29 Şubat 2008

"Aç gözünü" yoksa "Açarlar gözünü" :)

Konu sahtekârlık olunca nedense insanların aklı daha bir güzel(!) çalışmaya başlıyor. İşte son okuduğum kitapta geçen onlarca hikâye arasından ilginç bir tanesi.

Osmanlı devrinde altın liralar bastırılıyor ve bunların bazıları da dışarıda yaptırılıyor. Bu “Duka” denilen yabancı kaynaklı altın paralar o dönemde çok revaçta. Ama gel zaman git zaman hayat pahalılaşıp paranın değeri düştükçe başka çare kalmıyor ve bu altın paraların içinedeki bakır’ı arttırıp altın’ı azaltıyorlar.

Tabii önce pek öyle herkes bunun farkına varmıyor ama kuyumcular işe uyanınca millet elindeki “artık sahte sayılan” bu düşük ayarlı altın paraları birbirine kakalamaya çalışıyor...

Her ne kadar (bakır’ı fazla altın’ı daha az olan) bu “Duka” altınlarının düşük ayarlılarını anlamak için (ağızda iki dişin arasına koyup biraz sertçe) ısırılarak yumuşaklığından sahte olup olmadığı çıkartılmaya çalışılsa da herkes bu yöntemi iyi derecede uygulayamıyor... Ama artık adet olmuş anlayan anlamayan her altın para alan bir ısırıp bırakıyor...

En uyanık olanı bile bir iş karşılığında toplu para alınca arada çıkanı yiyor, o başkasına, o da bir başkasına vere vere bu sahte paralar en sonunda bozdurulmak için kuyumculara kadara geliyor...

Tabii bu durumdan yararlanmak isteyen kuyumculardan bazıları da süper bir numara yapıyorlar...

Kuyumcu dükkânda oturup müşteri gelmesini bekliyor. Müşteri gelmek, dükkâna girmek üzereyken ağzına (belki de kendi yediği numaradan elinde kalan ya da ucuza aldığı) sahte olan bir altın parayı atıveriyor.

Müşteri dükkâna girip eğer ben şu altın parayı bozdurmak istiyorum dediğinde o para gerçek paraysa; kuyumcu yüzünü buruşturarak eline aldığı parayı dişiyle sınamak için ağzına götürüyor ve eliyle zaten perdelenmiş olan ağzından sahteyi çıkarıp gerçek olan adamın altınını ağzında saklıyor...

Bu para sahte kardeşim diyerek sahtesini adamın eline verip geri gönderiyor. Adam da adı gibi bildiği gerçek paradan kuşkulanıp bir iki kuyumcuya daha gösteriyor ve onlar da aynı şeyi söyleyince ümidini yitirip sahte parasına biçilen fiyattan altını bozdurmak zorunda kalıyor...

İnsanoğlu neler yapmış, neler yaşamış...

(Meraklısına not: kendi anlatımımla özetleyip yorumladığım hikâyeyi Orhan Pamuk’un “Benim adım kırmızı” isimli kitabında okumuştum.)

Başlıktaki atasözünü de rahmetli dedem (İbrahim İltuş) bu tip olayları duyduğumuzda söylerdi :)