17 Ocak 2008

Yeni hayat...

(Sevgili kareli defter okuru; Bu yazı sadece "Yeni hayat" isimli romanla ilgili eleştiriler içermektedir, edebiyatla ilgili değilseniz gereksiz yere bu uzun yazıyı okumanıza gerek yok, boşuna vakit kaybetmeyin diye en baştan uyarmak istedim. Ama ille de okuyacağım diyorsanız buyrun başlıyorum...)


Bir kitabı okuyup beğenince arkadaşlarımıza tavsiye etmekten başka ne yaparız?

Aynı yazarın başka kitapları var mı diye araştırır, varsa alıp onları da okumak isteriz değil mi...

Yazara güvendik ya, diğer eserlerinde de aynı tarzla yazıp, benzer şeylerden bahsetmiştir diye düşünürüz...

Öbür kitaplarını okuyunca da yavaş yavaş artık onun anlatım tarzını, olaylara bakışını, mekânları ve insanları değerlendirişini, ayrıntıları yorumlayışını, hayat görüşünü öğreniriz.

Ve artık yazar, eserleriyle sanki tanıdığımız biriymiş gibi yavaş yavaş aklımızda kendi kişiliğini çizmeye başlar.

Bunları kurgulayan, bunları böyle gören ve bu ayrıntıları böyle gözlemleyen kişi, şunu şunu düşünen, şöyle biri diye içimizden geçiririz.

Bu tipte bir sürü yazarın ismini ard arda sayabiliriz.

Peki ya sayılmayanlar?

Üç dört kitabını okuduğunuz halde her seferinde sanki başka yazarmış gibi gelen isimler?

Nadir de olsa böyle yazarlar vardır ve genellikle de buna başka başka yayınevlerinden, farklı çevirmenlerin dilimize kazandırdığı yazarlarda rastlarız. Çünkü ister istemez her çevirmen, ele aldığı eseri kendine göre yorumlar ve kendine özgü kelimeler kullanarak çeviri yapar.

Fakat böyle her romanı farklı olan, ya yerli bir yazarsa?

İşte, Orhan Pamuk da benim için böyle isimlerden biri oldu. Pamuk’un okuduğum her kitabı ayrı insanlar tarafından yazılmış gibi duruyor.

Bunun dışında üstüne üstlük bir de çeviri kitap okurken kazandığımız devrik cümle ile yazma alışkanlığını atamayan yeni yazarlar gibi uzun ve tersten cümleler kullanıyor ki evlere şenlik...

Bu, yaratıcılık ve edebiyat becerisini ispat bakımından belki iyi bir izlenim ve iyi bir etki yaratıyormuş gibi algılanabilir ama edebiyat ustalığı ve estetiği bakımından bana ters geliyor.

Orhan Pamuk’un geçen hafta başladığım “Yeni hayat” isimli romanını bitirdim. Bu, yazarın okuduğum dördüncü kitabı oldu...

Yeni hayat; tam beklediğimi bulamamakla birlikte yine de kötü sayılmazdı. Sanırım girişte bahsettiğim konu, neler düşündüğümü açıklamama yetmiştir.

Orhan Pamuk gibi, Nobel Edebiyat Ödülü almış büyük bir yazarın hâlâ kendine ait bir tarz oluşturmamış ya da oluşturamamış olmasını anlayamıyorum.

Daha önceden okuduğum kitaplarının her biri; ayrı ayrı konularda farklı anlatım şekilleriyle ve karışık kurgularla oluşturulmuştu. Okuduğum bu son kitabı da yine öyle oldu... Hiç bilmesem ve yazarın ismini kitabın üzerinde okumasam Orhan Pamuk olduğu aklıma bile gelmezdi...

Neyse gelelim kitaba...

Yeni hayat isimli kitabı eleştirmeye kalkacak değilim ama bazı noktalar var ki artık bunları söylemek ayrıntılarda kusur aramanın dışında tutulmalı.

Roman bir kere en başında gizemli bir kitabın varlığıyla açılıyor ve bize bu kitabı okuyan tarafından neler olup bittiği anlatılmaya başlanıyor...

Kitap sayesinde önünde açılan yeni hayatın peşinde koşan yazarın karşılaştığı insanlarla tanışıp kendi hayatının ayrıntılarını anlatmasıyla iyice olayların içine giriyoruz. Daha sonra; bu gizemli kitabı okuyan yazarın peşinden gitmeye başlıyoruz...

