

Ben balığa çıksam da hiç Kılıçbalığı avlamak istemem çünkü Kılıçbalığı avlayıp da o hayvanın kanına girmek istemem türünde bir önsözden sonra yazar devam ediyor:

“.....
Balıkçıların anlattığına göre; Kılıçbalığı avında, balığı avlayıp da kendine doğru çekerken çok dikkatli olmalısın. Senin onu tekneye çekmeye çalıştığın son anda, yüzerken kazandığı hızla sudan fırlayarak üzerine doğru son bir saldırı yapmak ister.

Bu onun son hamlesidir. Sana saldırıp yaralayamazsa ya da bir şekilde yaralı olarak kendini kurtarmayı başarırsa bu yine de onun için ölüm demektir. Çünkü bütün hızıyla bu sefer suyun dibine doğru dalmaya başlar ve kendini deniz tabanına saplayıp intihar eder...
.....”

Bu balıkçı efsanesi doğru mudur ve gururu yüzünden intihar edebilecek bir hayvan var mıdır bilemiyorum ama yine de insana farklı şeyler hissettiren bir söylence olduğu kesin...

12 Aralık 2007

Genleri koruyan ölüm kodları...

İzlediğim bir belgeselde arada çok ilginç bir bölüm vardı.

Yağmur ormanlarında tabanı kaplayan yaprakların altında/üstünde bulunan tüm canlılar, birbirleriyle büyük bir mücadele içinde ölüm kalım savaşı veriyorlar.

Karıncalar, kurtçuklar vs gibi küçük böceklerin yiyecek araması, hayatta kalmak için yapılan kamuflajlar gibi konuları anlatırken arada da çok ürkütücü ve bir o kadar da korkunç bir ayrıntıyı görüntülemişler...

Karınca sürüsü, ganimet diyebileceğimiz (ağaçlardan düşen meyveler, tohumlar gibi) zengin bir yiyecek kaynağı buluyor, bunları parçalayıp yuvasılarına taşımaya başlıyorlar.

Fakat sürünün içindeki bir karınca çok acayip hareketler yapıyor.

Sanki bilim kurgu filminde beyni ele geçirilen bir insan gibi başının içinden kaynaklanan sorunlar olduğunu belli eden hareketler yapıyor. Sağa sola yalpalıyor, önüne gelen her şeye ya çarpıyor ya da üstünden tırmanıp hızla başka yöne doğru gidiyor...

Belgeseli yapanlar bu karıncayı çok özel ekipmanlarla takip ediyorlar.

Karınca, sürüden uzakta bir ağaca tırmanmaya başlıyor. Uygun bir yer bulunca kıskaçlarını üzerinde bulunduğu dala geçirip orada kalıyor ve belli bir süre daha çırpındıktan sonra da ölüyor...

Ama karınca ölünce işler son bulmuyor.

Karıncanın içinde başka hareketler gözlenmeye başlanıyor.

Belgesel için yapılan çekimler hızlandırılarak gösterildiğinde; karıncanın ölü bedenini, iskâmbil kâğıdını yırtıp geçen bir bıçak gibi delip geçen, garip bir bitkinin yeşerip büyüdüğünü gözlemliyoruz...

Yüzbinlerce değişik canlı formu barındıran yağmur ormanlarında, en hızlı yayılan tür olan mantar çeşitlerinden birinin mikroskobik tohumu, daha önceden bu karıncaya bulaşmış ve bu mikroskobik mantar, vücudunu ele geçirdiği karıncanın içinde yaşamaya başlamış. Yani mantar, bir şekilde karıncanın vücudunu kendisi için yetişeceği toprak ve gübre olarak kullanmış.

Belli bir süre sonra karıncanın içindeki sınırlı alana sığmamaya başlayan mantar türü içeriden basınç oluşturup karıncanın delirip şiddetli acılar çekmesine ve en sonunda da ölmesine neden olmuş.

Karınca, kıskaçlarıyla dala tutunduğu son yolculuğuna başlarken artık öleceğini anlamış ve başkalarına zarar vermemek için sürüden uzakta tek başına ölmeyi tercih etmiş.

