21 Ocak 2008

Blog’un hayatımızdaki yeri [mim]

Sevgili kareli defter okuru, aşağıdaki konu tamamen “blog” yazma ile ilgili kişisel bir yazıdır. Bu sitenin içeriğine uygun olmamakla beraber kareli defter’i oluşturan konular ve bu konuları ele alan kişi hakkında sınırlı miktarda bilgi içeriyor.

Blog yazmaya ve nedenlerine ilgi duymuyorsanız bu konunun tamamını okumadan geçebilirsiniz...

İş yerinde fazla dikkat edemeden hızlı hızlı yazdığım, gereksiz tekrarlara düşebileceğim ve yanlış yazımlarla canınızı sıkabileceğim için şimdiden kusura bakmayın.

Normal okurun pek ilgisini çekmese de bu mim olayını bana bulaştıranların satır aralarında değişik şeyler bulacağını tahmin ediyorum... Fakat siz siz olun bloglarla ilgili değilseniz okumaya kalkmayın (uyarmadı demeyin sonra:) )

Öncelikle böyle bir konuyu yazmamın sebebine gelirsek;

Blog yazarları arasında var olan “herhangi bir konu hakkında diğer blog yazarının görüşleri” diye özetlenebilecek “mim”lenmedir...

Bilmeyenler için açıklamak gerekirse bu şöyle gerçekleşiyor; bir blog yazarı “En çok sevdiğiniz yazar kimdir? Benimkiler şu, şu, şudur...” diye yazıyor ve ardından kendi takip ettiği başka blog yazarına/yazarlarına da aynı konu hakkında yazı yazması için istekte bulunarak onları mimlediğini söylüyor ve bu konu hakkında yazan diğer blog yazarının başka birilerini mimlemesiyle sürüp gidiyor (gittiği yere kadar)...

MafiAMax blog tarafından başlatılan mim zincirine Flynxs’in kendisini dahil etmesiyle katılan Buzcevheri kendinden sonra topu bana atmış...

Bayram, Yılbaşı, İş değiştirme vs gibi nedenlerden dolayı uzun bir süre geçmiş de olsa kendimi sorumlu hissettiğim için bu konuda mademki mim’lendik o zaman benim de iyi kötü bir şeyler yazmam gerekir diye düşünüyorum...

Mim aşağıdaki şu beş sorudan oluşuyor;

1-Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?

2-Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba
gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?

3-Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?

4-Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan
bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?

5-Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?

Hemen başlıyorum:
1-Blog yazmaya ilk defa nasıl başladım?

Beğendiğim şeyleri ve çizdiklerimi, yazdıklarımı bir yere koyup internetten yayınlama fikri blog olarak kabul ediliyorsa 1999 da bu türdeki ilk sitemi ücretsiz barındırma alanı veren tripod.com üzerinde yayınlamaya başlamıştım.

Orada da yine buradaki gibi ilginç konuları, pratik şeyleri vs. yazıyordum (ama burası gibi kullanışlı olmadığı için günlük tutuyormuş gibi bir havası yoktu) ve bu sitenin içeriğine benzeyen bölümün adı da hayat bilgisiydi (ki sonradan aynı isimle bir dizi başlayınca oradan almışım gibi olmasın diye "ince" olarak değiştirdim).

Yalnız o zaman ne yaparsam yapayım Türkçe karakterler düzgün görünmüyordu. Ben de çözüm olarak yazıların ekran görüntülerinin resmini koyup bu sorunu hallettim.

Fakat öyle dümdüz olmasın diye de Photoshop’la sanki bir “kareli defter”e not alınmış havası yaratmıştım. (Çektiğim ekran görüntülerini bu kareli defter zeminiyle birleştirmiş, siteye öyle koymuştum... Kareli defter’in bu siteye isim olmasının nedeni de budur.)

Tabii; insanlar, cep telefonu yokken de telefonla konuşuyordu. Telefonla iletişim kurmak için ille de cep telefonu olması gerekmiyor. Aynen bu duruma benzer olarak internet yokken de benim böyle acayip bir şekilde yazı yazma takıntım vardı... Normal mektupları ayrıntılarla farklı konularla ıvır zıvırla uzatır da uzatırdım (sevgilime 50 sayfalık mektup yazdığımı bilirim ki neredeyse en az her hafta iki üç mektup yazardım [kızın niye uzaklara kaçtığını anlamışsınızdır :)]

Beğendiğim resimleri keser defterlere yapıştırırdım (ki genellikle daha az kullanıldığı için bu hep “kareli” matematik defteri olurdu...

