17 Mart 2008

Orhan Pamuk ve “Benim adım kırmızı”

Orhan Pamuk’un “Benim adım kırmızı” isimli kitabını bitirdim. Nesi hoşuma gitti nesi gitmedi, nesini beğendim nesini beğenmedim yazayım istedim.

Hoşuma giden bazı bölümlerden daha önceki gönderilerimde bir iki yerde bahsetmiş, hatta bazı bölümlerinden alıntı yaparak buraya aktarmıştım.

Tamamen bitirince kitap hakkında bir iki şey daha ekleyeyim istedim.

Kitap, konu olarak her ne kadar çok eski devirlerde geçse de anlatım ve okuyucuya veriliş şekli olarak modern bir kurguya sahip...

Kurgu içinde en çok dikkati çeken şey ise “Antik Yunan Edebiyatı” gibi, eser kahramanlarının tek tek sahne alıp sırayla konuşması ve olayları kendi görüş açılarından anlatmaları oldu.

Bu tarz anlatım her ne kadar başlarda ilginç gibi gelse de bir süre sonra (karakterlerin sırayla olayları anlatmaları tek tek sorguya çekilen insanların konuşmaları havasına bürününce), modern anlamdaki anlatım tarzının akıcılığına ulaşamaması yüzünden yer yer sıkıcı olabiliyor. Ki özellikle her karakter aynı anı ya diğerinin bıraktığı yerden itibaren alıp anlatmaya başlıyor ya da aynı olayı başka bir karakter kendine göre yaşadığı gibi anlatıyor.

Bu durum (ister istemez aynı ortak olayın anlatılması yüzünden) tekrarlar içeriyor ama bu da yazarın konuyla ilgili yaptığı bir oyun olarak algılanabilir.

Bu, yapılan oyunu biraz üstten açmak gerekirse;

Anlatılan konu gereği, resimle uğraşan nakkaşların yıllarca aynı figürleri tekrar tekrar çize çize elinin alışıp yaşlanınca kör olsa bile bu tekrarlar sayesinde çizdiği resimleri yapmaya devam etmeleri ile ilgili bir gönderme gibi değerlendirilebilir.

Kitapta anlatılan konu eski devirlerde yapılan süsleme, tezhip, hat sanatı ve resimlerde belli kalıpların kullanılması ile ilgili detaylar içeriyor. Ve bu konu açıklanırken o devirde bu işle uğraşan nakkaşların bu kalıpları binlerce kez tekrar tekrar yaptığı anlatılıyor, yazar da buna bir gönderme yaparak kendi kurgusu içinde aynı öyküleri, aynı olayları tekrar tekrar anlatıp duruyor. Hani biraz değişik gibi ama bir yerden sonra insan bu tekrarlardan sıkılabiliyor...

Neyse, bütün bunlara rağmen kitabı bitirdiğimde “Güzel bir kitapmış, çok emek sarfedilmiş...” diye düşünmeden edemedim, bunu tüm içtenliğimle kabul ediyorum. Çok uğraşılmış, çok uzun araştırmalar sonucunda bir sürü ayrıntı ve tarihi olayla örülmüş çok güzel bir konu oluşturulmuş.

Fakat açıkta kalan ve aralarda kısmen dikkat çeken küçük olumsuzluklar da yok değil.

Mesela kitabın girişinde okuyucuyu hemen saran bir açılış yapılıyor. Biri öldürülmüş ve bu öldürülen kişi bize kendini anlatıyor, ardından da katilinin bulunmasını isteyerek sahneden çekiliyor. Sahneden çekiliyor diyorum çünkü yukarıda da bahsettiğim gibi olayların kurgusu gereği yazar; anlatımı tek tek romanın kahramanlarına yaptırıyor.

Hızlı bir girişten sonra olaylara dahil olan tüm kahramanları kendi ağzından anlattıklarıyla tek tek tanıyarak biz de anlatılanları kafamızda canlandırmaya başlıyoruz.

Tabii ki sadece kendileri için söylediklerini değil hem o dönemi ve kendi yaşadıkları çağı hem çevresindeki diğer insanları anlattıkları için de bir sürü ayrıntıyı bir arada öğrenmeye başlıyoruz.

Yalnız burada yerine oturmayan ve benim eksiklik olarak gördüğüm bir iki şey var.

Bunlardan en önemlisi;

Olayları kendi ağzından anlatan insanların her birinin bulunduğu konum, mevki, cinsiyet, aile durumu, yaşam tarzı, mesleği ve zekâsı (doğal olarak) farklı.