Belgeselde; belli bir alanda, olması gerekenden fazla yiyecek bulunduğu zamanlarda, bu yiyeceklerle beslenen türlerin sayısında artış görüldüğünü, bu artan nüfusun da hızla daha geniş bir alana yayıldığını ama bu yayılmayı durdurmak için de yine doğanın kendi yöntemleri bulunduğunu açıklıyorlar.

Yani tüm olanlar ekolojik dengenin bir parçası.

Eğer bir tür ya da cins, normalin üzerinde çoğalmaya başlarsa, içinde bulunduğu sistem onu tehlikelerle çevirerek bağlı olduğu alan içine hapsedip yayılmasını engelliyor.

Neden olan şey ise; genetik havuzdaki çeşitliliğin korunmasına devam etmek...

Bu yüzden yiyecek bollaşınca karıncalar çoğalıyor ve buna bağlı olarak da daha geniş bir alana yayılıyor.

Bu da o bölge için bir tehlike oluşturuyor.

Çünkü karıncalar her yere yayılırsa o bölgedeki sistem için tehlikeli olabilir.

Doğa bunu dengelemek için; yiyecek kaynaklarının arttığı dönemlere uygun bir zamanlamayla mantarların da çoğalmasını sağlayarak, havada toz halinde uçuşan mantar sporlarının bu türdeki böceklere bulaşmasını da sağlamış oluyor. Ve demin anlattığım yöntemle de karıncanın başına gelen olaydaki gibi yayılmayı durduruyor...

Bu belgeseli seyredeli çok oldu ama birgün dan diye birden aklıma bir şey geldi...

Bu belgeselden sizlere aktardığım ayrıntıda işleyen doğa kuralları; ya tüm dünyada ve tüm canlılar için, hatta daha da doğrusu dünyadaki tüm gen grupları için de aynı mantıkla işliyorsa?

Biyolojik olarak gelişime ve değişime açık olan insan neslinin bir örneğini ele alalım.

“Eğer anne baba ya da bir önceki nesilde genetik hastalıklar taşıyan bir akraba varsa, insanlar kendinden sonraki nesle bu genetik bozukluğu aktarma özelliği taşırlar...”

Bunun sonucu olarak da hastalıklı bir kanbağı yapısı içinde bulunan bir insan, bir sonraki nesle bu hastalığı aktarır ve kendi çocuklarında da atalarında görülen hastalıklar ya da fiziksel özellikler tekrar eder.

Ve bizler böyle bir özelliği taşıyan hasta biriyle karşılaştığımızda biliriz ki; bu hasta kişinin ailesi içinde de daha önceden bu hastalığa yakalananlar vardır. (Mesala göğüs kanseri, şeker, yüksek tansiyon hastalığına yakalanma gibi...)

Tüm bu anlatılanların ışığı altında konuyu kafamızda derleyip toplarsak;

İki üç nesil değil on nesil birden, gözle görülür hiçbir genetik sorunu olmayan soyağacına sahip ailelerde, son neslin en son halkasını oluşturacak olan yeni doğanların, ailede olmasa bile doğuştan kaynaklanan genetik rahatsızlıklar göstermesinin sebebi de bu olabilir mi?

Yani; bir ailede o zamana kadar genetik bozukluk nedeniyle hiçbir rahatsızlığa rastlanmazken, birden, aynı soydan gelen bir çocuğun sakat doğmasının nedeni, o soyun diğer insan genleri arasında fazla genişlemesini engellemek için, yine genlerde saklı olan, doğanın getirdiği bir zorunluluk olabilir mi? (Ki virüsler, mikroplar vs. aracılığıyla yeryüzünde var olan ve aynen belgeseldeki karıncaya yapılanın benzerini farklı yollarla insanlara yapan binlerce hastalık türü var.)

Bunu yapmak için "Genler belli bir sayıda bölününce "şu hastalığa karşı duyarlı ol" kodunu açabilir ve mesela o zamana kadar bir şey olmayan ailenin soyunda altıncı kuşakta hastalıklar baş gösterebilir.

Bu fikrimden kendim bile ürktüm, ama şöyle bir baktığımız zaman da; her ne kadar başarılı olursa olsun, tüm insan türü içerisinde farklı biyolojik değerlere ve fiziksel özelliklere sahip olan tüm ırkların (ve hatta ırklar içinde bulunan ayrı sınıfların) binlerce yıldır gen havuzunda yer almaya devam ettiğini görebiliyoruz.

insan beyni, kimyasallar ve değişen ruh hali...

