11 Mart 2008

Küçük Hindistan’a hoşgeldiniz...

Türkiye’nin en gelişmiş şehri dediğimizde İstanbul tabii ki ilk akla gelen şehir...

İstanbul içinde ise Şişli’nin apayrı bir yeri olduğunu herkes bilir...

Yere göğe koyulamayan, şarkılarda bile “Şişli’de bir apartman...” diye zenginlik belirtisi olarak örnek gösterilen, yeni belediye başkanıyla biraz düzene girer gibi olan ama kar yağıp bittikten üç gün sonra bile yerlerden kalkmayan bir karış vıcık çamuruna, park ve trafik sorununa, ana cadde üzerindeki marketlere mal getiren kamyonların saatlerce kaldırımları kapatmasına falan deyinmek benim işim değil...

Mühim olan burasının İstanbul’un en gözde eski semtlerinden olması ve insanların “Şişli de Şişli” diye tutturması...

Artık ne zaman semtleri semt yapanın orada yaşayan insanlar ve onlara ait yaşam tarzı, kültürü olduğunu öğreneceğiz bilmiyorum...

Peki şimdi sadece bir gün içinde gördüklerimi bir de ben anlatayım; Bakalım ne düşüneceksiniz...

Şişli Camii’nin yan sokağında sıra sıra ayakkabıcılar var, evet olsun ve ekmeğini çıkartmaya devam etsinler. Sonuçta ülkemize ait bir kültürün parçası ama boyanan ayakkabıya cila sürünce daha da parlasın diye fırçalamadan önce ellerine sardıkları bezlere ispirto döküp sonra bu ispirtoyu yakıp, yanan bezle de alev alev bir vaziyette ayakkabı müşterinin ayağındayken silmeleri biraz ürükütücü...

Çok saygın ve tanınmış bir lokantaya giriyorum. Self servis, yani dizili tepsilerden birini alıp yemeklerin olduğu yerde sıraya giriyorsunuz ve istediğiniz yemeği aşçı verince kasaya gidip parasını ödeyerek masanıza kendiniz götürüyorsunuz.

Sıraya girdim, yiyeceğimi seçtim. Tatlılara baktım fakat bir şey dikkatimi çekti; müşterilerin yemek aldığı tepsilerden birine helva dökmüşler oradan servis yapıyorlar. “Yahu kardeşim hiç böyle bir şey olur mu? Siz benim evime gelseniz ben size, tabakları koyduğum tepsiye yemek koysam yakışık alır mı? Sizin gibi geçmişi olan ve bilindik bir müesseseye yakışmıyor.” dedim.

Çaktırmadan sadece kendisinin duyacağı şekilde şikâyetimi dile getirdiğim arkadaş da “E! Abi senden başka da kimse bir şey demedi, ne olacak ki? Biz o tepsileri müşteri kullandıktan sonra boşları alınca iyice yıkıyoruz, bir şey olmaz, tertemiz.” diye cevap verdi...

Dışarı çıkıyorsunuz bir sürü büfe, lokanta, restoran... Bir iki tanesi hariç (Şişli Camii’nden taa Osmanbey’ kadar) her yerde milli yiyeceğimiz olarak görülen döner ve hâlâ tüple pişiriliyor... Yani ayakkabılar lüks, arabalar lüks, giysiler lüks ve hatta saçlar boyalı, yüzler makyajlı, bir hava bir hava... ama bu insanlar gönül rahatlığıyla direkt likit propan gazında pişen döneri çok doğal bir şeymiş gibi gidip alıp yiyorlar... ve hatta hatta çocuklarına da yediriyorlar...

Başka bir lokantadayız (ve bu lokantanın İstanbul'da birçok yerde de şubesi olan büyük bir marka olduğunu söyleyeyim) alıyoruz bir şeyler oturuyoruz masaya, fakat bıçak almayı unutmuşuz. Etrafta bir sürü garson ama bir türlü fırsat bulup da bize bakamıyorlar... Birini takibe alıyorum, bize baktığı anda çağıracağım ama yemek yiyip kalkan birkaç müşterinin tabağını, kaşığını vs. topluyor... Bakıyorum müşterinin kullanmadığı bıçakları alıp götürüp gözümüzün önünde temiz kaşık bıçak çekmecesine atıyor... Bıçak istemekten vazgeçiyorum ve yediğimiz yemeğin de bu zihniyetle kimbilir nasıl hazırlandığı takılıyor aklıma, iştahım kaçıyor... (Çıkarken kasada oturan beye durumu yine kimseye duyurmadan söylüyorum teşekkür ediyor, bilmem sonra bunun için garsonlara bir uyarıda bulunur mu?)

Her dükkân, kapının önüne kaldırımda zor yürüyen insanların sıkışmasına zorlanmasına bakmadan ya bir tezgâh atmış, ya bir pet su, dondurma dolabı vs. çıkarmış... Neredeyse hiçbir yerde hiçbir ürünün etiketi yok. Kim gelip sorarsa adamına göre fiyat veren, karanlık, izbe, yerleri pis, 50 yıllık pasaj dükkãnları, bütün yollara bırakılan arabalardan yürünemez ve arabayla geçilemez hale gelmiş ara sokaklar...

Kaldırımlar da bu kadar masrafa, bu kadar sök çıkar yenisini tak havasını al işlemine rağmen hâlâ 1970’lerdeki gibi taşlar kırık dökük, yamuk yumuk...

Neyse işte anlatacak çok şey var da fazla konuşup ne kendimi yorayım ne de sizleri...
İşte; gelişme böyle dışardan alınan arabayla, cep telefonuyla lüks alışveriş merkezlerinden alınan kıyafetleri giymeyle olmuyor...

Hindistan'ın yaşam tarzı ve kültürü bambaşka ama genel olarak standart hayat şartlarını sürdüren düşük gelirli halkın temizlik anlayışlarının da çok farklı olduğunu söylemek gerekiyor.

Son olarak oraya giden bir arkadaşımızdan duymuştum. Kahvaltı etmek için lokanta, pastane, cafe türü bir yer arıyorlarmış, çok erkenden yola çıkmak zorunda oldukları için de çok erken bir saatmiş... Teker teker lokanta benzeri yerler açılıyormuş ve en çok dikkat çeken şey açılan yerlerin masalarının üzerinde yatıp uyuyan insanlarmış... Sorup soruşturup öğrenmişler, meğer orada birçok yerde böyle lokantalarda çalışan garsonlar çalıştıkları yerde yatıp kalkar, yer olmadığı için de masaların üzerinde öyle don paça çıplak ayak yatıp uyurlarmış...

Bugün gördüklerim de bana bunu hatırlattı... o yüzden de yazının ismini "Küçük Hindistan’a hoşgeldiniz..." diye koydum...

Siz de etrafınıza bir bakın bakalım sizin çevrenizde de küçük bir Hindistan havası var mı acaba?

Belki de ilk önce biz bakıp, görüp söylemeliyiz ki yapılması gerekenin farkına varsınlar diye düşünüyorum ama pek de bir şey değişeceğini sanmıyorum...