En ilginç şey ise coğrafya öğretmenime yazdığım “şey”in şekliydi. Önce birkaç dosya kağıdını çizgilerinden kesip bir sürü şerit elde etmiş, sonra bu şeritleri yanyana yapıştırıp upuzuuun bir tek satır haline getirmiştim. Tabii ki bunun üzerine de o zaman ne varsa işte aklıma gelen gelmeyen her şeyi yazmıştım. Terzi mezurası gibi bu tek satırı sarıp bir rulo haline getirmiş ve açılmasın diye de yanından bantlayıp sevgili canım öğretmenim Firdevs Sarıkaya’ya göndermiştim.

Bu kadar saçma sapan şeyleri niye yazıyorsun diye düşünmeyin anlatmaya çalıştığım şey günlük hayatta da okuma yazmayla ilgili olan, sağa sola notlar alıp resimleri kesip yapıştıran, bir şeyler biriktirip bunların kaybolmasına kıyamayan insanların blog yazma eğiliminin daha yüksek olduğu... Yani bu işlerle hiç alakası yoksa da blog açmış olabilir ama devamlı yazan bu işlerle ilgili geçmişi olan biridir ve kağıda yazmış, bilgisayara yazmış, internet sayfasına yazmış pek farketmiyor...

Gelelim soru iki’ye
2-Blog yazılarımın konusu belli bir çizgide olması için çaba
gösteriyor muyum? Yoksa içimden geldiği gibi mi yazıyorum?

Aslında bu soru hemen hemen herkes için cevabı da içinde bulunduruyor gibime geliyor... Her şeyden önce bir insan içinden geldiği gibi yazmalı diye düşünüyorum. Ben birçok konuda öyle yapıyorum ama bahsedeceğim konular toplumun genel geçer fikirlerine (hadi tabu diyelim) girecek bir şeylerse yanlış anlaşılıp antipati yaratmamak için o bölümü biraz daha düz mantıkla ele alma zorunluluğu hissediyorum. Bu biraz otokontrol gibi algılanabilir ama o konuda hiç bahsetmemektense (usturuplu bir biçimde) bir şekilde bir şeyler yazılmış oluyor diye kabul ediyor ve öyle de olsa yazıyorum.

Kareli defter’de çok farklı alanlarda konular var ama her biri öylesine birbirinden farklı gibi görünse de hepsi aynı adamın ilgi sınırları içinde olma ortak yönünü taşıdığından devamlı okuyan bir kişi genel konuların sınırlarını belirleyerek blog’un nerelerde dolaştığını rahatlıkla kavrayabilir. Hani arasıra görüştüğünüz bir dostunuz vardır onunla her buluştuğunuzda konuştuğunuz konular farklı da olsa ilgi alanları hep aynıdır işte biraz öyle bir yer gibi...

Bu farklı konulardan bahsederken bakış açısının farklı konuları bir araya getirip bir bütünlük sağlamayı becerebileceğini düşünüyorum. Yani konular farklı ama ele alma yöntemi, onu düşünüp değerlendirme mantığı aynı olunca sitenin belirli bir sınır içinde durduğu söylenebilir.

Zaten bir teknolojik haberin altında gazeteden alınmış bir spor haberi başka yerden alınmış bir fıkra ve hemen altında top model diye anılan bir mankenin çıplak resimleri vs gibi karman çorman sitelere sinir oluyorum.

Eğer başta dikkat etmeseydim belki benim sitem de böyle olurdu. Bunu engellemek için seyrettiğim filmleri anlatıp yorum yaptığım konuları farklı bir siteye, beğendiğim videoları başka bir siteye, beğendiğim ilginç, değişik ve pratik zekâyla ilgili konuları ise başka siteye koydum.

Çünkü bir film için ne yazılmış ne denmiş diye arayan birinin karşısına sadece film yorumları olan bir sitenin çıkması daha mantıklı, aynı şekilde ilginç ve sanatsal resimlere meraklı biri belki film eleştirileri arasında resim aramak konu bulmak zorunda kalmayınca daha mutlu olur, site daha akıcı olur diye düşündüm.