Üniversitede okuyan bir öğrenci, başka birinin elinde bir kitap görüyor ve bu kitabı yer tezgâhlarından birinde bulup okumaya başlıyor.

Ama bu kitap öylesine sırlarla dolu, öylesine gizemli ve çok değişik şeylerden bahsediyor ki, onu okuyan kim olursa olsun etkilenip bütün hayatını değiştirmek zorunda kalıyor ve yeni bir hayatın peşine düşmeden edemiyor...

Her edebi eserde olduğu gibi bu kitapta da bir giriş, gelişme ve sonuç bölümü var tabii ki... Fakat her zamankinden farklı olarak bunların kesin sınırları yok gibi birbirine geçmiş durumda. Bunun nedeni ise çok ustaca düşünülmüş kurgu becerisinden çok, yazarın hiç durmadan gördüğü her şeyi anlatması ve anlattığı şeylerin de birbirine girmesi olarak gösterilebilir.

Bu kitap için niye ağır, zor okunan, yarıda bırakılan gibi tanımlar yapılmış bilmiyorum. Çünkü hiç de öyle zor anlaşılan metinler, ağır edebi göndermeler olan bir eser değil.

Kendi başından geçen olayları anlatan bir yazarın bizlere seslendiği bu romanda; hem evrensel bir dille olayların ortak paydaları bir macera gibi (koşup kovalamaca, takip etme, parayla tutulmuş amatör ajanlar vs ile) anlatılıyor, hem de yerel bir geçmiş kültürün içe kapanık izleri (kanarya besleyen demiryolu memuru, eski çizgi romanlar, kasabalar, otobüs garajları, trafik kazaları vs) dış dünyaya açıklanmaya çalışılıyor.

Olayların peşinden sürüklenen kahraman, kendisinden önce o kitabı okuyup hidayete(!) erdiğini düşündüğü arkadaşını (ondan ayrıntıları öğrenmek için) ararken, gelip geçtiği her yerde birbirine bağlı olayları da kafasında birleştiriyor.

Bu her ne kadar yazar için olanaklı bir şeymiş gibi görünse de bir süre sonra konunun oturduğu geçmişteki ortak özellikler ve birbirine bağlı tesadüfler, okurun inanmasını zorlayan olaylar zincirine dönüşüyor...

Eski tarz otobüsler, eski çocuk dergi ve kitapları, demiryollarında çalışan sevecen devlet memuru amca ve gizemli kitabın peşinde koşan oğlunu bu işlerden kurtarırken memleketin diğer gençlerini de kurtaracağını düşünen bir baba...

Neyse lafı fazla uzatmayayım da okuyacak olanların zevkini kaçıracak şeyler söylemeyeyim.

Kitabın yarısına gelmeden bende bıraktığı ilk etkiyle yazsaydım şöyle derdim; Hani küçük bir çocuk okul çıkışında eve gelirken kendisine göre önemli bir şey görmüştür, bir trafik kazası ya da bir çocuğa saldıran köpek ya da bakkalın önünde kavga eden iki adam gibi...

Eve koşa koşa gelir, kapıyı açan her kimse ona gördüklerini anlatır ama bir ondan bir bundan bahsederken, heyecanla bütün gördüklerini birbirine karıştırıp cümleleri yarım bırakır, ordan oraya atlar ve karşısındaki “Dur, dur, ne oldu? Yavaş yavaş, tek tek anlat.” demek zorunda kalır ya... İşte aynen anlatım tarzı öyle bir kitap.

Ama bunu okuyup da aman ne heyecanlı, ne karışık, olağanüstü diye yorumlamayın... Çünkü bu açıklamalarla “Bakın bende ne gözlem gücü var, her şeyi bilirim, her şeyi anlarım, benden kaçmaz” anlayışına kapılmış aceleci bir yazarın edebi eserindeki karışıklığı vurgulamaya çalışıyorum

Tabii ki romanın bir konusu ve bu konu çizgisinde giden bir akışı var. Ama araya serpiştirilmiş minik notların başka yerde kullanılmazsa ziyan olmasın bari diye her yere sokuşturulması, romanın gerekli gereksiz bir sürü laf kalabalığıyla dolmasına neden olmuş...

