11 Şubat 2008

Gün Olur Asra Bedel

Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” isimli kitabını bitirdim. Kitap; gerçekten “Güzel bir edebiyat eseri” tanımını hak ediyor.

Daha önceden yazarın “Cemile”, “Elveda Gülsarı”, “Beyaz gemi” ve “Dişi kurdun rüyası” isimli kitaplarını okuduğum için üslubuna alışığım. Bu yüzden de yavaş başlayan kitabın yavaş yavaş açılacağını ve genişleyeceğini en baştan tahmin ettim...

Aytmatov bu sefer bizi Sovyetlerin II. Dünya Savaşı sonrasından günümüze uzayan bir yolculuğa çıkarıyor. Bu romanda anlatılanlar aslında her ne kadar bozkırda, minik bir istasyon çevresinde kümelenmiş küçücük bir yerleşimde geçiyormuş gibi görünse de içeriği çok daha derin ve çok daha geniş...

Bir adam var, bu adam (Yedigey) Aral kıyılarında balıkçılık yaparken savaş yıllarında sürüklenip uçsuz bucaksız bir bozkıra düşüyor. Burada iş bulup çalışmaya başlıyor.

Aytmatov, İnsanın doğayla olan mücadelesini, zorlu hayat şartlarını, savaş sonrası Sovyet anlayış ve siyasetini; aralarda ve yerinde hem de doğru bir gözlemle anlatıyor.

Bunlar olurken, romanın kahramanları içinde yer aldıkları maceradan hiç kopmuyorlar... Fakirlik, neşe, üzüntü, çalışkanlık, dertler, türküler, geçim zorluğu, hayvanlarla insanların dostluğu anlatılırken konular birbirine bağlanıyor ve koskoca kitap ruhunuzda izler bırakarak son buluyor...

Romanın konusu en başta küçük bir yerleşimde (köy bile denemeyecek kadar küçük bir yer) başlıyor ve romanımızın kahramanı çok kısa bir süre sonra eski bir dostunun cenaze işlemi ile uğraşmak zorunda kalıyor. Cenazenin yakınlarına haber veriliyor, tören için hazırlıklar yapılıyor ve yola çıkıyorlar. (Cenazeye katılan herkes o dönemin Sovyet yapısı içinde örnek bir sınıfı temsil ediyor gibi her biri ayrı bir yapıda insan.)

Kahramanımız hem evlidir, hem de başka birine aşık olur. Hem çocukları vardır hem de başkasının çocuklarını babasız kaldıkları için kendi çocukları kadar çok sever. İnsanın karmaşık duygularını yazar o kadar iyi açığa çıkarmış ki; insan bunları çok doğal karşıladığı gibi anlatılan her karakterin psikolojisini kavrayıp herkesi kendisini değerlendiyormuş gibi düşünebiliyor.

Kahramanımızın evinde, yolda, işte, cenazede, tanıştığı ve ziyaret ettiği yerlerde karşılaştığı insanlarla yaptığı konuşmalar ve yaşadıkları romanın içeriğini oluştururken, bu konuşmalar ve olaylar da; romanın içine bir sürü karşılıklı anlatılan hikâyelerin eklenmesini sağlayor.

Roman, hem kendi içinde akıp gidiyor hem de kahramanları birbirlerine eski hikâyeler anlatıp romanı hikâyelerle süslüyorlar.

Eski türkülerin hikâyeleri, eski masallar, efsanelerle içiçe geçen gerçek öyküler vs. her birinde ayrı bir ibret öyküsü, ayrı bir acı olsa da her biri ayrı güzel ve bu hikâyeler romanı çok zengin kılıyor...

Hikâyelerden birininin üzerinde özellikle durmak istiyorum çünkü bu hikâye romanın esas vermek istediği konuyla çok yakından ilgili...

Kırgızların yerleştiği bozkırlarda Juan Juan denilen savaşçı ve istilacı bir grup insan vardır. Juan Juanlar kendilerine köle yapmak istedikleri insanları kaçırınca, bunlardan bazılarının saçlarını kazıyıp kafa derilerinin üzerine yeni kesilmiş bir devenin derisini yapıştırıyorlar. Bu deri güneş altında tutulan tutsakların kafasına kaynayınca, büzüşerek tarif edilmez acılar veriyor.

Bu işlem sonrasında tutsakların çoğu ölse de birkaçı hayatta kalır ama aklını, ruhunu yitirir ve tamamen kendisini köle yapan efendisinin sözünden çıkmayan, çocuk akıllı acayip yaratıklara dönerler...
Bu tutsaklara da “Mankurt” ismi verilir.

Birgün yine böyle bir çocuk kaçırılıp Mankurt yapılır ama annesi peşini bırakmaz ve yıllar sonra da olsa çocuğunu bulur. Bulur fakat çocuk annesini artık tanımıyordur ve biz onların acılı hikâyesini derin üzüntüler içinde okuruz...

Yazar bu ve buna benzer hikâyelerle Sovyet dönemi yaşanan baskılar sonucu büyük Sovyetleri oluşturan ülke ve halkların dinlerinden, dillerinden, geleneklerinden ve geçmişlerinden kopartılarak ne yapılmak istendiğini çok güzel anlatmaya çalışıyor...

Tabii ki yazar sadece bir bölgeyi ve kendi halkına uygulanan rejimin despotluğunu değil tam karşı tarafta bulunan Amerika’yı da eleştiriyor.

Aytmatov bunu yaparken; karşıt olan Amerikan ve Sovyet yöneticilerinin dünya üzerindeki çıkarlarına ters olabilecek her türlü gelişmede nasıl birlikte hareket ettiklerini de çok güzel vermiş.

Bunun için; Amerika ile Sovyetlerin ortak uzay araştırmaları yaptıkları dönemde yaşanan olayları bilimkurgu öğelerle anlatan yazar, uzayda olan biteni uzaktan da olsa izleyen roman kahramanının yaşadıklarını ana konuyla birleştirip gerçekmiş gibi göstermeyi mükemmel bir şekilde başarmış...

Cengiz Aytmatov’un okuduğum hiçbir eseri bana zaman kaybı olarak gelmedi. Her birinde ayrı bir güzellik barındıran kitaplarından her zaman memnun kaldım. Son okuduğum “Gün olur asra bedel” isimli romanını size de tavsiye ederim...