28 Şubat 2008

Türk Prensesi Nilgün ve Kur'an'la Timsah avlayan Hacı

Refik Halid Karay’ın okuduğum her kitabı ayrı bir güzelliktedir...

Bu yazarın “Türk Prensesi Nilgün” isimli üç ciltlik romanına başladım ve birinci cilt çok garip bir havada, olağanüstü ayrıntılarla bir çırpıda bitiverdi. Roman olağanüstü bir kurguya sahip olmadığı gibi o dönem için çok önemli sayılabilecek edebi bir yapıt da sayılmaz (konusu 1930’larda geçen roman 1950’de yazılmış).

Fakat eskiden insanlar hangi konularda neyi nasıl yaparlarmış, o dönemin (belli bir çevre için tabii ki) yaşam tarzı ve davranış biçimi nasılmış bir sürü hoş ayrıntı öğreniyorsunuz...

Kullanılan dil bakımından benim çok hoşuma gitti. Çocukluğumdaki yaşlı amcaları dinliyormuşum gibi bir hava estirdi ruhumda...

Romanın birinci cildi biter bitmez ikinci ve üçüncü cilt için hazırlıklar yapmaya başladım. (o devre ait müzikleri toplayıp bunları dinlerken okumak çok güzel olur diye düşünüyorum.)

Roman, dağılmış Osmanlı’dan sonra bölge içinde hayatını yeniden kurma çabası içinde olanların, hiç durmadan seyahat edenlerin çokça bulunduğu bir dönemin tüm hareketliliğini yansıtıyor.

Türkleri sevenler, sevmeyenler, dost ülkeler, düşman olanlar. Yurt dışında bulunan Türklerin birbirine destek olması vs. gibi bir sürü ayrıntı arka planda hareketi bitmeyen bir dekor çizip duruyor...

Romanımızın kahramanı kim olduğunu açıklamadan anlatmaya başlıyor ve ekliyor “Siz zaten ben anlattıkça benim nasıl biri ve kim olduğumu anlayacaksınız, şimdiden açıklamayı gereksiz buluyorum.”

Birinci cilt, kahramanımızın bulunduğu gemide başlıyor. Nilgün isimli bir hanım, kendisinin bir prenses olduğunu belirterek kahramanımızı yanına çağırttırıyor. Yazar, hem durumu hem gemiyi hem da çevreyi çok güzel bir dille anlatıyor. Bu tanıtım bölümünü ve kitaptan rastgele seçtiğim bir iki paragrafı isterseniz romanda yazarımızın kendi dilinden buraya aktarayım ki nasıl bir Türkçe kullanılmış siz de böylece fikir edinin:

.............

“Conte Verdi —bu vapurumuzun ismidir— Afrika kıyısına yakın gidiyor ki dumanlı ufuklar hizasında karayı seçiyoruz. Karayı, yani toprağı... kara, toprak, kıyı böyle mi olur? Kül renginden, tek renk paftası ve en küçük bir tümsek bile görünmeyen düzlükler. Hayat eseri yok. Halbuki arkasında loş ormanları, coşkun nehirleri, geniş gölleri, hattâ tepeleri karlı yüksek dağlarıyle ucu bucağı bulunmaz Afrika saklı. Ressam paletinin bütün boyaları orada. Renk, ses, hareket âlemi orası.”

..............

“Soğuk havalı trenler işlemediği devirde Kalküta'dan, Delhi'ye giderken kolonya şişemi iki kişilik vagon bölmelerinin ortasındaki kablara konan buz kalıpları üstüne yerleştirirdim. Evet, vagonlara buz koyarlardı.”

.............

“Kafam kızdı mı çekerim arabamı! Taptığım putu da parçalarım, inandığım kitabı da çiğnerim, aşkımı da ayaklar altına alırım, Seylân olmazsa Cava, Polenezya Adaları, Kamçatka, bir yere kapağı atarım.”

.............