Ayrı ayrı tarzlara ait işleri ayrı ayrı sitelerde topladım, resimler bir yerde, videolar başka yazılar başka yerde olunca hem erişimi hem konu bütünlüğü olarak daha iyi oldu... Böylece buraya neyi alıp almayacağım da daha net bir çizgiye oturdu...

Ne bulursam bir yere koysaydım sanırım aynı şeyler bu sitenin içinde olmasına rağmen böyle algılanmazdı... Öyle olunca kalabalık olacak ama her gün de birkaç gönderi girmek zorunda kalacaktım... Bu yüzden az olsun öz olsun kendi düşüncem olsun çabası içindeyim. Bugüne kadar tek bir yazıyı birebir kopyalayıp yapıştırmayı bırakın fikri bile alıp buraya taşımadım. Konu ne olursa olsun mutlaka benim tarafımdan kendine özgü bir şey barındırıyordur, mutlaka kişisel bir katkım vardır ve benim için ilgi çekicidir ki o yüzden koymuşumdur. Bunun dışında zaten alıntı yapılan bir bölüm ya da emeği geçen bir varsa mutlaka adı o konuda geçirilmiştir.

Hani bunlar savunma ya da övünme vs için değil çalışma yöntemimi anlatıyorum sanırım ne demek istediğimi anlamışsınızdır. Çünkü yazdıklarımı birebir alıp kendi sitesine koyan da var ve bu hiç doğru bir şey değil... neyse işte...

Sorudaki inceliğe (...belli bir çizgide olması için ...) gelirsek, yazdığım ve yazacağım her şeyi önce bir üstten de olsa mutlaka araştırıyorum, bakalım başkaları bu konuda ne diyor, aklıma gelmeyen başka şeyler varmı diye mutlaka bakıyorum... Başkası da aynı şeyi görmüşse aynı şeyleri düşünüp yazmışsa kalkıp aynı şeyi benim bir daha yazmamın anlamı yok diye düşünüyorum öyle olsa da zaten benden önce bulunmuş olacağı için özgün olmaz... “Blog yazılarında belli bir çizgi” eğer kalite için bir standart belirlenmesi gibi düşünülürse aynen bir ürün oluşturulurken geçilen aşamalar gibi bu işinde belli aşamaları olduğu düşünülmeli.

Yazarken doğru yazıyor muyum? Noktalama işaretleri düzgün mü? Bir isim ya da site ismi verirken bunlara ait linkler var mı buraya alabilir miyim? Konuyu okuyunca anlaşılıyor mu yoksa ben bildiğim için anlıyorum da bilmeyenler için anlaşılmaz olabilecek yanları var mı? Bu konuyu yazdım ama okuyan biri ne düşünür? Vs gibi bir sürü kıstas var...

Elimden geldiğince de hepsini yerine getirmeye çalışıyorum...

En basitinden bu kadar yazmama rağmen yanlışlar olabiliyor ve ben mümkün oldunca bunu en aza indirmek için şüphe ettiğim her kelimeyi tek tek Türk Dil Kurumu sitesinden kontrol ediyorum...

(Bunların hepsi de iş be kardeşim, para verip yaptırmaya kalksan vasıflı eleman bulman ve sigorta+yemek+yol falan vermen lazım ama biz bedavadan hizmet veriyoruz işte. Şaka bir yana gerçekten sorumluluğunu hisseden biri için ciddi ciddi bir yerde çalışıyormuş gibi vakit harcamak gereken bir iş...)


3-Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor muyum?

Evet. Mesela rahat rahat yazmak için gece herkesin yatmasını bekliyorum. Eh! Öyle olunca da uykudan feragat etmiş oluyorum ama tüm uykusuzluğuma rağmen gün içindeki yorgunluğum da gidiyor... (manyak mıyım neyim ama öyle oluyor işte:) )

Malzeme bulduğumu hissettiğim zaman aldığım notları cüzdanda taşıma, cep telefonuyla çektiğim yazı resimlerini büyütüp büyütüp okuma, gecenin bir yarısı aklıma bir şey gelince cep telefonuna sesli kayıt yapmak için kalkıp karanlıkta kendi kendine konuşma, gazetelerde gördüğüm şeyleri kesip ceplerime doldurma gibi garip alışkanlıklar edinmek de cabası...

Yazarken eğer iş saatleri içindeyse iki de bir yazıyı aç kapa yapa yapa (millet görmesin diye) ekranda rüzgâr bile yaratabiliyorum... Tabii ki ister istemez bir sıkıntı oluyor ve bütün bunlara ne gerek var diye düşündüğüm de oluyor...