Sanki kafası karışmış yaşlı bir adamın hiç durmadan konuşmasını dinliyormuş gibiydi.

Roman kahramanı, geçmişte kalan anılarını çağrıştıran şeyleri, memnun olmadığı hayatında her fırsatta anıyor ve peşine düştüğü macerayı yaşarken anlattıklarıyla geçmişte olanları bize aktarıyor. Tabii ki bunlar boşuna değil, geçmişte yaşadığı her şey bugün yaşadıklarıyla bir yerde kesişiyor ve olan biten her şey anlaşılıyor (gibi oluyor).

Yalnız haksızlık etmek de istemem. Her ne kadar kitabın yarısını geçince biraz sıkılmış olsam da aralarda anlattığı şeylerin ayrıntılarında ilgimi çeken şeyler yok diyemem.

Tavsiye eder miyim? Daha önceden Orhan Pamuk’un hiçbir kitabını okumadıysanız başlangıç kitabı olarak tavsiye etmem. Başka kitabını okuyun (mesela Beyaz kale).

Kötü mü? Değil... Ama açıkçası çok güzel ve olağanüstü de değil... Kitabın ana konusu bir yerde iyice arka plana düşüyor ve sadece öylesine hiç durmadan anlatan adamın anlattıkları arasında kendinizin de daha önceden bunları düşündüğünüzü düşünmeden edemiyorsunuz.

Bakalım yazarın diğer kitaplarını okuyunca da yine farklı biri yazmış gibi farklı bir tarzla mı karşılaşacağım şimdiden merak ediyorum. (Bu arada duyduğuma göre Orhan Pamuk’un yeni kitabının ismi büyük bir ihtimalle Masumiyet müzesi olacakmış)



----Aşağıdaki parantez içinde yazılanları lütfen kitabı okumayanlar okumasınlar, kitabın konusuyla ilgili bir yorum var ve bunu okuduğunuzda filmin sonunu anlatmışım gibi kitabın okuma zevki de kaybolabilir. Bu bölüm sadece kitabı okumuş olanlar için-----

(Romanın kahramanı Osman, okuduğu kitabın etkisiyle farklı boyutlarda yer alan gerçek dışı bir yeri aramaya başlıyor. Ama yaşadığı maceralar sonunda böyle bir yerin olamayacağını, bunun yani yeni hayat diye adlandırdığı ütopik, mutlu ve huzurlu yaşamın sadece bu hayatta sevdikleriyle birlikte olmak anlamına geldiğini anlıyor.

Kendisini o huzur ülkesine götüreceğini düşündüğü meleği otobüs yolculuklarındaki kazalarda bulamıyor ama her şeyi anladığı ve çözdüğü kitabın sonunda, özlem duyduğu hayatın aslında kendi normal hayatı olduğunu anladığında geriye, ailesine dönmek için otobüse biniyor. Ve işte o zaman gerçekten ilk kez istemeden bir kaza geçiriyor ki sonunun ölümle biteceğini yazdığı cümlelerden çıkarmamak imkânsız.

Peki bu durumda elimizdeki romanda başından geçenleri anlatan roman kahramanı, kendi yazdığı kitabın sonunda “ben kazada öldüm” demeye getiriyorsa. Bu romanı da başından geçenleri anlattığı bir eser olarak bize sunan bir yazar varsa (romandaki kişi) bu yazar ölünce nasıl oluyor da bu eser yazılabiliyor?

Buradan acaba yazarın gerçekten ölünce, meleği gördüğü zaman yeni bir hayata kavuştuğunu ve yeni hayatında da bu romanı tamamlayıp “şöyle oldu, maceram böyle başladı, bunu bunu yaşadım, en sonunda da öldüm, ama iyiyim, bakın başımdan geçenleri sonuna kadar (hatta sonundan sonra da) size bu romanda yazdım.” demek istediğini mi çıkarmalıyız? (Ki tek mantıklı sonuç bu oluyor...)

Yazar, aradığı huzurlu yeni hayatı bulamadığını söylediği ve evine döndüğü zaman geçirdiği trafik kazasıyla ölür, meleğe kavuşur ve yeni hayatına başlar, orada huzur bulur hatta üstüne de roman yazar...)