30 Mart 2008

Çetin Altan ve Rıza Bey'in polisiye öyküleri...

-----
Bu konu sadece Sayın Çetin Altan’ın “Rıza Bey’in Polisiye Öyküleri” isimli kitabıyla ilgili görüşlerimi ve basit eleştirilerimi içermektedir. Edebiyata ya da polisiye türü kitaplara ilginiz yoksa uzun olan bu konuyu okumadan başka bir yazıya geçebilirsiniz...
-----

Çetin Altan’ın köşe yazılarını çocukluk yıllarımdan beri rastladıkça okuduğum gibi şimdi adını bile hatırlayamayacağım bir sürü kitabını da zamanında okumuşluğum vardır. Şahsen kendisini tanımasam da sever saygı duyarım...

Daha önceden de duyduğum ama bir türlü alıp okumaya imkân bulamadığım “Rıza Bey’in Polisiye Öyküleri” isimli kitabı elime geçince hemen başına oturdum ve bitirdim...

Ama sonuç benim için hayal kırıklığı oldu.

Polisiye türü, belki de edebiyatın en tartışmalı alanlarından biri olarak her zaman tartışılmıştır. Scherlock Holmes hikâyeleriyle dünyaca üne kavuşan Sir Arthur Conan Doyle’un etkisiyle bu tür, hafif tarzda kitapların dışına çıkarak kendi ayakları üstünde durmaya başlamış hatta dünyaca ünlü yazarları da kendi alanına çekmeyi başarmıştır.

Polisiye “üne ün katan çekiciliği” dışında, yazarın hayal gücünü ve ince detaylara karşı edindiği gözlem yetisini ortaya koyabilmesiyle her zaman ilgi çekmiş ve normal yazı yazan herkesin kendini gösterebileceği bir alan olmuştur.

Tabii ki şiir ayrı roman ayrı bir kurgu gücü, siyaset ayrı edebiyat ayrı bir beceri ve birikim gerektirdiği gibi polisiye türü de çok ayrı bir kabiliyet gerektirir.

Birinde başarılı olanın diğerinde de başarı gösterebileceğinin garantisi olamayacağı gibi yıllarca siyasetle ilgili yorum yapan, çok değerli fikirlerini bizlerle paylaşan ve hatta yazma uğruna kimi zaman canını bile ortaya koyan tecrübeli yazar Sayın Çetin Altan da ne yazık ki bu türde beni memnun edemedi.

Kullanılan dilden seçilen kelimelere, kurguyla birbirine geçen gerçeklik ve yazarın hayal dünyasına kadar birçok ayrıntıyı ne yazık ki yeterli bulmadım...

Emekli bir gemi telsizcisinin merak sardığı polisiye yazma işiyle dalga geçer gibi başlayan yazar bir süre sonra ne yazık ki kendisi kahramanının içinde bulunduğu duruma düşmekten kurtulamamış...

Bu kadar üst üste gelen tesadüfleri en akıl almayacak üçüncü sınıf Uzakdoğu filmlerinde bile kullanmadıkları gibi, yine huylu huyundan vazgeçememiş ve yazar, aralara ulusların davranışlarından tutun da sosyalist yaşam tarzı bakış açısıyla yapılan eleştirilere kadar her şeyi sıkıştırmak istemiş.

Durum böyle olunca da polisiye öykülerin kahramanı olan emekli gemi telsizcisinin maceralarına kendimizi kaptırmışken, birden araya giren birinin megafonla odada bağırması gibi (sınıf bilinci aşılamak üzere sarf ettiği konuşmalarla) kendimize gelip hikâyeyi mikâyeyi unutup sanki Sayın Çetin Altan’ın köşe yazısını okuyormuş gibi oluyoruz :)

Kitapta önce kahraman kendi başına gelmiş gibi kurgular yaparak olmayacak polisiye öyküler yazmaya başlıyor, bizler bunu okuyoruz ama biliyoruz ki bunlar gerçek değil de polisiye yazma heveslisi emekli biri yazıyor ve biz bunları okuyoruz. Ama ne oluyorsa oluyor birden bu polisiye öyküler yazmaya çalışan emekli adamcağızın başına gelmeyen kalmıyor ve maceradan maceraya koşuyor.