Edebiyat ve sinemada suçla mücadele için önerilen ya da savunulan yöntemlerden biri de “beynin şiddete ve suça eğilimli olma durumunu” çeşitli kimyasalların etkisiyle azaltmaya çalışmaktır.

Yani suç ve şiddet eğilimi içinde bulunan bir karaktere, çeşitli kimyasal maddeler vererek suça eğilimli olan beynin işleme yapısını değiştirmeye çalışırlar.

Bunun ne derece ahlaki doğruluk ve bilimsel gerçeklik içerdiğine ya da ütopik, bilim kurgusal bir fikir olduğuna herkes kendi karar versin, o apayrı bir konu...

Bu yöntemin, aşırı sinirli ve saldırgan olan tiplerin psikolojik tedavilerinde kullanılmasında “adeta uyuşturucu etkisi bulunan ilaçlar”la gözle görülür başarılar sağladığı tıp çevrelerince kabul edilir.

Çeşitli kimyasal maddeler farklı yollardan vücuda alındığında; bu maddelerin yine vücutta işlenip çeşitli hormonlara dönüştürüldüğü, hormonların da beynin işleyişinde ve dolaylı olarak davranışlarda farklılıklar yarattığını biliyoruz.

Çevresindeki insanlara, topluma ve kurallara karşı suç eğiliminde olanlara, nörolojik etkiyle (beynin fiziksel rahatsızlıkları yüzünden) ruhsal bozukluklar taşıyanlara ilaçla tedavi yöntemi için yapılan çalışmalar devam ediyor.

Her sistem ve yöntemde olduğu gibi yukarıda bahsettiğim “beyin ve kimyasal maddelerin etkisi” konusunda da bazı sorunlar var.

Bunlardan en önemlisi; yakalandıkları hastalıklar sonucunda, zorunlu kalıp aldıkları ilaçlar yüzünden normal insanların da davranış değişikliklerine uğrayabilmeleri...

Didier Jambart, Fransa Savunma Bakanlığı'nda çalışan, iki çocuk sahibi, sıradan ve normal davranışları olan bir aile babasıymış ama günün birinde “Parkinson” hastalığına yakalanınca hayatı aldığı ilaçlar yüzünden tamamen değişmiş.

Kendisine uygulanan tedavi sırasında verilen (ilaçlarda bulunan) “Dopamin” yüzünden Didier Jambart, bir yılda o sıradan kişiliğini terkedip adeta tepe taklak olmuş... Önce kumar, sonra hırsızlık ve arkasından homoseksüellik... Borçları 150.000 Euro’yu bulan Jambart üç kez intihar etmeye bile kalkışmış...

Kumar oynayabilmek için çocuğunun oyuncuklarını satan Didier Jambart’ın yaşadığı kötü olaylara son vermek için ailesi destek olmaya başlamış.

Yaptığı araştırmalar sonucunda, Jambart’ın kardeşi; abisindeki bu değişikliklerin, aldığı ilaçların etkisi yüzünden olduğunu bulmuş ve abisinin ilacı bırakmasını sağlamış...

Didier Jambart, eski sıradan ve normal hayatına geri dönmüş. Dönmüş ama ilaçları veren doktorların ve ilaç reçetelerinin bu yan etkilerden bahsetmemesi kendisine dava açma hakkı kazandırmış.

Didier Jambart Mirapex isimli ilacı üreten firmayı dava etmiş ve karşılığında da 400.000 Euro tazminat almaya hak kazanmış.

Demek ki ilaçlar sadece miğde yanması, baş dönmesi ya da uyku hali yapmakla kalmıyor insanın ruh halini de değiştirip çok farklı bir karaktere dönüşmemizi de sağlıyabiliyorlar.

O yüzden siz siz olun en küçük bir şikâyetinizde önünüze gelen ilacı kullanmayın. Mecburen ilaç kullanan yakınlarınızı da aldıkları ilaçlara karşı doktorlara daha da detaylı danışmaları için uyarın.

Kimbilir ne ilaçlar ne etkiler yapıyor ve hergün karşılaştığımız insanlar kimbilir istemeden hangi ruh hallerine bürünüyor...