Fakat böyle olmasına rağmen;
Karakterlerin kendilerine özgü bakış açısı ve değerlendirmeleriyle değil de hep aynı insanın (yazarın) bakışıyla dünyayı görüyorlarmış gibi bir anlatıma sahip olması bir süre sonra romandaki gerçeklik etkisini (yani kendimizi romana kaptırmamızı) engellemeye başlıyor...

Bohçacı bir kadın mektup getirip götürdüğü insanları, sokakları, olayları farklı kelimelerle yorumlayacağına diğer kahramanların ayrıntılara dikkat ettiği gibi hatta yer yer aynı kelimeleri kullanarak anlatıyor.

Tüm mesleki geçmişi, ait olduğu devri, ilgilendiği sanat dalındaki çalışmaları yorumlayışıyla meslekte en üst yerlerde bulunan bir usta ile iki çocuk annesi bir kadın aynı cümle yapılarıyla olayları aktarıyorlar ve neredeyse herkes aynı mesleğin aynı inceliklerini, aynı tarihi olayların örgüsüyle anlatıyor.

Bir resimdeki detayları herkes aynı özellikleriyle tanıyor, aynı önemi veriyor, aynı etkiyi hissedip aynı şeyleri biliyor...

Kısacası, romanın ana temasını oluşturan süsleme ve tezhip, nakış ve hat konusu olunca herkes ansiklopedik bilgi aktarıyormuş gibi aynı şeyleri söylemeye başlıyor.

Böyle olunca da kitap gerçeklik duygusundan uzaklaşmaya başlayıp biraz tiyatro metnine benzemeye başlıyor, ki onda da ilk açılıştaki hızı kaybedip ara sıra durağanlaşıyor...

Biz gelelim diğer ayrıntılara;

Resim sanatının tam olarak yerleşmediği zamanlarda Müslüman toplumlar bu sanata karşı şüphe ve tutuculukla yaklaşmışlardır.

Osmanlı, resim sanatını perspektif kullanılmayan minyatürlerle algıladığı böyle bir dönemdeyken, (resim; el yazması kitapların süslerini yapan ustalar tarafından nakış, tezhip ve top yekün süsleme olarak tanımlanıyorken) batı toplumlarında resmin bulunduğu ve algılandığı yer bambaşkaymış.

Doğu kültürünün getirdiği geleneksel yaklaşımın bir devamı olan Osmanlı tezhip ve süsleme sanatının batı kültüründeki resim anlayışına doğru evrilmesi, o dönemde bu işle uğraşan insanları da ikiye bölmüş.

Romanda, resim sanatında gelenekselci yaklaşımın korunmasından yana olanların taşıdığı dini endişeler ile batı tarzı uygulamaları yapanlar arasındaki anlaşmazlıklar geri planda bize dekor olarak veriliyor.

Fakat yazar, ara sıra o dekorlar arasına öyle bir giriyor ki; kitabı okurken, kendinizi sanat tarihi öğrencisi gibi hissediyorsunuz...

Mesleğim grafikerlik olduğu için kendi mesleğimin uzantısı sayılabilecek her türlü ayrıntıya karşı meraklı biriyimdir. İşimi severek ilgiyle yapar, geçmişteki her türlü uygulanan tekniği ve çağın gerektirdiği yöntemleri öğrenmek isterim. Ben biraz da yatkın olduğum bir sanat dalının geçmişteki izlerine meraklı olup her türlü ayrıntıyı özenle tek tek sıkılmadan okumak isterim de bakalım sıradan okur buna ne derece dayanabilir diye ara sıra düşünmeden edemedim....

Kitabın çok ince ayrıntılarına girmek istemiyorum. Konusu değişik, dünya edebiyatında yerini ve ağırlığını koruyabilecek bir eser ama yazarın okuyucuya vermek istediği “psikolojik strateji” yüzünden bazı detaylar beni çok rahatsız etti.

Bunu da biraz açayım:

Eski dönemler, eski insanlar, eski anlayış ve yavaş akan zaman...

Otantik bir ortam, tarihin ince ayrıntıları içinde kaybolmuşsunuz ve o dönemin kültürünü yansıtan güzel sanatlarla ilgili en güzel şey olan resim ve resmin doğu kültürü içindeki oluşumu, yapılanması, gelişmesini okuyorsunuz.