4-Blog yazmak benim için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan
bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?

Valla belli zamanlarda işler yolunda gidince günlük hayat da o sıralar rayına oturmuşsa sanki ayarlamış gibi hergün bir gönderi giriyorum ve sanki hergün bir gönderiyi mutlaka girmem gerekiyormuş gibi bir durum kendiliğinden oluşuyor.

Malzemem yoksa bu beni sıkmıyor ama elimde yazacağım şeylere ait notlar varsa ve onlarla uğraşacak vaktim yoksa yarım kalan bir işim varmış gibi kendi kendime bir gerginlik yaratma durumum da oluyor...

Sonra burası benim ve ne zaman istersem o zaman yazarım, mühim olan çok yazı olması değil güzel ve kendine özgü şeylerin bulunması daha önemli diye düşünüp bu düşünceden sıyrılmaya çalışıyorum. (sıyrılıyorum demiyorum sıyrılmaya çalışıyorum diyorum:) )

Ama yine de içeriği bozacak şekilde uyduruk bir şeyi sadece gönderi olsun diye yollamam da mümkün değil...

Eve gidiliyor, çoluk çocuğa ayrılacak vakit ayrılıyor (ısırırım ben onları, yerlerde birlikte emekleriz, bazen derslere bakarız, hoplarız, zıplarız) sonra evin işleri hallediliyor (alışveriş vs), yemek yeniyor, diğer işler yapılıyor (her zaman hesapta olmayan bir şeyler olur), en sonunda tek tek herkesi ikna edip (büyüğüne yarın okul yok mu? Küçüğüne uyu da bak ben sana neler alacağım denerek) uyuması sağlanıyor (çocukların ne kadar zor uyuduğunu tahmin edemezsiniz) ardından oturuyorum bilgisayarın başına ve başlıyorum notlarımdan tek tek çıkarıp sırası geleni yazmaya...

Kimi dönem işim gücüm olmuyor kafama göre istediğim kadar (sabah ezanını bulduğum oluyor) kimi zaman da erkenden kalkmam gerektiği için bir iki saat çalışıp bırakıyorum....

Bunların hepsi uykudan gidiyor tabii ama kime ne faydası oluyor, kimin için uykusuz kalıyorum bilemiyorum fakat en azından kendime psikolojik bir etkisi olduğunu yadsıyamam...

Bütün bunlar düzensiz bir mantık üzerinde yapılanmış, karışık bir uğraşmış gibi ilgilendiğimi gösterebilecek rastgele çalışmalar olarak görünse de sonuçta her ay belli bir iş için belli bir süre ayırıyor ve ortaya bu işle ilgili bir şeyler çıkarıyorum. Bu da belli bir alışkanlık doğurup insanı bu işi yapmaya zorunlu hissettiriyor.

Ama bu zorunluluğun en güzel yanı hiyaaaayttt yetti be diyerek bir gün şak diye her şeyi kesebileceğinizi, yayını durdurarak bloğu kapatabileceğinizi bilmek...

5-Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceğim?

Valla ben de bu çene, memlekette de bu kadar konu olunca herhalde iyice bir bıkana kadar yazacağım gibi görünüyor... Eskiden dergilere yazardım, sonra internette yazmaya başladım, yarın öbür gün bir bakarsınız sadece cep telefonlarına özel bir sistem olur ona yazarım... Mecra değişebilir ama amaç aynı; düşündüğünü paylaşmak ve paylaşılan düşünceleri bir adım ileriye götürebilmek için okuyup düşünmek...
Bu kadar uzun bir yazı olmasına rağmen sizi hâlâ kesmediyse buyrun bu konular üzerine daha önceden yazdığım bir gönderiyi okuyun, hani maksat eza çekmekse siz bilirsiniz :)

buraya kadar okuma sabrı gösteren herkese, okuyamadan sıkılıp bırakanlara (onlar da insan sonuçta ve sabrın da bir sınırı var :) ) teşekkür ediyor veee antisosyal bir ruh haline sahip olduğum için bu sorumluluğu başka birine pas etmeden konuyu burada noktalıyorum. Bu konuda kendi bloğunda yazmak isteyenler olursa tabii ki onların kendilerini mimlemeleri de istatistiki olarak bir değer taşıyacaktır. Hazır okuyan varken yazın derim...