26 Şubat 2008

Akordeon, "Pacha" Rada ve Hohner...

Bir belgesele bakıyorum, daha doğrusu belgesel kendine baktırtıyor:) çünkü; başka bir şeyle ilgileniyorum ama kulağıma gelen sesler öylesine güzel ki ne varmış diye bakmadan edemiyorum...

Latin Amerika’da akordeonla yapılan müzikleri anlatan bir belgesel.

Benim baktığım anda Kolombiya’dan Francisco “Pacho” Rada’yı anlatıyorlar. Halk ona Pacho Rada yani Cesur Rada diyor.

Pacho Rada bir gün eşeğinin sırtında bir eğlenceden dönerken şeytanla karşılaşır ve şeytanın elinde de bir akordeon vardır, karşılıklı atışır en zor şeyleri çalarlar ama en son Pacho Rada Şeytanın çaldığı şarkıyı bütün notalarıyla tersten çalınca şeytan korkup kaçar. İşte Pacho Rada’nın halk arasında söylenen efsane hikâyesi böyle…

Biraz daha seyrettim; yerli halk, köleleştirme döneminde ulaşılmaz yerlere göç ederek esir düşmekten kurtulmaya çalışmış, iki günlük kayık yolculuğu yapılarak gidilen yerlere yerleşip tamamen ilkel bir hayata dönmüşler. Pacho Rada atalarının buralarda yaşadığını anlatıyor. Belgesel ordan oraya atlayıp gidiyor. Ve benim bu yazıyı yazmam gereken gerçek ayrıntıya ulaşıyor…

Akordeon, dünyanın hemen hemen heryerinde bilinen, çalınan bir müzik aleti… Ruslar, Romenler ve Orta Batı Avrupa ülkeleri bu enstrümanı adeta milli “Saz” olarak kabul etmişlerdir (her ne kadar Fransızlar Paris’le ilgili her şeyde fon olarak Akordeon sesi kullansalar da bu savaş öncesi Balkan ülkelerinden kaçanların Avusturya-Macaristan bağlantısıyla Fransaya kadar uzanan bir kültürün uzantısı olmasıyla ilgilidir)…

Bu kısa, az, öz açıklamadan sonra gelelim belgeseldeki ilginç olan konuya; Akordeon, yukarıda saydığım milletlerin vazgeçilmez müzik aleti olsa da dünyanın en iyi akordeon markalarından tartışılmaz olarak en çok sevileni ve bilineni Alman markası olan Hohner’dir. (ki mızıka olarak bilinen harmonica’nın da en bilinen markasıdır)

Neyse fazla uzatmayayım:

Kolombiya’da bir iki akordeon sanatçısıyla neredeyse yıkıntı sayılacak kadar döküntü yerlerde geziyoruz, insanların üstü başı dökülüyor, fakirlik dizboyu. İki müzisyen ellerinde yeni aldıkları Hohner marka akordeon, gecekondudan beter bir yere geliyorlar. Geldikleri yerde ayakkabı tamircileri gibi tezgâhının başında bekleyen ve benzer bir çalışma mekânına sahip olan bir usta var.

Bu adamın işi, yeni alınan akordeonlara akord yapmak. Benim bildiğim akordeon alınınca ömür boyu öyle kullanılır ve akord gerektirmez. Ama Kolombiyalı akordeoncular, markası Hohner bile olsa aletin sesini güzel bulmadığı için Akordeonu alır almaz soluğu bu ustada alıyorlar… Usta, akordeonu resmen parçalarına ayırıp içindeki her şeyi açıyor, yeni parçalar takıp akordeonun sesini ayarlayıp aleti tekrar topluyor. Böyle olunca aletin sesi daha yüksek bir perdeden çıkıyormuş…

Müzisyenlerden biri anlatıyor: Ben böyle ayar yapılmış bir akordeonla kendi bestelerimi çalıp kaydettim ve Almanya’ya yolladım. Firmadan bana gelen cevapta kasetteki kaydın bir insan tarafından çalınmış olamayacağını, bunun bir bilgisayar kaydı olduğunu yazdılar…

Tabii ki ustalıkları ve müzik bilgileriyle birlikte yürekten gelen duygularla çalmaları apayrı bir etken ama işte Latin Amerikalı akordeoncuların sırrı meğerse buymuş, akordeonları açıp yeniden kendi ses beğenilerine göre aletleri tekrar ayarlıyorlar…

Akordeon sesinin en güzel örnekleri için size Arjantinli büyük usta Astor Piazzola ve bizim Ciguli’yi öneriyorum…