Bütün bunları okurken her şey geriye doğru çekilip dekor durumuna dönüşüyor. Ama önde akan, roman kahramanlarının kendi ağzından kendi gördüklerini, olaylara kendi yorumlarıyla bakışlarını anlatmalarını dinledikçe konu size takip etmeyi zorunlu kılan bir polisiye romana benzemeye başlıyor. Bu, romanı daha da ilginç, iç içe geçen konusuyla daha da güzel kılıyor.

Biri öldürüldü ve kuyunun dibinde yatıyor, kim öldürdü? Niye öldürdü?

Her şey yerli yerine oturmuş, güzel bir anlatım, güzel bir konu diyerek keyfini çıkara çıkara, okumaya devam ediyorsunuz. Kitap artık kendine ait bir hava oluşturuyor ve kendinizi kaptırıyorsunuz...

Dönemi, insanları, hayatları ve bakış açılarını takip ederken, bir yandan da neler anlattıklarına bakarak olayları çözüp katilin kim olduğunu tahmin etmeye çalışıyorsunuz...

Fakat bu kadar ince fikirlerle işlenmiş bir romanda yapılan küçük dikkatsizlikler; beni, içinde bulunduğum büyülü okuma anının dışına atıyor...

Yazar, sanki eserinin “Evrensel edebi değerinden” şüpheye düşmüş ve “Polisiye bir kitapta cinsellik de olmalı.” fikrinden hareketle, batı tarzı sıradan polisiye anlatımlarında çokça başvurulan bir yöntemin parçası olan argo öğeleri alıp bazı cinsel sahnelerle harmanlayıp en olmayacak şekilde yedirmiş... Hem de her şeyi adlı adınca anlatıp yazarak...

Bunda ne var diyeceksiniz evet bundan kat be kat açık saçık şeylerle de karşılaştık ama onların yeri başka bu kitap başka diye düşünüyorum. Böyle bir konuya ve böyle bir kurguya hiç yakışmamış...

Konusu böyle güzel ve değişik bir romanda kahramanların yaşadıkları aşklar da olabilir ama bunu kaba bir argo ile anlatmak, cinsellikle ilgili kelimeleri adlı adınca söylemek çok gereksiz olmuş. Bu basitlik hiç olmasaymış, daha iyi olurmuş.

Son olarak lafı uzatmadan; Kitabı beğendiğimi söyleyebilirim.

Yalnız şunu da eklemekte fayda var. Orhan Pamuk’a karşı bir antipati duyuyorsanız, yaşınız 30’un altındaysa, sanat tarihinin Osmanlı ve minyatür, tezhip ve hat sanatı ile hiç ilgili değilseniz, bu konuya hiç merak duymuyorsanız oldukça uzun bir roman olan bu kitap size sıkıcı gelebilir...

Sıkıcı olacağını düşünerek başlayacağınız bir kitaptan da pek hoşlanacağınızı sanmıyorum. Ama okuma alışkanlığı olan biriyseniz bu kitabı okuduğunuzda beğeneceğinizi düşünüyorum.

En azından;
Roman kahramanlarının öldükten sonra yaptıkları ölüm tasvirlerini ilginç bulabilirsiniz. (evet bu romanda roman kahramanları öldükten sonra da başlarından geçenleri anlatmaya devam ediyor.)

Bir rengin, bir ağacın hatta hatta elden ele gezen sahte bir altın paranın da insan gibi konuşup başından geçenleri anlattıklarını okumak ilginç olabilir...

Zaten roman, (roman kahramanlarının birbirlerine anlattığı kıssadan hisse benzeri) iç içe geçmiş hikâyelerden örülü olduğu için ilginizi çekebilecek bir sürü minik minik hikâyeyi de içinde barındırıyor.

Bu efsaneleşmiş minik hikâyeleri öğrenmek için bile romanı okumayı deneyebilirsiniz...

Bir de eklemeden edemeyeceğim bir şey daha var ki bu da yazarın tutumuyla ilgili: Orhan Pamuk gerçekten çok ilginç bir yazar.

İnsan psikolojisinin her dönemde her şekilde aynı içgüdülerle hareket ettiğini olayların akışı sırasında en olmadık yerde sıkılmadan anlatabilecek örneklerle yazmasını iyi beceriyor. Bu bakımdan da roman kahramanlarının konuşmaları sırasında olay harici gibi görünen küçük ayrıntılar daha da bir önem kazanıyor.