Okuduğum bir kitabı sizlere tanıtırken, bıkmadan buraya kadar okuyabildiyseniz size güzel bir hediye vereyim... Bu kitapta yazar, romanın kahramanını ordan oraya bütün Uzakdoğuyu ve Asya’yı gezerken anlata dursun aralarda roman kahramanı da kendi ya da başkasının başından geçmiş o zamanlar çeşitli dergi ya da gazetelerde haber olan ve belki de sadece ağızdan ağıza dolaşan bir sürü hikâye anlatıyor bizlere... işte bunlardan en ilginci olan “Silah yerine kuran okuyarak timsah avlayan hocanın hikâyesi.” Yazar bir zamanlar bu hikâyeyi duyduğunu ama inanmayınca kendi gözlerinle görmek için hocayı takip edip olaya tanık olduğunu anlatıyor...

(kısaltarak ve özetleyerek aktarıyorum)

Timsah avcısı Hacı Ebubekir, Kur'an'ı silâh yerine kullanan ve yanında keramet vasıtası olarak taşıyan acayip bir adamdı. Vefat ettiğini işittim. Bu çirkin hayvanların cumbür cemaat, irili ufaklı haraca kestikleri batak sular kenarına, yere oturur, başlardı Kur'an okumağa... Geride yardımcıları, ellerinde kalın urganlarla ağaçların arkasına gizlenmiş beklerlerdi.

Bir defasmda ben de böyle yaptım; yerlilerin «çatı» dedikleri ağaçların salkım saçak her dalından sarkan tüylü sarmaşıkların arkasına gizlendim. Aralıktan bakıyordum...

Hacı Ebubekir, Kur'an okumaya devam ediyordu. Nehir üstünde henüz hiç bir hareket yok,

Bir müddet sonra su sathı fazla sarsılmadan oynadı; ucu sivri bir tümsek görüyorum, bize doğru bir denizaltı periskobu gibi etrafını hafifçe yalpalandırarak ilerliyor.

Kur'an'lı avcı okumasına hız verdi.

Artık timsahın sırtı, umumî heyeti kuyruğuna kadar önümüzde. Okunanı dinlercesine, anlarcasma veya tesirine kapılmış, kendinden geçmişcesine duruyor. Hacı Ebubekir'e dikilmiş gittikçe sabitleşen ve perdelenen bakışlarla âdeta görmeden bakıyor.

Niçin karaya çıkmıyor ve Hacıyı belinden kapıp herkese yaptığı gibi dişleri arasında çıtırdatarak parçalamıyor, yutmuyor?

Yutmuyor, işte... Yutmadıktan başka gevşediğini seziyorum. Tim-ah bayılıyor... Timsah bayıldı.

Hacı Ebubekir, okumasını kesmedi; timsah da ne geri gitti, ne ileriye geldi, lök gibi yerinde. Öldü sandım. Yarı açık duran ağzı kilitlenmişti.

İşte o zaman Kur'an'ını kapatıp öptükten sonra belindeki dört renkli «batih» denilen meşhur Cava kumaşından peştamalı arasına sokan Ebubekir, yardımcılarına işaret etti. Gizlendikleri yerlerinden fırladılar, dizlerine kadar suya girerek tek hareket yapmaktan âciz timsahı iplerle sımsıkı sardılar, karaya çektiler.

Hacı Ebubekir:
— Bu, dedi, insan canına kıymış bir timsahtır. Öyle olmasaydı yine bana ilişmez, fakat usulca döner giderdi!

........

İşte böyle... Refik Halit Karay’ın Türk Prensesi Nilgün isimli romanında roman kahramanının anlattığı bir öyküyü sizlere de aktardım... Yaşı 30’un altında olanların pek de keyif alacağını sanmıyorum ama eski dünyalara, eski zamanlara şöyle bir uzanmak isteyen herkese iyi geleceğine eminim. O zamanlar yokluk olmasına rağmen dünya çok daha güzel bir yermiş... Kitap, bende bu havayı yaratabildiğine göre yazarı için “yazarı size övmekten başka” söyleyebileceğim pek bir şey kalmıyor.

(İkinci ve üçüncü ciltlerde de böyle ilginç ve değişik hikâyelere rastlarsam onları da aktarırım, okuduğunuz için teşekkürler.)