Hem de ne koşma... Değme televizyon dedektiflerine taş çıkartacak kadar atik, en iyi polislerden bile tecrübeli hareketlerle ve en iyi yazarlardan bile geniş görüş açısıyla tüm olabilecekleri öngörüp her şeyi hesaplayarak halledemediği hiçbir şey bırakmıyor:)

Yalnız bir şey dikkatimi çekti, hikâyelerin kahramanı yaşadığı tüm olaylarda hep kendisini yazan kişinin hayal gücüyle sınırlı kalmanın dışında yardım olarak da dışardan pek fazla teknolojik destek almıyor.
Sanki yazar, kahramanını dünyadaki teknolojiden soyutlamış da sadece 1950’lerden kalma düzeneklerle olayları çözmeye zorluyormuş gibi bir hava var ama ben bunun özellikle yapıldığını sanmıyorum. Olsa olsa yazarın okuduğu benzer eserlerden aklında kalanlarla kendi kurguladıklarının karışımı yüzündendir diye düşünüyorum.

Öykülerde arkası gizli bir odaya açılan giysi dolabı, kalem şeklinde bir tabanca, acil durumlarda sinyal ileten bir telsiz ve ses kaydı yapan bir aletten başka fazlaca bir şeyin kullanılmamış olması yazarın bu işlerin teknolojik yanıyla pek ilgili olmadığını gösteriyor.

İkide bir atılan not sarılı taşların camları kırması vs. gibi çok sıradan şeyler diğer ayrıntıların özensizliği arasında dikkat bile çekmiyor... (Tabii ki bu kısırlık olayların karmaşıklığını da sınırlıyor.)

Bu yüzden de kitabı okudukça yazarın sadece dışardan takip edip hep heves duyduğu bu türle ilgili bir şeyler denemesine şahit olmuşuz gibi bir hava oluşuyor...

Ruth Rendell ya da Alfred Hitchcock, Boileau ve Narcejac ikilisi de polisiye romanlarında James Bond gibi teknolojiyle pek haşır neşir değillerdir ama onlarda insanı okudukça saran çok iyi bir psikolojik ivme vardır.

Ben ne yazık ki “Rıza Bey’in Polisiye Öyküleri”nde ne bu olay örgüsünü ne de yükselen psikolojik gerilimi bulabildim. Ki polisiye türünü değerli kılan en önemli şey karmaşıklığından ya da olayları akla yakın hale getirebilen (gerçekleşebilmesini mümkün kılan) teknolojik donanımdan çok okuyucuda uyandırdığı merak ve psikolojik gerilimdir.

Tabii ki şarkı söylemek sadece sesi güzel olanların tekelinde olamayacağı gibi, polisiye yazmak da sadece belli kişilerin tekelinde değil, isteyen istediği türde yazar ve yayınlayabiliyorsa yayınlar. Ama kötü bir şarkıcıyı bana zorla dinletemeyeceğiniz gibi kötü bir polisiye yazarını da bir kez daha okutamazsınız...

Ne var ki yine de Sayın Çetin Altan aslında bu kitabıyla bu türün ana hatlarını oluşturan kilit noktaları çözmüş, polisiyenin kurgu formüllerine ulaşmış olduğunu bize gösterebiliyor.

Biraz türkücülerin opera söylemesi gibi garip olmuş ama daha iyisini yazabilenler çıkana kadar da başka türde yazanların bu türdeki denemelerini okumaya mecbur kalacağız.

Ben tabii ki işin uzmanı değilim ve burada yazdıklarım sadece sıradan bir okurun gözlemleri sayılır o yüzden işin daha derinlerine inip farklı açılımlar bulmaya vs. kalkmam biraz yersiz olur.

Bu yazıyı yazmamdaki tek neden de benim gibi düşünüp bu kitabı merak edenlere biraz da olsa fikrimi belirtip kitap hakkında düşündüklerimi iletmek...

Eğer benden önce başka biri böyle bir eleştiri yazsaydı ve ben de okumuş olsaydım gidip de o kitap yerine başka bir kitaba başlardım...
Bunun için de haddim olmayarak böyle bir işe giriştim, yazarın kendisine karşı kesinlikle bir saygısızlık etmek istemem ama bana göre bu kitabı okuyan polisiye meraklıları aradıklarını pek bulamayacaklar...

Siz de merak edip vaktinizi boşa harcamayın ve yazarın diğer kitaplarından birini tercih edin... "enseyi de karartmamak lazım" :)